Türkiye’de bir dönem daha geliyor ki, siyasi arenada olup bitenler, sadece sıradan bir iç tartışma değil, adeta bir “isyana” sahne oluyor. Üstelik bu isyanın merkezinde, doğrudan milletin temsilcileri yani TBMM yer alıyor. “Terörsüz Türkiye Komisyonu” adı altında, millî egemenliğin merkezi olan Meclis’te kurulacak olan bu yapı, bir umut değil, bir tehdit olarak algılanmalıdır.
Washington ve Brüksel’den yönlendirilen, Türkiye’nin üniter yapısını zedeleyecek bir projenin, Meclis çatısı altında resmen hayata geçirilmesi, tarihimizde eşi benzeri görülmemiş bir ihanet tablosudur. Bu komisyona katılan siyasi partiler, kimlikleri ne olursa olsun, hem cumhuriyetçi, hem Atatürkçü, hem milliyetçi görünseler de, TBMM’de bu ihanete resmî ortaklık yapmaktadırlar.
Türkiye’nin en önemli yasama organı, aslında milletin birliğini ve devletin bütünlüğünü koruyacak yerde, dış kaynaklı senaryoların sahnesine dönüşmektedir. Böyle bir ortamda, “terörsüz Türkiye” vaatleri, gerçek bir çözümden çok, ülkeyi iç savaşa ve federasyona sürükleyecek bir fitne tohumudur.
Türkiye son yıllarda alışıldık krizler repertuarına yeni ve oldukça yaratıcı bir tür daha eklemiş görünüyor: “İç barış” adı altında iç parçalanma senaryoları. Öyle bir oyun ki, senaryo Washington’da yazılıyor, reji Brüksel’den destekleniyor, dekor Anadolu’da kuruluyor, oyuncular ise yerli ama replikler tercüme. Bu defa sahnede “Terörsüz Türkiye Komisyonu” adlı bir yapı var; kulağa ne kadar barışçıl, ne kadar umut verici geliyor değil mi? Ancak detaylara bakıldığında durum, sahnelenen bir “barış operası”ndan çok, kostümlerle süslenmiş bir siyasi kukla tiyatrosunu andırıyor.
Bu komisyonun kuruluş amacı resmî açıklamalara göre “Türkiye’nin terör belasından kalıcı olarak kurtulması”, “demokratik diyalog” ve “toplumsal uzlaşı” gibi kulağa sıcak gelen kavramlarla bezeli. Ne var ki, bu sözcüklerin satır aralarını okuyanlar için, komisyonun gerçekte bir siyasi mühendislik projesi, daha doğrusu bir “böl-yönet-güzelleştir” stratejisinin vitrin yüzü olduğu şüphesi kaçınılmaz hale geliyor.
Türk siyasi tarihine baktığımızda, bu tür “iyi niyetli” projelerin çoğu zaman iyi sonuçlar doğurmadığını; aksine, toplumda ayrışmaları, kutuplaşmaları ve yapay kimlik çatışmalarını beslediğini görürüz. “Terörsüz Türkiye” gibi kulağa mükemmel gelen bir söylemin altına, federasyon tartışmaları, özerklik formülleri, kimlik siyaseti ve dış destekli yapıların legalize edilmesi gibi “küçük” detaylar sıkıştırıldığında, mesele artık bir güvenlik ya da demokrasi sorunu değil; doğrudan devletin varlık-yokluk meselesi halini alır.
Bu makaleyi yazmaktaki amaç, TBMM çatısı altında kurulan bu komisyonun siyasi arka planını, bileşenlerini, hedeflerini ve Türkiye için yaratacağı muhtemel sonuçları kritik ve satirik bir bakışla inceleyecektir. Amaç, bu ihanet oyununu ortaya koymak, milletin uyanışını hızlandırmaktır.
- ABD’nin Yumuşak Güç Stratejisi: Terörsüz Ama Bütünsüz Türkiye
Soğuk Savaş bittiğinde, Pentagon’un duvarına asılan o meşhur afişi hatırlayalım: “Tanklar yetmiyorsa, PowerPoint’ler vardır.” Modern Amerikan dış politikası, askeri gücün kabasını bırakıp “yumuşak” olanını keşfetmiştir: diplomatik ambalaj, medya mühendisliği, Siyasi Partiler, Milletvekilleri, STK’larla işbirliği, fonlarla ikna, ödüllerle yönlendirme. Yani tank yok ama taktik bol.
