Akademik Hedefler ve Küresel Emperyalizm
Çin’den iki haber: Akademik değerlendirmelerde SCI/Wos benzeri indeksli makale yayını yerine çözüm üreten niteliksel vasfı üstün araştırmalar dikkate alınacaktır. Akademisyenin üniversitede varlık sebebi, sorunlara odaklanarak çözüm üretmek, kafa yormaktır. Özetle, “bilim, bilim için değil, insan içindir”. Diğer haber ise Taklamakan Çölü kıyısında 547 hektarlık alanda yürütülen projeyle buğday üretimine başlanmıştır.
Çin’in akademik değerlendirmedeki köklü değişiklikleri, SCI/WoS kapsamındaki yayın temelli niceliksel yaklaşım yerine, doğrudan soruna çözüme yönelik niteliksel çalışmaları dikkate alma usulüdür. Bu değişim, ilkesiz ve hedefsiz yayın kirliliği veya “yayınla ya da git” baskısına gerçekçi bir tepkidir. Bu değişim, “Yükselen Çin”in dayandığı zihniyete de işarettir.

Üniversitenin akademik kurullarından YÖK’e akademik toplantıların öncelikli gündemi, indeksli dergilerde yayınlardır. İndeks niteliğine göre çalışmanın değeri artarken yayın için başvurulan derginin kabul ihtimali zayıflamaktadır. Dergipark sisteminde de her derginin tarandığı indeksler listelenmekte, makalelerin kabul oranı belirtilmekte, kabul edilmeyen makalelerin çokluğu o derginin bilimselliğinin yüksekliğine karine teşkil etmektedir.
Nitelikli dergilerde veya uluslararası yayınevlerinde yayınlanmış makale-kitap şartı, akademik teşvik dahil atama ve yükseltilme kriterlerinin önceliklerindendir. Bu yüzden akademik personel arasında daha fazla yayın ile bunlara atıf alma konusunda yarış vardır. Bu alanda belirli bir başarıyla birlikte kâr hedefli organizasyonlardan da geçilmemektedir. Öte yandan başta rektörler olmak üzere kilit görevlerde bulunanların çoğunluğunun akademik yayınları/atıfları sıfıra yakın veya azdır. Yükseköğretimin beyni durumundaki kurulları ve pozisyonları işgal edip araştırma ve yayın açısından yetersizlik, büyük çelişkidir. Üniversite yöneticilerinin akademik fakirliğinin, aynı zamanda siyasallaşma boyutu bulunup bunun doğal sonucu olan genel başarısızlık ise ayrı konudur.
Uluslararası yayınların ülke akademisi açısından aynı zamanda prestij boyutu olduğu, bunun birçok önemli sonuçları yanında mesela daha fazla yabancı öğrenci tercihine yol açtığını belirtelim. Sorun ise bütçe ve insan kaynaklarının, bu ülkenin sorunlarının çözümüne, refah ve huzurunun artışına ne kadar katkı sağladığıdır. Eğitim ve araştırma kurumları, öncelikle kendi ülkemizin beşeri, teknik, sağlık, çevre, dış politik ve diğer sorunlarını ne kadar dikkate almakta, kaynaklarını ne ciddiyetle bu yöndeki çözümlere ayırabilmektedir?
Çin akademisi, uluslararası kabul gören dergilerdeki yayınları dışlamamakta fakat önceliği sorunların çözümüne, üretimin artışına ayırmaktadır. Bu kapsamda ikinci haber, çölde buğday üretimi aynı zamanda birçok akademik alanın işbirliğinin başarılı sonucudur. Bu süreçte farklı disiplinlerden makalelerin önde gelen dergilerde başarıyla yayınlanması da mümkündür.
Sosyal bilimler yayınlarında ideolojik tercihler daha etkilidir. Yahudi/Hristiyan medeniyetini önceleyen, Türk/İslâm mirasını hedef alan çalışmaların yayınlanma şansı fazladır. Mesela önde gelen uluslararası yayınlarda Siyonist kumpaslar, İsrail’in soykırımı, ABD emperyalizmi konusunda gerçekçi analizlerin kabulü oldukça zordur. Akademik toplantılarda bu tür hususlar dile getirildiğinde sessizlik olur, dışlanırsınız. Bazı toplantılarda, sorularıma veya yorumlarıma cevap verilmediği halde daha sonra bazıları yaklaşıp “hocam ağzınıza sağlık, bizim görüş beyan etmemiz büyük risk demektir” iltifatlarıyla ve huzur içinde görevimi yaptım. Günümüz dijital imkanları sayesinde manipüle edilmesi imkansız Gazze Soykırımı ve 28 Şubat’ta başlayan saldırılar Batı toplumunda Siyonist/Evanjelist dayatmalara isyan bayrağı açtırmış olup bunun akademi dünyasındaki sonuçları merak konusudur.
Türkiye’nin hakları ve sorunlarıyla ilgili yayınlarda ise temel belgelerle birincil kaynakları da kullansanız, değerlendirmede suya/sabuna dokunmama mükellifiyetiniz olup aksi takdirde çalışmanız objektif olmadığı gerekçesiyle reddedilir. Fakat sadece gazete haberlerine dayanarak terör örgütü propagandası anlamındaki derleme, prestijli dergilerde yayınlanabilmektedir. Peşinen Türk/İslam/Osmanlı düşmanlığı, Ermeni/Rum/Yahudi/Batılı hayranlığı temelli bakış açısının bilimsel ve objektif olduğu sendromu ülkemizde dahi birçok akademik yayın birimi için geçerlidir. Sorgulandığında, “indeksten çıkarılma tehlikesi var, atıf alamayız” gerekçeleri söylenir. Objektif ve bilimsel duruştan taviz vermeden ülkenin çıkarları yanında milli ve manevi değerleri, tarihi ve hukuki gerçekleri akademik çerçevede başarıyla işleyen ve savunan çalışmaları takdirle karşılıyoruz.
Akademik kurumsallaşma ve eğitim politikalarında ülkenin sorunları ve çıkarları hedefi yerine, batının kabul edebilirliğinin ön plana çıkması, küresel emperyalizmin temellerinden birini teşkil etmektedir. Geçen yüzyılda bağımsızlığını kazanmış ülkelerdeki tipik “sömürge aydını” özelliklerinin, ülkemiz aydınının birçoğu için de önemli ölçüde geçerli olduğu görülmektedir. Sağlık, mühendislik ve genel olarak doğa bilimlerinde birçok kıymetli beyinlerin, yetersiz çalışma imkanları, hatta “icat yapma” suçuyla ülke dışına kaçırılması devam etmektedir. Sosyal bilimlerde ise akademik faaliyetlerin, bir anlamda zorunlu otosansürle oryantalist yaklaşımlara katkı önceliği ağırlığını korumaktadır.
Çin dahil gelişmiş ülkelerin ortak özelliği Ar-Ge faaliyetlerine daha fazla kaynak ayırmalarıdır. Bu alanda ülkemizin durumu ise son derece zavallı olup kaynak ayrılan alanlar da tartışmalıdır. Yetkili kurum TÜBİTAK bünyesinde hangi projelerin kabul edildiği, hangilerinin reddedildiği, öneri formları ile hakem gerekçeleri de yayınlanarak en azından akademi camiasının bilgilendirilmesi önemlidir. Çünkü bu kıymetli birimin objektiflik/bilimsellik vasfı konusunda ciddi tartışmalar bulunmaktadır.

Proje önerilerinin değerlendirilmesi sürecinde nice kıymetli önerilerin, anlamsız yöntemler, ilgisiz kriterler gerekçesiyle reddedildiği görüldü. Ülkemizin ciddi sorunlarından çevre sözleşmelerinin dikkate alınmadığı hatalı tarım politikaları yüzünden yeraltı sularının çekilmesi, göllerin kuruması, dünyada benzeri görülmeyen obruklaşmaların araştırılmasıyla ilgili proje TÜBİTAK tarafından tekraren reddedilmiştir. Her red gerekçesi dikkate alınarak proje ekibinin masraflara katlanarak güncellenen önerisi, farklı ilgisiz gerekçelerle reddedilmiştir. Öte yandan mesela ABD başkanlarının konuşmalarında kullandığı kelimelerin listelenerek analizi konulu proje kabul edilerek desteklenmiştir.
Hemen her markette Çin’den pirinç, Meksika’dan nohut, Kanada’dan mercimek, çöl ülkelerinden baklagillerin satılması normal hale gelmiştir. Kendine yeten yedi ülkeden biri iken dünyanın gıda pazarı haline gelmemizde siyaset yanında akademinin de kabahati bulunmaktadır. Çin, Müslüman Türklere soykırım uyguladığı Doğu Türkistan’ın Taklamakan Çölü’nde buğday üretmeyi başarırken asırlarca buğday deposu olan Konya havzasının peyderpey çölleşmesinde, göllerin kurumasında, tarım arazilerinin termik santrallerin küllerine teslim edilmesinde Tarım, Çevre bakanlıkları yanında elbette TÜBİTAK ve üniversitelerin umursamazlığı, ihmali, kusuru söz konusudur.

Yunanistan’ın AB/D’yi de arkasına alarak Mavi Vatan parçasını Yunan gölü haline getirme iddiasına karşı “yetki alanları yasası”nın çıkarılma girişimi memnuniyet vericidir. Bununla beraber akademi ve sahadaki uzmanlarının süreçten haberdar olmaması, endişeyi muciptir. Sızdırılan bilgilerle dış tepkilerin derecesi ölçülüp geri adım atılması mümkündür.
Yunanistan’ın Uluslararası Hukuk’a ve Türkiye’nin egemenlik haklarına aykırı iddia ve kazanımlarına karşı Türkiye’nin yasal düzenleme yapma zorunluluğunu yıllardır her zeminde gündeme getirdim ve yazdım. Başta Münhasır Ekonomik Bölge olmak üzere deniz yetki alanlarını iç düzenlemeyle ilan etme yükümlülüğümüze karşı çıkan olmadı. Ancak bu hususta gerekli adımların atılması konusunda akademisyen ve uzmanların derin sessizliği, “Rum lobisinin güçlü olduğu ABD ne der?” olarak okundu.
Bir şekilde gündeme gelen tasarının ülkenin haklarını koruma ve kullanmasının önünü açacağı, bir adım sonra işgal altındaki adalar konusunda adım atmaya vesile olacağı beklenmektedir. Sömürge aydını yumağından kurtularak bilim ve hukukun gerekleri konusunda kamuoyunu, dolayısıyla bürokrasi ve siyaseti aydınlatma, yönlendirme görevinin öncelikle akademisyenlerde olduğu unutulmamalıdır.
twitter.com/alaeddinyalcink




Bir yanıt yazın