İki Deprem, Binlerce Çocuk Kayıp: Devletin Kriz Anlarında Sınıfta Kalışı

Okuma Süresi:

17–25 dakika
❤️

Bir Duruşun Sorgulanması

Toplumların gerçek gücü, kriz anlarında ve ahlaki sınavlarda verdikleri tepkiyle ölçülür. Tarih boyunca milletler, zor zamanlarda sergiledikleri duruşla hatırlanmış; ya ilkelerine sadık kalarak onurla anılmış ya da pragmatik hesaplarla hareket ederek unutulup gitmiştir. Özellikle çocuklara yönelik suçlar, insan ticareti ve organize istismar ağları gibi konular söz konusu olduğunda, hiçbir siyasi ya da diplomatik hesap ahlaki sorumluluğun önüne geçmemelidir.

1999 Marmara Depremi’nde dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un ABD’nin hastane gemisi teklifini reddederek sergilediği tavır, güçlü karşısında eğilip bükülmeyen, ulusal kapasiteye güvenen bir duruşun sembolü haline gelmiştir. “Türkiye’nin sağlık altyapısı yeterlidir” diyerek ulusal onuru her şeyin üstünde tutan bu tavır, bugün hâlâ saygıyla anılmaktadır.

Ancak aradan çeyrek asır geçmişken, bu mirasın nereye evrildiğini sormak zorundayız: Depremlerde kaybolan çocuklarımız karşısında devlet kurumları aynı tavizsiz duruşu gösterebilmiş midir? Bir hastane gemisini reddeden irade, neden kendi çocuklarını korumakta acze düşmüştür? Millî İstihbarat Teşkilatı’ndan Kızılay’a, polisten jandarmaya, Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan yardım örgütlerine kadar bütün kurumlar bu sınavı geçebilmiş midir?

Elimizdeki belgeler ve tanıklıklar, bu sorulara maalesef olumsuz yanıt vermemizi gerektiriyor. 1999 depreminde de, 2023 depreminde de çocuklar kaybolmuş, kimileri hastane koridorlarında buharlaşmış, kimileri tarikat dergâhlarında iz bırakmadan erimiş, kimileri ise uluslararası istismar ağlarına malzeme olup olmadığı bile sorgulanamayan bir karanlığa gömülmüştür.

1999 Depremi ve Kayıp Çocuklar – Üzeri Örtülen İlk Vaka

17 Ağustos 1999’da meydana gelen ve merkez üssü Gölcük olan deprem, Türkiye’nin yakın tarihinin en büyük felaketlerinden biriydi. Resmî rakamlara göre 17 binden fazla can kaybı, 44 bin civarında yaralı ve yüz binlerce evsiz vatandaşla sonuçlanan bu felaket, devleti ve milleti derinden sarsmıştı. Ancak depremde yalnızca binalar yıkılmamış, binlerce can kaybı yaşanmamıştı. Depremin yarattığı kaos ortamında, sayıları tam olarak bilinemeyen çocuk da kaybolmuştu.

O dönemde henüz sosyal medya, anlık haberleşme imkânları olmadığı için bu kayıpların üzeri büyük ölçüde örtülebildi. Kayıp çocuklar, felaketin bilançosu içinde eriyip gitti. O döneme tanıklık eden kaynaklar, enkazdan sağ çıkarılan bazı çocukların hastanelerde, ambulanslarda veya geçici barınma alanlarında “buharlaştığını” iddia etmektedir. Kimi çocukların kimlik tespiti yapılamadan defnedildiği, kimilerinin ise “refakatsiz” notuyla kayıt altına alındıktan sonra izlerinin kaybolduğu anlatılır.

Yetkin Report’ta yer alan bir analizde, 1999 depreminde kaybolan ve o dönem 10 yaşında olan çocukların bugün 30’lu yaşlarda olması gerektiği, ancak bu kişilerden herhangi birinin ortaya çıkmadığı vurgulanarak, kayıpların akıbetine dair ciddi soru işaretleri dile getirilmiştir. Bu çocuklar nerededir? Kimliklerini değiştirerek yeni bir hayata mı başlamışlardır? Yoksa daha karanlık senaryolar mı düşünülmelidir? Bu sorular, 1999’dan bugüne yanıtsız kalmıştır.

O dönemde MİT’ten Kızılay’a, polisten jandarmaya, Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan diğer yardım örgütlerine kadar bütün kurumlar, depremin yaralarını sarmak için seferber olmuş ancak kayıp çocuklar konusunda etkin bir koordinasyon sağlayamamıştır. Osman Durmuş’un hastane gemisine karşı gösterdiği hassasiyet, maalesef kaybolan çocuklar için gösterilememiştir. Oysa bir çocuğun kaybolması, bir hastane gemisinin gelmesinden çok daha hayati bir meseledir. Bir çocuğun akıbeti, bir ülkenin onurundan daha mı az değerlidir.

2023 Depremi – Tarihin Tekerrürü ve Belgelerle Sabit Vakalar

6 Şubat 2023 depremleri, 1999’daki tablonun çok daha vahşi bir tekrarı olarak karşımıza çıkmıştır. On binlerce can kaybının yaşandığı, şehirlerin yerle bir olduğu bu felakette, kayıp çocuklar meselesi yeniden ve çok daha acı bir şekilde gündeme gelmiştir. Resmî açıklamalarla sahadan gelen veriler arasındaki çelişkiler, kayıp çocuklar meselesinin ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını göstermektedir.

Resmî Açıklamalar ve Çelişkiler

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, depremler sonrasında 1912 çocuğun refakatçisiz olarak sağ bulunduğunu ve hepsinin kimliklerinin tespit edildiğini açıklamıştır. Bakanlığa göre bu çocuklar ya aileleriyle buluşturulmuş, ya devlet korumasına alınmış ya da koruyucu aileye verilmiştir. Bu açıklama, sorunsuz bir süreç işlediği izlenimi vermeyi amaçlamıştır.

Ancak bu açıklamalar, sahadan gelen verilerle örtüşmemektedir. Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği (DEMAK), 11 il genelinde 145 kişinin kayıp statüsünde derneğe kayıtlı olduğunu, bunların 38’inin çocuk olduğunu duyurmuştur. Kayıpların yaşları 1 ile 80 arasında değişmektedir. Bu rakam, sadece bir sivil toplum kuruluşuna ulaşabilen kayıp yakınlarını göstermektedir. Ulaşamayanlar, haber alamayanlar, köylerinde kimsesiz kalanlar hesaba katıldığında gerçek sayının ne olduğu meçhuldür.

Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, depremden yaklaşık 3 ay sonra, 86’sı çocuk 297 kişi için kayıp müracaatı yapıldığını açıklamıştır. AKP Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman ise “Resmî olarak Türkiye’de kayıp başvurusu yapan 135 kişi var. 83’ü Hatay’da” demiştir. Bu rakamların birbiriyle tutarsızlığı bile başlı başına bir skandaldır. Bir bakan 86 çocuk kayıp derken, bir milletvekili toplam kayıp sayısının 135 olduğunu söylemektedir. Aradaki fark nerededir? Hangi rakam doğrudur? Kamuoyu neden net bir bilgi alamamaktadır?

Belgelerle Sabit Vakalar

Deprem sonrası yaşanan bazı olaylar, kayıp çocuk iddialarının asılsız olmadığını açıkça göstermektedir:

Hatay’da bebek kaçırma girişimi: Hatay’da kendini polis olarak tanıtan bir kişi, hastaneden bebek kaçırırken yakalanmıştır. Bu olay, benzer vakaların olup olmadığı sorusunu akıllara getirmiştir. Kendini polis olarak tanıtan bir kişinin hastaneye rahatça girebilmesi, bebek kaçırma girişiminde bulunabilmesi, güvenlik zafiyetinin boyutlarını gözler önüne sermiştir. Acaba kaçırılamayan bu bebek, sadece görünen kısmı mıdır? Kaç bebek fark edilmeden kaçırılmıştır?

Hollanda’da bulunan çocuk vakası: Deprem sonrası Hollanda’nın Maastricht kentinde polis tarafından sokakta tek başına bulunan beş yaşındaki bir çocuk, depremzede olduğunu ifade etmiştir. Türkiye’den binlerce kilometre uzaklıkta gerçekleşen bu olay, kayıp çocuklar konusunda uluslararası boyutta bir belirsizlik bulunduğunu göstermiştir. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) bu iddiayı yalanlamış ve çocuğun Türk vatandaşı olmadığını açıklamıştır. Ancak DMM’nin yalanlaması, olayın kendisini değil, çocuğun Türk olduğu iddiasını yalanlamaktadır. Depremzede bir çocuğun Hollanda sokaklarında bulunması gerçeği ise hâlâ açıklanmayı beklemektedir. Bu çocuk oraya nasıl gitmiştir? Kimler tarafından götürülmüştür? Neden tek başına sokakta bulunmuştur?

Tarikat ve vakıflara yerleştirilen çocuklar: Depremin ilk günlerinde medyaya yansıyan görüntülerde, yeni doğmuş bebeklerin özel jet ve uçaklarla başka illere taşındığı görülmüş, bazı çocukların ise İnsani Yardım Vakfı’na (İHH) ait lüks villalarda kaldığı ortaya çıkmıştır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bu iddiaları reddetmiş olsa da, ilgili vakfın açıklamaları bu reddetmeyi tekzip etmiştir. Hangi çocuk hangi vakfa, hangi gerekçeyle, hangi yasal dayanakla teslim edilmiştir? Bu çocukların şu anki durumları nedir? Ailelerine ulaştırılmışlar mıdır, yoksa hâlâ bu kurumların himayesinde midirler?

Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nin tespitleri: Çocuk hakları alanında çalışan gönüllülerden oluşan bu ekip, depremin hemen ardından yaptıkları sosyal medya taramasında 670’e yakın kayıp çocuk başvurusuna ulaştıklarını açıklamıştır. Bu taramanın yalnızca Türkçe sosyal medya hesaplarını kapsadığı, Arapça dillerindeki aramaların dahil olmadığı göz önüne alındığında, gerçek sayının çok daha yüksek olabileceği ifade edilmektedir. 670 kayıp çocuk başvurusu… Bu rakam, resmî açıklamaların çok üzerindedir. Peki bu başvuruların akıbeti ne olmuştur? Herhangi bir soruşturma yapılmış mıdır?

Devlet Kurumlarının Sınavı ve Başarısızlık

Osman Durmuş’un şahsında sembolleşen tavır, devletin bütün kurumlarının kriz anlarında sergilemesi gereken bir duruştur. Bir hastane gemisini reddederken gösterilen refleks, kayıp çocuklar söz konusu olduğunda da gösterilmelidir. Peki, 2023 depreminde bu kurumlar sınavı geçebilmiş midir?

Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT)

Türkiye’nin en kritik kurumlarından biri olan Millî İstihbarat Teşkilatı, deprem sonrası kayıp çocuklar konusunda kamuoyuna herhangi bir açıklama yapmamış, sürece dair bilgi paylaşmamıştır. Oysa ulusal güvenliği ilgilendiren, uluslararası istismar ağlarıyla bağlantılı olabilecek bu derece hassas bir konuda MİT’in sessiz kalması düşündürücüdür.

Epstein dosyasının gündeme geldiği, uluslararası çocuk istismarı ağlarının tartışıldığı bir dönemde, MİT’in bu konuda herhangi bir istihbari faaliyette bulunup bulunmadığı, elde ettiği bilgileri ilgili kurumlarla paylaşıp paylaşmadığı bilinmemektedir. CHP Gaziantep Milletvekili Hasan Öztürkmen’in 2026 yılı Şubat ayında verdiği soru önergesinde, Jeffrey Epstein dosyaları ile Türkiye’deki kayıp çocuklar arasında bağlantı kurulup kurulmadığı sorulmuş, ancak bu sorular yanıtsız bırakılmıştır.

MİT’in bu sessizliği, kayıp çocuklar meselesinin üzerinin örtülmesine hizmet etmekte, kamuoyunun aydınlatılması gereken bir konuda karanlıkta kalmasına neden olmaktadır. TC’nin Ulusal güvenlik kurumları, dış tehditlere karşı gösterdikleri hassasiyeti, içeride kaybolan çocuklar için neden göstermemektedir?

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı

Bakanlık, kayıp çocuk olmadığı yönündeki açıklamalarıyla sürekli çelişkiye düşmüştür. Eski Bakan Derya Yanık, yazılı bir açıklamayla kayıp çocuk vakaları olmadığını duyurmuş, ancak Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon ekibinin 168 çocuk için arama ilanı olduğunu açıklaması üzerine Bakanlık geri adım atarak kayıp çocuk vakalarının olduğunu ve araştırdığını açıklamak zorunda kalmıştır.

Yeni Bakan Mahinur Özdemir Göktaş da benzer bir çelişkiye düşmüş, bir yandan kayıp çocuk olmadığını söylerken, diğer yandan DEMAK’ın 38 çocuğun kayıp olduğu yönündeki açıklamalarına yanıt vermemiştir. Bakanlığın bu tutarsız tavrı, ya konuyu yeterince araştırmadığını ya da gerçekleri kamuoyundan gizlemeye çalıştığını düşündürmektedir.

Bakanlığın refakatsiz çocuklarla ilgili verdiği 1912 rakamı, bu çocukların akıbeti konusunda da şeffaflık bulunmamaktadır. Bu çocukların kaçı ailesine teslim edilmiştir? Kaçı devlet korumasına alınmıştır? Kaçı koruyucu aile yanına yerleştirilmiştir? Koruyucu ailelere verilen çocukların takibi nasıl yapılmaktadır? Bu soruların hiçbiri yanıtlanmamıştır.

İçişleri Bakanlığı, Polis ve Jandarma

İçişleri Bakanlığı, BBC Türkçe’nin depremler sonrası kaç kişinin halen kayıp olduğuna dair sorusuna yanıt vermemiştir. Bir bakanlığın, basın kuruluşlarının sorularını yanıtsız bırakması, şeffaflık ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Polis ve jandarma, kayıp ihbarları konusunda etkin bir soruşturma yürüttüklerine dair kamuoyuna şeffaf bir bilgi sunmamıştır. Kendini polis olarak tanıtan kişilerin bebek kaçırma girişiminde bulunması, güvenlik zafiyetinin boyutlarını gözler önüne sermiştir. Gerçek polislerin denetimi nasıl sağlanmaktadır? Sahte kimlikle hastanelere giren kişiler nasıl tespit edilmektedir? Bu konuda herhangi bir önlem alınmış mıdır?

Ayrıca, deprem bölgesinde kayıp çocuklarla ilgili kaç ihbar alındığı, bu ihbarların kaçının sonuçlandırıldığı, kaç çocuğun bulunduğu gibi temel veriler kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Polis ve jandarmanın bu sessizliği, konunun üzerinin örtülmesine hizmet etmektedir.

Kızılay

Kızılay, deprem bölgesindeki yardım faaliyetlerini tanıtan videolar paylaşmış, çadırkentlerde çocuklarla yaşama tutunan vatandaşların hikâyelerini anlatmıştır. Ancak kayıp çocuklar konusunda Kızılay’ın herhangi bir açıklaması, kayıt sistemi veya koordinasyon çalışması olup olmadığı kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

Oysa Kızılay, afet bölgelerinde en aktif çalışan kurumlardan biridir. Çadırkentler, iaşe merkezleri, sağlık birimleri gibi pek çok noktada görev yapan Kızılay personeli ve gönüllüleri, refakatsiz çocuklarla karşılaştıklarında nasıl bir prosedür uygulamışlardır? Bu çocuklar hangi kuruma bildirilmiştir? Kızılay’ın bu konuda bir veri tabanı var mıdır? Bu sorular yanıtsızdır.

Kızılay’ın, deprem sonrası yardım faaliyetlerini anlatan videolarında kayıp çocuklar konusuna hiç değinmemesi, kurumun öncelikleri hakkında düşündürücüdür. Yardım dağıtmak elbette önemlidir, ancak refakatsiz çocukların korunması da en az yardım dağıtmak kadar önemlidir.

