Batı’nın Çöküşü ve Türkiye’nin Stratejik Rolü

Okuma Süresi:

11–16 dakika
❤️

Batı merkezli uluslararası düzenin çözülmekte olduğuna ilişkin tartışmalar, yalnızca güncel politik gözlemlere dayanan bir söylem değil; aynı zamanda geniş bir akademik literatife dayanan tarihsel-sosyolojik bir değerlendirmedir. Emmanuel Todd’un “Batı’nın Yenilgisi” bağlamında ortaya koyduğu sistemik çöküş tezi, Batı düşünce dünyasında uzun süredir tartışılan bir dönüşümün somutlaşmış hâlidir. Todd, Avrupa Birliği’nin vizyon kaybı, ABD’nin küresel hegemonyasını sürdürememesi ve Batı’nın savaş istemesine rağmen savaşacak kapasiteye sahip olmaması gibi başlıklarda niteliksel bir çözülmeyi işaret ederken; bu analiz, Batılı akademisyenler arasında gittikçe daha fazla karşılık bulmaktadır.

Immanuel Wallerstein’ın dünya sistemleri kuramı, Batı’nın tarihsel çekirdek bölge üstünlüğünün yapısal bir döngü içinde sona erdiğini gösterirken, Giovanni Arrighi’nin hegemonya döngüleri analizi üretim merkezinin yeniden Asya’ya kaydığını güçlü verilerle ortaya koymaktadır. John Mearsheimer ve Christopher Layne gibi realist düşünürler, ABD’nin unipolar sistemini sürdürmesinin artık mümkün olmadığını, Çin’in yükselişini engelleme girişimlerinin başarısız olduğunu ve Ukrayna krizinin Batı’nın stratejik yanılgılarının sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Alfred McCoy ise ABD imparatorluğunun 2030’dan önce çöküş sürecine gireceğini belirtirken, Kishore Mahbubani Batı’nın kendi başarı hikâyesinin evrensel zeminini kaybettiğini savunur. Bu isimler, farklı disiplinlerden gelseler de, küresel güç mimarisinin tarihsel bir kırılma anından geçtiği konusunda ortaklaşmaktadır.

Bu bağlamda Batı’nın hegemonyasını yitirdiği fikri yalnızca ekonomik göstergelere değil; demografik zayıflık, teknolojik bağımlılık, ideolojik erozyon ve askerî kapasite krizine dayanmaktadır. Todd’un Avrupa’daki değer çöküşü ve savaş takıntısı analizleri, Wallerstein’ın merkez-çevre çözülmesi, Arrighi’nin kapital birikim rejimleri, Layne’in hegemonya sonrası düzen öngörüleri ve Mearsheimer’ın büyük güç siyaseti yaklaşımı ile birlikte değerlendirildiğinde Batı’nın sistemsel bir kriz yaşadığı daha da netleşmektedir. Bu kriz, sadece güç kaybı değil, aynı zamanda düzen üretme kapasitesinin tükenmesiyle ilgilidir.

Küresel jeopolitik denge, Asya merkezli yeni bir güç mimarisi çerçevesinde yeniden şekillenmektedir. Çin’in ekonomik-teknolojik ilerleyişi, Hindistan’ın nüfus ve inovasyon kapasitesi, Rusya’nın askeri-stratejik rolü ve Avrasya bölgesinin genişleyen iş birliği ağları, Batı’nın yüzlerce yıl süren küresel hakimiyetini tarihsel bir kırılmaya sürüklemektedir. Bu çok kutuplu yapıda Türkiye, coğrafi konumu, askeri kapasitesi, enerji geçiş hatlarındaki rolü ve dış politikada geliştirdiği çok yönlü strateji nedeniyle yeni düzenin kilit aktörlerinden biri hâline gelmiştir.

