Üç Büyük Münazır: Hakikatin İflas BeyannamesiErdoğan, Netanyahu ve Trump Adlı Katıksız Yalan Makinaları

Okuma Süresi:

3–5 dakika
❤️

Dünya siyasetinin üç amiral gemisi var ki, rotalarını pusulayla değil, rüzgârın estiği yöne göre çizerler. Biri kırmızı kravatını bir sopa gibi sallar, öbürü asasını bir perde arkası sihri zanneder, üçüncüsü ise kara cüppesini bir kefen gibi giyer. Ortak meziyetleri ise kelimeleri birer mayın gibi kullanmaktır; bastığınız an patlar, geride gerçek değil, sadece duman ve birkaç yanık cümle kalır.

İranlı bakan, “Trump 35 bin kez yalan söyledi” dediğinde, aslında bir istatistik vermekten çok, bir rekoru tescil etmiştir. Ne var ki bu rekora itiraz eden olmaz; çünkü rakip takımların da kendi skor tabloları vardır. Trump’ın dili, bir galerici ağzıdır: Her cümle yeni bir modeldir, kilometresi sıfırdır, ama motor hep aynı hurda parçalardan kuruludur. “Hiç kimse benim kadar doğru söylemedi” dediğinde, aslında kendi yalanlarının istatistiğini imha ettiğini bilmez; çünkü onun dünyasında istatistik, rakibini alt etmek için bir sopadan ibarettir. O, yalanı bir spor dalı olarak icra eder; antrenmanı Twitter’da, maçı ise kürsüdedir.

Erdoğan’a gelince… O, siyasi söylemde bir akrobattan fazlasıdır; o, bir zaman mühendisidir. “Dün öyle dedim ama bugün şartlar değişti” cümlesini, bir nefeste felsefi bir derinliğe büründürebilir. Muhaliflerine göre onun sözlüğünde “tutarlılık” diye bir madde yoktur; savunucularına göreyse bu, “değişen dünyaya ayak uydurma sanatıdır.” Oysa perde arkasında görünen şudur: Her konuşma, bir öncekinin imhasıdır; her imha, yeni bir inşa vaat eder; o inşa tamamlandığında ise karşınıza bir önceki konuşmanın yırtılmış sayfalarından oluşan bir duvar serilir. Onun siyaseti satranç değil, tavla oyunudur: Zarları kendi atar, pul daima kendi hanesine gelir. Ve en önemlisi, kaybettiğinde masayı devirip “Ben aslında kazanmıştım” diyebilecek cesarete sahiptir.

Netanyahu ise bu üçlünün kara büyücüsüdür. Onun söylemi, bir arkeolog kazısı gibidir; her katmanda başka bir “hakikat” fosili bulursunuz. Kimi zaman İncil’deki krallıklara dayanır, kimi zaman modern istihbarat belgelerini teraziye vurur. Ama asıl hüneri, tehdidi bir yoğurma makinesi gibi işlemesidir: Tehdit ne kadar büyükse, kendini haklı çıkarma lisansı da o kadar genişler. “İran, üç ay içinde bomba yapabilir” derken kendi istihbarat raporlarını hiçe saydığı bilinir; ama bu, onun için bir çelişki değil, bir reçetedir. O, yalanı bir varoluş sebebine dönüştürmüştür; çünkü tehdit olmazsa, kalkanın da bir anlamı kalmaz.

Bu üç ismi yan yana koyduğunuzda, ortaya çıkan manzara bir trajikomediden başka nedir ki? Her biri, retorik atölyesinde ustalık belgesi almış cambazlardır. Trump yalanı bir gösteri sanatına çevirmiştir; Erdoğan yalanı bir idare tekniğine; Netanyahu ise yalanı bir teolojiye. Biri mikrofonu yumruklarken “Bu bir yalan değil, alternatif gerçek,” der; öbürü “Benim milletim bana inanır, gerisi teferruat,” diye fısıldar; üçüncüsü ise “Dünya zaten bize düşman, o yüzden her söz meşrudur,” savunmasına sığınır. Üçü de aynı noktada buluşur: Doğru, onların ağzından çıktığı anda şekil değiştiren bir balon gibidir; ne kadar şişirirlerse, o kadar uzağa uçar, ama sonunda ya patlar ya da söner. Bu üçü bilin ki o gün defalarca yalan söylemeden uyuyamaz. Yalan onları dinlendiren, haz veren uyku şekerlemesinin adıdır. Yalansız Erdoğan, Netanyahu ve Trump kimliksiz ve iğreti kalır. Onlar yalansız, yalan da onlarsız olamaz. Çünkü yalan onların, onlar da yalanın tapulu malıdır.

Peki seyirci? Ah o seyirci… Milyonlar, bu oyunun hem kurbanı hem suç ortağıdır. Herkes kendi cambazını tutar, çünkü öteki cambazın düşmesi, kendi cambazının daha uzun havada kalması anlamına gelir. Oysa kulenin altından bakıldığında hepsi aynı ipin üzerinde oynar; ipe bakan olmaz, herkes sadece ellere bakar. Gerçek ise en başta ipin altına serilen fileye düşmüş, orada unutulmuş, çürümeye terk edilmiştir. Seyirci alkışlar; çünkü alkışlamazsa, kendi cüzdanından öder. Politika böyledir işte: Yalan, bir matematik problemi gibi sunulur; kimse çözümü kontrol etmez, herkes kendi denklemini beğenir.

Belki de en acı olan, bu adamların yalanlarını değil, bu yalanlara duyulan ihtiyacın vahametidir. Toplumlar, yalanla beslendikçe hakikate olan bağışıklıklarını yitirirler. Üç lider de bu bağışıklık sistemini çökertmek için adeta yarışır. Trump açık açık yalan söyler, Erdoğan yalanını milli menfaate havale eder, Netanyahu ise yalanını ilahi bir emre dayandırır. Ve hepsi, alkış tufanı arasında, kendi kurdukları kuleyi yükseltmeye devam eder. Oysa kule ne kadar yükselirse, düşüş de o kadar sesli olur. Ama onlar sesi sever; çünkü gürültü, sessizliğin getirdiği muhasebeden daha güvenlidir.

Sonuç? Kulenin en tepesinden bakan bu üç bilge, aslında aynı manzarayı görür: Dünya yuvarlaktır, ama onlar düz bir dünya haritası çizmişlerdir. O haritada her ülke, onların ağzından çıkan sözcüklere göre şekil alır. Ne var ki harita gerçeği değil, sadece yön bulma aracını gösterir. Ve ne zaman ki biri pusulasını kaybeder, üçü birden kendi çizdikleri haritaya sarılır, “İşte gerçek burası!” diye bağırırlar. Ama gerçek, haritanın kenarında yazılı olan uyarıda saklıdır: “Bu harita, kâşifler içindir; kaybolmaya hazır olanlar için değil.”

O yüzden, bir dahaki sefere bir lider kürsüye çıkıp “Size tüm gerçeği anlatacağım” dediğinde, bilin ki o sahnede perde yeni açılıyor, ama senaryo hep aynı. Gerçek, perdenin arkasında değil, perdenin yırtıldığı yerde saklıdır. Ve o yırtığı görmek, ne yazık ki sadece cesur seyircilere düşer. Cesur olmayanlar ise alkışlamaya devam eder, ta ki kule devrilene kadar.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar

  • BlackRock ve Aselsan 1648 Westfalya Antlaşması, modern uluslararası ilişkilerin başlangıcı…

  • KURTULUŞ SAVAŞI… Ne güzel bir sözdür; “lafa bakarım laf mı…

  • TAYT… Haberi okurken moda deyimle “yok artık” diye bağırdım… Ardahan…