KORKUDAN KUDUZLUĞA
Türkiye siyasetinde artık sadece ekonomi, eğitim ya da dış politika konuşulmuyor; aynı zamanda patolojik bir vakadan, ‘siyasi kuduzluktan’ da bahsetmek gerekiyor. Bu durum; ekranlarda köpüren, meydanlarda havlayan, tweet’lerle kuduran bir ruh haline dönüştü. Eskiden kuduz köpekten korkulurdu, şimdi kudurmuş bir iktidar zihniyetinden çekinilir hale gelindi. Demokrasi aşısı tutmamış bünyeler, gazetecilere, sanatçılara, akademisyenlere ve belediye başkanlarına diş göstermeye başladı. Korku, kudurttu.
Bir zamanlar halkın oylarıyla gelenler, artık halkı tehdit olarak görüyor. Siyasetin değil, artık psikiyatrinin konusudur bu hal. Koltuk bağımlılığı, neredeyse kuduz kadar tehlikeli bir hastalığa dönüştü. O koltuklar bir makama değil; adeta yaşamsal bir solunuma bağlandı. Koltuğu kaybedecek olma korkusu, tüm ülkeye saldırganlık olarak geri dönüyor. Gazeteciye “hain”, belediye başkanına “suçlu”, akademisyene “ajan” deniyor. Bu, kudurmanın sözlük karşılığıdır.
SİYASİ KUDUZLUĞUN BELİRTİLERİ
Siyasi kuduzluğun belirtileri üç ana başlıkta toplanabilir. İlki: saldırganlıktır. İktidar cephesinden gelen her açıklama, muhalefete değil adeta millete yönelik bir öfke kusmaktır. Toplumun her kesimi, sistematik bir saldırı dalgasına maruz kalmaktadır. Bu saldırganlık, yalnızca sözle değil, hukuk eliyle de yönlendirilmektedir.
İkinci belirti ise gerçekle bağın kopmasıdır. Her eleştiriyi dış güçlere bağlayan, ekonomideki çöküşü Elon Musk’a yükleyen, enflasyonu Greta Thunberg’e fatura eden bir iktidar hayal değil, artık bir gerçek. Gerçeklik, iktidarın söylemine göre şekillendirilirken, halkın pazarda yaşadığı gerçek yoksulluk inkâr ediliyor.
Üçüncü belirti, kurumların sistematik yıkımıdır. Yargı, medya, üniversite gibi temel yapılar, yalnızca itaat ettikleri sürece “milli” olarak kabul edilmekte. Oysa bir devleti ayakta tutan sadakat değil, liyakattir. Kuduz siyaset ise düşünemez; yalnızca saldırır.
MUHALEFETİN YAKLAŞIMI: PANİĞE DEĞİL PLANLAMAYA DAYALI MÜCADELE
Muhalefet bu kuduzluğa karşı nasıl bir yol izlemeli? Her şeyden önce paniğe kapılmamalı. Kudurmuş siyasete karşı panik değil, soğukkanlı ve örgütlü bir mücadele gerekir. Seçim takvimi açıklanmasa bile, seçim olacakmış gibi bir hazırlık süreci başlamalıdır. Muhalefetin dağınık görüntüsüne karşı iktidar keyifle saldırırken, tam tersi bir disiplin onları zayıflatacaktır.
CHP, İYİ Parti, SADET Partisi, BTP, Zafer Partisi de dahil diğer tüm muhalif partiler, asgari bir demokratik mutabakat metni etrafında birleşmeli. Bu yalnızca teknik bir işbirliği değil; siyasi kuduzluğa karşı toplumsal bir bağışıklık sistemidir. Farklı ideolojilere sahip partiler, en azından seçim güvenliği, hukuk devleti ve kurumların yeniden inşası gibi temel konularda birleşmelidir.
Topluma güven vermek de bu sürecin vazgeçilmez bir parçasıdır. Halk, bu kuduz siyasetin yarattığı korku ikliminden bıkmış durumda. Artık çözüm isteyen, kucaklayan ve geleceğe net bir yön çizebilen siyasetçiler bekliyor. Bu nedenle, yalnızca sadık seçmenle yetinilmemeli; kararsızlara, gençlere, umutsuzlara da ulaşılmalıdır. Halkla doğrudan temas; meydanlarda, pazarlarda, ev ziyaretlerinde sağlanmalıdır.
SEÇİM GÖRÜNMESE DE SEÇİM HAVASINDA OLMAK
Seçim ufukta görünmese bile, kuduz bir iktidarın ne zaman saldıracağı, ne zaman sandığı gündeme getireceği bilinemez. Bu nedenle, seçim varmış gibi davranmak, artık yalnızca stratejik değil, hayati bir zorunluluktur. Erken seçim ihtimali her zaman vardır ve geçmişte de olmuştur. Beklemek, iktidarın oyununa gelmektir.
Bu nedenle, her muhalefet unsuru bugünden itibaren sahaya inmeli. Bu propaganda değil, bir örgütlenme kampanyasıdır. Sandık sorumluları belirlenmeli, seçmen listeleri kontrol edilmeli, genç seçmenlerle bağ kurulmalı. Seçimin günü belli değil, ama tarihi şimdiden yazılıyor. O tarihte kazanacak olanlar, bugünden hazırlık yapanlardır.
HALKLA TEMAS VE SİYASİ AŞILAMA
İkinci aşamada, halkla temas hayati önemdedir. Seçim yalnızca sandık günü değil, halkın gönlüne giden uzun bir yürüyüştür. Siyasi kuduzluk halka yalnızlık dayatırken, muhalefet birlikte iyileşmeyi vaat etmeli. Belediye hizmetleri, sosyal yardım ağları, gençlik örgütlenmeleri, kadın inisiyatifleriyle halkın her kesimine temas kurulmalı. “Biz varız” demek yeterli değil; “siz de bizimlesiniz” dedirtmek gerekir.
Aynı zamanda, halkı bilinçlendirmek kuduzluğa karşı bir aşıdır. Medya baskı altında olabilir, ama sosyal medya, kahvehaneler, sokaklar hâlâ açık. Doğru bilgiyle halkın aklına değil, vicdanına hitap eden bir dil kullanılmalı. Korku iktidarının panzehiri; bilinçli yurttaştır, örgütlü toplumdur.
ZAMANIN KONTROLÜ: KUDUZUN DEĞİL, UMUDUN TAKVİMİ
Zamanı doğru yönetmek, belki de en kritik noktadır. Seçim için bir geri sayım başlamamış olabilir, ama iktidar için geri sayım çoktan başlamıştır. Onlar günü kurtarmaya çalışırken, muhalefet geleceği inşa etmelidir. Altı ay sonra seçim olacakmış gibi teşkilat hazırlanmalı, bir yıl sonra olacakmış gibi kadrolar oluşturulmalı, yarın seçim olacakmış gibi strateji geliştirilmelidir.
Seçim yalnızca takvimle değil, zihniyetle kazanılır. Her demokrat yurttaş, bugünden seçim gecesine kadar olan süreci bir yolculuk gibi planlamalıdır. Sandık güvenliği, algı yönetimi, halkla iletişim ve güven inşası, aynı anda yürütülmelidir.
SONUÇ: KUDURAN GİDER, MİLLET KALIR
Tarih boyunca kuduran iktidarların sonu hep aynı oldu. Roma’yı yakan çılgınlar, halktan kopmuş saray sakinleri, koltuğu mezarına götürmek isteyen Orta Doğu liderleri… Hepsi bir şekilde ya halk eliyle ya da tarihin eliyle silindi. Türkiye bu kaderi yaşamak zorunda değil. Çünkü bu kez halk daha bilinçli, muhalefet daha tecrübeli ve dünya ile bağ daha güçlü.
Siyasi kuduzluk, bir iktidarın aklını ve ahlakını yitirdiği andır. Bu kuduzluk, geçici olabilir ama kalıcı değildir. Yeter ki halk umudunu yitirmesin, muhalefet birleşsin, örgütlülük kesintiye uğramasın. Sandık gelince değil, sandık gelmeden kazanılır. Ve bu mücadelede en önemli şey: halkı yalnız bırakmamaktır.
Çünkü kudurmuş köpek ne kadar havlarsa havlasın, sonunda çekip gider. Kuduz iktidarlar gider, millet kalır.




Bir yanıt yazın