Ayaz İshaki Tatar Fikir Adamı ve Siyasetçisi

Okuma Süresi:

8–12 dakika
❤️

Ayaz İshaki (İdilli), romancı, gazeteci, fikir adamı ve Kazan Tatarlarının siyasi lideridir. 1878 yılında Kazan vilayetinin Çistay (Çistopol) ilçesine bağlı Yavşirma köyünde, İlâceddin İshaki (İlac Hazret) adlı bir imamın oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi Kameriye, Veli Hazret adındaki saygın bir hocanın kızı olup üstad bike idi; kız çocuklarını okutuyor ve köydeki kadınlara rehberlik ediyordu. Ayaz, babasının medresesinde okuduktan sonra 1890’da Çistay kasabasındaki Muhammed Zakir Hazret Medresesine gönderildi. Burada üç yıl kadar tahsil gördükten sonra Kazan’daki Gölboyu Medresesine devam etti. Okulun en münâzir (tartışma ustası) talebesi olarak ünlendi. Hocası Hadi Maksudi’nin Piçen Pazarı Medresesine atanması üzerine buraya geçti.

Medrese yıllarında Kırım’da çıkan Tercüman gazetesini, İstanbul’dan gelen Malumat ve Servet-i Fünûn dergilerini takip etti. 1895-96’da Modern Tatar edebiyatının babası kabul edilen Abdülkayyum Nâsırî’nin eserlerini okuyup etkilendi. Onun tavsiyesiyle Rusça öğrenmeye başladı. Nasırî’nin vefatından sonra hayat hikayesini yazıp Tercüman’a gönderdi. 1898’de Kazan’daki Tatarskaya Uçitelskaya Şkola’ya (Tatar Öğretmen Okulu) adlı okula kaydoldu. Burada okuduğu sırada inkılâpçı ve halkçı fikirlerden etkilendi. Son sınıfta okurken arkadaşlarıyla birlikte “Şâkirdlik” adlı gizli bir örgüt kurdular. Amaçları Çarlık yönetiminin Tatarlar üzerindeki dini, siyasi ve iktisadi baskılarına son vermekti.

Mezuniyetinden sonra Zarif Hazret Emirhani’nin mektebine muallim tayin edildi. Bu sırada roman ve komediler yazmaya başladı. Daha sonra Orenburg’daki meşhur Hüseyniye Medresesi’ne Rus dili muallimi olarak atandı (1902). Medreseye yeni bir ruh vermeye çalıştı; şakirtleri yeni bilgilerle ve kitaplarla tanıştırdı, edebiyat geceleri düzenledi. Ancak, diğer muallimlerin ve müdürün kıskançlıkları yüzünden medreseden ayrılmak zorunda kaldı. 1903 yılının yazında köyüne dönüp bir müddet imamlık yaptıysa da bu durum onun tabiatına ve gerçekleştirmek istediği emellerine uymadığından bu görevi bırakıp Kazan’a taşındı. Halka hürriyet veren 17 Ekim 1905 Manifestosunu Çistay bölgesi halkına anlatmak için köy köy dolaşarak konuşmalar yaptı. Bu faaliyetleri sebebiyle polis tarafından mimlendi ve takip edildi.

Mayıs 1906’da inkılâp ve hürriyet taraftarı arkadaşlarıyla beraber Tan Yıldızı adında (63 sayı devam eden) bir gazete çıkardı. 16-20 Ağustos 1906’da Nijni-Novgorod’da toplanan Rusya Müslümanlarının III. Kongresi’nde “Tancılar” olarak bilinen sosyalist gençlerin lideri sıfatıyla aktif bir rol oynadı. İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura’nın önderlik ettiği Rusya Müslümanları İttifakı partisine muhalefet etti.

Değişik sınıflardan oluşan ve çıkarları zıt olan Rusya Müslümanlarını tek bir siyasi parti çatısı altında toplamanın imkânsız olduğunu, bunun yerine ilim ve maarif yaymayı ve dini muhafaza etmeyi amaçlayan bir dernek oluşturulabileceğini savundu.

Bu dönemde ateşli bir halkçı, insanlığın mutluluğu için kendini feda etmeye hazır idealist ve şair ruhlu bir gençti; yazdığı eserlerle halkın gözünü açıp fikirlerini genişletmeye çalışıyordu. Eylemleri ve yazıları yüzünden tutuklanıp hapse atılan İshaki, altı ay Kazan Hapishanesinde kaldıktan sonra Kuzey Buz Denizi kıyısındaki Arhangelsk vilayetine, oradan da Mezin adlı küçük bir yere sürüldü. Yedi yıl devam eden sürgün ve kaçaklık hayatı sırasında kültür faaliyetlerini devam ettirdi: Tavuş gazetesinde (Nisan-Haziran 1907) yazdı, 1908 yılının yazında arkadaşlarının yardımıyla sürgünden kaçıp Petersburg’da yaşamaya başladı. Zaman zaman İstanbul’a gidip gelme imkânı buldu. İstanbul’da bulunduğu sırada 1909’da Cenap Şehabettin’in kardeşi Ali Nusret ve tanınmış yazarlardan Süleyman Nazif ile tartışmaya girdi; dilde sadeleşmenin gerekliliğini savundu. Sade ve basit bir dille yazıldığı taktirde Anadolu, Kafkasya ve Volga Türklerinin Osmanlı edebiyatını kolay bir şekilde anlayabileceklerini ifade etti. Osmanlı yazarlarının Fransız romanlarını taklit etmek yerine milli bir edebiyat oluşturmaları gerektiğini savundu. Yine 1911’de sahte evrakla İstanbul’a gitti, dönüşte Bahçesaray’a uğrayıp İsmail Gaspıralı’ya misafir olup onunla günlerce sohbet etti. 1913’te Romanof Hanedanı’nın üç yüzüncü yıl dönümü vesilesiyle affedilince Petersburg’a gitti. Fuad Tuktar, Şakir Muhammediyar, Hüseyin Abuzer, Necip Asrî ve Lebib Selim (Karan) ile birlikte 22 Ekim 1913’te İl gazetesini çıkardı. Gazete bir yıl çıktıktan sonra Moskova’ya taşındı. Rus Kazakları ile Ermenilerin Gürcü Müslümanlara (Acaralara) yaptıkları zulümleri gazete sayfalarına taşıması Rus yetkilileri rahatsız etti. Kafkasya umumi valisinin şikâyeti üzerine 27 Mart 1915’te gazetenin yayını durduruldu. İshaki, bu yılın sonunda Söz adında yeni bir gazete çıkardı. Kazak-Kırgızların askere alınması sırasında çıkan olayların gazetede ayrıntılı olarak verilmesi rahatsızlık yarattı. Türkistanlıları isyana kışkırttığı suçlamasıyla bu gazete de kapatıldı (Eylül 1916). Şubat Devriminin hürriyet ortamından yararlanarak, 23 Mart 1917’de İl gazetesini yeniden çıkardı. Çarlık devrinde “millî safın en sol kanadında yürüyen” bu gazetesi artık milliyetçi bir çizgiye gelmişti.

İshaki, 1-11 Mayıs 1917’de toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kongresinde aktif rol oynadı. Rusya’nın bundan sonraki yönetiminin nasıl şekil alması gerektiği meselesi tartışılırken Rusya’nın merkeziyetçi, üniter bir devlet olması fikrini savundu. Rusya Müslümanlarının Kazan Türklerinin rehberliğinde, din ve dillerinin muhafazasına önem vererek yaşayabileceği fikrindeydi. Bu yüzden, Azerbaycan, Türkistan, Kazak ve Başkurtların özerklik hareketlerine karşı çıktı. Yapılan oylamada İshaki’nin taraf olduğu kültürel (topraksız) özerklik yanlıları azınlıkta kalırken milli bölgelerin (Türkistan, Kırım, Kafkas, İdil-Ural ve Sibirya’nın) özerk federatif cumhuriyetler şeklinde yapılanması fikri galip geldi.

İshaki’nin çok fazla fikir değiştirdiği söylense de aslında düşüncelerinde fazla bir değişme olmamıştır. Sosyalist olduğu dönemde de milli hedeflere sahipti; ezilen Tatar halkının dinî ve kültürel haklarını savunuyordu. Bolşeviklerin, Tatarların milli matbuatını ve zenginliğini yok etmesi karşısında ise açıkça milliyetçi bir tavır benimsedi. İl gazetesinde Bolşeviklere karşı kalem savaşı açtı. Gazete, 11 Nisan 1918’de (138 sayı çıktıktan sonra) Bolşevik hükûmetinin emriyle kapatıldı. El konulan matbaasında Mustafa Suphi yönetimindeki Dünya adlı Bolşevik bir gazete çıkarılmaya başlandı. 7 Aralık 1918’de Abdullah Battal, Fuad Tuktar, Ömer Tanrıkulu ve Zakir Kadiri ile birlikte Sibirya’nın Kızılyar (Troysk) şehrinde kısıtlı imkânlarla Mayak adında bir gazete çıkardılar. Gazete yayınına devam ederken ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Fuad Tuktar ile birlikte Vladivostak’tan bir vapura binerek Avrupa’ya doğru yola çıkan İshaki, 10 Mart 1920’de Paris’e vardı. İki yıla yakın burada kaldıktan sonra 1922 yazında Berlin’e yerleşti. Burada birkaç edebi eser kaleme aldı. 1925 yılının baharında Maarif Bakanı Hamdullah Suphi’nin yardımıyla İstanbul’a geldi. Bir süre Türk Yurdu dergisinde redaktör olarak çalıştı, yazılar yazdı. Bir yazısında Arap alfabesinde kalınması gerektiğini, bu alfabenin tüm Türk boylarını birbirine bağlayan iplerden biri olduğunu, Latin alfabesinin kabul edilmesinin Türk halklarının kültürünü ve birliğini bozacağını savundu. Bir başka yazısında Türkiye’nin hariçteki Türk halklarını himaye etmesi ve haklarını savunması gerektiğini öne sürdü. Türk halkları arasında dil ve kültür birliği sağlandığı taktirde siyasi birliğe de zemin hazırlanmış olacağını ifade etti. Türk birliği vurgulu yazıları yüzünden Ankara ve Moskova basınında Sovyetlerle dostluğu bozarak Türkiye’ye zarar vermekle suçlandı. Türkçülük gibi bir konuyu Türkiye’de bile serbestçe tartışma ortamının olmayışı yüzünden hayal kırıklığı yaşadı.

Geçim imkânlarının da iyice daraldığı bir sırada Promete Hareketi’nin kurucusu Polonyalı Mareşal Józef Piłsudski’den davet aldı. 1927 yılının sonbaharında Varşova’ya gitti. Promete teşkilatının (ve Finlandiya Tatarlarının) maddi desteğiyle 23 Aralık 1928’de Milli Yul (daha sonra Yaña Milli Yul adını alacaktır) dergisini çıkardı. Arap harfleriyle çıkan bu derginin temel amacı İdil-Ural, Türkistan, Kırım, Kafkas ve Sibirya Türkleri arasında birlik ve dayanışma sağlamaktı. Dergi, ilk yılında Kırım Tatarlarının da sesi oldu. Kırımlı Müstecip Hacı Fazıl (Ülküsal), onun kardeşi Necib Hacı Fazıl, Cafer Seydahmed ve Abdullah Zihni Soysal bu dergide yazdılar. On bir yıl süren bu dergide Sovyet Tataristan’ındaki gelişmeleri eleştirel bir gözle değerlendirdi. Sovyet yönetiminin baskılarına Rızaeddin b. Fahreddin gibi alimlerin kararlı bir duruş gösterirken, Ziyaeddin Kemalî’nin Bolşevik siyasetine alet olduğunu yazdı. Okullaşma ve basın-yayın konusunda Sovyet döneminde büyük bir atılım yapıldığını gösteren sayısal verilerin aldatıcı olduğunu, Sovyet dönemi edebî eserlerin düşük nitelikli olup Bolşevik propagandalarına hizmet ettiğini ifade etti. Bolşevik akımının Tatar edebiyatını tamamen harap ettiğini, özellikle de şiir tarzının büyük ölçüde gerilediğini, Abdullah Tukay, Derdmend, Said Remey’in seviyesiyle boy ölçüşebilecek bir Bolşevik yazarın yetişmediğini ifade etti.

İshaki, Avrupa’daki Tatar göçmenlerin siyasi önderliğini de üstlendi. 25 Ekim 1928’de İdil-Ural Bağımsızlık Komitesi adında bir teşkilat kurdu. Rusya Müslümanlarının taleplerini duyurmak amacıyla Filistin, Finlandiya ve Uzak Doğu’ya seyahatler yaptı. 5-17 Aralık 1931 tarihlerinde Kudüs’te toplanan İslam Kongresi’ne katıldı. Kongreden sonra üç-dört ay boyunca bölgede kaldı. 1933 yılının Ekim ayında Uzak Doğu’ya seyahat etti, Mançurya, Japonya ve Kore’de bulunan Tatar kolonilerinin teşkilatlanmasına yardım etti. Ekim 1933’te Şanhay’a yaptığı seyahatinden sonra, aralık ayında Japonya’nın Kobe şehrine geçti. Şubat 1934’te Mançurya’nın Mukden şehrinde Tatarların ilk kurultayını gerçekleştirdi. Burada yayınlanmasını sağladığı Milli Bayrak gazetesi (1935-1945) aracılığıyla İdil-Urallı göçmenlere rehberlik etti. Derginin başyazarlığını İbrahim Devletkildi’nin yaptığı gazetede, yazıların çoğunu Rukiye Muhammediş yazıyordu. Ayaz İshaki de bu gazetede birçok yazı yayımladı. Sovyetlerin Mançurya’yı işgal ettiği sırada İbrahim Bey ile Rukiye Hanım (Prof. Dr. Nadir Devlet’in ebeveyni) tutuklanıp çalışma kamplarına gönderileceklerdir.

İshaki, Varşova’ya döndüğünde Avrupa yoğun bir siyasi hareketlilik içindeydi. Bolşevik yönetiminin zayıflamasıyla Sovyet mahkumu milletler için bir ümit doğmuştu. Bolşeviklere vurulacak darbe sabırsızlıkla beklenilmekteydi. Ancak, olaylar beklendiği şekilde gelişmedi. 24 Ağustos 1939’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nın imzalanması Prometecileri hayal kırıklığına uğrattı. Almanların Polonya’yı işgali devam ederken Varşova’yı terk etti; zorlu bir yolculuktan sonra Romanya üzerinden İstanbul’a geldi. Hayatının bundan sonraki devrinde bazı edebi faaliyetlerle yetinmek zorunda kaldı. Bir yıl süren bir hastalıktan sonra 22 Temmuz 1954’te Ankara’da vefat etti. Vasiyeti gereğince İstanbul’da Edirnekapı Şehitliği’nde hemşerisi Yusuf Akçura’nın kabrinin yakınına defnedildi.

Ayaz İshaki, hikaye, roman ve tiyatro eserlerinin çoğunu Rusya’dayken yayınladı. Eserlerinin hemen hepsi halkçı, toplumsal, hatta siyasi içeriklidir. Ona göre, sanat halk için olmalı, halkın çıkarlarını savunmalı ve halkın dilinde yazılmalıydı. Konularını Tatar halkının sosyal hayatından aldığı eserlerinde hep pratik bir fayda gözetti. Toplum hayatında gördüğü haksızlıkları ortaya çıkarmaya, bunların giderilmesi için çareler arayıp bulup göstermeye çalıştı. Kazanlı tüccarların, medrese hocalarının ve köylülerin hayatını işleyen hikaye ve komediler yazdı. Medrese hayatını, âdetlerini, gelenek ve göreneklerini tasvir etti; zamana ters düşen görenek ve alışkanlıkları eleştirdi.

İlk eserleri hep didaktiktir; toplumdaki ahlaksızlıkları teşhir ettikten sonra bunlardan ahlaki sonuçlar çıkardı. Eserlerini üslup yönünden işlemek için vakti yoktu. Süratle yazıyor, müsveddelerini çok az tashih ediyordu. Taallümde Saadet (1899) adlı hikayesinde eski tarz medrese eğitimini eleştirdi. Bay Oğlu (1903) romanında anne ve babanın çocukların terbiyesindeki önemini, cehaletin insanları nasıl komik durumlara düşürdüğünü dile getirdi. Muallim (1908) adlı eserinde bir köy mualliminin halkı aydınlatma çabası sırasında başına gelenleri, Tormış mı Bu? (1911) adlı eserinde bir medrese talebesinin hayatını anlattı. Kıyamet (1910) adlı komedisinde halk arasındaki batıl inançları ve taassubu eleştirdi. Bu eser çok rağbet görünce Cemiyet (1911) adında bir komedi daha yazdı. Zindan (1907) kitabında ise kaçaklık günlerini ve Çistay Hapishanesi’ndeki anılarını anlattı.

