Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’deki direnişçilere ve soykırıma uğrayan Alevi sivillere yönelik kullandığı dil, siyasi ve etik açıdan ciddi soruları gündeme getirmektedir. Erdoğan’ın “eski rejim artıkları” gibi ifadelerle Suriye’deki halk direnişine karşı yürüttüğü dil, bu çatışmada adalet arayan kesimlere yönelik ağır suçlamalar içermekte ve bu kesimleri kriminalize etmektedir. Erdoğan’ın kullandığı bu söylem, yalnızca Suriye’deki mevcut iktidarın ve terör örgütlerinin yanında yer almakla kalmayıp, bu grupların soykırım yaptıkları eylemlerini de meşrulaştırma amacı taşımaktadır. Ayrıca, Erdoğan’ın söylemlerinin tarihsel olarak benzer ideolojiler ve politikalarla ilişkilendirilen Ortaçağ gericiliğiyle paralellik gösterdiği, bir başka eleştiri konusudur.
Erdoğan, Suriye’deki Alevi sivillere yönelik soykırımla ilgili durumu savunarak, gerçekte bu tür bir katliamı görmezden gelmektedir. Soykırım, bir ulusal, etnik ya da dini grubun kitlesel olarak yok edilmesine yönelik bir eylemdir ve bu tür katliamlar hiçbir ideolojik ve siyasi çıkarla meşrulaştırılamaz. Erdoğan’ın bu konudaki söylemleri, soykırımı savunmak anlamına gelmektedir ve bu, uluslararası hukuk açısından ciddi bir suçtur. Bu tür söylemler, insanlık suçlarına göz yummak ve hatta onları desteklemek anlamına gelir.
Erdoğan’ın Suriye’deki HTŞ baskısına ve zulümle karşı çıkan direnişçilere yönelik “eski rejimin artıkları” gibi hakaretler içeren söylemleri, Suriye halkının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi veren kesimlerine yönelik kullanılan bir argümandır. HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) gibi bir terörist grubu, meşru bir hükümet gibi sunmak ve bu grupları desteklemek, aslında bu örgütlerin işlediği suçları göz ardı etmek anlamına gelir. Ayrıca, bu söylemler, muhalefeti ve direnişi “eski rejim artığı” olarak etiketleyerek, Suriye halkının kendini savunma hakkını inkâr etmek anlamına gelmektedir. Bu tür söylemler, yalnızca devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda sivillerin ve direnişçilerin meşru mücadelelerini de görmezden gelir.
Burada önemli bir sorunun cevabı da Erdoğan’ın söylemleriyle doğrudan ilişkilidir: Eğer Erdoğan, HTŞ gibi terörist bir grubun yanında yer alıyorsa ve bu grubun eylemlerini meşrulaştırıyorsa, o zaman Erdoğan kendisi de, bu örgütlerin bir bakıma “artığı” ya da “hamisi” olarak kabul edilemez mi? Eğer HTŞ, El Kaide’nin ve IŞİD gibi terör örgütlerinin bir ardılıysa ve Erdoğan bu örgütlerin destekçisi ve hamisi haline gelmişse, o zaman Erdoğan da terörizmle ilişkilendirilen bu yapıların bir parçası olarak görülmemeli midir? Bu sorular, Erdoğan’ın Suriye’deki politikalarını sorgulamak için kritik öneme sahiptir.
Erdoğan’ın bu tür söylemleri, Ortaçağ’ın gerici zihniyetiyle paralellikler taşımaktadır. Ortaçağda, egemenler kendi çıkarlarını savunurken halkları baskı altına almış ve onları “artık” olarak tanımlamışlardır. Bugün de, Suriye’deki direnişçiler ve siviller benzer şekilde “eski rejim artığı” olarak tanımlanmakta ve kimlikleri, siyasi hareketleri ve hakları hiçe sayılmaktadır. Erdoğan’ın kullandığı dil, yalnızca tarihsel bağlamda değil, aynı zamanda günümüz insan hakları normları açısından da ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, Erdoğan’ın Suriye’yle ilgili söylemleri, halkların bağımsızlık mücadelesini ve etnik ve dini gruplara yönelik soykırımı görmezden gelerek savunmakta ve bu süreçte ciddi bir suç işlemektedir. Bir liderin, terör örgütlerinin yanında yer alarak halkların özgürlüğüne karşı bu tür söylemleri kullanması, sadece uluslararası camiada değil, tarihsel ve insani açıdan da kınanması gereken bir eylemdir. Erdoğan’ın, HTŞ gibi terör örgütlerinin hamisi haline gelmesi, hem Türkiye’nin demokratik değerlerini hem de bölgedeki adalet arayışını tehdit etmektedir. Bu söylemler, Suriye halkının özgürlüğü ve güvenliği için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır ve Erdoğan’ın bu durumu meşrulaştıran söylemleri, tarihteki benzer totaliter, oligarşik terör rejimlerinin izlediği yolları andırmaktadır.




Bir yanıt yazın