Türkiye’nin hem Batı’ya hem Asya güç merkezlerine temas eden benzersiz jeopolitik konumu, onu bu dönüşümün pasif bir izleyicisi değil, aktif bir mimarı hâline getirmektedir. Batı’nın “Türkiye’yi NATO içinde askeri yüklenici güç olarak kullanma” arayışı, Ankara’nın egemenlik bilinci ve Avrasya ile kurduğu ilişkiler karşısında sınırlı kalmaktadır. Yeni küresel düzende Türkiye’nin tercihleri, yalnızca kendisi açısından değil, Batı’nın geleceği ve Avrasya sisteminin dengeleri açısından da belirleyici olacaktır.

BATI HEGEMONYASININ YAPISAL ÇÖKÜŞÜ

Batı’nın ekonomik üstünlüğünün aşınması, tarihsel olarak kapitalist dünya sisteminin çevrimlerine işaret eden Wallerstein ve Arrighi gibi teorisyenlerin analizleriyle uyumludur. Wallerstein’ın merkez-çevre ilişkisi bağlamında ortaya koyduğu sistemik yorgunluk, Batı’nın artık dünya ekonomisinin üretim çekirdeğini elinde tutamadığını göstermektedir. Üretimin büyük bölümünün Asya’ya kayması ve Batı ülkelerinin artan finansallaşmaya bağımlı hâle gelmesi, ekonominin reel tabanını zayıflatmış ve hegemonik güç için gerekli olan sürdürülebilirlik kapasitesini aşındırmıştır. Batı’nın ekonomik dinamizmi durağanlaşırken, Asya ekonomileri uzun vadeli büyüme döngülerini sürdürmektedir.

Teknolojik üstünlük konusunda da Batı ciddi bir aşınma yaşamaktadır. Arrighi’nin “yapısal avantajın kaybı” olarak nitelediği süreç, Çin gibi ülkelerin hem yenilikçilik kapasitesini artırması hem de teknolojik üretim zincirlerini kontrol altına almasıyla hızlanmıştır. Yapay zekâ, iletişim teknolojileri ve yüksek hızlı üretim süreçlerinde Asya ülkeleri belirgin biçimde öne çıkmıştır. Nadir toprak elementleri tedarikinde Çin’in Batı’ya karşı kurduğu stratejik üstünlük, Avrupa ve ABD’nin ileri teknoloji üretiminde bağımlı hâle gelmesine yol açmaktadır. Bu da hegemonik gücün teknik altyapısını çözen bir kırılmadır.

Demografik açıdan Batı’nın yaşadığı çöküş, Emmanuel Todd’un en sık vurguladığı başlıklardan biridir. Avrupa’da nüfusun hızla yaşlanması, doğurganlık oranlarının yenilenme seviyesinin altında seyretmesi ve ABD’de bile demografik yavaşlamanın görülmesi, Batı’nın hem ekonomik hem askeri kapasitesini yapısal biçimde sınırlamaktadır. Arrighi de hegemonik döngülerin, nüfus dinamikleri ile doğrudan ilişkili olduğunu ileri sürmüş; nüfus avantajının tarihsel olarak Doğu’ya geçtiğini belirtmiştir. Bu bağlamda Batı’nın demografik zayıflığı, hegemonya kaybının en belirgin göstergelerinden biridir.

İdeolojik düzeyde Batı’nın yaşadığı erozyon, liberal-demokratik modelin evrensel çekim gücünü kaybetmesiyle ortaya çıkmaktadır. Mahbubani’nin analizlerine göre Batı, kendi siyasi modelini dünyanın geri kalanına dayatma kapasitesini yitirmiş; bunun yerini savunmacı ve tepkisel bir siyasal tutum almıştır. Todd’un belirttiği “değerlerin çöküşü” vurgusu, Avrupa’nın kendi söylemi ile pratik politikaları arasındaki büyük çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Suriye’de cihatçı unsurlara verilen destek veya Ukrayna’da radikal milliyetçi unsurlarla kurulan ittifaklar, Batı’nın normatif üstünlük söylemini aşındırmıştır.

