ATATÜRK’ÜN HASTALIĞI VE VEFATI

Okuma Süresi:

7–11 dakika
❤️

Atatürk Ezanı ve Din Eğitimini Yasakladı mı?

Efendim, “Ezanı ve Kur’an eğitimini yasakladı” diyor yobaz. Alakası yok, yalan söylüyorlar utanmadan.

Yapılan Ezan’ın Türkçe okunması ve Kur’an eğitimi verme adına miskin yuvaları ve halkı sömürü aracı haline getirilen tekke, zaviye ve bazı medreselerin kapatılmasıdır. Hatta Medreselerin tamamı kapatılmış da değildir. Sadece devlet içinde devlet kurmak isteyen cemaatlere ait olan Medreseler ile Tekke, Zaviye ve türbeler kapatılmıştır(1)  

“Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu maddelerinde mahalle mektepleri ve medreselerin kapatılmasına ilişkin bir ifade bulunmuyordu ancak Maarif Vekili Vasıf Bey, Mayıs ayında yayımladığı bir genelge ile ‘Bakanlığı’nın elindeki ilkokulların hiçbirinde meslek dersleri okutulamayacağı, bunun öğretimin birleştirilmesine aykırı olacağı gerekçesiyle” mahalle mektepleri ve medreseleri kapattı.” diyen kaynaklar da vardır.(2)

“Başlangıçta isteğe bağlı bir ders haline getirilmiş olan din dersi; ortaokullarda 1930’da, öğretmen okullarında 1931’de, şehir ilkokullarında 1933’te, köy ilkokullarında 1939’da tamamen müfredattan çıkarıldı. Tüm bu gelişmeler sonucu 1939-1948 yılları arasında din derslerinin hiç yer almadığı bir örgün eğitim deneyimi yaşandı.”(3) şeklindeki bilgiler de gösteriyor ki; din eğitimin müfredattan çıkarılması olayı büyük ölçüde Atatürk sonrası döneme aittir. Yaklaşık 10 sene boyunca Milli Eğitime bağlı örgün eğitim kurumlarında din eğitimi verilmemesine karşı ülkede dinsizlik yaygınlaşmadığına göre; bu dönemde din eğitimi veren bazı medreselerin bir şekilde eğitimlerine devam ettiği kabul edilmelidir. 14 Şubat 1941 tarihli Akşam Gazetesi’nde Fatih Camii Medresesi öğrencilerinin zorluklar içinde din eğitime almaya çalıştıklarına ilişkin bir haber bizim bu kanaatimizi doğrulamaktadır.(4)

“Lisansüstü seviyesinde eğitim veren iki yıllık ‘Medrese-i Süleymaniye’ yerine 1924 yılında İstanbul Darülfünûnu’nda bir İlahiyat fakültesi kuruldu. Açıldığında 224 öğrencisi olan fakültenin öğrenci sayısı 1934 yılında 20’ye düştü. Bu nedenle o yıl yapılan Üniversite Reformu ile İlahiyat Fakültesi kapatılarak ‘İslam Tetkikleri Enstitüsü’ adında bir enstitü kuruldu.”(5) şeklinde verilen bilgiler de büyük Atatürk’ün din eğitimini bir şekilde lüzumlu gördüğünü ve çağdaş anlamda verdirmeye çalıştığını göstermektedir.

Eğer din eğitimi yasaklansaydı, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ihtiyaç duyulmazdı. Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak ve başkanlığı devlet teşkilatına alarak din adamlarına şahsiyet kazandırmış, onların itibarını arttırmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Türkçe meal ve tefsirini yazdırarak Türk Milleti’ni Kur’anla tanıştırmıştır. Hadis albümü olan Sahih-i Buhâri’yi tercüme ettirerek Türk Milleti’ne hadisleri inceleme ve ayetlerle kıyaslayarak gerçek olup olmadığını anlama imkânı vermiştir.

Siz bakmayın yobazın dediğine; Ezan ayet ve hadis anlamında dinden bir parça değildir; insan uydurmasıdır. Sahabe toplanmış sözlerini uydurmuş, yani düzenlemiş, Peygamber de kabul etmiştir. Bu anlamda Ezan’a “Takriri Sünnet”, yani Peygamberin onayına dayanan bir metin denilebilir belki. Hepsi bu. Ezan hangi dilde okunursa okunsun, bu nidâyı duyan bir Müslüman, bu nidâ üzerine ne yapması gerektiğini anlıyorsa, ezan fonksiyonunu icra etmiş demektir. İlle de Arapça olması gerekmez. Çünkü Arapça kutsal bir dil değildir ki; Arapça Kur’an gelmezden önce de vardı.

Atatürk’ün Hastalığı

Atatürk’ün rakı içiyor olması da bazı çevrelerce onun dinsizliği ile açıklanmış, “iki ayyaştan biri” olarak nitelendirilmesine sebep olmuştur. Onlara göre; Atatürk günün neredeyse 24 saatini içki içerek geçiren ve bu yüzden almış olduğu bütün kararları da içki masasında alan birisidir. Ölümü de zaten alkole bağlı bir karaciğer hastalığı olan sirozdan olmuştur!

İddia budur.

Atatürk’ün içki içtiği, özellikle rakıyı tercih ettiği doğrudur. Esasen bunu en yakınındaki adamlar da söylüyorlar. Mesela, Genel Sekreterliğini yapan Hasan Rıza Soyak; “İçki olarak rakıyı tercih ederdi. Başka içkileri, mesela bira, şarap, viski ve şampanyayı nadiren içerdi… Bütün tahminlerin aksine, sofra başındaki uzun saatlerde en az yer tutan şey eğlence idi…”(6) demektedir. Eğlenceden maksat, herhalde içki eşliğinde geçirilen ve devlet işlerinin konu edilmediği vakitlerdir.

Anıtkabir komutanlığı da yapan Em. Albay Ali Güler, Atatürk’ün askeri ve siyasi meseleler gibi önemli işlerin görüşüldüğü zamanlarda bilhassa içmediğini, gündüzleri içki içmeyi pek tercih etmediğini, maiyetinde çalışanların da vazife başında içki içmelerini hoş görmediğini, hatta bunu yasakladığını söylemektedir.(7)

Atatürk’ün ölüm sebebi olarak gösterilen hastalığına gelince; hastalığın teşhisi “Alkole bağlı bert ve kanlı karaciğer iltihabı” şeklinde konulmuş ve ona göre bir tedavi uygulanmıştır. Ancak bu teşhisi koyan Dr. Fissenger, Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a şöyle demiştir: “Bu hastalığın sırf içkiden geldiği yolundaki düşünce doğru değildir. Benim Fas, Tunus ve Cezayir’den gelen birçok Müslüman hastalarım var ki ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu bir içki koymamışlardı. Binaenaleyh hastalığın daha başka ve mühim amilleri olduğunu kabul etmek lazımdır. Bence bunlar arasında bilhassa beslenme tarzı ve daimi konstipasyon (kabızlık) gibi amiller başlı başına yer tutmaktadırlar” demiştir.(8)

Ali Güler, Prof.Dr. Sait Kapıcıoğlu’nun 1997 yılında “Atatürk’ün hastalığı alkole bağlı siroz değildi” başlıklı bir makale yayınladığını, tarihçi Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün de aynı kanaati paylaştığını ve gazeteci Can Dündar’ın, bu iki bilim adamının görüşünden hareketle 1999 yılında Sabah gazetesinde yazmış olduğu “Rakıdan Ölmedi” başlıklı makalesinde, Atatürk’ün hastalığının “beslenme tarzı ve daimi peklikten kaynaklanan karaciğer iltihabı” olduğunu dile getirdiğini aktarmaktadır.(9)

Konunun uzmanlarından Prof. Dr. Gülendame Saygı’ya bakılırsa: Atatürk’ün siroza yakalanmasının sebebi içki değil, muhtemelen Mısır’da bulunduğu sırada yıkandığı sudan ve sıcak iklimde yapmak zorunda kaldığı uzun yolculuklar esnasında kapmış olduğu bir parazittir.(10)

Prof. Dr. Gülendamme Saygı’nın bu iddiası ile Atatürk’ün hastalığını teşhis eden Dr. Fissenger’in Hasan Rıza Soyak’a aktardığı “Benim Fas, Tunus ve Cezayir’den gelen birçok Müslüman hastalarım var ki ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu bir içki koymamışlardı. Binaenaleyh hastalığın daha başka ve mühim amilleri olduğunu kabul etmek lazımdır.” ifadeleri üst üste koyduğumuzda karşımıza çıkan sonuç şu oluyor: Atatürk, hastalık mikrobunu kuvvetle muhtemeldir ki; Mısır’da veya Libya’da bulunduğu sırada kapmıştır! Bizim bu iddiamızı güçlendiren nokta ise tıpkı Atatürk gibi sirozdan ölen İslamcı Şair Mehmet Akif Ersoy’un da uzun süre Mısır’da kalmış olmasıdır. Zaten Uğur Dündar da bu ayrıntıya dikkat çekmiş kitabına almış olduğu söz konusu yazısında.(11)

Atatürk’ün 10 Ağustos 1929 gününe tarihlenen meşhur bir sözü vardır. O gün, Paris Büyükelçimiz olan Ali Fethi Okyar’ın İstanbul Büyükdere’deki yalısına misafir olan Mustafa Kemal Paşa’yı görmek için, yalının önünde toplanan halka yapmış olduğu kısa konuşmada şöyle demiştir Mustafa Kemal Paşa: “Benim için zahmet ediyorsunuz, mahcup oluyorum. Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.”(12)

Görüldüğü gibiAtatürk, bu sözü inkılapların yoğun olarak peş peşe hayata geçirildiği 1929 yılında söylemiştir. Yani “Tek Adam” olarak bütün gücü elinde topladığı bir dönemde. Atatürk’ün kendisi için söylediği yukarıdaki sözün bir benzerini Hz. Muhammed için de söylediği biliniyor. O söz şöyle: “Büyük bir inkılâp yapan Hz. Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.” Bu sözün kaynağı, Şemsettin Günaltay.(13) Ş. Günaltay, sözün söylendiği tarihi 1930 olarak kaydetmiş makalesinde. Bu demek oluyor ki; bu söz inkılapların hayata geçirildiği tarihlerde söylenmiştir. Yani tıpkı kendisine ait olarak söylediği söz gibi, Hz. Muhammed ile ilgili bu sözü de en güçlü olduğu ve bütün yetkileri elinde tutarak adeta “Tek Adam” olduğu bir zamanda!

Atatürk’ün Vefatı

Bu konuda son olarak şu hususu da belirtelim ki; yaşlılarımızın sık sık tekrarladığı ve camilerde icra edilen toplu ibadetlerde de yapılan bir dua vardır. O duada denir ki; “Allah son nefesimizde iman Kur’an nasip etsin..”

Atatürk’ün son günlerinde, hastalığı süresince yanında bulunanlar, yaverleri, yakın arkadaşları, doktorları, onun bu dönemde Allah’ın adını ağzından düşürmediğini söylemektedirler. Doktoru Prof. Mim Kemal, Atatürk’ün bu zor günlerinde hasta yatağında en çok tekrarladığı kelimelerin “aman dil, değil dil, amma (aman) Yarabbi, Allah’ım” gibi kesik kesik kelime ve cümleler olduğunu belirtmektedir.(14)

Ölüm anına kadar başucunda bekleyen Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, 8 Kasım 1938 günü son sözünün “Aleykümesselâm” olduğunu ve ondan sonra 30 saatlik komaya girdiğini ve bir daha hiç konuşmadığını belirttikten sonra devamla şöyle diyor: “(10 Kasım günü) Saat tam 9’u 5 geçiyor. Birdenbire gözleri açılıyor, dikkat ediyorum: Gök mavisi gözlerinde hâlâ bildiğimiz çelik parıltıları ışıldamaktadır. Bir an sert bir hareketle başını sağa çeviriyor. Bana öyle geliyor ki, bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahî bir aşk ile bağlandığı ve inandığı aziz milletini son defa askerce selamlamaktadır.”(15)

Bu demek oluyor ki; Atatürk, son nefesinde iman Kur’an nasip olan şanslı müminlerdendir. Öyle gerici, yobaz taifesinin ve Atatürk düşmanlarının iddia ettikleri gibi, sık sık fikir değiştiren, buna bağlı olarak İslam Dini konusundaki düşüncelerinde de zikzaklar çizen bir şahsiyet değildir. Öyle zannediyoruz ki; bu tür iddia sahipleri, döneklerle bir hayli içli dışlı olduklarından, herkesi onlar gibi sanıyorlar.

Ali Güler, Atatürk’ün son günlerinde yaşanan bu olayların bazı çevrelerce özellikle gizlenmek istendiğini beyan ettikten sonra Kur’an-ı Kerim’in Nahl Suresi’nin 30, 31 ve 32. ayetlerini örnek vermek suretiyle Atatürk’ün bu ayetlerde, özellikle de 32. ayette bahsedilen şekilde vefat ettiğini ve meleklerce “selâmün aleyküm” şeklinde verilen selama “Aleykümüsselâm” biçiminde mukabelede bulunduğunu söylemektedir.(16)

Nahl Suresi’nin 32. Ayetinin anlamı şöyledir: “Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, ‘Selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete’ derler”(17)

Kur’an Yolu isimli tefsirde, Nahl 32. ayetin anlamı “Onlar, meleklerin , ‘Selam size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete!’ diyerek mutluluk içinde ruhlarını teslim alacağı kimselerdir” şeklinde verildikten sonra devamla şu yorum yapılmaktadır:

“Bu dünyada iyi işleri en güzel biçimde yapanların hakkı olan ‘güzellikler’den maksat’ Müslüman olmanın kazandırdığı onur, inkârcılara karşı elde edilen başarılar, İslam’ın gerektirdiği şekilde yaşanan dini ve ahlâki hayatın ruhlarda meydana getireceği huzur, mutluluk, gönül ve zihin aydınlığı gibi dünyevi güzelliklerdir’ diye düşünülebilir”(18).

Mustafa Kemal Paşa, bu dünyanın en iyi, en mübarek, en kutsal işi olan Vatanı düşmanlardan temizleme ve Müslümanların harimi ismetini çiğnenmekten kurtarma işini en güzel biçimde yapmış, zafere ulaşmış ve inkârcıları, yani kâfirleri İslam diyarından kovmuştur. Böylece hem Türklüğün, hem de İslam’ın onurunu kurtarmıştır. Kur’an’da buyrulan “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder”(19) ilahi buyruğuna uyarak, o zor günlerde 126 cami ve mescit ile 31 adet medresenin bakım ve tamirini yaptırmış ve bunu 1 Mart 1923 günü mecliste yaptığı konuşmada iftiharla dile getirmiştir.

Büyük Atatürk, yaptığın onca hizmet ve Türk Milletine kazandırdığın büyük onur için sana sonsuz minnettarlığımı sunuyorum.

Ruhun şad, mekânın cennet olsun.

Tanrı Türk Milleti’ni seninle birlikte haşreylesin.

Sana dil uzatanları, kurduğun cumhuriyeti yıkmaya çalışan Türk düşmanlarını da “Kahhar” sıfatıyla kahreylesin.

Amin…

10 Kasım 2025

Ömer Sağlam

__________

1-  https://www.instagram.com/p/CyXf1xGN-ta/?img_index=2  

2-  https://tr.wikipedia.org/wiki/Tevh%C3%AEd-i_Tedr%C3%AEs%C3%A2t_Kanunu

3- Zeynep Nevzatoğlu, Basında Din Eğitimi-Öğretimi Laiklik Tartışmaları (1945-1960), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006

4-  https://www.gastearsivi.com/gazete/aksam/1941-02-14/5

5- Feriha Özkan, Atatürk’ün Laiklik Anlayışının Eğitim Sistemimizdeki Yansımaları (1919-1938), Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Kütahya, 2006

6- Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Bankası Yayını, 8. Baskı, İstanbul, 2016, s. 20.

7- Yrd. Doç. Dr. Ali Güler,  Atatürk ve Din, Halk Kitabevi Yayını, İstanbul, 2016, s. 194-195  s. 126.

8- Hasan Rıza Soyak, age, s. 705. Parantez tarafımızca konulmuştur. ö.s.

9- Ali Güler, age, s.128.

10- Uğur Dündar, Ya Atatürk Olmasaydı, Halk Kitabevi Yayını, İstanbul, 2017, s. 156-7.

11- Uğur Dündar, “Atatürk siroza alkol nedeniyle yakalanmadı” başlıklı yazısı, 09 Nisan 2016, Sözcü Gazetesi, https://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/ugur-dundar/ataturk-siroza-alkol-nedeniyle-yakalanmadi-1175333/. Ayrıca bkz. Yılmaz Özdil, “Aleykümselam” başlıklı yazısı, 09.10.2021, Sözcü Gazetesi, https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/yilmaz-ozdil/aleykumselam-6757447/         & https://www.dusuncemektebi.com/d/187849/akifin-torunu-selma-argon-dedem-uzuntuden-siroz-oldu

12- Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İstanbul 1978, s. 15-16’den alıntı; http://www.isteataturk.com/haber/5533/beni-gormek-yuzumu-gormek-degildir.

13- Şemsettin Günaltay, Atatürk’e Ait İki Hatıra, Ülkü Dergisi, c,9, Sayı, 100, 1945, s. 4’den naklen Yrd. Doç. Dr. Ali Güler, Atatürk ve İslam, Halk Kitabevi Yayını, İstanbul, 2016.  Karşılaştırma için bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c,II, S,-16-17’den naklen Harika Yamak, age, s. 10

14- Ali Güler, age, s, 129. 

15- Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, 8.Baskı, İstanbul, 2016,  s. 728, 730. Paragraftaki parantezler tarafımızca konulmuştur. ö.s-m.s.

16- Ali Güler, age, s, 129. 

17- DİB Meali, https://webdosya.diyanet.gov.tr/kuran/kuranikerim/dosyalar/document/kuran_meal.pdf

18- Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, DİB Yayınları, 3. Cilt, Ankara, 2007, s, 391-392

19- Kur’an-ı Kerim, Tevbe-9/18



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar