2.2. İran Türk Edebiyatına Kısa Bir Bakış
Türk edebiyatı, tarihin ilk çağlarında Türkistan’ın sinesinde boy veren Türk soyu ile birlikte doğup, dünyanın pek çok ikliminde neşvünema bulmuş, dünyanın en kadim, en köklü, en yüksek edebiyatlarından biridir. Nice bin yıllık çınar ağacını andıran Türk edebiyatının bilinmez derinliklere giden kökleri gibi yeryüzündeki
dalları ve kolları da çok enginlere ulaşmıştır. Doğuda Çin ortalarından, Batıda Avrupa içlerine, Kuzeyde Sibirya sahillerinden Güneyde Hindistan-Yemen sahillerine, oradan Afrika içlerine kadar geniş bir coğrafyada binlerce yıl ömür süren Türkler ve onların edebiyatları birbirleri ile irtibatlı olmuştur. Türk milletinin
Türkistan merkezli kültür ve edebiyatı, okyanus dalgaları gibi yayılmıştır. Bu yayılma, açılma ve çekilmeler Türk boylarına ve edebiyatlarına hareketlilik vermiş, birbirleriyle iletişimi devamlı kılmıştır. Şüphesiz Türk edebiyatının en büyük kollarından biri olan İran Türk edebiyatında da durum aynıdır.
Sümer, Çin ve Arap kaynaklarında yer alan çok eski devirlere ait edebî bilgiler bir yana koyulursa, M. Ö. 220’lerden bugüne kadar takip edilebilen 2200 yıllık Türk tarihinin 1700 yılının bütün Türk boyları ile birlikte geçtiği veya çeşitli Türk boy ve devletlerinin çok sıkı temaslarıyla devam ettiği görülmektedir (Ercilasun 1993: I/21)
Başka bir anlatımla Kafkasya, İran ve Anadolu edebiyatları 16. yüzyılın başlarına kadar ortak ve birbirine paralel olarak gelişmiştir. Ancak 16. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kafkasya ile İran Türk edebiyatı müstakil bir hayat sürmüştür (Köprülü 1979: II/142) Birlikte yaşanan veya çok sıkı temaslarla geçen dönemlerde meydana gelen mani/bayatı/hoyrat, türkü, koşma, destan, hikâye, atasözü, bilmece, bulmaca gibi bütün edebî ürünlerin ortak olduğu anlaşılır. Bu edebî ürünlerin bazıları çeşitli dallara ve kollara ayrılmakla birlikte derinlere gidildiğinde onların da aynı kökte
birleştiği görülür. Son yüzyıla kadar yazıya geçmemiş bu ürünlerdeki benzerlik günümüzde bile rahatlıkla izlenip gözlenmektedir. Tebriz’de sözlü gelenekte yaşayan bir maninin, bir atasözünün veya bir halk hikâyesinin çok yönlü benzerlerini, Gagauzya, Anadolu, Balkanlar, Doğu Türkistan-Kaşgar’da görmek
mümkündür. Bu durum da Türk millî varlığındaki ve Türk edebiyatındaki ortaklığın en belirgin görünüşüdür.
Burada bir hususa da açıklık getirmek yerinde olacaktır. Kuzey Azerbaycan Türk Edebiyatı ya bilmezlikten ya da kasıtlı olarak İran Türk Edebiyatının bir parçası gibi değil, İran Türk edebiyatı onun parçası gibi gösterilmektedir. Hâlbuki bu doğru değildir. İran Türk edebiyatının sahası, tarih boyunca Türk yurdu olan ve en muhteşem çağını Safevî Türk Devleti zamanında yaşayan, en geniş alanına da son Türk Cihangiri Nadir Şah döneminde ulaşan coğrafyadır. Bu coğrafya Tiflis, Dağıstan, Bakü, Horasan, Meşhed, Belucistan, Basra, Bağdat, Kerkük, Musul, Diyarbakır, Sivas çizgisi içinde kalan sahadır.
1828’e kadar Türk hanedanlarının yönetiminde olan bu ülke 1828 Türkmençay Antlaşması ile Çar Rusyası ve Türk Kaçar şahları arasında, Aras nehri sınır olmak kaydıyla ikiye bölünmüştür. Bu taksimat ile İran Türklerinin üçte birinin yaşadığı İran’ın Kuzey kısmı (Kuzey Azerbaycan) Büyük Azerbaycan’dan koparılmıştır. Bu
bölünmüşlük hâlâ devam etmektedir. Bu durumda aslî unsur İran Türkleridir.
Koparılan parçanın adı altında ana parçayı değerlendirmek doğru olmasa gerek.
Diğer yandan İran Türklerinin aynı zamanda genel Türk edebiyatının, sanatının, müziğinin, hatta biliminin ana merkezlerinden Erdebil, Tebriz, Urmiye, Zencan, Sultaniye, Marağa, Künbedi Kavus, Horasan, Meşhet, Tus, İsfahan, Şiraz, Hemedan bu bölgededir.
“İran Türklerinin Tarihi” bölümünde anlatıldığı gibi, “İran” veya “İranîlik” kavramlarının Fars veya Farsî anlama gelmediği; İran kavramının tam anlamıyla coğrafyanın adı olduğu, eğer “İran” adının içi etnik anlamda doldurulacaksa “Türk” etnik varlığı ile doldurulması gerektiği göz önüne alınarak yukarıda sınırları
belirtilen bölgenin edebiyatı “İran Türk Edebiyatı” adı altında değerlendirilmelidir.
Ayrıca, İran Türklerinin ana bölümünün yani dörtte üçünün, bir asra yakındır tutsak edilip elinin kolunun bağlanması, onu aslî unsur olmaktan çıkarmamalıdır.
Kuzey Azerbaycan Edebiyatının, sanatının gelişmesi Güneyin demir çembere alınmasıyla birlikte başlamıştır. Kuzeyin edebiyatçılarının ekserisi Batı ve Güney Azerbaycan’dandır. Hatta Anadolu’nun kadim büyükleri, Ahi Evren, Tebrizli Şems,
Hacı Bektaş Veli, Hüsameddin Çelebi, Pir Sultan Abdal bu coğrafyanın insanlarıdır.
İran Türk edebiyatı, 16. yüzyıldan itibaren müstakil bir yol izlemesine rağmen ağır aksak da olsa Anadolu ve Kafkas ötesi Türk edebiyatları ile münasebette olmuştur. Ancak Rusların, 18. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Hazar’ın her iki tarafından aşağıya sarkması ile İran Türklerinin toprak ve nüfusunun birer çeyreği
Rusların hâkimiyetine girmiştir. Parçalanan İran Türklerinin Hazar ötesi ve Kafkas Türk halkları ile irtibatı büyük ölçüde kesilmiştir. Bu irtibatsızlık 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hat safhaya çıkmıştır. Kaçar Türk şahlarının hâkimiyeti altında bulunan İran Türkleri, Kaçar Türk Şahlarının aymazlıkları yüzünden gerekli gelişmeyi gösterememiştir. 1925’te Kaçar Türk hanedanının İngilizler tarafından iktidardan uzaklaştırılıp, Pehlevîlerin getirilmesi ile İran Türkleri, bir çeşit demir kafese konulmuştur. Her türlü hak ve hürriyetleri ellerinden alınmış, Fars dili resmî dil olarak dayatılmış, ana dilleri olan Türkçe yasaklanmış, basın yayın hürriyetleri
sınırlanmıştır. Şoven Pehlevî Fars yönetiminin tahakkümü altına alınan İran Türkleri mevcut edebiyatlarını bile koruyamaz duruma gelmişlerdir. İran Türk edebiyatında duraklama, hatta gerileme başlamıştır. 1828’de Çar Rusyasının egemenliği altına giren, 1918’de bir yıllık bir bağımsızlıktan sonra 1920’de Sovyetler Birliği’ne dâhil
edilen Kuzey Azerbaycan’da ise Türk edebiyatı çağdaş ilke ve yöntemlerle zorlukla da olsa gelişmeye devam etmiştir.
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.






Bir yanıt yazın