
Hayata hiç bir burkanın penceresinden baktınız mı?
O karanlık hücrenin dünyaya açılan küçük penceresinden?
Bir sabah gözlerinizi Kabil’in bir kasabasında,
küçük bir evin genç kızı olarak açtığınızı düşünün.
Dişiniz ağrıyor.
Dayanılmaz bir ağrı.
Diş hekimine gidemiyorsunuz.
Çünkü Taliban,
erkek diş hekimlerinin kadın hastalara bakmasını yasaklamış.
Bulunduğunuz kasabada kadın diş hekimi de yok.
Babanızla birlikte sokağa çıkmanız gerekiyor.
Burkanızı giyiyorsunuz.
Dünyaya açılan tek yer,
burkanın önündeki o küçük pencere.
Parmaklıkları andıran
sık dokumanın ardından bakıyorsunuz hayata.
Sokak, dar bir tünel gibi.
İnsanlar silik gölgelerden ibaret.
Renkler kaybolmuş.
Sesler boğuk.
Gördükleriniz az,
göremedikleriniz çok.
Yürüyorsunuz ama yürüyen siz değilsiniz.
Bakıyorsunuz ama gördüğünüz dünya size ait değil.
Yine de kendinizi şanslı sayıyorsunuz.
En azından henüz köle olarak bir erkeğe satılmadınız.
***
Ya da gözlerinizi açtığınızda
kendinizi Tahran’ın kenar mahallelerinden birinde,
bir apartman dairesinde buluyorsunuz.
Elektrikler kesik.
İnternet yok.
Dünya ile bağlantınız kopmuş.
Dünyayı bırakın,
şehrin öteki ucundaki ablanızdan bile
haber alamıyorsunuz.
Erkek kardeşiniz üç gün önce
protestolara katılmak için evden çıkmıştı.
Hâlâ dönmedi.
Hayatta mı?
Emin değilsiniz.
Söylentiler dolaşıyor.
Ölü sayısı beş bin diyen de var.
On bin diyen de.
Petrol zengini,
gaz zengini bu ülkede
bu sefaletin nedenini sorguluyorsunuz.
Ve korkuyorsunuz.
Sorgulamaktan korkuyorsunuz.
Saçınızın bir telinin bile görünmesinin
büyük günah sayıldığı bu ülkede,
böyle şeyler düşünmenin
nasıl bir günah olduğunu
tartıyorsunuz içinizde.
Ama sonra…
Korkunun yerini öfke alıyor.
Kapıyı kapatıp sokağa çıkıyorsunuz.
Kalabalığın içine karışıyorsunuz.
İlk kez yalnız değilsiniz.
İlk kez sesiniz, başka seslerle birleşiyor.
Bağırıyorsunuz:
“Zan, Zendegi, Azadi!”
Kadın, Yaşam, Özgürlük!
Yanınızdaki kız sizden daha yüksek bağırıyor.
Önünüzdeki yaşlı kadın yumruğunu havaya kaldırmış.
Bir an için,
bu ülkenin gerçekten sizin olabileceğini düşünüyorsunuz.
Sonra…
Sonra bir cop iniyor kafanıza.
Nereden geldiğini görmüyorsunuz.
Nedenini de bilmiyorsunuz.
Sert bir darbe.
Dizlerinizin bağı çözülüyor.
Asfaltın soğuk yüzü…
Sloganlar çığlığa,
çığlıklar uğultuya dönüşüyor.
Ve sonra…
Koca bir karanlık.
Şehrin içine gömüldüğü karanlıktan daha koyu.
Suskun kalan dünyanın sessizliğinden daha ağır.
Bu kez sadece dünya ile değil,
kendinizle de bağlantınız kopuyor.
***
Gözlerinizi açıyorsunuz.
Kâbus bitiyor.
Artık evinizdesiniz.
Bu topraklarda kadın olmanın,
her şeye rağmen
yaşamaya değer bir hayat anlamına gelmesinin
tesadüf olmadığını anlıyorsunuz.
Bir kadın olarak sokağa tek başına çıkabilmenin,
okula gidebilmenin,
seçme ve seçilme hakkına sahip olmanın
kendiliğinden değil,
bilinçli bir tercih olduğunu fark ediyorsunuz.
Bir halkın kaderini
dogmalarla değil,
akıl ve bilimle değiştirmeyi seçen
bir Cumhuriyetin,
kadını kul değil yurttaş sayan
laik bir düzenin
nasıl büyük bir kırılma olduğunu görüyorsunuz.
Ve bize bu Cumhuriyeti bırakan
Mustafa Kemal Atatürk’ün,
yalnızca bir asker ya da devlet adamı değil,
yüzyıllar sonrasını okuyabilen
bir dâhi olduğunu
işte tam bu noktada idrak ediyorsunuz.
***
“Gerçek İslam bu değil,”
dediğinizi duyar gibiyim.
Evet.
Bu değil.
İran’daki değil.
Afganistan’daki de değil.
Suudi Arabistan’daki hiç değil.
Ve nihayetinde
Türkiye’de yaşananın da
“İslam olmadığı” söyleniyor.
Peki hangisi?
İki milyar Müslümanın,
bin dört yüz yıldır aradığı
gerçek İslam hangisi?



Bir yanıt yazın