Türkiye’de son günlerde yürütülen uyuşturucu operasyonları, artık yalnızca adli bir mücadele olarak değil, siyasi bir seçiciliğin vitrini olarak tartışılmaktadır. Operasyonların hedef aldığı isimler incelendiğinde, ortaya çıkan tablo tesadüflerle açıklanamayacak kadar nettir: İktidara mesafeli, eleştirel ya da artık destek vermediği bilinen kişiler birer birer gözaltına alınırken, iktidar çevresine dokunan neredeyse hiçbir dosya derinleştirilmemektedir.
Bu durum, “hukukun üstünlüğü” değil, üstünlerin hukuku tartışmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Uyuşturucuyla Mücadele mi, Muhaliflerle Mücadele mi?
Eğer gerçekten kapsamlı ve samimi bir uyuşturucuyla mücadele yürütülüyorsa, bu mücadelenin toplumun her kesimine eşit şekilde uzanması gerekir. Ancak kamuoyuna yansıyan operasyonlara bakıldığında, iktidara yakınlığıyla bilinen hiçbir “ünlü”, iş insanı ya da siyasal figürün bu süreçlerin parçası olmadığı dikkat çekmektedir.
Bu noktada soru basittir ama rahatsız edicidir:
Türkiye’de uyuşturucu yalnızca muhalif çevrelerde mi kullanılmaktadır, yoksa bazı çevreler hukukun radarının tamamen dışında mı bırakılmaktadır?
ABD’de Beyaz Saray’a Sunulduğu İddia Edilen Dosyalar ve Cevapsız Sorular
Tartışmayı asıl derinleştiren mesele ise, yalnızca Türkiye içindeki operasyonlar değil; uluslararası platformlara yansıdığı iddia edilen dosyalardır. Kamuoyuna yansıyan çeşitli iddialara göre, ABD’de Beyaz Saray’da yapılan görüşmeler kapsamında, dönemin Türkiye istihbarat yetkililerine sunulan bazı dosyalarda; Bilal Erdoğan ve yakın çevresinin adlarının altın kaçakçılığı, yasa dışı ticaret ağları ve benzeri faaliyetlerle anıldığı ileri sürülmüştür.
Burada altı özellikle çizilmelidir:
Bu bir iddiadır. Ancak hukuk devletlerinde iddialar, özellikle bu ölçekteyse, görmezden gelinmez; araştırılır.
Peki Türkiye’de ne yapılmıştır?
Neden Bu Dosyaların Üzerine Gidilmedi?
Eğer ortada:
• Uluslararası muhatapların gündemine girmiş iddialar varsa,
• Daha önce Kapalıçarşı merkezli altın ticareti ve kaçakçılık operasyonları yapılmışsa,
• Bazı siyasi figürlerin isimleri kamuoyunda açıkça tartışılmışsa,
neden bu dosyalar derinleştirilmemiştir?
Neden savcılar, bu iddiaları ortaya koyanları değil de, bu iddiaların muhataplarını çağırmamıştır?
Daha da kritik soru şudur:
Neden Türkiye’de yargı, iktidara uzak isimler söz konusu olduğunda “çok hızlı”, iktidara yakın isimler söz konusu olduğunda ise “son derece kör” davranmaktadır?
“Temiz Eller” Sadece Bazıları İçin mi?
İktidar cephesinden sıkça dile getirilen “temiz toplum”, “ahlak”, “milli değerler” söylemleri, ancak eşit uygulanırsa anlam taşır. Aksi halde bu söylemler, siyasi meşruiyet üretme aracına dönüşür.
Bir yanda:
• İktidarı eleştiren sanatçılar,
• Muhalif kimliğiyle bilinen isimler,
• Sosyal medyada görüş beyan eden figürler,
diğer yanda ise:
• Adı ciddi ekonomik ve uluslararası iddialarla anılan,
• Siyasi koruma zırhına sahip olduğu düşünülen çevreler…
Bu tablo, adalet değil; dokunulmazlık rejimi izlenimi vermektedir.
Asıl Sorun: Suç İddiası Değil, Hukukun Seçiciliği
Bu yazının meselesi, herhangi bir kişinin suçlu ilan edilmesi değildir. Asıl mesele şudur:
Türkiye’de hukuk, kime ne kadar yakın olduğuna göre mi işlemektedir?
Eğer yargı, iktidara uzak olanı hızla yakalayıp, iktidara yakın olanı görmezden geliyorsa; burada artık uyuşturucuyla değil, siyasi kontrolle mücadele ediliyor demektir.
Sonuç: Adalet Kör Değilse, Neden Hep Aynı Yöne Bakıyor?
Gerçek bir hukuk devletinde sorular soruşturmalardan kaçmaz. Tam tersine, en rahatsız edici sorular en titiz biçimde araştırılır. Bugün Türkiye’de büyüyen sorun, bazı isimlerin suçlu olup olmaması değil; bazı isimlerin soruşturulamaz hale gelmiş olmasıdır.
Uyuşturucu operasyonları bu haliyle toplumda güven değil, kuşku üretmektedir. Ve bu kuşku giderilmedikçe, yapılan her operasyon—ne kadar “hukuki” anlatılırsa anlatılsın—siyasi bir gölge taşımaya devam edecektir.






Bir yanıt yazın