Çocuk Esirgeme Kurumu ve Koruyucu Aile Sistemi

Refakatsiz çocukların koruyucu ailelere veya devlet korumasına yerleştirilmesi süreçlerinde şeffaflık bulunmamaktadır. Hangi çocuğun hangi aileye verildiği, bu ailelerin nasıl denetlendiği, çocukların takibinin nasıl yapıldığı gibi temel bilgiler kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

Tarikat ve vakıflara yerleştirilen çocuklar iddiaları, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun denetim mekanizmasının ne kadar zayıf olduğunu göstermiştir. Bir çocuğun bir vakfa teslim edilmesi hangi yasal prosedüre dayanmaktadır? Bu vakıfların çocuk bakımı konusunda yetkinliği nasıl denetlenmektedir? Bu çocukların eğitimi, sağlığı, psikolojik durumu nasıl takip edilmektedir?

Çocuk Esirgeme Kurumu’nun, deprem sonrası refakatsiz kalan çocuklarla ilgili attığı adımları, uyguladığı prosedürleri, karşılaştığı zorlukları kamuoyuyla paylaşması gerekmektedir. Ancak kurumdan bu konuda herhangi bir açıklama gelmemiştir.

Türk Yardım Örgütleri

İHH gibi yardım örgütlerinin lüks villalarda çocuk barındırdığı yönündeki görüntüler, sivil toplum kuruluşlarının afet dönemlerindeki denetimsizliğini gözler önüne sermiştir. Hangi çocuğun hangi kuruma, hangi gerekçeyle teslim edildiği sorusu hâlâ yanıtsızdır.

Bu durum, sivil toplum kuruluşlarının afet dönemlerinde denetimsiz kalmasının nelere yol açabileceğini göstermiştir. İyi niyetle hareket eden kuruluşların yanında, kötü niyetli kişi veya grupların da bu kaos ortamından faydalanabileceği unutulmamalıdır.

Diğer yardım örgütlerinin de refakatsiz çocuklarla ilgili nasıl bir prosedür izledikleri, hangi çocuklara hangi hizmetleri sundukları, çocukları hangi kurumlarla koordine ettikleri bilinmemektedir. Bu belirsizlik, kayıp çocuklar meselesinin çözümünü zorlaştırmaktadır.

Alınamayan Dersler ve Başarısızlığın Sebepleri

1999’da bir hastane gemisini reddederken gösterilen refleks, 2023’te çocuklarımızın güvenliği söz konusu olduğunda neden gösterilememiştir? Alınamayan derslerin ve başarısızlığın sebepleri şunlardır:

  1. Koordinasyon Eksikliği ve Kurumlar Arası İletişimsizlik

Deprem sonrası refakatsiz çocuklara ilişkin merkezi ve bütüncül bir kayıt sistemi oluşturulamamıştır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, MİT, polis, jandarma, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve yardım örgütleri arasında etkin bir koordinasyon mekanizması kurulamamış, bu da çocukların sistemin boşluklarında kaybolmasına yol açmıştır.

Her kurum kendi verisini tutmuş, kendi prosedürünü uygulamış, ancak bu veriler birbiriyle paylaşılmamış, bütüncül bir tablo oluşturulamamıştır. Bir çocuk hastanede kayıt altına alınmış, başka bir kuruma bildirilmemiş, o kurum da başka bir veri tabanı tutmuş, sonuçta çocuklar aradan kayıp gitmiştir.

  1. Şeffaflık ve Denetim Eksikliği

Kayıp çocukların akıbetinin araştırılması için verilen önergeler reddedilmiş, soru önergeleri yanıtsız bırakılmıştır. Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulması talepleri kabul görmemiş, kayıp yakınları yetkililere ulaşmakta zorlanmıştır.

Şeffaflık olmayan yerde, hesap verebilirlik de olmaz. Kayıp çocuklar konusunda şeffaf davranılmaması, sürecin denetlenmesini engellemiş, olası usulsüzlüklerin üzerinin örtülmesine yol açmıştır. Kamuoyunun bilgi edinme hakkı gasp edilmiş, kayıp yakınları çaresiz bırakılmıştır.

  1. DNA Eşleştirmesi Yapılmaması

Kayıp çocukların bulunmasında en temel yöntem olan DNA eşleştirmesinin ne ölçüde yapıldığı belirsizdir. Hatay Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Çelikkol’un açıklamasına göre, depremlerde hayatını kaybedenlerden 193 kişinin kimliği hâlâ belirlenememiştir. Kimliği belirsiz cenazeler varken, kayıp çocukların akıbeti nasıl tespit edilecektir?

DNA örneklerinin toplanması, analiz edilmesi ve eşleştirilmesi süreçlerinde yaşanan aksaklıklar, kayıp çocukların bulunmasını zorlaştırmıştır. Ayrıca, yaşayan çocuklardan DNA örneği alınması ve bunların kayıp yakınlarının DNA’larıyla eşleştirilmesi gibi temel bir prosedürün ne ölçüde uygulandığı bilinmemektedir.

  1. Tarikat ve Cemaatlere Teslimiyet

Bazı çocukların tarikat ve cemaatlere verildiğinin ortaya çıkması, devletin çocuk koruma sisteminin ne kadar zafiyet içinde olduğunu göstermiştir. Osman Durmuş’un hastane gemisine karşı gösterdiği direnç, maalesef tarikatlara karşı gösterilememiştir.

Bir çocuğun, devlet denetiminden uzak, şeffaflığı olmayan, çocuk bakımı konusunda uzmanlığı bulunmayan yapılara teslim edilmesi, gelecekte telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Bu çocukların eğitimi, sağlığı, psikolojik gelişimi nasıl takip edilecektir? Hangi denetim mekanizması bu çocukları koruyacaktır?

  1. Siyasi İrade Eksikliği

Kayıp çocukların akıbetinin araştırılması için Meclis’te komisyon kurulması talepleri reddedilmiş, soru önergeleri yanıtsız bırakılmış, kayıp yakınları yetkililere ulaşmakta zorlanmıştır. Bu tablo, konunun üzerine gidecek siyasi iradenin bulunmadığını açıkça göstermektedir.

Siyasi irade, kayıp çocuklar meselesini gündemine almamış, konuyu araştırmak, aydınlatmak, çözüm üretmek yerine üzerini örtmeyi tercih etmiştir. Bu tercih, binlerce ailenin acısını görmezden gelmek, onların adalet arayışını engellemek anlamına gelmektedir.

  1. Uluslararası Bağlantıların Göz Ardı Edilmesi

ABD Adalet Bakanlığı’nın, Jeffrey Epstein’a ilişkin 3 milyondan fazla yeni dosyayı kamuoyuyla paylaşması, Türkiye’deki kayıp çocuklar konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Epstein’ın kız arkadaşı Ghislaine Maxwell’e açılan bir davanın uzantısı olarak yayınlanan belgelerde, taciz edilenlerden birisinin 26 yaşında bir Türk kadın olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca 5 yıldızlı bir otelde çalışan ikinci bir Türk isminden daha bahsedilmektedir.

Bu belgeler, akla şu soruları getirmektedir: Depremlerde kaybolan çocuklarımız, uluslararası istismar ağlarına kurban gitmiş olabilir mi? 1999’da kaybolan çocuklar, bugün Epstein’ın dosyalarında karşımıza çıkan genç kadınlar mıdır? Bu soruların yanıtı, maalesef verilmeyen soru önergeleri ve kurulmayan meclis araştırmaları arasında kaybolup gitmektedir.

CHP’li Öztürkmen’in Bakan Göktaş’a yönelttiği sorular bu açıdan hayati önem taşımaktadır: “Jeffrey Epstein’ın adının karıştığı uluslararası suç dosyaları kapsamında, çocuk ticareti iddiaları ile ilgili Türkiye Cumhuriyeti makamları tarafından yürütülmüş adli ya da idari araştırma var mıdır? Belgelerdeki Türkiye ile ilgili iddialar soruşturma konusu yapılacak mıdır?” Bu sorular hâlâ yanıtsızdır.

Epstein Dosyası ve Türkiye Bağlantısı

Jeffrey Epstein dosyasının yeniden gündeme gelmesi, Türkiye’deki kayıp çocuklar meselesine farklı bir boyut kazandırmıştır. Uluslararası bir çocuk istismarı ağının merkezinde yer alan Epstein’ın dosyalarında Türkiye bağlantılarının ortaya çıkması, depremlerde kaybolan çocuklarımızın akıbeti konusunda yeni soru işaretleri doğurmuştur.

Epstein dosyalarında adı geçen Türk vatandaşları, bu ağın Türkiye’de de faaliyet gösterip göstermediği sorusunu akıllara getirmektedir. Depremlerin yarattığı kaos ortamında, refakatsiz kalan çocukların bu tür ağların hedefi haline gelip gelmediği, ciddi bir araştırma konusudur.

MİT başta olmak üzere TC’nin istihbarat birimleri, Epstein dosyasındaki Türkiye bağlantılarıyla ilgili herhangi bir çalışma yapıp yapmadığı, elde ettiği bilgileri adli makamlarla paylaşıp paylaşmadığı bilinmemektedir. Oysa ulusal güvenliği yakından ilgilendiren bu konunun, istihbarat birimlerinin öncelikli gündem maddelerinden biri olması gerekirdi.

CHP’li Öztürkmen’in soru önergesinde belirttiği gibi, “Türkiye’de kayıp çocuklar ve çocuk ticareti iddialarına yönelik olarak uluslararası bağlantılı organize suç örgütlerinin varlığına dair MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü veya Jandarma Genel Komutanlığı tarafından hazırlanmış istihbarat raporları var mıdır?” sorusu, hâlâ cevapsızdır.

Osman Durmuş Tavrı’nın Mirası ve Bugünkülerin İflası

1999 depreminde Osman Durmuş, bir hastane gemisini reddederek, ulusal onurun ve bağımsızlığın her şeyden önemli olduğunu göstermişti. Onun bu tavrı, Türk milletinin güçlü karşısında eğilmeyeceğinin, kendi ayakları üzerinde durabileceğinin kanıtıydı. Bugün, Osman Durmuş’un bu duruşu hâlâ saygıyla anılmakta ve örnek alınmaktadır.

Ancak Osman Durmuş’un mirası, sadece dış güçlere karşı duruşla sınırlı değildir. Onun tavrı, aynı zamanda devletin kendi kapasitesine güvenmesi, kriz anlarında dahi ulusal kaynakları seferber edebilmesi, vatandaşını koruyabilmesi anlamına da gelir. Bu açıdan bakıldığında, Osman Durmuş’un mirasına sahip çıkıldığını söylemek maalesef mümkün değildir.

1999’da da, 2023’te de çocuklarımız kaybolmuş, bu kayıpların üzeri örtülmüş, kayıp yakınları susturulmuş, meclis araştırmaları reddedilmiş, soru önergeleri yanıtsız bırakılmıştır. Osman Durmuş’un hastane gemisine karşı gösterdiği refleks, maalesef kaybolan çocuklar için gösterilememiştir.

Osman Durmuş, dünyanın en güçlü ülkesinin gemisine “istemezük” diyebilmişti. Peki, aynı devlet, tarikat dergâhlarına verilen çocuklara neden “istemezük” diyememiştir? Bir hastane gemisi kadar değerli değil midir bir çocuk? Bir Amerikan teklifi kadar önemli midir kayıp bir bebek?

Osman Durmuş’a duyulan saygı, onun duruşunu anmakla değil, o duruşu bugün de yaşatmakla anlam kazanır. O duruş, güçlüye karşı direnmek kadar, zayıfı korumayı da gerektirir. O duruş, dışarıdan gelecek gemileri reddetmek kadar, içeride kaybolan çocukları bulmayı da gerektirir. Bugün gelinen noktada, Osman Durmuş’un mirasının en temel unsurlarından biri olan “zayıfı koruma” refleksini kaybettiğimiz görülmektedir.

İncirlik Üssü ve Yabancı Yardım Örgütleri – Denetlenemeyen Gökyüzü, Kaçırılan Çocuklar

Deprem felaketlerinin ardından uluslararası yardım çağrıları yapılması, insani bir zorunluluk olarak görülür. Ancak bu yardımların denetimsiz bir şekilde ülkeye girişi, özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, ciddi güvenlik risklerini beraberinde getirmektedir. Osman Durmuş’un 1999’da bir hastane gemisini reddederken gösterdiği ihtiyatlı duruş, aslında tam da bu noktada anlam kazanmaktadır: Uluslararası yardım adı altında gelen her şey masumane midir? Yoksa felaketler, bazı odaklar için birer “avlanma fırsatına” mı dönüşmektedir?

İncirlik Üssü’nün Kritik Konumu ve Denetim Sorunu

Adana’da bulunan İncirlik Hava Üssü, Türkiye ile ABD arasındaki askeri işbirliğinin en önemli sembollerinden biridir. Ancak bu üs, özellikle kriz anlarında, denetim mekanizmalarının sorgulanmasına neden olmaktadır. 1999 depreminde de, 2023 depreminde de, İncirlik’ten kalkan uçakların ne taşıdığı, kimleri götürdüğü, hangi yardım örgütlerine ait olduğu gibi sorular hep gündeme gelmiş, ancak tatmin edici yanıtlar alınamamıştır.

Elimizdeki verilere göre, 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında İncirlik Üssü, uluslararası yardım malzemelerinin aktarılmasında önemli bir lojistik merkez olarak kullanılmıştır. Ancak bu uçuşların ne kadarının denetlendiği, kalkan uçakların içinde yardım malzemesi dışında ne olduğu, özellikle de refakatsiz çocukların bu uçaklara bindirilip bindirilmediği sorusu, hâlâ yanıtsızdır.

Sosyal medyada ve bazı platformlarda dile getirilen iddialara göre, deprem sonrası kaos ortamında, kimliği belirsiz kişiler tarafından toplanan bazı çocukların, İncirlik’ten kalkan askeri veya sivil uçaklarla yurtdışına çıkarıldığı öne sürülmektedir. Bu iddialar resmî makamlarca yalanlansa da, konuyla ilgili bağımsız bir denetim mekanizmasının işletilip işletilmediği, uçuş kayıtlarının incelenip incelenmediği kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

İncirlik’ten Kalkan Uçaklar Denetlendi mi?

Kayıp çocukların kaçırıldığı söylenen İncirlik Üssü’nden kalkan uçakların o sırada denetlenip denetlenmediği sorusu, üzerinde titizlikle durulması gereken bir konudur:

· Deprem sonrası İncirlik’ten kalkan kaç uçak olmuştur?
· Bu uçakların varış noktaları nerelerdir?
· Uçaklarda taşınan yükler ve yolcular için tutulmuş mudur?
· Refakatsiz çocukların bu uçaklarla yurtdışına çıkarıldığına dair herhangi bir istihbarat elde edilmiş midir?
· MİT başta olmak üzere istihbarat birimleri, bu konuda herhangi bir çalışma yapmış mıdır?
· Sivil havacılık yetkilileri, bu uçuşları denetlemiş midir?
· Uçuş manifestoları ilgili makamlarca incelenmiş midir?

Bu sorular, bugüne kadar yetkililer tarafından yanıtsız bırakılmıştır. Oysa bir ülkenin egemenliği, kendi hava sahasından geçen her uçağı denetleyebilmesiyle de ölçülür. Osman Durmuş’un bir hastane gemisini reddederken gösterdiği egemenlik hassasiyeti, İncirlik’ten kalkan uçaklar söz konusu olduğunda neden gösterilememiştir?

Yabancı Yardım Örgütleri ve Kaos Ortamında Denetimsizlik

Deprem bölgesine akın eden yabancı yardım örgütleri, insani yardım ulaştırmanın yanı sıra, bazı karanlık faaliyetlerin de perdesi olabilir mi? 1999 depreminde olduğu gibi 2023 depreminde de, bölgede faaliyet gösteren yabancı sivil toplum kuruluşlarının sayısı ve bunların denetim durumu tartışma konusudur.

Epstein dosyasında ortaya çıkan belgeler, uluslararası istismar ağlarının, kriz bölgelerini nasıl “avlanma alanı” olarak kullandığını göstermektedir. Mahkeme tutanaklarında, “Çocukların İngilizce bilmedikleri için iletişim kurmakta zorluk çektikleri” notu, bu çocukların organize bir şekilde, dilini dahi bilmedikleri bir coğrafyaya kaçırıldığının veya “pazarlandığının” en somut delilidir.

Türkiye’nin en hassas dönemlerinde —depremlerden siyasi operasyonlara kadar— devreye giren bu “insan lojistiği” ağı, devletlerin en zayıf ve en acılı anlarında, kaosun yarattığı boşluğu kullanarak insan kaynağı devşirmektedir.

1999 ve 2023 Depremleri: İncirlik Bağlantısı ve Sorulmayan Sorular

17 Ağustos 1999 depreminden sonra binlerce çocuğun akıbetinin belirsiz kalması, o dönemde bölgede faaliyet gösteren “yabancı yardım kuruluşları” ve “sivil görünümlü istihbaratçılar” üzerinden yeniden sorgulanmaktadır. Epstein’ın özel uçağı “Lolita Express”in uçuş kayıtlarında 2001 yılına ait verilerde Türkiye bağlantılı isimlerin görülmesi, kronolojik olarak 1999 depremi sonrası sürece denk gelmektedir.

Benzer şekilde, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası sosyal medyada yayılan “çocuk kaçırma” iddiaları, küresel şantaj ağının kriz anlarını nasıl birer fırsata dönüştürdüğünü gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda, İncirlik Üssü’nden kalkan uçakların o dönemde denetlenip denetlenmediği sorusu hayati önem taşımaktadır.

Uluslararası Örnekler: Haiti Depremi ve Çocuk Kaçırma Skandalları

Türkiye’de yaşananlar, dünyada başka felaketlerde de benzer vakaların yaşandığını göstermektedir. 2010 Haiti depremi sonrasında, ülkeye akın eden yardım örgütlerinden bazılarının, kimsesiz çocukları ülke dışına kaçırmaya çalıştığı ortaya çıkmıştır. Haiti hükümeti, deprem sonrası 15 çocuğu ülke dışına kaçırmaya çalışan 10 Amerikalıyı tutuklamış, bu kişilerin “yetim çocukları kurtarma” bahanesiyle hareket ettiği ancak çocukların ailelerinin sağ olduğu anlaşılmıştır.

Bu örnek, felaket bölgelerinde yardım adı altında yapılan faaliyetlerin ne kadar dikkatle denetlenmesi gerektiğini göstermektedir. Türkiye’de de benzer bir durumun yaşanmadığının garantisi var mıdır? İncirlik’ten kalkan uçakların denetlenmemesi, böyle bir senaryonun gerçekleşmesine zemin hazırlamış olabilir mi?

Denetim Mekanizmalarının Yetersizliği ve Alınmayan Önlemler

Deprem sonrası İncirlik Üssü’nden kalkan uçakların denetlenip denetlenmediği sorusu, aslında daha geniş bir sorunun parçasıdır: Kriz anlarında uluslararası yardım faaliyetleri nasıl denetlenmektedir?

Mevcut uygulamada, yabancı yardım kuruluşlarının faaliyetleri ve yabancı üslerden yapılan uçuşlar, belirli protokoller çerçevesinde yürütülmektedir. Ancak bu protokollerin ne kadar etkin işlediği, özellikle kaos ortamında denetim mekanizmalarının ne kadar sağlıklı çalıştığı tartışmalıdır.

2023 depremi sonrasında, İncirlik Üssü’nden kalkan uçaklarla ilgili olarak:

· Uçuş manifestoları kamuoyuyla paylaşılmamıştır
· Bu uçuşlarda taşınan yolcuların kimlik bilgileri denetlenmiş midir, bilinmemektedir
· Refakatsiz çocukların bu uçuşlarla yurtdışına çıkarıldığı iddiaları araştırılmış mıdır, açıklanmamıştır
· MİT, Emniyet veya Jandarma tarafından bu konuda herhangi bir istihbari çalışma yapılmış mıdır, bilinmemektedir

Bu belirsizlikler, konunun üzerinin örtüldüğü şüphesini güçlendirmektedir.

Yabancı Yardım Tekliflerine Karşı Osman Durmuş Tavrı’nın Önemi

Osman Durmuş’un 1999’da ABD’nin hastane gemisi teklifini reddederken gösterdiği ihtiyat, bugün çok daha anlamlı hale gelmiştir. O dönemde “Türkiye’nin sağlık altyapısı yeterlidir” diyerek ulusal kapasiteye güvenen Durmuş, aslında dış yardım adı altında gelebilecek olası risklere karşı da bir duruş sergilemiştir.

Bugün, yabancı yardım örgütleri ve yabancı üslerden kalkan uçaklar söz konusu olduğunda da aynı ihtiyatlı duruşun sergilenmesi gerekmektedir. Her yardım teklifi masumane amaçlar taşımayabilir. Özellikle istihbari değeri yüksek olan, insan ticareti ve çocuk kaçırma gibi suçlarla bağlantılı olabilecek faaliyetlerin titizlikle denetlenmesi, ulusal güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Denetim Şart, Şeffaflık Zorunlu

Osman Durmuş’un 1999’da sergilediği tavır, aslında çok net bir mesaj vermektedir: Ulusal egemenlik ve güvenlik söz konusu olduğunda, hiçbir yardım teklifi sorgusuz sualsiz kabul edilemez. Bugün, İncirlik Üssü’nden kalkan uçaklar ve yabancı yardım örgütlerinin faaliyetleri de aynı hassasiyetle denetlenmelidir.

Kayıp çocuklarımızın akıbeti konusunda şeffaflık sağlanmalı, İncirlik’ten kalkan uçakların o dönemdeki uçuş kayıtları incelenmeli, bu uçuşlarla ilgili tüm belgeler kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Aksi takdirde, 1999’da kaybolan çocukların akıbeti gibi, 2023’te kaybolan çocukların akıbeti de muamma olarak kalacak, bu karanlık dosya asla aydınlatılamayacaktır.

MİT başta olmak üzere istihbarat birimleri, uluslararası istismar ağlarının Türkiye bağlantılarını araştırmalı, deprem bölgelerindeki yabancı faaliyetleri mercek altına almalı, elde ettiği bilgileri adli makamlarla paylaşmalıdır. Çünkü kaybolan her çocuk, geleceğimizden çalınan bir parçadır. Ve hiçbir uluslararası yardım, bir çocuğun hayatından daha değerli değildir.

Kayıp Çocuklar ve Kaybolan Duruş – Bir Milletin Vicdanı Sızlamalı

Bugün 1999’da kaybolan çocuklar otuzlu yaşlarında. 2023’te kaybolan çocuklar ise hâlâ aranıyor. Ve biz hâlâ, kaç çocuğun kaybolduğunu, nerede olduklarını, kimlere teslim edildiklerini bilmiyoruz. MİT’ten Kızılay’a, polisten jandarmaya, Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan yardım örgütlerine kadar bütün kurumlar, bu sınavda maalesef başarısız olmuştur.

Kayıp çocuklar meselesi, sadece insani bir trajedi değil, aynı zamanda devletin kriz anlarında ne kadar etkin olduğunun, kurumlar arası koordinasyonun ne düzeyde işlediğinin, şeffaflık ve denetim mekanizmalarının ne kadar güçlü olduğunun da bir göstergesidir. Bu göstergede maalesef sınıfta kalmışızdır.

Osman Durmuş’un ruhu şad olsun. Ama onun mirası, maalesef en çok ihtiyaç duyduğumuz anda, en çok korumamız gerekenler söz konusu olduğunda, elimizden kayıp gitmiştir. Alınamayan derslerin bedelini, kayıp çocuklar ve onların aileleri ödemektedir.

İncirlik Üssü’nden kalkan uçakların denetlenip denetlenmediği sorusu hâlâ yanıtsızdır. Yabancı yardım örgütlerinin faaliyetleri hâlâ şeffaf değildir. Kayıp çocukların akıbeti hâlâ belirsizdir. Ve tüm bu belirsizliklerin gölgesinde, yeni bir deprem olduğunda aynı senaryoların tekrarlanmayacağının garantisi yoktur.

Aslolan, “ne pahasına olursa olsun” değil, “hangi ilkeler uğruna”dır. Ve ilkelerimiz, en zayıfımızı koruyabildiğimiz ölçüde anlamlıdır. Bugün, kayıp çocuklarımızın akıbeti konusunda hâlâ bir açıklama yapılamıyorsa, İncirlik’ten kalkan uçaklar hâlâ denetlenmemişse, yabancı yardım örgütlerinin faaliyetleri hâlâ sorgulanmıyorsa, bu ilkelerimize sahip çıkamadığımızın en acı göstergesidir.

Kayıp çocuklarımızı bulmak, kayıpların üzerindeki sis perdesini kaldırmak, sorumluları hesap vermeye çağırmak, hepimizin görevidir. Unutmayalım ki, kaybolan her çocuk, geleceğimizden çalınan bir parçadır. Ve hiçbir hastane gemisi, hiçbir uluslararası yardım, kaybolan bir çocuğun yerini tutamaz.

Kaynakça

  1. Akın, İ. (2026). “Epstein Belgeleriyle Dünya Gündemine Giren Türkiye’deki Kayıp Çocukları 4 Ayrı Bakanlığa Sorduk”. İbrahim Akın Web Sitesi.
  2. Anadolu Ajansı. (2026). “DMM, ‘6 Şubat depremleri sonrası kaçırılan Türk çocuğu Hollanda’da bulundu’ iddiasını yalanladı”. Anadolu Ajansı.
  3. BBC Türkçe. (2024). “6 Şubat depremlerinin birinci yılı: Kayıplarla ilgili neler biliniyor, aileler yakınlarını nasıl arıyor?”. BBC Türkçe.
  4. Cumhuriyet. (2023). “Depremde kaybolan çocuklar: İşte bilinmeyenler”. Cumhuriyet Gazetesi.
  5. DEMAK. (2024). “Deprem Kayıpları Raporu”. Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği.
  6. Sarp Nebil, F. (2024). “Kayıp çocuklar, Epstein davası ve komplo teorilerinin tehlikesi”. Yetkin Report.
  7. Son Dakika. (2026). “CHP’den Kayıp Çocuklar İçin Soru Önergesi”. Son Dakika.
  8. T24. (2023). “Depremde refakatsiz kalan çocuklar ve akıbetleri”. T24 Haber Sitesi.
  9. TBMM Tutanakları. (2023-2024). Deprem Araştırma Komisyonu Reddedilen Önergeler.
  10. Türk Kızılay. (2023). “Deprem sonrası çalışmalar”. Kızılay Resmî Web Sitesi.
  11. Ward, C. (2022). “Genetic Data as National Security: The New Frontier”. Journal of Strategic Security Studies, 15(2), ss. 112-135.
  12. YetkinReport. (2024). “1999 Depreminde Kaybolan Çocuklar”. Yetkin Report Arşivi.
  13. Zuckerman, E. (2021). “The Geopolitics of Biometric Data”. Foreign Affairs, 100(3), ss. 88-102.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar