Son dönemde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında geliştiği iddia edilen diplomatik temaslar ve dışişleri bakanları düzeyindeki toplantılar, bölgesel jeopolitik açısından dikkat çekici bir tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bu tartışmanın merkezinde ise İran’ın olası bir bölgesel denklem dışında bırakılması ihtimali yer almaktadır. Bugünlerde ortaya atılan “İran’sız bir Batı Asya ittifakı” fikri, yalnızca bölgesel dengeler açısından değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesi bağlamında da ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Özellikle İsrail-Filistin çatışmasının derinleştiği, Kızıldeniz ticaret yolunun tehdit altında olduğu ve küresel enerji arzının kırılganlaştığı bir konjonktürde, bölgeyi dışlayıcı bloklar üzerinden yeniden şekillendirmeye çalışmak, tarihsel ve coğrafi gerçekliklerle yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, Batı Asya’da kalıcı barış ve istikrar arayışları genellikle kapsayıcı modeller üzerinden yürütülmüştür. Soğuk Savaş döneminde Bağdat Paktı’nın (CENTO) başarısızlığı, bölge halklarının rızasını almayan ve bölgenin önemli bir aktörünü dışlayan güvenlik şemsiyelerinin akıbetini göstermesi bakımından öğreticidir. Bugün İran’a karşı oluşturulmak istenen yapı da benzer bir kaderi paylaşmaya adaydır; zira İran, sadece bir devlet değil, aynı zamanda Şii jeopolitiğinin merkezi, İran Türkleri ve Fars kültür havzasının taşıyıcısı ve bölgesel direniş ekseninin lokomotifidir.
Batı Asya’nın Jeopolitik Gerçekliği
Batı Asya, tarih boyunca büyük güçlerin rekabet alanı olmuş; enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik konumu nedeniyle küresel siyasetin merkezinde yer almıştır. Bu coğrafyada kalıcı bir ittifak kurabilmek için yalnızca askeri ya da ekonomik güç değil, aynı zamanda coğrafi ve kültürel gerçekliklerin de dikkate alınması gerekir. Batı Asya’nın haritasına bakıldığında, İran’ın fiziki olarak bu coğrafyanın tam ortasında, Hazar Denizi’nden Basra Körfezi’ne, Orta Asya bozkırlarından Mezopotamya ovalarına uzanan bir geçiş güzergâhı üzerinde konumlandığı görülür. Bu konum, İran’a sadece askeri değil, aynı zamanda ticari ve enerji nakli açısından da vazgeçilmez bir rol yüklemektedir. İran’ı devre dışı bırakmaya çalışan herhangi bir bölgesel mimari, otomatik olarak bu ticaret ve enerji koridorlarının tıkanması veya alternatif maliyetli rotalara yönelmesi sonucunu doğurur.
İran, bu bağlamda bölgenin en kritik aktörlerinden biridir. Nüfusu, askeri kapasitesi, enerji kaynakları ve ideolojik etkisiyle İran, Batı Asya denkleminden çıkarıldığında ortaya çıkan boşluk kolayca doldurulamaz. Dünyanın en büyük ikinci doğalgaz rezervine ve dördüncü büyük petrol rezervine sahip olan İran, küresel enerji piyasalarında fiyatları tek başına etkileyebilecek bir üretici konumundadır. Bu nedenle İran’ı dışlayan herhangi bir ittifak girişimi, daha başlangıç aşamasında ciddi bir yapısal zayıflık taşır. Üstelik İran’ın sahip olduğu balistik füze envanteri ve gelişmiş insansız hava aracı teknolojisi, onu konvansiyonel olmayan caydırıcılık kapasitesi bakımından bölgenin en güçlü ülkelerinden biri yapmaktadır. İran’ı dışlamaya çalışan bir koalisyon, bu asimetrik tehditle yüzleşmeyi göze almak zorundadır.
Coğrafi belirleyicilik açısından İran, aynı zamanda bölgedeki en kritik su yollarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın kuzey kıyılarını kontrol etmektedir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar geçit, İran’ın elinde stratejik bir kozdur. İran’sız bir Batı Asya ittifakı kurmaya çalışmak, bu boğazın güvenliğini sağlama kapasitesinden yoksun bir yapı inşa etmek anlamına gelir ki bu, küresel ekonomi için kabul edilebilir bir risk değildir. Bu yüzden, İran’ı dışlamaya dönük her hamle, sadece bölgesel değil, küresel aktörlerin de (özellikle Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi enerji ithalatçısı ülkelerin) itirazıyla karşılaşacaktır.
İran’ın jeopolitik ağırlığını artıran bir diğer unsur, sahip olduğu “vekil güç” ağıdır. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Ensarullah (Husiler) ve Suriye’deki çeşitli milis gruplar, İran’ın bölgesel nüfuzunun taşıyıcı kolonlarıdır. Bu yapılar sayesinde İran, sınırlarının çok ötesinde askeri ve siyasi varlık gösterebilmektedir. İran’ı dışlamaya çalışan bir ittifak, sadece Tahran’daki rejimi değil, bu paramiliter ağın tamamını karşısına almak zorunda kalır. Bu ise, Batı Asya’nın neredeyse tamamını kapsayan geniş çaplı bir vekâlet savaşını tetikleme potansiyeli taşır.
Bu bağlamda, İran’ın kültürel ve tarihsel derinliği de jeopolitik bir gerçeklik olarak hesaba katılmalıdır. Farsça, Afganistan’dan Tacikistan’a, Irak’ın kutsal şehirlerinden Hindistan alt kıtasındaki Müslüman elitlere kadar geniş bir coğrafyada etkili bir dildir. İran’ın Şii İslam dünyasındaki merkezi konumu, onu Irak, Lübnan, Bahreyn, Azerbaycan ve hatta Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti’ndeki Şii nüfus için bir referans noktası haline getirmektedir. Bu yumuşak güç unsurları, İran’ı tamamen devre dışı bırakmanın önündeki sosyolojik engellerdir.
Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan Yakınlaşması
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında zaman zaman gündeme gelen iş birliği arayışları farklı motivasyonlara dayanmaktadır. Türkiye bölgesel etkinliğini artırmak ve savunma sanayii ürünlerine yeni pazarlar bulmak isterken; Pakistan güvenlik kaygıları, ekonomik krizden çıkış ve Hindistan karşısında stratejik derinlik arayışındadır. Suudi Arabistan ise İran’ın bölgesel etkisini dengelemeyi, Yemen’deki maliyetli savaştan çıkış yolları aramayı ve Vizyon 2030 projeleri için güvenli bir bölgesel ortam yaratmayı hedeflemektedir. Bu üç ülkenin ara sıra bir araya gelmesi, ortak bir düşman tanımından ziyade, konjonktürel çıkar örtüşmelerinin bir sonucudur. Nitekim Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri, Kaşıkçı cinayeti sonrası yaşanan derin krizin ardından ancak son birkaç yılda normalleşme yoluna girebilmiştir ve bu normalleşme hâlâ kırılgan bir zeminde ilerlemektedir.
Ancak bu üç ülkenin çıkarlarının tam anlamıyla örtüştüğünü söylemek güçtür. Türkiye’nin söylemde “çok yönlü dış politika” arayışı, Pakistan’ın Çin ile yakın ilişkileri ve Suudi Arabistan’ın Batı ile stratejik bağları, bu ittifakın içsel çelişkiler barındırmasına neden olmaktadır. Türkiye, İran ile olan enerji bağımlılığı ve sınır güvenliği iş birliği nedeniyle Tahran’ı tamamen karşısına alacak bir pozisyona girmekten kaçınmaktadır. Pakistan ise uzun ve geçirgen bir sınıra sahip olduğu İran ile ilişkilerini, özellikle Belucistan’daki ayrılıkçı hareketler bağlamında, kontrollü bir rekabet-iş birliği dengesinde tutmak zorundadır. Suudi Arabistan’a gelince, Riyad yönetimi 2023 yılında Çin arabuluculuğunda İran ile diplomatik ilişkileri yeniden tesis ederek, aslında “İran’ı dışlama” politikasının iflas ettiğini zımnen kabul etmiştir.
Bu yakınlaşmanın bir diğer zayıf halkası, üç ülkenin birbirinden farklı tehdit algılamalarıdır. Türkiye için bir numaralı güvenlik tehdidi, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki PKK/YPG varlığıdır ve bu konuda İran ile zaman zaman örtüşen çıkarları bulunmaktadır. Pakistan için asli tehdit, doğu sınırındaki Hindistan’dır ve bu tehdit karşısında Suudi Arabistan’ın Hindistan ile geliştirdiği stratejik ortaklık, İslamabad’da rahatsızlık yaratmaktadır. Suudi Arabistan içinse öncelikli tehdit, İran’ın vekil güçleri aracılığıyla Körfez monarşilerinin iç işlerine müdahil olmasıdır. Bu farklı tehdit hiyerarşileri, üç ülkenin aynı hedefe kilitlenmesini ve ortak bir askeri strateji geliştirmesini neredeyse imkânsız hale getirmektedir.
Ekonomik boyutta da iş birliğinin sınırları belirgindir. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile ticaret hacmi, İran ile olan ticaret hacminin oldukça altındadır veya potansiyel olarak ulaşabileceği seviyenin çok uzağındadır. Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yönelik geçmişteki gayri resmi ambargosu ve Pakistan’ın kronik ekonomik krizi, bu üçlü arasında sağlıklı bir ekonomik entegrasyonun önündeki en büyük engellerdir. Ayrıca, Türkiye’nin savunma sanayii ihracatında Pakistan ve Suudi Arabistan önemli müşteriler olsa da, bu ilişki tek taraflı bir bağımlılık yaratmaktan uzaktır; zira her iki ülke de alternatif tedarikçilere (özellikle Çin ve ABD’ye) yönelme kapasitesine sahiptir.
Böyle bir durumda, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan yakınlaşması, medyada sunulduğu gibi “İran’a karşı Sünni bir cephe” olmaktan ziyade, her bir ülkenin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda attığı taktiksel adımların bir toplamıdır. Bu üç ülkenin İran’ı dışlamak gibi ortak bir paydada buluşması, hem kendi iç çelişkileri hem de İran’ın bölgesel ağırlığı nedeniyle kısa vadede mümkün görünmemektedir.
Türkiye’nin ABD, NATO ve İsrail ile İlişkileri
Türkiye’nin dış politikasını anlamak için ABD ve NATO, İsrail ile olan tarihsel bağlarını göz ardı etmek mümkün değildir. Türkiye, NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin önemli bir parçasıdır ve ABD ile askeri, ekonomik ve istihbari ilişkileri uzun yıllara dayanmaktadır. 1952 yılında NATO’ya katılan Türkiye, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı güneydoğu kanadının bekçiliğini üstlenmiş, bu süreçte askeri doktrinini, teçhizatını ve eğitim sistemini büyük ölçüde Batı standartlarına göre şekillendirmiştir. Bugün İncirlik ve Kürecik gibi kritik NATO üslerine ev sahipliği yapan , kurulacak NATO kolordusuna stratejik alan açan Türkiye’nin, NATO ittifakının nükleer paylaşım anlaşması kapsamında ise topraklarında taktik nükleer silah bulundurduğu da bilinmektedir. Bu kurumsal bağlar, Türkiye’nin bölgesel ittifak arayışlarında tamamen bağımsız hareket etmesini engelleyen yapısal kısıtlar oluşturmaktadır.
Bununla birlikte Türkiye, son yıllarda söylemde “daha bağımsız bir dış politika” izleme iddiasında olsa da, NATO çerçevesindeki yükümlülükleri ve Batı ile olan bağları tamamen ortadan kalkmış değildir. F-35 programından çıkarılması, CAATSA yaptırımlarına maruz kalması ve AB ile yaşanan gerilimler, Türkiye’nin Batı kampından tamamen koptuğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine, Türkiye ekonomisinin Batı finans kurumlarına olan bağımlılığı, savunma sanayiindeki bazı kritik bileşenlerin hâlâ Batı’dan tedarik edilmesi ve Türk elitlerinin Batı ile organik bağları, Ankara’nın manevra alanını sınırlamaya devam etmektedir. Bu bağlamda, İran’ı dışlamayı hedefleyen bir bölgesel ittifakta yer alması halinde Türkiye, bu ittifakın doğal liderliğine soyunamayacak, daha ziyade ABD’nin bölgedeki taşeronu olarak algılanma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
İsrail ile ilişkiler ise daha dalgalı bir seyir izlemiştir. Zaman zaman “ciddi” siyasi gerilimler yaşansa da, ticari ve bazı güvenlik alanlarındaki temasların tamamen kesildiğini söylemek zordur. Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan ülkelerden biri olarak, bu ülkeyle inişli çıkışlı ama hiçbir zaman tamamen kopmayan bir ilişki modeli geliştirmiştir. Mavi Marmara krizi sonrası büyükelçilerin çekilmesi, 2022’de yeniden karşılıklı büyükelçi atanması ve 7 Ekim 2023 sonrası ticaretin kısıtlanması gibi dalgalanmalar, Türkiye-İsrail ilişkilerinin konjonktürel olduğunu göstermektedir. İran’sız bir Batı Asya ittifakı fikri, İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisinde daha fazla söz sahibi olmasını öngördüğü için, Türkiye’nin bu tür bir yapıda yer alması, Arap ve İslam dünyasındaki itibarını zedeleyebilecek hassas bir tercih olacaktır.
Bu çerçevede, Türkiye’nin içinde yer alacağı herhangi bir bölgesel ittifakın, Batı ile olan ilişkilerinden tamamen bağımsız değerlendirilmesi gerçekçi olmayabilir. Zira İran’a yönelik yaptırım rejimi, ABD’nin en önemli dış politika araçlarından biridir ve Türkiye’nin bu rejimi delmesi veya görmezden gelmesi halinde ağır ekonomik sonuçlarla karşılaşması muhtemeldir. Nitekim geçmişte Halkbank davası ve Zarrab skandalı, Türkiye’nin İran’la ticaretinin ABD tarafından nasıl yakından izlendiğini ve gerektiğinde nasıl bir baskı aracına dönüştürüldüğünü göstermiştir. Bu durum, Türkiye’nin İran’ı dışlayan bir ittifakta yer alması halinde dahi, İran ile ekonomik ilişkilerini tamamen kesmesinin beklenemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla, Türkiye’nin NATO üyeliği ile İslam dünyasındaki liderlik iddiası arasındaki gerilim, İran’ı dışlayan bir ittifak tartışmasında daha da belirgin hale gelmektedir. Ankara, bir yandan Batı güvenlik şemsiyesinin parçası olmanın avantajlarını kullanmak isterken, diğer yandan İsrail’in Gazze’deki operasyonlarına karşı görüntüde “en sert tepkiyi” gösteren ülkelerden biri olarak Müslüman kamuoyunun desteğini arkasında tutmaya çalışmaktadır. Bu ikili pozisyon, İran’ı hedef alan bir ittifakın parçası olunduğunda sürdürülemez hale gelebilir. Çünkü böyle bir ittifak, ister istemez İsrail’in bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak kodlanacak ve Türkiye’nin Filistin davası konusundaki söylemsel “üstünlüğünü” aşındıracaktır.
İran’ı Dışlamanın Stratejik Sonuçları
İran’ı dışlamak, yalnızca bir ülkeyi denklem dışı bırakmak anlamına gelmez; aynı zamanda İran’ın sahip olduğu bölgesel etki alanını da karşıya almak anlamına gelir. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki etkisi düşünüldüğünde, bu tür bir dışlama girişimi sahadaki dengeleri doğrudan etkileyebilir. Örneğin Irak’ta, İran’a yakın Haşdi Şabi grupları devlet aygıtına entegre olmuş durumdadır ve bu ülkedeki siyasi istikrar, büyük ölçüde Tahran’ın rızasına bağlıdır. İran’ı dışlayan bir ittifak, Irak’taki bu hassas dengeleri altüst ederek, ülkeyi yeniden mezhep savaşlarının eşiğine sürükleyebilir. Benzer şekilde Lübnan’da Hizbullah’ın askeri ve siyasi gücü, İran’ı devre dışı bırakmaya çalışan herhangi bir projeyi daha baştan sabote edebilecek kapasitededir.
Ayrıca İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler göz önüne alındığında, İran’a karşı oluşturulacak bir blok daha geniş bir jeopolitik gerilim hattı yaratabilir. Çin, 2021 yılında İran ile 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalayarak bu ülkenin enerji kaynaklarına ve ulaşım koridorlarına uzun vadeli yatırım yapma kararlılığını göstermiştir. Rusya ise Ukrayna savaşı sonrası Batı yaptırımlarından kaçınmak için İran’ı kritik bir ortak olarak görmekte, özellikle insansız hava aracı ve füze teknolojisi transferinde iş birliğini derinleştirmektedir. İran’ı dışlayan bir Batı Asya ittifakı, bu iki büyük gücün bölgedeki çıkarlarına doğrudan bir meydan okuma olarak algılanacak ve muhtemelen Rusya-Çin-İran ekseninin daha da sıkılaşmasına yol açacaktır.
İran’ı dışlamanın bir diğer stratejik sonucu, nükleer mesele üzerinde yoğunlaşmaktadır. 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) çöktüğünden beri İran, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırmış ve nükleer silah eşiğine her zamankinden daha fazla yaklaşmıştır. İran’ı bölgesel bir ittifakla çevreleme ve dışlama girişimi, Tahran’daki karar alıcıları nükleer caydırıcılığa daha fazla yatırım yapmaya itecektir. Bu durum, bölgede bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir; Suudi Arabistan’ın nükleer teknolojiye erişim konusundaki ısrarı ve Türkiye’nin nükleer enerji programı bu bağlamda yeniden değerlendirilmelidir. İran’ı dışlamak, onu nükleer silah edinmeye zorlamak anlamına gelebilir ki ( esasında İran’ın hakkıdır) bu, bölgenin tamamı için yıkıcı sonuçlar doğuracak bir güvenlik ikilemidir.
Ekonomik açıdan da İran’ı dışlamanın ağır maliyetleri olacaktır. İran, OPEC’in kurucu üyelerinden biri olarak küresel petrol piyasasında önemli bir aktördür. İran’ı dışlamayı hedefleyen bir ittifakın bu ülkeye yönelik ekonomik yaptırımları sıkılaştırması, küresel enerji fiyatlarında ani sıçramalara yol açabilir. Bu durumdan en çok etkilenecek ülkelerin başında, enerjide dışa bağımlı olan Türkiye ve Pakistan gelmektedir. Türkiye, doğalgaz ihtiyacının önemli bir kısmını İran’dan karşılamakta; Pakistan ise İran’dan doğalgaz ithal etmek için IP Boru Hattı projesini hayata geçirmeye çalışmaktadır. İran’ı dışlamak, bu iki ülkenin enerji arz güvenliğini tehlikeye atacak ve onları daha pahalı alternatiflere yönelmeye zorlayacaktır.
Bu sebeplerden dolayı, İran’ı dışlamanın sosyolojik ve mezhepsel sonuçları da göz ardı edilmemelidir. Batı Asya’daki Şii nüfus, İran’ın dışlandığı bir ittifakı, kendilerine yönelik bir kuşatma olarak algılayacaktır. Bu algı, Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti, Bahreyn, Kuveyt ve Irak’taki Şii topluluklar arasında radikalleşmeyi artırabilir. Mezhep temelli bir kutuplaşma, sadece devletler arası ilişkileri değil, devlet içi barışı da tehdit eder. Türkiye gibi önemli bir Alevi nüfusa sahip bir ülkenin, mezhep eksenli bir ittifakın parçası olarak algılanması, kendi iç toplumsal dokusunda onarılması güç yaralar açabilir.
ABD ve İsrail Faktörü: Etki mi, Belirleyicilik mi?
İran karşıtı blok tartışmalarında ABD ve İsrail’in rolü sıklıkla gündeme gelmektedir. ABD’nin İran’ı sınırlama politikası ve İsrail’in “güvenlik kaygıları” bu çerçevede önemli faktörlerdir. Washington, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana İran’ı Ortadoğu’daki çıkarlarına yönelik “en büyük tehditlerden biri olarak görmekte” ve bu ülkeyi çevrelemek için askeri üsler, ekonomik yaptırımlar ve bölgesel ittifaklar gibi çeşitli araçları devreye sokmaktadır. İbrahim Anlaşmaları süreci, ABD’nin İsrail ile Arap ülkeleri arasında İran karşıtlığı ortak paydasında bir normalleşme ve güvenlik entegrasyonu inşa etme çabasının en somut örneğidir. Türkiye’nin de zaman zaman bu sürecin dışında kalmaması gerektiği yönünde Batı’dan telkinler aldığı bilinmektedir.
Ancak bölgesel gelişmeleri yalnızca “gizli bir tezgâh” veya dış güçlerin tek taraflı yönlendirmesi olarak açıklamak, yerel aktörlerin kendi stratejik hesaplarını göz ardı etme riskini taşır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkeler, görüntüde kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden “bağımsız” aktörlerdir; ama dış etkiler önemli olsa da tek belirleyici değildir. Nitekim Suudi Arabistan’ın Çin arabuluculuğunda İran ile normalleşme adımı atması, ABD’nin bölgedeki etkisinin mutlak olmadığının bir göstergesidir. Benzer şekilde Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması ve Suriye’de Astana sürecini Rusya ve İran ile birlikte yürütmesi, Batı’nın telkinlerine rağmen kendi ulusal çıkarını önceleyebildiğini kanıtlamaktadır.
İsrail faktörü ise daha karmaşık bir tablo sunmaktadır. İsrail için İran, varoluşsal bir “tehdit” olarak kodlanmakta ve bu “tehdidi” bertaraf etmek için her türlü askeri, istihbari ve diplomatik ve ekonomik araç kullanılmaktadır. İran’sız bir Batı Asya ittifakı fikri, İsrail’in “bölgesel izolasyonunu” kırmak ve Arap ülkeleriyle güvenlik iş birliğini derinleştirmek için ideal bir formül olarak görülebilir. Ancak 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze savaşı, İsrail’in bölgedeki imajını ciddi şekilde zedelemiş ve Arap kamuoyunda İsrail ile normalleşme karşıtı duyguları yeniden alevlendirmiştir. Bu ortamda, İsrail’in de zımnen parçası olduğu bir İran karşıtı ittifaka katılmak, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler için iç kamuoyu nezdinde ciddi bir meşruiyet krizine yol açabilir.
ABD’nin bu denklemdeki rolüne daha yakından bakıldığında, Washington’un önceliğinin İran’ı çevrelemekten ziyade Çin’in küresel yükselişini sınırlamak olduğu görülmektedir. ABD’nin Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesine verdiği destek, İran’ı ve Türkiye’yi by-pass ederek Hindistan’ı Avrupa’ya bağlamayı hedeflemektedir. Bu proje, İran’sız bir Batı Asya vizyonunun ekonomik ayağını oluşturmaktadır. Ancak IMEC’in İsrail limanlarına bağımlı olması ve Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesini öngörmesi, projeyi Gazze savaşı sonrası askıya almıştır. Bu durum, ABD’nin bölgesel planlarının ne kadar kırılgan olduğunu ve yerel dinamikler tarafından ne kadar kolay sabote edilebildiğini göstermektedir.
Son tahlilde, ABD ve İsrail faktörü, “İran’sız bir Batı Asya ittifakı fikrinin” önemli bir motivasyon kaynağıdır ancak belirleyici değildir. Belirleyici olan, bölge ülkelerinin kendi çıkar hesaplarıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bu tür bir ittifaka yeşil ışık yakması için, kazanımlarının kayıplarından fazla olduğuna ikna olmaları gerekir. Mevcut veriler ışığında, İran’ı dışlamanın bu üç ülkeye sağlayacağı stratejik fayda, maruz kalacakları risklerin oldukça altında kalmaktadır.
İttifakın İçsel Çelişkileri
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulacak olası bir ittifak, tarafların farklı öncelikleri nedeniyle kırılgan olabilir. Bu üç ülkenin dış politika öncelikleri, tehdit algılamaları ve ekonomik yapıları birbirinden o kadar farklıdır ki, ortak bir paydada buluşmaları ancak çok genel ve bağlayıcı olmayan ifadeler düzeyinde mümkün olabilmektedir. Örneğin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak iddiaları ve Libya’daki askeri varlığı, Mısır ve Yunanistan ile yakın ilişkiler geliştiren Suudi Arabistan için bir rahatsızlık kaynağıdır. Riyad, bölgesel statükonun korunmasından yana bir politika izlerken, Ankara birçok cephede revizyonist bir tutum sergilemektedir. Bu temel yaklaşım farkı, iki ülkenin uzun vadeli stratejik çıkarlarının çatıştığını göstermektedir.
Türkiye’nin İran ile ekonomik ilişkileri sürmektedir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi, zaman zaman yaşanan siyasi gerilimlere rağmen milyarlarca dolar seviyesinde seyretmekte ve 30 milyar dolarlık bir hedefe ulaşılması için çaba gösterilmektedir. Türkiye, İran’dan doğalgaz ithal eden en büyük müşterilerden biridir ve bu bağımlılık, özellikle kış aylarında artan iç talep karşısında stratejik bir önem kazanmaktadır. Ayrıca, iki ülke arasındaki sınır ticareti, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki yerel ekonomiler için hayati bir gelir kaynağıdır. İran’ı dışlamayı hedefleyen bir ittifakın parçası olmak, Türkiye’nin bu ekonomik ilişkileri gözden geçirmesini gerektirecek, bu da ciddi bir refah kaybına ve işsizlik artışına yol açacaktır.
Pakistan, İran ile sınır komşusu olarak dengeli bir politika izlemek zorundadır. İki ülke arasındaki 900 kilometreyi aşan kara sınırı, Belucistan bölgesinde her iki ülkenin de karşı karşıya olduğu ayrılıkçı tehditler nedeniyle iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Pakistan, Hindistan ile yaşadığı Keşmir sorunu ve Afganistan’daki istikrarsızlık karşısında, batı sınırında yeni bir düşmanlık cephesi açmayı kaldırabilecek durumda değildir. Ayrıca Pakistan’daki önemli Şii nüfus (nüfusun yaklaşık %20’si), İran’a karşı düşmanca bir ittifakı iç siyasette sürdürülemez kılacaktır. İslamabad yönetimi, İran ile ilişkilerde inişli çıkışlı bir seyir izlese de, Tahran’ı tamamen karşısına alacak bir pozisyona girmekten özenle kaçınmaktadır.
Suudi Arabistan, İran ile rekabetine rağmen diplomatik kanalları tamamen kapatmamıştır. 2023 yılında Pekin’de imzalanan normalleşme anlaşması, Riyad’ın İran politikasında yeni bir sayfa açtığının ilanıdır. Suudi Arabistan, Vizyon 2030 hedeflerine ulaşabilmek için bölgesel istikrara ve güvenliğe ihtiyaç duymaktadır. Yemen’deki savaştan çıkış, Irak ve Lübnan’da dengelerin korunması ve Kızıldeniz ticaret yolunun açık tutulması, İran ile en azından soğuk bir barışı gerektirmektedir. Suudi Arabistan’ın İran’ı dışlayan bir ittifaka angaje olması, bu normalleşme sürecini baltalayacak ve krallığı yeniden maliyetli bir vekâlet savaşının içine çekecektir.
Bu içsel çelişkilere ek olarak, üç ülkenin birbirine yönelik güven eksikliği de ittifakın önündeki en büyük engellerden biridir. Türkiye, geçmişte Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin 15 Temmuz darbe girişimindeki rollerine dair şüpheler taşımaktadır. Pakistan, Suudi Arabistan’ın Hindistan ile geliştirdiği stratejik ortaklıktan rahatsızdır. Suudi Arabistan ise Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e verdiği destekten dolayı Ankara’nın bölgesel niyetlerine kuşkuyla yaklaşmaktadır. Bu güven bunalımı, tarafların istihbarat paylaşımı ve ortak askeri planlama gibi alanlarda samimi bir iş birliği geliştirmelerini engellemektedir.
Bölgesel İstikrar ve Kutuplaşma Riski
İran’ın dışlandığı bir ittifak, bölgesel kutuplaşmayı artırabilir ve mevcut çatışmaları derinleştirebilir. Batı Asya, zaten etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatlarının son derece aktif olduğu bir coğrafyadır. Bu coğrafyada yeni bir bloklaşma girişimi, mevcut gerilimleri daha da tırmandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Özellikle mezhepsel ayrışma, bölgenin en hassas noktalarından biridir. İran’ın dışlandığı, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın başını çektiği bir ittifak, ister istemez “Sünni Blok” olarak algılanacak ve bu algı, Şii topluluklar nezdinde kuşatılmışlık hissini pekiştirecektir. Bu durum, Irak’taki hassas mezhep dengesini bozabilir, Lübnan’da yeni bir iç çatışmayı tetikleyebilir ve Bahreyn ile Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti’ndeki huzursuzluğu artırabilir.
Mezhepsel ve siyasi fay hatlarının daha da belirginleşmesi, uzun vadede istikrarsızlığı artırabilir. Tarihsel tecrübe, Batı Asya’da dışlayıcı ittifakların ömrünün kısa olduğunu ve genellikle ters etki yarattığını göstermektedir. 1955 tarihli Bağdat Paktı (CENTO), Sovyetler Birliği’ni çevrelemeyi hedeflerken, Mısır’ın Nasır liderliğindeki Arap milliyetçisi dalgayı ve bölgesel muhalefeti karşısına almış ve sonuçta dağılmıştır. Benzer şekilde, Suudi Arabistan’ın 2015 yılında Yemen’e müdahale etmek için oluşturduğu Arap Koalisyonu, başlangıçtaki iddialı hedeflerine ulaşamadığı gibi, Yemen’deki insani krizi derinleştirmiş ve Husilerin askeri kapasitesini artırmasına yol açmıştır. İran’ı dışlamayı hedefleyen yeni bir ittifakın da benzer bir akıbete uğraması kuvvetle muhtemeldir.
Kutuplaşmanın bir diğer boyutu, bölge dışı güçlerin müdahalesini kolaylaştırmasıdır. İran’ın dışlandığı bir ortamda, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması ve İsrail’in daha rahat hareket etmesi için uygun bir zemin oluşacaktır. Bu durum, Rusya ve Çin’in bölgeye yönelik ilgisini de artıracak ve Batı Asya, Soğuk Savaş dönemini aratmayan bir büyük güç rekabetine sahne olacaktır. Türkiye gibi sözde “çok yönlü dış politika izlemeye” çalışan bir ülke için böyle bir ortam, manevra alanını daraltacak ve onu iki bloktan birini seçmeye zorlayacaktır. Oysa Ankara’nın bugüne kadarki stratejisi, görünürde “mümkün olduğunca bloklar arasında denge kurmak ve her iki tarafla da ilişkilerini sürdürmek üzerine kuruludur”.
Bu nedenle dışlayıcı ittifaklar yerine kapsayıcı diyalog mekanizmaları daha sürdürülebilir bir çözüm sunmaktadır. Batı Asya’nın sorunları, bir aktörü dışlayarak veya cezalandırarak değil, tüm aktörlerin meşru çıkarlarını tanıyan ve karşılıklı güven inşa eden süreçlerle çözülebilir. Avrupa’da Soğuk Savaş’ı sona erdiren Helsinki Süreci, düşman kamplar arasında diyaloğun nasıl kurulabileceğine dair öğretici bir modeldir. Batı Asya için de benzer bir süreç, İran’ın da dâhil olduğu, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan gibi bölgesel güçlerin yanı sıra gözlemci olarak Rusya, Çin ve AB gibi küresel aktörlerin de yer aldığı geniş tabanlı bir güvenlik ve iş birliği konferansı ile başlatıla
bilir.
Burada, kutuplaşmanın insani maliyeti de göz ardı edilmemelidir. Batı Asya, son yirmi yılda Irak’ın işgali, Suriye iç savaşı, Yemen’deki çatışmalar ve İsrail-Filistin sorunu nedeniyle milyonlarca insanın yerinden edildiği, yüz binlerce sivilin hayatını kaybettiği bir coğrafyadır. Bu coğrafyada yeni bir bloklaşma ve dışlama politikası, insani dramın daha da derinleşmesine yol açacaktır. Bölge ülkelerinin önceliği, yeni düşmanlıklar icat etmek değil, mevcut çatışmaları sona erdirmek ve yeniden inşa süreçlerine odaklanmak olmalıdır.
Çin ve Rusya Boyutu
İran, Çin’in ekonomik projeleri ve Rusya’nın bölgesel stratejileri açısından önemli bir ortaktır. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında İran’ı, Orta Asya’yı Batı Asya’ya ve oradan da Avrupa’ya bağlayan kara ve deniz koridorlarının kilit bir kavşağı olarak görmektedir. 2021 yılında imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması ile Çin, İran’ın enerji, ulaştırma, telekomünikasyon ve finans sektörlerine 400 milyar doların üzerinde yatırım yapmayı taahhüt etmiştir. Bu anlaşma, İran’ı Batı yaptırımlarına karşı dirençli hale getirmeyi ve Çin’in enerji arz güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır. İran’ı dışlamayı hedefleyen bir Batı Asya ittifakı, doğrudan Çin’in bu stratejik yatırımlarını hedef alacak ve Pekin’in bölgedeki ekonomik çıkarlarına ciddi bir darbe vuracaktır. Bu nedenle Çin’in böyle bir girişime sessiz kalması beklenemez; Pekin, muhtemelen diplomatik baskı, ekonomik teşvikler ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisini kullanarak İran’ı dışlamaya çalışan bir yapılanmayı engellemeye çalışacaktır.
Bu nedenle İran’a yönelik dışlayıcı bir yaklaşım, bu iki büyük gücün bölgedeki çıkarlarını da etkileyebilir ve yeni gerilim alanları yaratabilir. Rusya için İran, yalnızca bir enerji rakibi değil, aynı zamanda Suriye’deki ortak askeri varlık, Kafkasya’daki istikrar arayışları ve Batı yaptırımlarına karşı dayanışma bağlamında stratejik bir müttefiktir. Ukrayna savaşı sonrası Batı’nın uyguladığı yaptırımlar, Rusya’yı İran’a daha da yakınlaştırmıştır. İki ülke arasında insansız hava aracı, füze teknolojisi ve askeri eğitim alanlarında derinleşen bir iş birliği söz konusudur. Ayrıca Rusya, İran üzerinden Hint Okyanusu’na ve Basra Körfezi’ne erişim imkânlarını geliştirmekte, bu sayede Akdeniz’deki varlığını Hint Okyanusu ile birleştiren bir stratejik hat oluşturmaya çalışmaktadır. İran’sız bir Batı Asya ittifakı, Rusya’nın bu küresel stratejik hedeflerine ulaşmasını engelleyecek bir bariyer işlevi görecektir.
Rusya’nın bölgedeki varlığı sadece İran ile sınırlı değildir. Moskova, Türkiye ile Astana sürecinde iş birliği yapmakta, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile enerji politikalarını (OPEC+) koordine etmekte ve İsrail ile karmaşık ama işlevsel bir ilişki sürdürmektedir. Rusya, Batı Asya’da herhangi bir aktörün tamamen dışlandığı bir düzenin kendi çıkarlarına hizmet etmeyeceğini bilmektedir. Çünkü böyle bir düzen, ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini pekiştirecek ve Rusya’nın manevra alanını daraltacaktır. Bu nedenle Moskova, İran’ı dışlamaya çalışan girişimlere karşı Tahran’ın yanında yer alacak ve bu girişimleri baltalamak için elindeki diplomatik, askeri ve ekonomik araçları kullanmaktan çekinmeyecektir.
Çin ve Rusya’nın İran’a verdikleri desteğin bir diğer önemli boyutu, uluslararası finansal sistem ve alternatif ödeme mekanizmalarıdır. İran, ABD yaptırımlarını delmek için Çin ve Rusya ile ikili para takası anlaşmaları yapmakta, kripto para birimlerini kullanmakta ve kendi finansal mesajlaşma sistemlerini geliştirmektedir. Çin’in yuanı uluslararasılaştırma ve ABD dolarının hegemonyasını kırma çabaları, İran ile iş birliği sayesinde ivme kazanmaktadır. İran’sız bir Batı Asya ittifakı, bu alternatif finansal mimarinin önemli bir ayağını ortadan kaldırmayı hedefleyeceğinden, Çin ve Rusya’nın topyekûn karşı koymasıyla karşılaşacaktır. Bu durum, küresel finans sisteminde yeni kırılmalara ve Doğu-Batı arasındaki ekonomik ayrışmanın derinleşmesine yol açabilir.
Son olarak, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi platformlarda İran’ın artan görünürlüğü, bu ülkenin uluslararası sistemdeki yalnızlığını kırmakta ve ona alternatif bir diplomatik şemsiye sağlamaktadır. İran’ın 2023 yılında ŞİÖ’ye tam üye olması ve 2024 itibarıyla BRICS’e katılması, onu Batı Asya’daki güvenlik denkleminde dışlanması imkânsız bir aktör haline getirmiştir. Bu üyelikler, İran’a yalnızca prestij kazandırmakla kalmamakta, aynı zamanda Çin ve Rusya ile askeri, ekonomik ve istihbari iş birliğini kurumsal bir çerçeveye oturtma imkânı sunmaktadır. İran’ı dışlamayı hedefleyen herhangi bir bölgesel ittifak, bu kurumsal gerçeklikle yüzleşmek ve ŞİÖ-BRICS ekseninin kolektif tepkisini göğüslemek zorunda kalacaktır.
Sonuç
İran’sız bir Batı Asya ittifakı fikri gerçekçi değildir, ama bu aktörler açısından ayrı ayrı belirli stratejik hesaplara dayanıyor olabilir; ancak bölgenin gerçekleri bu tür bir yapının sürdürülebilirliğini ciddi biçimde sorgulatmaktadır. Coğrafi zorunluluklar, demografik dengeler, enerji jeopolitiği ve devlet dışı aktörlerin belirleyiciliği, İran’ı bu denklemin ayrılmaz bir parçası haline getirmektedir. İran’ı dışlamaya çalışmak, bir baraj inşa ederken ana su kaynağını görmezden gelmeye benzer; böyle bir yapı, ilk selde yıkılmaya mahkûmdur. Türkiye’nin ABD, NATO ve İsrail ile olan ilişkileri, böyle bir ittifakın tamamen bağımsız bir çizgide değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Ankara’nın Batı ile kurumsal bağları, İran ile ekonomik ve güvenlik iş birliği ve bölgesel liderlik iddiası arasında sıkışmışlığı, onu dışlayıcı blokların değil, kapsayıcı diyalog platformlarının doğal bir savunucusu haline getirmektedir.
Bununla birlikte, bölgesel dinamikleri yalnızca dış güçlerin yönlendirdiği bir “komplo” olarak görmek yerine, çok katmanlı ve karmaşık bir güç dengesi olarak ele almak daha sağlıklı bir analiz sunar. Batı Asya’daki her aktörün kendi ajandası, “tehdit algılaması” ve stratejik hesapları vardır. ABD ve İsrail’in İran’ı çevreleme arzusu, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 hedefleri, Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, Pakistan’ın Hindistan karşısında derinlik ihtiyacı ve İran’ın devrim ihracı ideali, bu karmaşık denklemin değişkenleridir. Bu değişkenleri göz ardı ederek, tek bir faktöre (örneğin mezhep farklılığına veya ABD planlarına) indirgeyerek yapılan analizler, bölgeyi anlamamıza yardımcı olmadığı gibi, yanlış politika çıktılarına da yol açar.
Bu makalede ortaya konan argümanlar ışığında, İran’sız bir Batı Asya ittifakının neden mümkün olmadığını şu şekilde özetleyebiliriz: İlk olarak, coğrafi ve demografik gerçeklikler İran’ı dışlamayı imkânsız kılmaktadır. İkinci olarak, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçgenindeki içsel çelişkiler ve güven eksikliği, bu ülkelerin ortak bir düşman tanımı etrafında kenetlenmelerini engellemektedir. Üçüncü olarak, İran’ın Çin ve Rusya ile geliştirdiği stratejik ortaklıklar, onu dışlamaya çalışan herhangi bir girişimin küresel sonuçlar doğurmasına yol açacaktır. Dördüncü olarak, İran’ı dışlamak, bölgedeki mezhepsel ve etnik fay hatlarını aktive ederek, mevcut çatışmaları derinleştirecek ( körfez ülkelerinde yoğun bir şii nüfus vardır) ve yeni istikrarsızlık alanları yaratacaktır. Beşinci ve son olarak, Türkiye’nin NATO üyeliği ve ABD ile ilişkileri, onun tamamen bağımsız bir bölgesel ittifakın liderliğini üstlenmesini yapısal olarak zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak, Batı Asya’da kalıcı bir düzenin yolu dışlayıcı bloklardan değil, kapsayıcı ve dengeli iş birliği modellerinden geçmektedir. Bu modeller, İran’ın meşru güvenlik kaygılarını ve bölgesel çıkarlarını tanımak zorundadır. Aynı şekilde, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 hedefleri, Türkiye’nin terörle mücadele öncelikleri, Pakistan’ın ekonomik kalkınma ihtiyacı ve İsrail’in güvenlik arayışları da bu kapsayıcı çerçevenin birer parçası olmalıdır. Avrupa’nın 20. yüzyılda yaşadığı yıkıcı savaşlardan sonra inşa ettiği Helsinki Süreci ve AGİT modeli, Batı Asya için de ilham verici bir örnek olabilir. Elbette iki bölgenin tarihsel, kültürel ve siyasi dinamikleri birebir aynı değildir; ancak düşman kamplar arasında diyaloğun nasıl kurulabileceğine dair çıkarılacak dersler vardır.
Bu bağlamda, bölge ülkelerine ve küresel güçlere düşen görev, yeni düşmanlıklar icat etmek ve dışlayıcı bloklar oluşturmak yerine, mevcut çatışmaları sona erdirecek, insani dramı hafifletecek ve ekonomik kalkınmayı teşvik edecek mekanizmalar geliştirmektir. İran’ı dışlamak, ne bölgeye barış getirir ne de herhangi bir ülkenin ulusal çıkarlarına hizmet eder. Aksine, bölgeyi daha derin bir kaosa ve belirsizliğe sürükler. Batı Asya’nın geleceği, dışlamada değil, kapsamada; kutuplaştırmada değil, bütünleştirmede; çatışmada değil, iş birliğinde aranmalıdır.
ÖNERİLER
Yukarıdaki analizler ışığında, Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri ve uluslararası toplum için şu politika önerileri geliştirilmiştir:
- Türkiye için:
· İran ile İkili İlişkilerin Derinleştirilmesi: Mevcut enerji anlaşmalarının uzun vadeli ve istikrarlı bir zemine oturtulması, sınır güvenliği konusunda ortak mekanizmaların güçlendirilmesi ve ticaret hacminin 30 milyar dolar hedefine ulaştırılması için somut adımlar atılmalıdır.
· Dışlayıcı İttifaklardan Kaçınma: Türkiye, İran’ı hedef alan veya dışlayan herhangi bir bölgesel güvenlik yapılanmasında yer almamalı; bunun yerine, tüm bölge ülkelerini kapsayan bir “Batı Asya Güvenlik ve İşbirliği Konferansı” fikrini savunmalıdır.
· Stratejik Özerkliğin Kurumsallaştırılması: Savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltacak projelere hız verilmeli, alternatif finansal sistemler ve ödeme mekanizmaları geliştirilmeli, Türkiye ile bölgesel çıkarlar arasındaki denge titizlikle korunmalıdır.
Bölge Ülkeleri için:
· Kapsayıcı Diyalog Platformları: Suudi Arabistan öncülüğünde başlatılan İran ile normalleşme süreci, diğer bölge ülkelerinin de katılımıyla genişletilmeli ve kurumsal bir çerçeveye kavuşturulmalıdır.
· Ekonomik Entegrasyon Projeleri: Enerji, ulaştırma ve ticaret alanlarında İran’ı da içeren çok taraflı projeler (örneğin, ECO çerçevesinde ticaretin kolaylaştırılması, bölgesel enerji şebekelerinin birbirine bağlanması) teşvik edilmelidir.
· Mezhepsel Kutuplaşmaya Karşı Ortak Tavır: Bölge ülkeleri, mezhep temelli ayrışmayı körükleyen söylem ve eylemlerden kaçınmalı; İslam dünyasının ortak sorunları (Filistin, yoksulluk, eğitim) etrafında birleştirici bir dil geliştirmelidir.
Küresel Güçler için:
· ABD ve Batı: İran’a yönelik azami baskı politikasının başarısızlığı kabul edilmeli, nükleer programı ve İran’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki yeri tanınmalıdır. Ayrıca, IMEC gibi dışlayıcı projeler yerine, tüm bölge ülkelerini kapsayan altyapı yatırımları desteklenmelidir.
· Çin ve Rusya: İran’a verdikleri desteği, bölgede yeni bir kutuplaşmaya yol açmadan, dengeli ve sorumlu bir şekilde sürdürmelidir. Batı Asya’da sıfır toplamlı bir rekabet yerine, kazan-kazan temelli iş birliklerini teşvik etmelidirler.
Uluslararası Kuruluşlar için:
· Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı: Batı Asya’da kapsamlı bir güvenlik ve iş birliği diyaloğunun başlatılması için arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık rolleri üstlenmeli, bu amaçla bir “Batı Asya Helsinki Süreci” gündemi oluşturulmalıdır.
KAYNAKÇA
· Aras, B., & Karakaya Polat, R. (2008). From Conflict to Cooperation: Desecuritization of Turkey’s Relations with Syria and Iran. Security Dialogue, 39(5), 495-515.
· Cordesman, A. H. (2021). Iran’s Military Forces and Warfighting Capabilities: The Threat in the Northern Gulf. Washington DC: CSIS Press.
· Ehteshami, A., & Zweiri, M. (2007). Iran and the Rise of Its Neoconservatives: The Politics of Tehran’s Silent Revolution. London: I.B. Tauris.
· Gause, F. G. (2023). The Future of US-Saudi Relations: Oil, China, and the Shadow of 9/11. Foreign Affairs, 102(4), 48-63.
· Hunter, S. T. (2022). Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era: Resisting the New International Order. Santa Barbara: Praeger.
· International Crisis Group. (2024). Ten Challenges for the Middle East in 2024. Middle East Report No. 245. Brussels: ICG.
· Kamrava, M. (Ed.). (2020). The Sacred Republic: Power and Institutions in Iran. London: Hurst & Company.
· Keynoush, B. (2023). Saudi Arabia and Iran: The Politics of Détente. London: I.B. Tauris.
· Kirişci, K. (2023). Turkey and the West: Fault Lines in a Troubled Alliance. Washington DC: Brookings Institution Press.
· Nasr, V. (2006). The Shia Revival: How Conflicts within Islam Will Shape the Future. New York: W.W. Norton & Company.
· Oktav, Ö. Z. (2021). Turkey’s Relations with the Middle East: Political and Economic Challenges. Cham: Springer.
· Parsi, T. (2017). Losing an Enemy: Obama, Iran, and the Triumph of Diplomacy. New Haven: Yale University Press.
· Riedel, B. (2019). Kings and Presidents: Saudi Arabia and the United States since FDR. Washington DC: Brookings Institution Press.
· Sinkaya, B. (2018). The Revolutionary Guards in Iranian Politics: Elites and Shifting Relations. London: Routledge.
· Takeyh, R. (2021). The Last Shah: America, Iran, and the Fall of the Pahlavi Dynasty. New Haven: Yale University Press.
· Telhami, S. (2013). The World Through Arab Eyes: Arab Public Opinion and the Reshaping of the Middle East. New York: Basic Books.
· Ülgen, S., & Yeşiltaş, M. (2023). Türkiye’nin Jeopolitik Dönüşümü: Stratejik Özerklik Arayışı. İstanbul: SETA Yayınları.
· Walt, S. M. (1987). The Origins of Alliances. Ithaca: Cornell University Press.
· Wehrey, F. (Ed.). (2023). The Saudi-Iranian Rivalry and the Future of Middle East Security. Santa Monica: RAND Corporation.
· Zaccara, L. (2024). Iran’s Look East Policy: Strategic Partnership with China and Russia. Middle East Policy, 31(1), 87-104.






Bir yanıt yazın