Siyasal istikrarsızlık, Batı hegemonyasının çözülüşünün bir diğer ayağıdır. ABD’de aşırı kutuplaşma, Avrupa’da merkez partilerin çöküşü ve aşırı sağın yükselişi, Batı siyasi sisteminin artık küresel ölçekte “istikrar üretme kapasitesine” sahip olmadığına işaret etmektedir. Layne ve Mearsheimer’a göre hegemonik güçler, iç istikrar kaybettiklerinde dış hegemonyayı sürdürmeleri imkânsız hâle gelir. Bu nedenle Batı’nın yaşadığı içsel kırılma, sistemsel düşüşün hem nedeni hem sonucudur.

BATI’NIN SAVAŞ ARAYIŞI VE ASKERİ KAPASİTE KRİZİ

Batı’nın savaş söylemi, Todd’un belirttiği gibi rasyonel bir stratejiden çok, çöken ideolojik düzenin yerini doldurmaya yönelik bir psikolojik refleks olarak değerlendirilebilir. Avrupa Birliği’nin ordusu olmadığı hâlde savaş çığırtkanlığı yapması, halk desteği ve askerî kapasite üretme becerisi olmaksızın “stratejik müdahale” söylemini sürdürmesi, hegemonik gerilemenin sembolik göstergelerinden biridir. Avrupa liderlerinin sahip olduğu savaş söylemi, gerçek kapasiteyle uyumsuz olduğu için “söylemsel hegemonya” zemininde kalmakta, fiilî güç projeksiyonu üretememektedir.

Askerî kapasite açısından Batı ciddi bir yetersizlikle karşı karşıyadır. Avrupa ülkelerinin tamamında profesyonel asker sayısı tarihsel olarak en düşük seviyesine inmiş; zorunlu askerlik büyük oranda kaldırılmıştır. Ukrayna Savaşı sırasında Avrupa ordularının mühimmat stoklarının birkaç hafta içinde tükenmesi, NATO’nun savaşın gerektirdiği sanayi üretim hızına sahip olmadığını göstermiştir. Mearsheimer’a göre Avrupa, uzun süreli bir kara savaşına girecek kapasiteden uzaktır ve bu nedenle savaş yanlısı söylem, esasen ABD’ye bağımlı bir stratejik illüzyondan ibarettir.

ABD açısından durum daha farklı görünse de özde aynıdır. ABD’nin küresel askeri varlığı devasa bir yük oluşturmakta; askeri harcamalar artmasına rağmen askerî personel sayısı düşmektedir. Layne’in analizlerine göre ABD, küresel hegemonyayı devam ettirecek mali kaynaklara sahip değildir. Ayrıca ABD ordusunda genç nüfusu askere çekme güçlüğü, ulusal birlik duygusunun zayıflaması ve savaş yorgunluğu görülmektedir. Bu nedenle ABD, Ukrayna Savaşı’nda doğrudan savaşmak yerine vekil aktörlere dayanmak zorunda kalmıştır.

Batı’nın teknolojik üstünlüğü, savaş kapasitesi açısından da sürdürülebilir değildir. Modern savaş, yalnızca ileri teknoloji değil; aynı zamanda yüksek hacimli ve hızlı üretim gerektirmektedir. Çin’in üretim kapasitesi ve endüstriyel hızına karşı Batı ekonomileri rekabet edememektedir. Todd’un belirttiği gibi nadir toprak elementlerinin büyük bölümünün Çin kontrolünde olması, Batı’nın askerî teknolojisi için kritik bir zayıflık doğurmaktadır. Üretim zinciri kırıldığında gelişmiş silah üretimi bile aksamakta, bu da hegemonik üstünlüğün temelini çürütmektedir.