Bugünün dünyasında ülkeler artık silahla işgal edilmiyor, akıllı kelimelerle ve çok fonlu projelerle teslim alınıyor. “Demokratikleşme”, “kapsayıcılık”, “barış süreci”, “yeni anayasa”, “ortak gelecek” gibi yüksek oktanlı kavramlarla yola çıkılıyor; sonunda sınırların yeniden çizildiği, halkların birbirine kırdırıldığı, ulusal kimliğin parçalara ayrıldığı bir düzen inşa ediliyor. ABD, bu işin müellifi ve yönetmeni olarak sahnede olmasa da her replikte, her jestte onun eli, onun sesi vardır.
Türkiye özelinde bakıldığında, “Terörsüz Türkiye” başlığıyla sunulan son plan da bu stratejik modelin ürünüdür. Terörle mücadelede kırk yıldır bedel ödeyen bir ülkeye, “silahsız çözüm” adı altında federatif alt yapıyı meşrulaştıran bir süreç dayatılmaktadır. Yani, önce “terörü bitireceğiz” diyerek duygu devşiriliyor, sonra masa başında bölgesel özerklik, yerel yönetim reformu, çok dilli kamu hizmeti gibi “sürprizler” çıkıyor.
Amerika, Irak ve Suriye’de bu stratejiyi başarıyla uygulamıştır: Önce “özgürlük”, sonra “anayasal reform”, ardından fiilî bölünme. Şimdi sıra Türkiye’de midir? Ne yazık ki sorunun cevabı, sahadaki gelişmeler ve TBMM’de ki “komisyon”un yapısı incelendiğinde, bu Türk milleti için hiç iç açıcı değildir. Türkiye’nin üniter yapısını hedef alan her adım, önce barış perdesiyle, sonra dış fonlu raporlarla, en son da “uluslararası gözlemcilerle”, iktidar ve sarı muhalefet onayı ile cilalanmaktadır.
TBMM de kurulacak İHANET Komisyonun arka planında hangi partiler ve hangi sivil toplum kuruluşlarının önümüzdeki günlerde yer aldığına ( şimdiden belli zaten), bu siyasi ve STK yapılarının kimler tarafından desteklendiğine ve kimlerden fon aldığına ve geçmişte hangi söylemleri desteklediğine bakıldığında; bu sürecin yerli bir inisiyatif değil, dış merkezli bir “siyasi makyaj operasyonu” ( ABD – BOP planlı ) olduğu anlaşılır. Yani, sahnede Türk oyuncular olabilir ama sahne tasarımı Washington’da çizilmiştir.
Kısacası saray ve MHP tarafından, “terörsüz Türkiye” vaadiyle sunulan bu süreç, aslında “bütünsüz Türkiye”nin provasıdır. Sınırlar sabit, ama egemenlik parçalı; bayrak aynı, ama anlamı değişmiş bir gelecek öngörülmektedir. Yani “yumuşak güç” dokunmuyor belki ama içeriği çoktan değiştirmiştir.
- Terörsüz Türkiye Komisyonu: Demokrasi mi, Diplomatik Deli Gömleği mi?
İnsanı en çok kandıran şey, kelimelerin içini boşaltıp üzerini altın varakla süslemektir. “Terörsüz Türkiye Komisyonu” da bu kategoriye giriyor: İçerik dikenli, ama paketleme ipek. Komisyonun ismini duyan biri sanır ki, Türkiye nihayet kırk yıldır süren terör sorununu kökten çözecek, halklar barışacak, kucaklaşmalar başlayacak, halaylar Karadeniz horonuna karışacak. Ama biraz kazıdığınızda, altında bambaşka bir oyun sahneleniyor: Barış söylemiyle bölünmenin normalize edilmesi.
Komisyonun oluşumuna baktığımızda, içinde yer alan partiler ve aktörlerin çoğu, ya doğrudan etnik kimlik siyaseti yapmış ya da bu tür yapılara zemin hazırlayan söylemleri yıllardır dillendirmiş gruplardır. Bazıları vaktiyle “Kürt realitesini tanıyacağız” deyip sonra “öz yönetim hakkı”ndan bahsetmiştir; bazılarıysa sözde “sivil anayasa” altında üniter yapının altını oymayı teklif etmiştir. Şimdi bu aktörler, terörle mücadele etmiş bir milletin gözünün içine baka baka, “barış” adı altında o mücadelenin tüm meşruiyetini tartışmaya açmaktadırlar.
İronik olan şu ki, bu komisyona katılan bazı partiler kendilerini cumhuriyetçi, Atatürkçü ya da milliyetçi olarak tanımlarlar. Peki sormak gerekmez mi: Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti tek ve bölünmez bir bütündür” ilkesini benimseyen bir anlayış, terör örgütünün politik hedeflerine zemin hazırlayan bir komisyonda ne arar? Bu nasıl bir çelişkidir? Bu, fikri değil midir ki Atatürk’ün Nutuk’unda “mandacılığı” reddedip ulusal egemenliği temel ilke olarak tanımladığı?
Bu noktada komisyonun bir diğer tartışmalı yönü de, tamamen dış destekli sivil toplum kuruluşlarıyla iç içe olmasıdır. Yani masa etrafında toplananlar sadece milletvekilleri ve siyasetçiler değil, aynı zamanda Brüksel fonlarıyla büyümüş, “yerelleşme”yi özerklik olarak okuyan, “çok kültürlülük”ten etnik özerklik çıkaran yapılar. Yani masa yuvarlak olsa da köşeler oldukça keskin.
Bu tablo bize şunu gösteriyor: “Demokrasi” adı altında, egemenliği parça pinçik eden, ülkenin birliğini pazarlık masasına taşıyan, meşruiyetin sınırlarını terörün siyasi uzantılarına kadar genişleten bir diplomatik deli gömleği giydirilmeye çalışılıyor Türkiye’ye. Ve bu gömlek giyildikten sonra çıkarmak, neredeyse imkânsız hale gelir. Çünkü artık “çözüm süreci” ifadesi, bir mutabakat değil, bir mecburiyet halini alır.
O halde sormak gerekir: Bu komisyon gerçekten Türkiye’nin terör sorununu mu çözecek, yoksa terörü çözülmüş bir ülke yerine, çözülmüş bir ülke mi yaratacak?
- Cumhuriyetçiyim Diyen Nasıl Bu Oyuna Alet Olur?
Kendini cumhuriyetçi, Atatürkçü ve milliyetçi olarak tanımlayan bir siyasetçinin, bu kadar açık bir şekilde dış kaynaklı, ülkenin üniter yapısını sarsmayı hedefleyen bir komisyonun parçası olması, akla şu soruyu getiriyor: Bu nasıl bir fikri inkâr, nasıl bir tarihsel ihanettir?
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi üzerine inşa etmiştir. Devletin birliği ve bütünlüğü, onun en vazgeçilmez değerlerinden biri olmuştur. Peki, bugünün bu “cumhuriyetçi” dediğimiz aktörleri, Atatürk’ün kurduğu bu devleti bölünmenin eşiğine getirecek projede nasıl yer alabiliyor?
Bu, ne basit bir siyasi hata, ne de “farklı düşüncelere saygı” meselesi. Bu, “ihanetin resmileştirilmesi” demektir. Kendi halkına, kendi tarihine ve kendi ulusal değerlerine ihanet etmek demektir.
Peki, bu siyasi aktörler neyi umuyor? Belki kendi geleceğini, belki de dış destekli “yeni Türkiye” projesinde yer alma garantisini. Ama Türk milleti tarih boyunca böylesi ihanete karşı durmuştur ve durmaya devam edecektir. Çünkü milliyetçilik, sadece sloganlarda değil, eylemde ve duruşta ölçülür.
İşte tam da bu yüzden, bu oyunlara alet olanlar, tarih sahnesinde “kendi milletinin ihanetçileri” olarak anılacaktır. Cumhuriyetçi olduğunu iddia edenlerin, milli egemenliğe yapılan her müdahaleye karşı durması, milli bir duruş sergilemesi gerekirken, bu komisyonun içinde yer almaları, tam anlamıyla fikri iflasın ve ahlaki çöküşün göstergesidir.
- “Komisyonun” Sosyolojik Sonuçları: Kardeşlikten Kavgalılığa Giden Yol
Toplumsal dokunun inceldiği, tarihî kardeşlik bağlarının gerildiği, kültürel ve etnik kimliklerin “farklılık” başlığı altında abartıldığı bir zeminde, böyle bir komisyonun varlığı ne yazık ki huzur değil, çatışma yaratır. Türkiye, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı zengin bir mozaik olmasına rağmen, bu mozaikteki renklerin ayrıştırılması için sahneye konan oyunlar, birlik ve beraberlik değil, ayrışma ve çatışma tohumu ekmektedir.
“Terörsüz Türkiye” söylemi altında, aslında farklı etnik ve dini grupların kendini özerk ya da ayrıcalıklı olarak konumlandırması normalleştirilmekte; bu durum toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte, komşuyu komşuya yabancılaştırmaktadır. Tarihte benzer süreçlerin, emperyal güçlerin “böl ve yönet” taktiği ile nasıl iç savaşlara ve kalıcı ayrışmalara yol açtığı bilinmektedir.
Bu komisyonun kararları, kamuoyunda milliyetçi, cumhuriyetçi, muhafazakâr ve aynı zamanda kimlik odaklı siyasete karşı hassasiyet duyan kesimlerde derin kırılmalara ve tepkilere sebep olacaktır. Toplumun farklı kesimleri arasındaki güven bağları zedelenecek, kutuplaşma siyasetin ve günlük yaşamın tam merkezine yerleşecektir.
Sonuçta, bu komisyonun sosyolojik etkisi, kardeşlik ve ortak vatan bilincinin yerini çatışma ve bölünmüşlük algısına bırakması olacaktır. Bir millet olarak tarih boyunca paylaşılan ortak değerler ve kader, bu tür yapılarla zedelenmekte; gelecek kuşakların milli birlik ve beraberlik ruhu zayıflatılmaktadır.
- Orta Oyununda Rol Dağılımı: Kim Figüran, Kim Kuklacı?
Türkiye’nin siyasi sahnesinde sıkça gördüğümüz klasik “orta oyunları” gibi, bu komisyon da rol dağılımı bakımından şaşırtıcı değil. Burada esas soru, kimin kuklacı, kimin figüran olduğudır. Zira bu sahnede “bağımsız” ve “milli” olduğunu iddia eden aktörlerin perde arkasındaki senaryonun ne kadar farkında olduğu şüphelidir.
“Siyasi Parti ve STK “ maskesiyle dış finansmanla beslenen ve desteklenen bu yapılar, dış güçlerin amaçlarını kendi milli gündemlerinin önüne koyuyor. Bu yapılar, “sivil toplum” kisvesi altında, siyasi karar mekanizmalarını etkilemeye çalışırken, aslında Türkiye’nin siyasi iradesini sınırlandırmakla meşguller. Komisyonun içinde yer alan bazı “sivil toplum temsilcileri” ve “akil adamlar”, kimi zaman doğrudan yabancı hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların ajandalarını savunuyor.
Medya ve sosyal platformlarda “akil adamlar” olarak lanse edilen kişiler ise, gerçek gündemleri örtmek için sahte bir akıl yürütme sahnesi kuruyor. Kimi zaman “barış”, kimi zaman “demokrasi” maskesi altında oynanan bu oyun, dış odakların iplerini ellerinde tutan kuklacılar ile onların sahnedeki rol modelleri arasındaki uyumu gözler önüne seriyor.
Bu orta oyunu, Türkiye’nin gerçek sorunlarını çözmekten ziyade, sahte çözümlerle toplumun enerjisini yokuşa sürmekte, milli dayanışmayı zayıflatmakta ve dış güçlere ülke üzerinde söz hakkı tanımaktadır. Gerçek aktörler ya sahneden çekilmiş ya da etkisizleştirilmiş; yerine figüranlar konulmuştur.
SONUÇ
Türkiye’nin bekası ve milletin birliği söz konusu olduğunda, sahne arkasındaki güç oyunları ve yerli işbirlikçileri göz ardı edilemez. “Terörsüz Türkiye Komisyonu” adı altında yürütülen süreç, ne yazık ki, gerçek bir barış ve uzlaşıdan çok, dış güçlerin milli egemenliği zayıflatmaya yönelik karmaşık bir siyasi mühendisliği olarak değerlendirilmelidir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin yumuşak güç stratejileri, Türkiye gibi stratejik öneme sahip bir ülkede, özellikle bölgesel ayrışmaları derinleştirici ve egemenliği parçalayıcı biçimde uygulanmaktadır. Komisyonun yapısı, içerdiği aktörler ve gündem maddeleri, milli kimliğin ve devlet birliğinin aşındırılması riskini taşımaktadır.
Kendini cumhuriyetçi, Atatürkçü ve milliyetçi olarak tanımlayan siyasi aktörlerin bu sürece dahil olmaları, sadece siyasi bir hata değil, aynı zamanda milli ve tarihi bir ihanettir. Bu ihanet, vatan sevgisi ile dış odakların hedefleri arasındaki çizginin silikleşmesidir.
Sosyolojik olarak ise, bu tür yapılar toplumsal barışı değil, ayrışmayı, kardeşlik yerine kavgalılığı körüklemekte; tarih boyunca omuz omuza verilerek inşa edilen milli birlik ruhunu zedelemektedir.
Sonuç olarak, Türk milleti, bu orta oyununa ve iplerini tutan kuklacılara karşı uyanık olmalı, milli egemenliğine ve birliğine sahip çıkmalı, bu ihaneti teşhir etmeli ve bedelini ödetecek kararlılığı göstermelidir. Çünkü Türkiye’nin geleceği, dış güçlerin planlarına teslim edilemeyecek kadar değerlidir.




Bir yanıt yazın