Dörtbin küsür sayfalık bir iddianame
Yüzlerce klasör ek belge.
Evet İBB soruşturmasına ilişkin iddianame.
Otuz yıl müfettişlik yaptım.
Uzun yıllar rapor yazmakla, rapor okumakla geçti.
İdianameyi okumadım, belgeleri incelemedim.
Ama şunu söyleyebilirim.
Cok para haramsız, çok laf yalansız olmazmış.
Ve mesleki tecrübem şunu söylüyor.
Şayet bir suç varsa bunu ortaya koymak kolaydır.
Bir belge,
bir para hareketi,
bir tanık ifadesi
Yeter de artar bile.
Gerçek olan şey laf kalabalığını sevmez.
Zor olan, gerçek olmayan bir iddiayı var gibi gösterebilmektir.
Ortada gerçek yoksa…
İşte o zaman laf büyür.
Paragraflar uzar.
Sayfalar çoğalır.
İlgili ilgisiz belgeler,
oradan buradan toparlanmış notlar,
kıyısından köşesinden birbirine iliştirilmiş olaylar…
Bir noktadan sonra ortada iddianame değil,
laf kalabalığı vardır.
Amaç hakikati ortaya koymak değil,
Okuyanın zihninde şu duyguyu uyandırmaktır:
“Ben tam anlayamadım ama galiba burada bir şey var.”
İşte bu noktada hedefe ulaşılmış
Kamu oyunun zihninde bir sis oluşturulmuştur.
Bu sisin hedefi karar verecek olan hakimler değildir.
Zira savcıların onları ikna etme gibi bir gayreti yoktur.
Onlar zaten baştan ikna olmuş, yargılamaya kanunilik kılıfı giydirmek için gerekli teferruattır.
Asıl hedef kamuoyudur.

Yani biziz.
Biz bu yönteme yabancı değiliz aslında.
Hatırlayın lütfen.
Ergenekon ve Balyoz davalarında da aynı manzarayı gördük.
Klasörler dolusu iddianameler…
Binlerce sayfa suçlama…
Çünkü yine ortada gerçek bir suç yoktu.
İddia büyüktü,
ama iddianamenin savcısı küçüktü.
Bir zamanlar FETÖ’cü ortaklarından öğrendikleri yöntemi şimdi başka bir sahnede tekrar oynuyorlar.
Ama unuttukları bir şey var.
Aynı suda iki sefer yıkanılmaz.
Aynı yalan iki sefer söylenemez.
Biz bu senaryoyu
Ergenekon’da gördük.
Balyoz’da gördük.
O iddianameleri yazan savcıların bir kısmı bugün firari.
Bir kısmı ise yaptıklarının hesabını veriyor.
Karar veren hakimlerin çoğu da aynı akıbeti paylaşıyor.
Adalet bazen ağır yürür.
Ama yürür.
Ve gün gelir, kalın klasörlerin arasından hakikat çıkıp masanın üzerine oturur.
Çünkü bu ülkenin hafızası vardır.
Direnci vardır.
Tıpkı şair Adnan Yücel’in dediği gibi:
Ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfke
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Bir yanıt yazın