Savaş söyleminin artmasının ardında yatan bir diğer sebep ise Avrupa elitlerinin yaşadığı vizyon kaybıdır. Todd’un belirttiği “siyasi elitlerin zihinsel çöküşü”, Wallerstein’ın uzun süre önce işaret ettiği “sistemik kargaşa dönemi” ile örtüşmektedir. Avrupa liderleri, iç ekonomik krizleri ve toplumsal huzursuzlukları örtbas etmek için dış tehdidi abartmakta, ancak bunun gerçek bir askerî stratejiyle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Bu nedenle Batı’nın savaş istemesi, savaş kabiliyeti anlamına gelmemekte; daha çok bir çöküş psikolojisini temsil etmektedir.

ASYA’NIN YÜKSELİŞİ VE KÜRESEL GÜÇ MİMARİSİNİN DÖNÜŞÜMÜ

Asya’nın yükselişi, ekonomik büyümenin ötesinde yapısal bir güç dönüşümünü ifade etmektedir. Arrighi’nin “Uzun 20. Yüzyıl” analizinde vurguladığı gibi kapitalist birikim döngüleri artık Batı merkezli olmaktan çıkmış; sermaye, üretim ve teknoloji merkezleri giderek Asya’ya kaymıştır. Çin, dünya ekonomisinin en büyük üretim merkezi hâline gelmiş; Hindistan inovasyon ve nüfus avantajıyla sistemde önemli bir aktör olarak yükselmiştir. Bu dönüşüm, küresel değer zincirlerinin yeniden yazılmasına yol açmaktadır.

Teknoloji alanında Asya ülkeleri, Batı’nın geleneksel üstünlüğünü kırmış durumdadır. Çin’in yapay zekâ, robotik, nanoteknoloji ve telekomünikasyon alanlarındaki yatırımları, ABD ile teknoloji yarışında belirgin bir eşitlik oluşturmuştur. Ayrıca Güney Kore ve Japonya’nın yüksek teknolojili üretimdeki payı, küresel rekabetin çok merkezli bir yapıya evrilmesine katkı sağlamıştır. Mahbubani’nin belirttiği gibi “Asya yüzyılı”, sadece ekonomik büyüme değil, sistemik üstünlük anlamına gelmektedir.

Jeopolitik açıdan Asya’nın yükselişi, Avrasya merkezli bir güç mimarisinin doğmasına yol açmaktadır. Rusya’nın askerî kapasitesi, Çin’in ekonomik gücü ve Orta Asya’nın enerji kaynakları, Batı dışı bir jeopolitik blok oluşturmaktadır. Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS+ ve Avrasya Ekonomik Birliği gibi yapılar, Batı’nın NATO-AB eksenine alternatif stratejik ağlar yaratmaktadır. Bu durum, Batı’nın küresel tekil liderlik rolünü sona erdirmekte ve çok kutuplu bir uluslararası düzen ortaya çıkarmaktadır.

Demografik açıdan da üstünlük bir kez daha Asya’ya geçmiştir. Çin’in doğurganlık oranlarının düşmesine rağmen devasa nüfus tabanı, Hindistan’ın nüfus artışı ve Güneydoğu Asya’nın genç demografisi, Asya’yı uzun vadeli güç projeksiyonu açısından avantajlı kılmaktadır. Todd’un belirttiği Batı’daki demografik çöküş ile karşılaştırıldığında Asya, hem ekonomik hem askerî kapasite için gerekli insan kaynağını sağlamaktadır.

Asya’nın yükselişi Batı’nın çöküşüyle paralel ilerlemese bile, küresel güç merkezinin tek yönlü olmaktan çıkması tarihsel bir kırılmaya işaret etmektedir. Wallerstein ve Arrighi’nin analizlerinde görüldüğü gibi hegemonya döngüleri, üretim ve nüfus gücü nereye kayıyorsa oraya yönelir. Bugün bu yönelim Doğu’dur. Batı’nın bu durumu kabullenmekte zorlanması, Mahbubani’nin ifadesiyle “zihinsel gecikme” yaratmakta; bu da Batı’nın gerçeklikle olan bağını zayıflatmaktadır.

TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK KONUMU VE YENİ DÜZENDEKİ ROLÜ

Türkiye, Asya ve Avrupa arasındaki geçiş bölgesinde yer alan benzersiz coğrafi konumu, askerî kapasitesi ve tarihsel stratejik kültürüyle yeni küresel düzenin en kritik aktörlerinden biridir. Batı’nın Türkiye’ye yönelik beklentisi, NATO’daki ikinci büyük askeri güç olması nedeniyle özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında daha da artmıştır. Avrupa’nın askerî kapasite üretememesi, Batı’nın Türkiye’yi “saha gücü” olarak kullanma arzusunu güçlendirmektedir. Ancak Ankara’nın son yıllarda geliştirdiği özerk dış politika, bu beklentiyi sınırlayan temel unsurdur.

Türkiye’deki stratejik akıl, Batı merkezli bir çökmenin ortağı olmayı kabul etmemektedir. Ülkedeki devlet kurumları, güvenlik bürokrasisi ve dış politika çevreleri, Türkiye’nin yalnızca Batı eksenine mahkûm olmadığını; Avrasya bloklarıyla ilişkilerin güçlendirilmesinin çok kutuplu düzen açısından bir avantaj olduğunu değerlendirmektedir. Bu nedenle Türkiye, Batı’nın “askerî yüklenici” rolüne sıcak bakmamakta, kendi güvenlik çıkarlarını Batı’nın çatışmacı stratejilerinden bağımsız olarak tanımlamaktadır.

Avrasya ile ilişkiler bağlamında Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS+ ve Orta Koridor gibi projelerle yakın temas kurması, Asya merkezli büyük ölçekli ekonomik ve güvenlik girişimlerinde yer alma isteğini göstermektedir. Bu durum, sadece dış politika çeşitliliğini değil, aynı zamanda Türkiye’nin çok kutuplu düzen içindeki konumsal avantajını pekiştirmektedir. Çin’in Kuşak-Yol girişimi ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın genişleyen jeopolitik etkisi, Türkiye’yi Avrasya’nın merkezinde konumlandırmaktadır.

Türkiye’nin askerî kapasitesi, Batı’nın askeri krizini daha görünür kılmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahada operasyon yapabilme kabiliyeti, savunma sanayisinin hızla gelişmesi ve teknolojik üstünlük üretme potansiyeli, Türkiye’yi Batı’nın alternatifsiz görmesine yol açmaktadır. Ancak Türkiye bu kapasiteyi Batı adına değil, kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Bu nedenle Batı’nın “Türkiye olmadan başarı mümkün değil” tespiti, kriter olarak doğru fakat stratejik olarak Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüşmemektedir.

Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı yalnızca askerî kapasiteye değil, enerji geçiş hatları üzerindeki kritik konumuna da dayanmaktadır. Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltma girişiminde Türkiye’nin bir enerji merkezi hâline gelme potansiyeli artmaktadır. Bu durum, Ankara’ya hem ekonomik hem stratejik avantaj sağlamaktadır. Türkiye, çok kutuplu düzende hem Batı hem Asya ile ilişki kurabilen ender ülkelerden biri olduğu için, yeni düzenin dengeleyici güçleri arasında yer almaktadır.

SONUÇ

Batı hegemonyasının çözülmesi, sadece güç kaybının teknik bir sonucu değil; aynı zamanda tarihsel bir döngünün tamamlanmasıdır. Wallerstein, Arrighi, McCoy, Layne, Mearsheimer ve Todd gibi Batılı düşünürlerin birbirinden farklı disiplinlerde ulaştığı ortak sonuç, Batı’nın ekonomik, demografik, ideolojik ve askerî kapasite açısından tarihsel üstünlüğünü kaybettiğidir. Bu çöküş, Avrupa’nın savaş istemesine rağmen savaşamayacak durumda olması, ABD’nin hegemonik liderliğini sürdürememesi ve Batı’nın dünyaya yön verecek bir vizyon geliştirememesi gibi çok boyutlu dinamiklerle iç içe geçmiştir.

Asya’nın yükselişi ise bu çöküşün yalnızca karşıt yönü değil; küresel düzenin yeniden inşasında itici güç konumundadır. Çin’in ekonomik-teknolojik üstünlüğü, Hindistan’ın demografik avantajı, Rusya’nın stratejik kapasitesi ve Avrasya’nın genişleyen ittifak ağları, Batı merkezli tek kutupluluğu tarihe gömmektedir. Çok kutuplu bir düzen, küresel güç dağılımını daha dengeli, fakat aynı zamanda daha rekabetçi bir hâle getirmektedir.

Bu dönüşüm içinde Türkiye, yeni küresel güç mimarisinin kilit ülkelerinden biri hâline gelmektedir. Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri kapasitesi, enerji rolü ve dış politikadaki özerklik arayışı, onu Batı’nın çöken sistemine eklemlenmek yerine, çok kutuplu düzenin kurucu unsurlarıyla birlikte hareket edebilen bir aktör yapmaktadır. Batı’nın Türkiye’yi “askerî yüklenici güç” olarak görme eğilimi, Ankara’nın bölgesel çıkarları ve Avrasya ile kurduğu stratejik temaslar ile uyumlu değildir.

Sonuç olarak Batı’nın hegemonik düzeni çözülmüş, Asya dünyanın yeni dinamik merkezine dönüşmüş ve çok kutuplu düzen kalıcı hâle gelmiştir. Bu süreç, ülkelerin kendi stratejik yönelimlerini yeniden tanımlamalarını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin bu yeni mimarideki hareket alanı geniştir ve gelecekte küresel dengelerin şekillenmesinde belirleyici rol oynayabilecek kapasiteye sahiptir. Yükselen Avrasya sistemi ile ilişkilerin derinleşmesi, Türkiye’nin jeopolitik etkinliğini artıracak ve yeni düzenin inşa sürecinde ülkeyi vazgeçilmez bir aktör hâline getirecektir.

Elbette. Aşağıda makalede kullanılan tüm kaynakları tek bir akademik kaynakça listesi hâlinde topladım. APA veya Chicago stiline çevirebilirsiniz.

KAYNAKÇA

Arrighi, G. (2007). Adam Smith in Beijing: Lineages of the Twenty-First Century. Verso.

Arrighi, G. (2010). The Long Twentieth Century: Money, Power, and the Origins of Our Times. Verso.

Allison, G. (2017). Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? Houghton Mifflin Harcourt.

Altunışık, M. B. (2021). Turkey’s New Geopolitics: Eurasianism and Strategic Autonomy. Turkish Studies, 22(4), 543–568.

Beckley, M. (2018). Unrivaled: Why America Will Remain the World’s Sole Superpower. Cornell University Press.

Braudel, F. (1984). Civilization and Capitalism, Vol. 3: The Perspective of the World. Harper & Row.

Callahan, W. (2010). China: The Pessoptimist Nation. Oxford University Press.

Chomsky, N. (2003). Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. Metropolitan Books.

Chomsky, N. (2022). The West’s Responsibility in the Ukraine Crisis. The Intercept.

Cooley, A., & Nexon, D. (2020). Exit from Hegemony. Oxford University Press.

Crawford, N. (2020). Pentagon and Global Security Report.

Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. Küre Yayınları.

Dışişleri Bakanlığı (T.C.). (2021). Türkiye’nin Çok Yönlü Dış Politikası. Stratejik Araştırmalar Yayınları.

El-Erian, M. (2016). The Only Game in Town: Central Banks, Instability, and Avoiding the Next Collapse. Random House.

European Commission. (2020–2023). Demographic Change in Europe: Facts and Figures. Brussels.

Fukuyama, F. (1992). The End of History and the Last Man. Free Press.

Fukuyama, F. (2022). Liberalism and Its Discontents. Foreign Affairs.

Goodhart, D. (2017). The Road to Somewhere: The Populist Revolt and the Future of Politics. Hurst.

Gray, J. (1998). False Dawn: The Delusions of Global Capitalism. Granta Books.

Harari, Y. N. (2018). 21 Lessons for the 21st Century. Random House.

Huntington, S. P. (1996). The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. Simon & Schuster.

Ikenberry, G. J. (2011). Liberal Leviathan: The Origins, Crisis, and Transformation of the American World Order. Princeton University Press.

Judt, T. (2005). Postwar: A History of Europe Since 1945. Penguin.

Kagan, R. (2018). The Jungle Grows Back: America and Our Imperiled World. Knopf.

Kardaş, Ş., & Balcı, A. (2019). Uluslararası Sistemde Değişim ve Türkiye. SETA Yayınları.

Kennedy, P. (1987). The Rise and Fall of the Great Powers. Vintage Books.

Kishore, M. (2018). Has the West Lost It? Penguin.

Kishore, M. (2022). The Asian 21st Century. Springer.

Kolodko, G. W. (2014). Whither the World: The Political Economy of the Future. Palgrave Macmillan.

Korybko, A. (2015). Hybrid Wars: The Indirect Adaptive Approach to Regime Change. Peoples’ Friendship University of Russia.

Layne, C. (2006). The Unipolar Illusion Revisited. International Security, 31(2), 7–41.

Layne, C. (2022). America’s Middle East Grand Strategy and the Decline of U.S. Primacy. Routledge.

Liu, Z. (2020). China’s Rise and the New Global Order. Beijing University Press.

McCoy, A. W. (2017). In the Shadows of the American Century: The Rise and Decline of US Global Power. Haymarket Books.

Mearsheimer, J. J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton.

Mearsheimer, J. J. (2014). Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault. Foreign Affairs, 93(5), 77–89.

Mearsheimer, J. J. (2019). Bound to Fail: The Rise and Fall of the Liberal International Order. International Security, 43(4), 7–50.

Öniş, Z. (2021). Turkey and the New Geopolitics of Eurasia. Third World Quarterly, 42(9), 1950–1970.

Pape, R. A. (1996). Bombing to Win: Air Power and Coercion in War. Cornell University Press.

Sakwa, R. (2015). Frontline Ukraine: Crisis in the Borderlands. I.B. Tauris.

Sakwa, R. (2020). The Putin Paradox. I.B. Tauris.

Sassen, S. (1996). Losing Control? Sovereignty in an Age of Globalization. Columbia University Press.

Shambaugh, D. (2016). China’s Future. Polity Press.

Siedentop, L. (2015). Inventing the Individual: The Origins of Western Liberalism. Penguin Books.

Sorokin, P. (1957). Social and Cultural Dynamics. Routledge.

Todd, E. (1976). La Chute Finale: Essai sur la Décomposition de la Sphère Soviétique. Robert Laffont.

Todd, E. (2002). Après l’Empire: Essai sur la Décomposition du Système Américain. Gallimard.

Todd, E. (2023). La Défaite de l’Occident. Seuil.

Todd, E. (2023). L’Occident vit son moment impérial tardif. Le Monde.

Wallerstein, I. (2003). The Decline of American Power. The New Press.

Wallerstein, I. (2004). World-Systems Analysis: An Introduction. Duke University Press.

Zakaria, F. (2008). The Post-American World. W.W. Norton.

TÜİK. (2020–2024). Ekonomik Göstergeler Raporları. Türkiye İstatistik Kurumu.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar