CUMHURİYETİN KURUMLARININ TASFİYESİ: TSK VE DEVLET BÜROKRASİSİNDE LİYAKATİN ÇÖKÜŞÜ, SİYASAL SADAKAT REJİMİNİN İNŞASI

Okuma Süresi:

6–9 dakika
❤️

Kurucu Felsefenin Aşınması

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, yalnızca bir hanedanın tasfiyesi değil, aynı zamanda devlet aklının yeniden inşasıdır. Bu inşa; modernleşme, hukuk devleti, kurumsallaşma ve liyakat ilkeleri üzerinde yükselir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle, devleti yönetenlerin ehliyet ve liyakatten başka bir ölçüsü olamaz. Bu prensip, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri ve Dışişleri Bakanlığı gibi stratejik kurumlarda tavizsiz uygulanarak, Cumhuriyet’in akılcı ve profesyonel devlet modelinin omurgasını oluşturmuştur. Oysa son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu kurumsal yapının sistematik biçimde tasfiye edildiğini ve yerine siyasal sadakat üzerine kurulu yeni bir düzen inşa edildiğini açıkça göstermektedir. Bu yazı, söz konusu dönüşümün yalnızca bir yönetim değişikliği olmadığını, doğrudan bir rejim dönüşümü anlamına geldiğini; askeri bürokrasiden diplomasiye, yargıdan akademiye kadar tüm kurumlarda liyakat yerine ideolojik bağlılığı esas alan yeni bir devlet modelinin kurulduğunu tarihsel ve sosyolojik referanslarla ortaya koymayı amaçlamaktadır.

TSK’da Liyakat Sisteminin Çöküşü: Profesyonellikten Sadakate

Türk Silahlı Kuvvetleri, Osmanlı’nın son dönemindeki düzensiz askeri yapının yol açtığı yıkımdan çıkarılan tarihsel derslerle kurulmuş modern bir kurumdur. Cumhuriyet kadroları, alaylılık anlayışının ve saray çevresinden devşirilen ehliyetsiz kumandanların devleti çöküşe götürdüğünü yakından görmüş; bunun yerine eğitimli, profesyonel ve kurumsal geleneklere bağlı bir subay sınıfı oluşturmuştur. Bu modelin özü, askerin siyasetten arındırılmış bir uzmanlık alanına sahip olması, terfilerin objektif kriterlere dayanması ve emir-komuta zincirinin yalnızca askeri gereklerle belirlenmesidir.

Bugün bu model bilinçli biçimde tersine çevrilmektedir. Harp okullarında yetişmiş, üstün başarı göstermiş genç subayların sistem dışına itilmesi; buna karşılık siyasal olarak uygun görülen, mesleki yeterlilikleri tartışmalı isimlerin hızla yükseltilmesi, ordunun profesyonel yapısını tahrip etmektedir. 33 yaşındaki bir kaymakamın Milli Savunma Bakanlığı kararıyla tümgeneral kadrosuna yükseltilmesi ile Kara Harp Okulu birincisi bir teğmenin aynı siyasal irade tarafından TSK’dan ihraç edilmesi, sıradan idari kararlar değil, devletin temel kurumlarında liyakat yerine siyasal sadakatin esas alındığını gösteren tarihsel kırılma noktalarıdır. Burada asıl mesele yalnızca bir terfi veya ihraç değil, Cumhuriyet’in kurduğu uzman devlet modelinin bilinçli şekilde dağıtılmasıdır.

Bir ordunun gücü yalnızca silah kapasitesiyle ölçülmez. Asıl güç, kurumsal gelenek, eğitim kalitesi, emir-komuta disiplini ve liyakat esasına dayalı yükselme sistemidir. Bu sistem çöktüğünde, ordu siyasi etkilerin aracı hâline gelir ve modern devletlerin varlık sebebi olan ulusal güvenlik kurumsal zafiyetlerin pençesine düşer. TSK’nın son yıllarda yaşadığı dönüşüm, askerî profesyonellikten hızla uzaklaşma sürecidir. Siyasal iktidarın doğrudan etkisi altında şekillenen terfi ve tasfiye kararları, kurumsal özerkliği ortadan kaldırmış; subaylar arasında yetkinliğe değil, patronaj ilişkilerine dayalı bir kariyer anlayışını yaygınlaştırmıştır. Cumhuriyet’in subay modeli akılcı, bilimsel düşünen, anayasal düzene bağlı ve modern eğitimden geçmiş bir asker profiliydi. Bugün ise bu profil yerine ideolojik sadakati ve pragmatik biati önceliklendiren bir anlayış hâkim hâle getirilmektedir. Bu durum yalnızca askerî bir mesele değil, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik mimarisini tehdit eden yapısal bir krizdir.

“Türkiye Yüzyılı” Söylemi ve Rejim Dönüşümü

İktidarın “Türkiye Yüzyılı” olarak sunduğu siyasal proje, söylem düzeyinde bir ilerleme iddiası taşısa da uygulamaları bakımından Cumhuriyet’in kurucu paradigmasından sistematik bir kopuşu temsil etmektedir. Çünkü görülen şey, bilimsel ve hukuki ilerleme değil; kurumsal çözülme ve keyfiliğin yaygınlaşmasıdır. Modern devletlerde kurumlar kişilere göre değil, önceden belirlenmiş kurallara göre işler. Oysa Türkiye’de son yıllarda kurallar sürekli değişmekte, hukuk siyasal ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirilmekte ve devlet mekanizması hızla kişiselleştirilmektedir.

Bu süreç, Max Weber’in tanımladığı modern-rasyonel bürokrasi modelinden uzaklaşarak patrimonyal bir düzene geçiş anlamına gelmektedir. Weber, “Bürokrasi ve Otorite Kuramı”nda, modern devleti kişisel olmayan kurallar, uzmanlık ve dosya bilgisi üzerine kurulu bir yapı olarak tanımlar. Buna karşılık patrimonyal düzende devlet, hükümdarın ya da siyasal liderin kişisel mülkü gibi örgütlenir ve atamalar sadakate göre yapılır. İşte Türkiye’de yaşanan şey, tam da bu tanıma uygun bir dönüşümdür: devlet, kurumsal akıldan koparılarak siyasal merkezin iradesine bağımlı hâle getirilmektedir. Cumhuriyet’in modernleşme projesi, Osmanlı’nın kulluk düzenine karşı yurttaşlık bilinci ve kurumsal sadakat üretmişti; oysa bugün yeniden sadakat temelli bir yönetim anlayışı inşa edilmektedir. Türkiye Yüzyılı söylemi altında gerçekleştirilen şey, Cumhuriyet’in laik, bilimsel ve kurumsal devlet modelinin tasfiyesidir. Bu nedenle yaşananlar basit yönetim tercihleri değil, doğrudan rejim değişikliğidir ve devletin temel kurumlarında liyakat yerine ideolojik aidiyetin belirleyici hâle gelmesi, Türkiye’yi çağdaş demokratik devlet normlarından hızla uzaklaştırmaktadır.

Dışişlerinden TSK’ya, Yargıdan Akademiye: Meslekten Alaylılığa, Kurumların Siyasallaştırılması

Dışişleri Bakanlığı, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin en güçlü kurumsal yapılarından biri olmuş, kariyer memurluğu sistemi sayesinde diplomasi geleneği korunmuş ve devlet hafızası nesilden nesile aktarılmıştır. Ancak bugün büyükelçilik makamlarının meslek dışı isimlere dağıtılması, bu geleneğin bilinçli şekilde tasfiye edildiğini göstermektedir. Diplomasi uzmanlığı yerine siyasal sadakat ödüllendirilmekte; uluslararası ilişkiler gibi hayati bir alanda profesyonellik yerine amatör bir kadrolaşma tercih edilmektedir. Bu uygulama, Osmanlı’nın son dönemlerinde ehliyet ve liyakat yerine saraya yakınlığın esas alındığı, meslekten yetişme diplomalı memurlar yerine alaylı ve sadakat bağıyla atanmış isimlerin tercih edildiği kulluk düzenine dönüşün dışişlerindeki somut tezahürüdür. Cumhuriyet’in modern diplomasi kadroları, işte bu alaylı ve sadakat odaklı Osmanlı mirasını tasfiye ederek kurulmuştu; bugün ise aynı zihniyet yeniden egemen kılınmaktadır.

Benzer bir tablo yargıda da yaşanmaktadır. Hâkim ve savcı atamalarında liyakat tartışmaları derinleşmiş, yargının tarafsızlığı ciddi biçimde aşınmıştır. Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin olmazsa olmazıdır; ancak bugün yargı mensuplarının mesleki yetkinliklerinden çok siyasal iktidarla uyumlu olup olmadıkları belirleyici faktör hâline gelmiştir. Üniversitelerde ise bilimsel üretim ve akademik özgürlük büyük ölçüde baskı altına alınmış, bilimsel yeterlilik yerine siyasal yakınlığın öne çıkarıldığı bir kadrolaşma modeli egemen olmuştur. TSK’daki dönüşüm de aynı zincirin halkasıdır. Bütün bu örnekler, aynı siyasal stratejinin parçaları olarak okunmalıdır: amaç, özerk ve kurumsal devlet yapısını ortadan kaldırarak merkezî siyasal otoriteye tam bağlı yeni bir bürokratik düzen kurmaktır. Bu nedenle yaşananlar birbirinden bağımsız olaylar değil, tek merkezden yürütülen kapsamlı bir siyasal dönüşüm projesidir.

Milli Muhalefetin ve Toplumun Sorumluluğu: Seçim Siyasetinin Ötesine Geçmek

Türkiye’de milli muhalefetin en büyük handikaplarından biri, yaşanan bu kapsamlı dönüşümü yalnızca seçim siyaseti düzeyinde, geçici bir hükümet meselesi olarak değerlendirmesidir. Oysa sorun hükümet değişikliğinden çok daha derin, devlet yapısının niteliğine ilişkin yapısal bir sorundur. Kurumsal çöküşe karşı yalnızca günlük siyasi polemikler yürütmek, bu sürecin geri döndürülmesi için yeterli değildir; çünkü mesele artık doğrudan anayasal düzenin ruhu ve varlığıyla ilgilidir.

Toplumun geniş kesimleri, liyakat sisteminin çökmesinin kendi yaşamlarını doğrudan etkilediğini fark etmek zorundadır. Liyakatsizlik yalnızca devlet kadrolarının kalitesini düşürmekle kalmaz; aynı zamanda ekonomiyi, eğitimi, adaleti ve ulusal güvenliği de çökertir. Yanlış atanmış bir bürokratın vereceği hatalı kararlar, binlerce insanın hayatını etkiler; yetkinliği olmayan bir komutan, ulusal güvenliği riske atar. Bu bilinç oluşmadıkça, kısa vadeli siyasi çıkarlar uğruna yapılan tercihlerin topluma getirdiği maliyet anlaşılamaz. Milli muhalefet partileri, sendikalar, akademisyenler, emek örgütleri ve demokratik kitle kuruluşları ortak bir Cumhuriyet programı etrafında birleşmeli; kurumsal bağımsızlık ve liyakat talebini siyasetin merkezine yerleştirmelidir. Atatürk Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri yeniden güçlü biçimde savunulmadan, kurumsal çözülmenin önüne geçmek mümkün değildir. Türkiye’nin yeniden hukuk devleti olabilmesi için kurumsal bağımsızlık, liyakat ve anayasal düzen ekseninde geniş tabanlı bir toplumsal mücadele örgütlenmelidir.

Çözüm Perspektifi: Demokratik Hukuk Devletini Yeniden İnşa Etmek

Türkiye Cumhuriyeti bugün tarihinin en ciddi kurumsal krizlerinden birini yaşamaktadır. Devletin temel kurumları sistemli biçimde siyasal sadakat mekanizmalarına dönüştürülmüş; TSK’da yaşanan terfi ve ihraç kararları bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri olmuştur. Cumhuriyet’in modern subay modeli tasfiye edilmekte, yerine ideolojik bağlılık esaslı yeni bir yapı kurulmaktadır. Ancak bu süreç yalnızca askerî kurumlarla sınırlı değildir; dışişlerinde meslekten yetişme diplomasi geleneğinin yerini alaylı atamaların alması, yargıda bağımsızlığın aşınması, üniversitelerde bilimsel kriterlerin terk edilmesi ve kamu bürokrasisinin tamamı benzer bir dönüşüm baskısı altındadır.

Türkiye’nin yeniden demokratik hukuk devleti çizgisine dönebilmesi için liyakat esaslı kamu düzenini yeniden inşa etmek zorunluluktur. Bu çerçevede atılması gereken adımlar bir bütünlük içinde ele alınmalıdır. Her şeyden önce Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı ve dışişleri başta olmak üzere tüm stratejik kurumlarda liyakat esaslı atama sistemi anayasal güvence altına alınmalı; harp okulları ve askerî eğitim kurumları yeniden bilimsel ve kurumsal bağımsızlık temelinde yapılandırılmalıdır. Büyükelçilik gibi stratejik görevlerde kariyer sistemi yeniden zorunlu hâle getirilmeli, alaylı ve meslek dışı atama usullerine tamamen son verilmelidir. Yargı bağımsızlığını sağlayacak kapsamlı anayasal reformlar yapılmalı; üniversitelerde ise siyasi kadrolaşmayı engelleyen özerk bir yönetim modeli kurulmalı, akademik atamalarda bilimsel kriterler tek ölçüt hâline gelmelidir.

Bununla birlikte, kurumsal reformlar yalnızca hukuki düzenlemelerle sınırlı kalamaz; toplumsal ve siyasal bir mücadele hattının inşasını da gerektirir. Milli muhalefet yalnızca seçim odaklı değil, kurumsal Cumhuriyet mücadelesi ekseninde ortaklaşmalı; sendikalar, meslek odaları, emek örgütleri ve akademik çevreler ortak demokratik platformlar oluşturmalıdır. Genç kuşaklara Cumhuriyet’in kurumsal modernleşme tarihi güçlü biçimde anlatılmalı, bu tarihsel bilinç toplumun tüm katmanlarına yayılmalıdır. Basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar kaldırılmalı; özgür medya, kurumsal çürümeye karşı en etkili denetim mekanizmalarından biri olarak yeniden işlerlik kazanmalıdır. Nihayetinde Türkiye’nin yeniden hukuk devleti olabilmesi için kuvvetler ayrılığı ilkesi tam anlamıyla tesis edilmeli; yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge ve denetim mekanizmaları yeniden kurulmalıdır.

Sonuç

Cumhuriyet’in geleceği; kurumsal aklı, hukuku ve liyakati yeniden hâkim kılacak toplumsal ve siyasal mücadeleye bağlıdır. Bugün yaşanan şey yalnızca bir iktidar sorunu değil, devletin karakterine ve geleceğine ilişkin varoluşsal bir tercihtir. Ya kişisel sadakat ve patronaj ilişkileri üzerine kurulu, Osmanlı alaylılık geleneğini yeniden üreten patrimonyal bir düzen kalıcı hâle gelecek ya da liyakat, bilimsel yeterlilik ve kurumsal bağımsızlık ilkeleri etrafında yeniden inşa edilmiş çağdaş bir demokrasi. Türkiye ancak bu ikinci yolda ilerleyerek yeniden çağdaş, demokratik ve güçlü bir devlet olabilir.

Kaynakça

· Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk
· Max Weber, Bürokrasi ve Otorite Kuramı
· Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi
· İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı
· Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi
· Feroz Ahmad , Modern Türkiye’nin Oluşumu
· Samuel P. Huntington, Asker ve Devlet
· Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi
· Ahmet İnsel, Türkiye Toplumunun Bunalımı
· Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Yazıları



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar