Tarih, imparatorlukların ve süper güçlerin çöküş anlarını genellikle uzun erimli yapısal süreçlerle açıklar. Ancak bu büyük dönüşümler, çoğu zaman kimsenin beklemediği bir anda gelen ve tüm parametreleri yerle bir eden sismik bir kırılma ile görünür hale gelir. Batı Asya’da şu an yaşanan da tam olarak budur. ABD’nin bölgede on yıllara yayılan stratejik yatırımının, İran tarafından yalnızca dört gün içinde sistematik biçimde işlevsiz hale getirilmesi, yalnızca askerî bir hezimet değil; Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu dünya düzeninin kesin biçimde sona erdiğinin ilanıdır.
Stratejik Şaşkınlığın Anatomisi: Nasıl Bu Hale Gelindi?
ABD’nin Batı Asya’daki askerî varlığının çöküşünü anlamak için, öncelikle bu varlığın hangi temeller üzerine inşa edildiğini kavramak gerekir. 1991 Körfez Savaşı ile başlayan süreçte ABD, bölgeyi adeta bir askerî tahkimat laboratuvarına dönüştürmüştü. Bahreyn’deki Beşinci Filo Karargâhı, Katar’daki El Udeid Hava Üssü, Kuveyt’teki Ali es-Salem ve Ahmed el-Cabir hava üsleri ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki El Dhafra Üssü, yalnızca bölgesel operasyonlar için değil, küresel güç projeksiyonu için tasarlanmış devasa komplekslerdi.
Bu üslerin ortak özelliği, tamamının İran’ın balistik füze ve seyir füzesi menzilinin içinde yer almasıydı. ABD’li stratejistler, bu savunmasızlığı on yıllar boyunca Patriot ve THAAD gibi hava savunma sistemleriyle kapatabileceklerini varsaydılar. Ancak bu varsayım, İran’ın füze teknolojisindeki kuantum sıçramasını ve en önemlisi, sürü drone teknolojisi ile hassas güdümlü mühimmatı birleştirme kabiliyetini hesaba katmamıştı.
İran’ın dört günlük harekâtı, klasik bir hava savunma sistemiyle karşılanamayacak kadar karmaşık, çok katmanlı ve eş zamanlı bir saldırı dalgası olarak tasarlandı. Birinci dalgada seyir füzeleri ve intihar dronları, hava savunma radarlarını ve iletişim düğümlerini hedef aldı. İkinci dalga, körleşen ve sağırlaşan üslere yönelik yoğun balistik füze barajından oluştu. Üçüncü dalgada ise, hâlâ operasyonel kalabilen unsurlara yönelik hassas vuruşlar yapıldı. Bu strateji, NATO’nun “entegre hava savunma sistemini çökertme” doktrininin birebir uygulamasıydı ve İran bunu mükemmele yakın bir icra kabiliyetiyle gerçekleştirdi.
Bilgi karartmasının ardındaki gerçek tam da burada yatıyor: ABD, bu saldırıları durduramadığı gerçeğini gizlemek zorunda. 1991’de Bağdat semalarında süzülen lazer güdümlü bombaların görüntüleri, Amerikan teknolojik üstünlüğünü pazarlayan bir propaganda malzemesiydi. Bugün ise propaganda yapılabilecek hiçbir görüntü yok; çünkü teknolojik üstünlük el değiştirmiş durumda. Üslerden sızan sınırlı görüntüler, onlarca yıllık yatırımın alevler içinde kaldığını gösteriyor; bu görüntüleri yayınlamak, ABD’nin caydırıcılık mitini tamamen çökerteceği için Pentagon sessizliği tercih ediyor.
Bu durum, stratejik literatürde “caydırıcılığın çöküşü” olarak adlandırılan ve bir süper gücün en büyük kâbusu olan senaryonun gerçekleştiğini gösteriyor. Caydırıcılık, yalnızca askerî kapasiteye değil, bu kapasitenin kullanılabileceğine dair inandırıcılığa dayanır. İran’ın Amerikan üslerini cezasız kalarak imha edebilmesi, ABD’nin caydırıcılığını yalnızca bölgesel ölçekte değil, küresel ölçekte de sıfırlamıştır. Çin ve Rusya karar alıcılarının bu gelişmeyi nasıl not ettiğini tahmin etmek güç değil.
Hürmüz Boğazı Denklemi: Küresel Ekonominin Kırılgan Kalbi
Petrol tankerlerine askerî refakat önerisi, stratejik çaresizliğin somut bir dışavurumu olarak okunmalıdır. Bu öneri, ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki durumu artık kontrol edemediğinin zımni bir kabulüdür. Boğazın jeostratejik özelliklerine bakıldığında, bu önerinin ne kadar irrasyonel olduğu netleşir.
Hürmüz Boğazı, en dar noktasında yalnızca 33 kilometre genişliğindedir ve her iki yakası da İran’ın kontrolünde ya da etki alanındadır. İran, bu dar su yolunu onlarca yıldır bir “asimetrik ölüm tuzağı” olarak tahkim etmektedir. Kıyı bataryaları konuşlandırılmış gemisavar füzeler, deniz mayınları, hızlı hücum botları filosu, denizaltılar ve kıyıdan ateşlenen balistik füzeler, boğazı bir süper gücün donanması için dahi geçilmez kılabilecek yoğunluktadır.
Bir uçak gemisi muharebe grubunun boğaza girmesi, İran’ın tüm bu asimetrik kapasitesini aynı anda ateşleyeceği bir tetikleyici olacaktır. ABD Donanması’nın Aegis savaş yönetim sistemi, aynı anda onlarca hedefi takip edip angaje olabilir; ancak aynı anda yüzlerce füze, drone ve hızlı bot saldırısı karşısında doygunluğa ulaşması kaçınılmazdır. Tankerlere refakat etme fikri, aslında “kaybedeceğimizi bile bile neden donanmamızı ateşe atalım” sorusunu akıllara getirmektedir. Trump yönetiminin bu öneriyi dillendirmesi, diğer tüm seçeneklerin tükendiğinin ve çaresizliğin derinleştiğinin göstergesidir.
Bu jeostratejik çıkmazın küresel ekonomik sonuçları muazzamdır. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol, küresel arzın yaklaşık yüzde yirmisini oluşturur – günlük yaklaşık 21 milyon varil. Boğazın İran tarafından fiilen kapatılması, petrol fiyatlarının kontrolden çıkmasına, küresel tedarik zincirlerinin çökmesine ve Büyük Buhran benzeri bir ekonomik krize yol açabilir. Bu senaryo, ABD’nin bölgedeki askerî varlığının temel gerekçesinin – petrol akışını güvence altına almak – artık geçersiz olduğunu en çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
İşgal Yanılgısı: Coğrafyanın Stratejiye Karşı İntikamı
Kürt milisleri silahlandırarak İran’ı işgal etme fikri ise, karar alıcıların bölge coğrafyasına ve demografisine dair ne kadar sığ bir kavrayışa sahip olduğunu göstermektedir. Bu öneriyi analiz etmek için İran’ın fiziki ve beşerî coğrafyasını birkaç veriyle çerçeveleyelim.
İran, 1.648.195 kilometrekarelik yüzölçümüyle Türkiye’nin iki katından büyük, Irak’ın ise dört katı büyüklüğünde bir ülkedir. Nüfusu 85 milyonu aşan İran’ın coğrafi yapısı, işgale karşı doğal bir kaledir: Zagros ve Elburz sıradağları, Dasht-e Kavir ve Lut çölleri, savunmacıya olağanüstü avantaj sağlayan bir arazi sunar. Afganistan ve Irak işgallerinden elde edilen ampirik veriler, bu tür bir coğrafyada 100.000 kişilik bir işgal gücünün dahi ancak sınırlı bölgeleri kontrol edebileceğini göstermiştir. Üstelik her iki örnekte de işgal güçleri, asimetrik direniş karşısında sürdürülemez kayıplar vermiş ve nihayetinde çekilmek zorunda kalmıştır.
Kürt milisleri seçeneğinin daha da vahim bir yanı vardır. İran’ın Kürt nüfusu, rejime sadakatiyle bilinen ve İran-Irak Savaşı’nda İran için savaşmış bir topluluktur. Bu milislerin İran topraklarına girmesi, yalnızca İran ordusu tarafından değil, bölge halkı tarafından da “işbirlikçi işgalciler” olarak görülecek ve karşılarında yalnızca düzenli orduyu değil, topyekûn bir halk direnişini bulacaklardır. İran, ABD’nin kendisine karşı kullanmayı planladığı asimetrik savaş taktiklerini, ABD’ye ve vekillerine karşı çok daha büyük ölçekte uygulama kapasitesine sahiptir.
Yeraltı İmparatorluğu: Nükleer Programdan Daha Büyük Bir Tehdit
İran’ın askerî altyapısının ülkenin dört bir yanında, yerin derinliklerinde konuşlandırılmış olması, bu savaşın kazanılamaz olduğunun bir diğer yapısal nedenidir. İran, bu yeraltı şehirlerini inşa etmek için Kuzey Kore ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden teknoloji transferi yapmış, onlarca yıl boyunca dağların içine tüneller, sığınaklar ve füze fırlatma rampaları inşa etmiştir. Bu tesislerin bazıları 500 metreden daha derindedir ve ABD’nin en güçlü sığınak delici bombası olan GBU-57 MOP’un dahi ulaşamayacağı derinliklerdedir.
Bu altyapı, İran’a “vur-kurtul” (shoot-and-scoot) taktiğinin ötesinde, “saklan-vur-saklan” (hide-shoot-hide) olarak adlandırılabilecek bir stratejik dayanıklılık kazandırmaktadır. ABD ve İsrail’in hava kuvvetleri, İran’ın askerî kapasitesini yok etmek için gereken sorti sayısını ve hassas mühimmatı fiziken karşılayamaz. Üstelik her sorti, İran’ın giderek daha sofistike hale gelen hava savunma sistemleri tarafından düşürülme riskini taşır. Bu, istatistiksel olarak kazanılamaz bir yıpratma savaşıdır (war of attrition).
Bu stratejik çıkmaz, İran’ın nükleer programından daha büyük bir tehdit olarak değerlendirilmelidir. Nükleer bir İran, caydırıcılık dengesi çerçevesinde yönetilebilir bir risk olarak görülebilir. Ancak konvansiyonel olarak yenilemez ve ulaşılamaz bir İran, bölgesel güç dengesini nükleer silahlardan çok daha radikal biçimde değiştiren bir faktördür. Zira bu durum, ABD’nin bölgedeki müttefiklerine verdiği güvenlik garantilerinin tamamen geçersiz hale geldiği anlamına gelir.
Bölgesel ve Küresel Sonuçlar: Pandoranın Kutusu Açılırken
ABD’nin bölgeden fiilen tasfiyesi, çok katmanlı ve birbirine bağlı sonuçlar doğuracaktır.
Birincil Sonuç: Güvenlik Mimarisi Çöküşü
Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar ve Bahreyn gibi Körfez monarşileri, on yıllardır güvenliklerini ABD’nin askerî şemsiyesine dayandırmıştı. Bu şemsiyenin İran tarafından dört günde paramparça edilmesi, bu ülkeleri varoluşsal bir güvenlik boşluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu boşluğun ilk ve en rasyonel sonucu, Körfez ülkelerinin İran’la doğrudan uzlaşma ve yatıştırma (appeasement) politikasına yönelmesi olacaktır. Suudi Arabistan’ın İran’la başlattığı normalleşme sürecinin derinleşmesi ve diğer Körfez ülkelerinin de bu çizgiye gelmesi kaçınılmazdır.
İkincil Sonuç: İsrail’in Stratejik Yalnızlığı
İsrail, bölgedeki en büyük stratejik müttefikinin askerî caydırıcılığının çöktüğüne tanık olmaktadır. Bu durum, İsrail’in güvenlik doktrininin temelini oluşturan “niteliksel askerî üstünlük” kavramını temelden sarsmaktadır. ABD’nin bölgedeki varlığının sona ermesi, İsrail’i yalnızca İran’la değil, İran’ın etki alanındaki Hizbullah, Suriye, Irak’taki Şii milisler ve Husilerden oluşan “Direniş Ekseni” ile baş başa bırakmaktadır. İsrail’in askerî doktrini, kısa süreli ve düşman topraklarında yürütülen savaşlar üzerine kuruludur; çok cepheli ve uzun süreli bir yıpratma savaşını sürdürme kapasitesi sınırlıdır.
Üçüncül Sonuç: Küresel Güç Dengesinde Tektonik Kayma
Batı Asya’daki gelişmeler, Çin ve Rusya tarafından yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte bir fırsat olarak okunacaktır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin Batı Asya ayağı, ABD’nin güvenlik şemsiyesine ihtiyaç duymayan, doğrudan İran ve Çin arasında müzakere edilen bir çerçeveye kavuşacaktır. Rusya ise Suriye’deki askerî varlığını tahkim ederek Doğu Akdeniz’de kalıcı bir güç haline gelecektir. NATO’nun güney kanadındaki stratejik denge, ittifakın aleyhine olacak biçimde yeniden şekillenecektir.
Nihai Sonuç: “Asya’ya Dönüş” Doktrininin Sonu
Obama döneminde formüle edilen ve Trump döneminde de sürdürülen “Asya’ya Dönüş” (Pivot to Asia) stratejisi, Çin’i çevreleme amacı taşıyordu. Bu strateji, ABD’nin Batı Asya’daki yükümlülüklerini azaltarak askerî kaynaklarını Pasifik’e kaydırmasını öngörüyordu. Ancak şimdi ortaya çıkan tablo, Batı Asya’dan “kontrollü çekilme” senaryosunun yerini “hezimetle kovulma” gerçeğinin aldığını göstermektedir. Bu durum, ABD’nin küresel güç projeksiyonu kabiliyetini ve müttefiklerine verdiği güvenlik garantilerinin inandırıcılığını sıfırlayarak, Washington’un Pasifik’teki stratejisini de baltalayacaktır. Çin, Tayvan ve Güney Çin Denizi’ndeki pozisyonunu sertleştirirken, ABD’nin askerî müdahale tehdidinin ne kadar içi boş bir blöf olduğunu tüm dünyaya göstermiş olacaktır.
Sonuç: Tarihin Hükmü
İran’ın dört günlük askerî harekâtı, yalnızca bir dizi askerî tesisi değil, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dünyanın temel stratejik varsayımlarını da yerle bir etmiştir. ABD’nin askerî dokunulmazlığı miti çökmüş; teknolojik üstünlüğünün savaşın sonucunu belirleyeceği inancı boşa çıkmış; müttefiklerine verdiği güvenlik garantilerinin içi boşalmış; ve en önemlisi, bir bölgesel gücün asimetrik kapasitelerle bir süper gücü alan dışı edebileceği kanıtlanmıştır.
Bu savaş, Batı Asya’da Amerikan varlığının kesin ve geri dönülemez biçimde sona erdiğini ilan etmektedir. ABD, bu yenilgiden sonra bölgeye asla aynı kapasite ve inandırıcılıkla geri dönemeyecektir. Tarihin bu ana düşeceği hüküm net olacaktır: Tek kutuplu an, Basra Körfezi’nin kıyılarında, yanan Patriot bataryalarının ve terk edilen hava üslerinin alevleri arasında, kesin olarak sona ermiştir. Batı Asya’da yeni bir çağ başlamaktadır ve bu çağın mimarı, sabırla, metotla ve kararlılıkla hazırlanan İran’dır.
Kaynakça
Cordesman, A. H. (2019). Iran’s Military Forces in Transition: Conventional Threats and Weapons of Mass Destruction. Washington, DC: Center for Strategic and International Studies (CSIS).
Eisenstadt, M. (2020). “Iran’s Evolving Approach to Asymmetric Naval Warfare: Strategy and Capabilities in the Persian Gulf.” The Washington Institute for Near East Policy, Policy Analysis No. 87.
Elleman, B. A. (2013). High Seas Buffer: The Taiwan Patrol Force, 1950-1979. Newport: Naval War College Press. (Temel referans: Deniz yollarının jeostratejik kırılganlığı üzerine kavramsal çerçeve).
Fitzpatrick, M. (2017). Uncertain Future: The JCPOA and Iran’s Nuclear and Missile Programmes. London: International Institute for Strategic Studies (IISS).
International Energy Agency (IEA). (2023). Oil Market Report: Strait of Hormuz Transit Volumes and Global Supply Chains. Paris: IEA Publications.
Johnson, R. (2021). The Iran-Iraq War: A Military and Strategic History. Cambridge: Cambridge University Press. (Temel referans: İran’ın savunma stratejisinin tarihsel kökleri).
Jones, S. G. (2019). The Future of Irregular Warfare: Counterterrorism, Proxy Wars, and Hybrid Threats. Washington, DC: Center for Strategic and International Studies.
Krepinevich, A. F. (2018). “The Eroding Balance of Power in the Persian Gulf.” Foreign Affairs, 97(5), 112-126.
Mahnken, T. G. (2020). Learning the Lessons of Modern War. Stanford: Stanford University Press. (Temel referans: Askerî öğrenme ve adaptasyon süreçleri).
McInnis, K. J. (2022). U.S. Military Presence in the Middle East: Background and Issues for Congress. Congressional Research Service Report R46579. Washington, DC: CRS.
Missile Defense Project. (2023). “Iran Missile and UAV Capabilities: A Comprehensive Assessment.” Center for Strategic and International Studies (CSIS) Missile Threat.
Perkovich, G., & Vaddi, P. (2021). Proportionality and Strategy in the Use of Force: Lessons from the Middle East. Washington, DC: Carnegie Endowment for International Peace.
Pollack, K. M. (2019). Armies of Sand: The Past, Present, and Future of Arab Military Effectiveness. Oxford: Oxford University Press. (Temel referans: Bölgesel askerî kapasitelerin karşılaştırmalı analizi).
Rumsfeld, D. (2011). Known and Unknown: A Memoir. New York: Sentinel. (Temel referans: Irak işgali ve ABD’nin Ortadoğu stratejisinin iç işleyişi).
Samaan, J. L. (2021). The Indian Ocean and the Future of American Power: The Geopolitics of the Middle East. London: Hurst Publishers.
Scobell, A., & Nader, A. (2016). China in the Middle East: The Wary Dragon. Santa Monica: RAND Corporation.
Slim, H. (2022). Humanitarian Ethics and the Conduct of War. London: Routledge. (Temel referans: Sivil kayıplar ve savaş hukuku bağlamı).
Stuster, J. W. (2001). The Hürmüz Boğazı and the Global Oil Market: A Strategic Assessment. National Defense University, Institute for National Strategic Studies.
Talmadge, C. (2015). The Dictator’s Army: Battlefield Effectiveness in Authoritarian Regimes. Ithaca: Cornell University Press. (Temel referans: İran’ın askerî doktrini ve rejim güvenliği ilişkisi).
U.S. Department of Defense. (2023). Annual Report on Military Power of Iran. Office of the Secretary of Defense, Unclassified Executive Summary.
Ward, S. R. (2014). Immortal: A Military History of Iran and Its Armed Forces. Washington, DC: Georgetown University Press.
Wehrey, F. (2022). The U.S. Military Presence in the Middle East: Reassessing the Strategic Rationale. Washington, DC: Carnegie Endowment for International Peace.
Woods, K. M., & Stout, M. E. (2010). Saddam’s Generals: Perspectives of the Iran-Iraq War. Alexandria: Institute for Defense Analyses. (Temel referans: İran’ın askerî dayanıklılığının tarihsel kanıtı).
Yazidis, M. (2021). Proxy Warfare in the Middle East: Iran’s Network of Allies and Partners. London: Routledge.
Zarif, M. J. (2020). Aşk ve Öfke: İran’ın Dış Politika Anıları. Tahran: Dışişleri Bakanlığı Yayınları. (Temel referans: İran’ın stratejik perspektifinin birincil kaynaktan aktarımı).



Bir yanıt yazın