Bazı eserlerinde kadın meselesini işledi. Kelepuşçi Kız (1898) romanında kadınların eğitim görmesinin önemine, toplumun gelişmesinin buna bağlı olduğuna dikkat çekti. Üç Hatun Birle Tormış (1900) piyesinde çok eşliliğin zararlarını, İki Âşık (1903) ve Muallime (1913) gibi eserlerinde, toplumunun güçlenmesinde kadının önemini, Aldım Birdim (1907) piyesinde kızların eş seçme özgürlüğünü dile getirdi. Ul Eli Öylenmegen İdi (1918) romanında Rus kızı Anna ile Şemseddin adlı Tatar gencinin aşk hikayesini anlattı. Üstad Bike’de (1915), çocuğu olmayan bir Saide Bike’nin, çevrenin de baskısıyla kocasına yeni bir eş almasını kabullenmesi sürecini işledi.

Ütopik tarzda eserler de kaleme aldı. İki Yüz Yıldan Son[ra] İnkıraz (1904) adlı hayal ürünü eserinde İdil-Ural Tatarlarının geleceğinden duyduğu endişeyi dile getirdi: “Böyle giderse halkımız 2100 yılında yok olacaktır.” uyarısında bulundu. Kötümser bir tablo çizerek Tatar halkını sarsmayı, onları düşünmeye sevk etmeyi amaçladı. 1907-1914 yılları arasında yazdığı, ancak 1918’de bastırabildiği Züleyha romanında Müslüman Tatarların zorla Hristiyanlaştırılmalarını, yüzyıllar süren baskılara karşın Tatarların Ruslaştırmaya direnişlerini, milli ve dinî benliklerini koruma çabalarını işledi. Üç çocuklu ve evli olan Züleyha’nın kocasının hapsedilip kendisinin ayyaş bir Rusla zorla evlendirilmesi ve bunu izleyen acıklı olayları anlattı.

Sovyet yazarlarının onu Rus karşıtı olarak sunmaları gerçeği yansıtmaz. Rus Çarlığını, Rusya tarihinde Tatarlara karşı yapılanları, Rus misyonerlerini sevmediği doğrudur. Ancak, o ırkçı veya Rus olan her şeye düşman değildi. Tartışu (1917) adlı drama eserinde “Ruslar da bizim gibi eziliyorlar.” derken, özgürlük için halkların birlikte mücadele vermesi gerektiğini savunuyordu. Ul Eli Üylenmegen İdi (1918) romanında Rus kadını Anna tipini Tatar kızları için olumlu bir örnek olarak sunuyordu.

Sovyetleri terk ettikten sonra yazdığı edebî eserler, Abdullah Battal’a [Taymas] göre, “alıştığı topraktan alınıp yad toprağa dikilmiş bitkiler gibi köksüz, solgun ve sönük şeylerdir.” Birinci Dünya Savaşı sırasında kaleme aldığı fakat daha sonra yayınlama fırsatı bulduğu Üyge Taba (1922) ve Dolkın İçinde (1937) romanlarında Türk halkları arasındaki dayanışmanın gerekliliğini işledi. Üyge Taba’da Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkasya’daki bir Tatar albayının Osmanlılarla savaşacak yerde emrindeki kuvvetlerle Osmanlılar tarafına geçmeye karar verişini ve bu uğurda canını feda edişini anlattı. Türk birliği fikrini işlediği bu romanda Anadolu’yu “anavatan” olarak tarif etti. Jan Bayeviç (1939) adlı komedisinde Batılılaşmaya özenen cahil bir tüccarın gülünç akıbetini gözler önüne serdi. Uluğ Muhammed (yazılışı: 1947) adlı piyesinde ise Ruslar ile Tatarlar arasındaki tarihî ilişkileri, Cengiz Han’ın torunlarının Ruslara karşı verdiği mücadeleleri ele aldı.

Yazar: Ahmet Kanlıdere
Yayımlanma Tarihi: 19 Mayıs 2024



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar