Sefa Yürükel
Bir Stratejinin İki Yüzü
1993 yılının Temmuz ayı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın siyasi tarihine beş gün arayla kazınan ve birbirinin tamamlayıcısı olan iki büyük insanlık suçuyla anılmaktadır. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri sırasında Madımak Oteli’nde çoğunluğu Alevi aydın ve sanatçılardan oluşan 33 kişinin vahşice katledilmesi ile 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Başbağlar köyünde sivil halka yönelik gerçekleştirilen ve yine 33 kişinin öldürüldüğü silahlı saldırı, birbirinden bağımsız münferit olaylar değildir. Bu iki olay, aynı stratejik aklın eşzamanlı olarak devreye sokulan, aynı amaca hizmet eden ve birbirini besleyen iki operasyonel adımıdır. İlkinde hedef kitle inanç temelinde tanımlanmış, ikincisinde ise etnik kimlik üzerinden bir hedef seçimi yapılmıştır. İlk bakışta taban tabana zıt dinamiklerin, hatta birbirine düşman ideolojik kampların ürünü gibi görünen bu iki katliam, derinlemesine incelendiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni fay hatları boyunca parçalamayı hedefleyen kontra-gerilla stratejisinin tamamlayıcı yüzleri olarak tezahür etmektedir.
Bu katliamlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin jeopolitik konumunu yeniden tanımladığı, bölgesel bir güç olma yolunda adımlar attığı bir konjonktürde gerçekleştirilmiştir. Tam da bu dönemde, bir yandan radikal dinci gruplar provoke edilerek laik devlet yapısına ve Alevi toplumuna yönelik şiddet eylemleri teşvik edilmiş, diğer yandan etnik bölücü terör örgütü eliyle sivil halka yönelik katliamlar gerçekleştirilmiştir. Her iki saldırı biçimi de nihai olarak aynı hedefe yönelmiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve Türk milletinin bütünlüğünü ortadan kaldırmak, ülkeyi bir iç savaş sarmalına sürüklemek ve emperyalist yeniden yapılandırma projelerine elverişli bir zemin hazırlamak.
Tarihsel Bağlam ve Jeopolitik Dönüşüm
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla birlikte iki kutuplu dünya düzeni sona ermiş, Türkiye’nin stratejik önemi yeniden tanımlanma sürecine girmiştir. Orta Asya’da bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile tarihsel, kültürel ve dilsel bağlar, Türkiye’yi geniş bir coğrafyada etkin bir bölgesel güç olarak konumlandırma potansiyeli taşımaktaydı. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya uzanan bu geniş etki alanı, küresel güç merkezleri tarafından kontrol altına alınması gereken bir tehdit olarak algılanmıştır. Türkiye’nin bu potansiyelinin akim bırakılması, öncelikle ülke içinde kronik bir istikrarsızlık ortamının yaratılmasına bağlıydı ve bu da ancak etnik, mezhepsel ve siyasal temelli bir iç savaş dinamiğinin tetiklenmesiyle mümkün olabilirdi.
NATO bünyesinde şekillendirilen ve Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa ülkelerinde “Gladio” kod adıyla faaliyet gösteren gizli yapılanmalar, Türkiye’de de “Kontrgerilla” adı altında örgütlenmiştir. Bu yapılanmalar, resmî devlet hiyerarşisinin dışında konumlanan, kendine özgü emir-komuta zincirine sahip, illegal faaliyetleri meşru gösterecek provokasyonları planlayan ve uygulayan hücrelerden oluşmaktaydı. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla bu yapılar işlevsiz kalmamış, aksine hedef rotasını ülke içindeki bölünme dinamiklerine çevirerek yeniden yapılandırılmıştır. 1990’ların başından itibaren Türkiye’de tırmanan siyasal şiddet olaylarının, faili meçhul cinayetlerin ve kitlesel katliamların arka planında bu yeniden yapılandırmanın izleri sürülebilmektedir.
1993 yılı, bu stratejinin en kanlı uygulamalarına sahne olmuştur. 24 Ocak 1993’te gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, 24 Mayıs’ta PKK’nın Bingöl-Elazığ karayolunda 33 askeri şehit etmesi ve nihayet Temmuz ayında Sivas ve Başbağlar katliamları, aynı zincirin halkaları olarak değerlendirilmelidir. Bu olaylar dizisi, Türkiye’yi yönetilemez hale getirmeyi, demokratik kurumları işlevsiz kılmayı ve toplumu birbirine düşman kamplara bölmeyi amaçlayan kapsamlı bir psikolojik harp planının uygulama adımlarıdır.
Makas Stratejisi: Eşzamanlı İki Cephede Gerilim Üretimi
Kontra-gerilla doktrininin en karakteristik özelliklerinden biri, toplumu oluşturan farklı kesimleri eşzamanlı olarak radikalleştirip birbirine karşı kışkırtan “makas stratejisi”dir. Bu strateji uyarınca, toplumsal barışı tehdit eden iki zıt kutup aynı anda beslenmekte, finanse edilmekte ve provoke edilmektedir. Amaç, merkezdeki ılımlı, uzlaşmacı ve devleti ayakta tutan geniş toplumsal kesimi iki uç arasında sıkıştırarak etkisizleştirmektir. Türkiye özelinde bu strateji, bir yandan radikal dinci hareketlerin diğer yandan etnik bölücü terörün eşzamanlı olarak güçlendirilmesi ve kışkırtılması biçiminde uygulanmıştır.
Bu bağlamda, 1990’ların başında yükselen siyasal İslamcı hareket ile güçlenen bölücü etnik terör arasındaki paralellik tesadüfi değildir. Radikal dinci grupların finansman kaynaklarına erişimi, medya ve eğitim alanında örgütlenme serbestisi, güvenlik bürokrasisine sızma kapasitesi ile PKK terör örgütünün lojistik imkânları, kırsal alandaki silahlı kapasitesi, uluslararası bağlantıları ve siyasal alandaki uzantılarının korunması arasındaki simetri dikkat çekicidir. Her iki yapı da aynı dönemde, benzer yöntemlerle ve birbirini besleyen bir söylemle güç kazanmıştır. Radikal dinci hareketin Alevi toplumuna yönelik nefret söylemi ile etnik bölücü terör örgütünün devletin güvenlik güçlerini hedef alan şiddet eylemleri, toplumsal dokuyu tahrip eden paralel süreçlerdir.
Sivas ve Başbağlar katliamları, bu makas stratejisinin 1993 yazında en kanlı biçimde kapanma anına işaret etmektedir. İki olay arasındaki beş günlük süre, planlamanın eşgüdümünü ve her iki saldırının da aynı stratejik zamanlamaya tabi olduğunu göstermektedir. Sivas’ta radikal dinci grupların mobilize edilmesiyle Alevi aydınlara yönelik katliam gerçekleştirilirken, henüz yaralar sarılmamışken Başbağlar’da etnik bölücü terör örgütünün sivil köylüleri katletmesi, toplumun farklı kesimlerinin birbirine karşı topyekûn bir husumete sürüklenmesi için hesaplanmış bir psikolojik harekât aşamasıdır. Dönemin hükümetinin zayıflatılması, güvenlik bürokrasisinin felç edilmesi ve toplumsal kutuplaşmanın derinleştirilmesi bu eşzamanlı saldırıların ulaşmak istediği stratejik hedeflerdir.
Sivas Katliamı: Kültürel Kırılmanın Provokasyonla Tetiklenmesi
Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri, yıllardır Anadolu’nun kadim inanç geleneklerini, halk ozanlığı kültürünü, tasavvufi hoşgörü anlayışını ve toplumsal barışı temsil eden seküler bir festival niteliğindeydi. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “incinsen de incitme” öğretisini, Pir Sultan Abdal’ın zalime karşı direniş ahlakını ve Anadolu Aleviliğinin insan merkezli evrensel değerlerini yaşatan bu etkinlikler, aynı zamanda farklı inanç ve kültürlerden insanları bir araya getiren bir kaynaşma vesilesiydi. 1993 yılında düzenlenen etkinliklere yazar Aziz Nesin’in davet edilmesi, kontra-gerilla yapılanması için aranan provokasyon zeminini hazırlamıştır.
Aziz Nesin, Selman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” romanının Türkçeye çevrilip yayımlanmasına öncülük etmiş bir aydındı. Bu tutumu, radikal dinci gruplar tarafından uzun süredir hedef gösterilmesine yol açmıştı. Önceden planlandığı her aşamasıyla aşikâr olan bir senaryo uyarınca, etkinliklerin başlamasından günler önce yerel ve ulusal düzeyde radikal dinci basın ve çevreler tarafından bir linç kampanyası başlatılmış; Aziz Nesin “dinsizlikle”, “Allah düşmanlığıyla” itham edilmiş ve etkinlikler bir “küfür şöleni” olarak takdim edilmiştir.
2 Temmuz 1993 Cuma günü, organize bir kalabalık Cuma namazı çıkışı harekete geçirilmiş, önceden hazırlanan sloganlar ve pankartlarla kışkırtılan grup Madımak Oteli önüne yönlendirilmiştir. Kalabalığın saatlerce süren kuşatması sırasında güvenlik güçlerinin pasif kalması, müdahalede bulunmaması ve hatta bazı tanıklıklara göre kalabalığa kolaylık sağlaması, olayın bir “spontane halk hareketi” değil, kontrollü bir operasyon olduğunun en kritik kanıtıdır. İtfaiyenin geç intikal etmesi, çevre illerden takviye güvenlik güçlerinin neden çağrılmadığı, otel çevresinde güvenlik kordonu oluşturulmaması gibi hususlar, katliamın gerçekleşmesi için gerekli ortamın bilinçli olarak hazırlandığını göstermektedir.
Otelin ateşe verilmesiyle 33 kişi yanarak ve dumandan boğularak feci şekilde can vermiştir. Aralarında Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ve Edibe Sulari gibi halk ozanlarının, aydınların ve etkinliklere katılan Alevi yurttaşların bulunduğu kurbanlar, yalnızca Alevi toplumunun değil, tüm Türkiye’nin ortak kültürel hafızasının ve sanat birikiminin hedef alındığını göstermektedir. Katliamın ardından yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri ise büyük bir skandala dönüşmüştür. Olayın asli failleri ve azmettiricileri büyük ölçüde korunmuş, yargılamalar yıllarca sürüncemede bırakılmış ve verilen cezalar ya sembolik düzeyde kalmış ya da zaman aşımına uğratılmıştır.
Başbağlar Katliamı: Etnik Faşist Terörün Sivil Kıyımı
Sivas’ta Madımak Oteli’nin külleri henüz soğumamışken, 5 Temmuz 1993 akşamı Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyü, PKK terör örgütünün kanlı bir saldırısına sahne olmuştur. Saldırının zamanlaması, hedef seçimi ve uygulanma biçimi, bu katliamın Sivas olaylarının bir rövanşı olarak kamuoyuna servis edilmek üzere planlandığını açığa çıkarmaktadır. Böylece iki katliam arasında yapay bir illiyet bağı kurulmuş, “Alevilere yapılana karşılık Sünnilere saldırıldı” algısı yaratılarak toplumsal ayrışma derinleştirilmek istenmiştir. Oysa her iki katliam da aynı merkezden yönetilen, aynı amaca hizmet eden ve aynı stratejik planın parçası olan operasyonlardır.
PKK militanları köy meydanında topladıkları sivilleri kurşuna dizmiş, evleri ateşe vermiş ve 33 masum köylüyü öldürmüştür. Ölenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların bulunması, saldırının askeri bir hedefe yönelik olmadığını, tamamen ideolojik ve psikolojik harp amaçlı olduğunu kanıtlamaktadır. Köyün seçimi de rastlantısal değildir. Başbağlar, demografik yapısı ve coğrafi konumu itibarıyla, saldırının yaratmak istediği toplumsal infiali en üst düzeye çıkaracak özelliklere sahipti. Katliamın hemen ardından, sanki önceden hazırlanmış bir senaryonun parçasıymışçasına, olay Sivas’ın rövanşı olarak lanse edilmiş; medyada ve siyasi söylemde iki olay arasında doğrudan bağlantı kuran yorumlar dolaşıma sokulmuştur.
Oysa gerçek çok daha karmaşık ve karanlıktır. PKK terör örgütünün böylesine stratejik bir hedef seçimi yapabilmesi, saldırının zamanlamasını Sivas olaylarının hemen ardına denk getirebilmesi ve ulusal kamuoyunda yaratacağı etkiyi önceden hesaplayabilmesi, sıradan bir terör eyleminin çok ötesinde bir planlamaya işaret etmektedir. Bu düzeyde bir eşgüdüm, örgütün kendi başına gerçekleştirebileceği bir şey değildir; arkasında profesyonel istihbarat desteği, psikolojik harp uzmanlığı ve kontra-gerilla birikimi bulunmaktadır. Saldırının amacı, etnik temelli bir iç savaşın fitilini ateşlemek, Türkiye’nin doğusunda ve batısında farklı etnik ve mezhepsel grupları birbirine düşman etmek ve nihayetinde ülkeyi bölünme sürecine sürüklemektir.
Derin Yapılanma: Gladio’nun Türkiye’deki Uygulama Mekanizmaları
Her iki katliamda da sahada görünen aktörler farklı olmakla birlikte, olayları hazırlayan istihbarat zafiyeti, güvenlik boşluğu ve provokasyon zinciri ortak bir üst aklı işaret etmektedir. NATO’nun Soğuk Savaş boyunca Batı Avrupa’da ve Türkiye’de inşa ettiği “stay-behind” ağları, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasının ardından dağıtılmamış, bilakis hedef rotasını ülke içindeki bölünme dinamiklerine çevirerek işlevini sürdürmüştür. Bu yapılanmalar, devletin resmî kurumları içinde yuvalanan ancak onlardan bağımsız hareket edebilen, kendilerini her türlü hukuki ve demokratik denetimin dışında konumlandıran illegal ağlardır.
Türkiye’deki kontra-gerilla yapılanmasının en belirgin özelliği, birbirine zıt görünen ideolojik grupları aynı anda kontrol edebilme ve yönlendirebilme kapasitesidir. Radikal dinci gruplar ile etnik bölücü terör örgütü, bu yapılanma için iki farklı operasyonel enstrümandan ibarettir. İlki toplumun dini hassasiyetlerini istismar ederek mezhepsel çatışma üretmekte, ikincisi etnik aidiyetleri kışkırtarak bölücü bir siyasi projeyi hayata geçirmeye çalışmaktadır. Her ikisi de görünürde birbirinin düşmanı olan bu iki yapı, derin yapılanma için tamamlayıcı işlevlere sahiptir: Biri diğerinin varlığını meşrulaştırmakta, diğeri ötekinin şiddetini haklı göstermektedir. Bu simbiyotik ilişki, kontra-gerilla stratejisinin en sofistike uygulamalarından biridir.
Sivas’ta radikal dinci unsurları mobilize eden illegal ağ ile Başbağlar’da PKK’nın lojistik ve istihbarat desteğini sağlayan derin yapılanma, aynı merkezin farklı uzantıları olarak değerlendirilmelidir. Olayların ardından yürütülen soruşturmaların akim kalması, sorumluların büyük ölçüde korunması, delillerin karartılması ve her iki katliamın da zaman aşımı riskiyle karşı karşıya bırakılması, devlet içindeki bu yapılanmanın etkinliğini sürdürdüğünü göstermektedir. Soruşturmalardaki engellemeler, tanıkların susturulması, kritik belgelerin ortadan kaybolması ve olayların üzerine gidilmesini engelleyen bürokratik direnç, kontra-gerilla yapılanmasının devlet aygıtı içindeki nüfuzunun somut göstergeleridir.
Emperyalist güçlerin Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü hedef alan bu operasyonlara verdiği örtülü destek, uluslararası platformlarda açıkça görülebilmektedir. Avrupa ülkelerinin PKK terör örgütüne sağladığı finansman, lojistik ve siyasal himaye ile radikal dinci yapılanmalara tanıdığı hareket serbestisi, bu çifte standardın en bariz kanıtıdır. Uluslararası insan hakları örgütlerinin Sivas katliamı karşısındaki suskunluğu ile Başbağlar katliamına ilişkin seçici duyarlılığı, aynı merkezden yönetilen algı operasyonunun parçasıdır. Her iki katliam da, Türkiye’yi zayıflatmak ve bölgesel bir güç olmasını engellemek isteyen küresel aktörlerin stratejik çıkarlarına hizmet etmiştir.
Sorumluluk ve Yüzleşme: Tarihsel Adaletin Tesisi
Sivas katliamının failleri arasında yer alan provokatörlerin büyük bölümü, dönemin yargısal süreçlerinden ya hafif cezalarla ya da beraatle kurtulmuştur. Olay mahallinde güvenlik zafiyetine yol açan kamu görevlileri hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemiş, siyasi sorumluluk ise hiçbir zaman tam anlamıyla tartışılmamıştır. Devlet güvenlik güçlerinin olay mahallindeki ihmalinin, hatta bazı tanıklıklara göre iş birliğinin ortaya çıkarılması, katliamın hukuki ve siyasi sorumluluğunu zaman aşımına uğramayan bir insanlık suçu olarak tanımlamayı gerektirmektedir. Başbağlar’da ise fail PKK terör örgütü mensupları doğrudan sorumlu olmakla birlikte, saldırının zamanlaması ve hedef seçimi üzerinden yürütülen dezenformasyon kampanyasının arkasındaki istihbarat ağları ve psikolojik harp uzmanları aydınlatılmamış, bu bağlantıların üzerine yeterince gidilmemiştir.
Her iki olayda da asli sorumluluk, Türkiye Cumhuriyeti’ni etnik ve mezhepsel çatışma sarmalına sürükleyerek bağımsızlığını ve bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaçlayan emperyalist strateji ile bu stratejinin taşeronluğunu yapan yerli kontra-gerilla unsurlarına aittir. PKK’nın etnik faşist ideolojisi ile radikal dinci terör arasındaki iş bölümü, aynı imha planının iki ayrı uygulama cephesidir. Her iki yapı da Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini, laik ve demokratik hukuk devletini, toplumsal barışı ve milli bütünlüğü hedef almıştır. Bu nedenle, iki katliamın birbirinden ayrı değerlendirilmesi, olayların arka planındaki stratejik bütünlüğün kavranmasını engellemekte ve sorumluluk zincirinin üzerinin örtülmesine hizmet etmektedir.
Gerçek bir yüzleşme, öncelikle her iki katliamın resmî anma günü olarak kabul edilmesini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî takviminde bir insanlık ayıbı olarak yer almasını gerektirmektedir. Ders kitaplarında bu katliamların bilimsel veriler ışığında, arka planları, gelişim süreçleri ve sonuçlarıyla birlikte ele alınması, yeni nesillerin tarihsel bilinçle yetişmesi için zorunludur. Akademik çalışmaların teşvik edilmesi, belgelerin açığa çıkarılması, tanıklıkların kayıt altına alınması ve uluslararası platformlarda bu katliamların insanlığa karşı suç olarak tescili için diplomatik ve hukuki mücadele yürütülmesi, devletin tarihsel ve ahlaki yükümlülüğüdür.
Sonuç: Ortak Acı, Ortak Hafıza, Ortak Gelecek
2 Temmuz Sivas ve 5 Temmuz Başbağlar katliamları, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve Türk milletinin bütünlüğüne yönelik topyekûn bir saldırının ikiz vecheleridir. Bu katliamlar, aynı stratejik planın inanç temelli istismar ve etnik faşist terör olmak üzere iki farklı hatta eşzamanlı olarak uygulamaya konulan operasyonlarıdır. Hedef, Türkiye’yi bir iç savaşa sürükleyerek parçalamak, bölgesel bir güç olarak yükselmesini engellemek ve emperyalist yeniden yapılandırma projelerine elverişli bir kaos zemini hazırlamaktır. Sivas’ta yakılan Madımak Oteli ile Başbağlar’da ateşe verilen köy evleri, aynı ateşin iki ayrı noktada parlayan alevleridir.
Acılar arasında ayrım yapmak, bu insanlık düşmanlığı stratejinin en büyük başarısı olacaktır. Oysa Sivas’ta yitirilen her can ile Başbağlar’da yitirilen her can, aynı milletin evlatlarıdır ve her ikisi de aynı karanlık planın kurbanlarıdır. Pir Sultan Abdal’ın insan sevgisini sazıyla taşıyan ozanlar ile Anadolu’nun ücra bir köşesinde alın teriyle geçimini sağlayan köylüler, aynı ölüm makinesinin farklı dişlileri arasında can vermiştir. Her iki katliamın resmî anma günü olarak kabul edilmesi, yalnızca kurbanların aziz hatırasına duyulan saygının değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşını koşulsuz olarak koruma iradesinin ve tarihle yüzleşme kararlılığının ifadesi olacaktır.
Toplumsal hafızanın canlı tutulması, benzer acıların bir daha yaşanmaması için en güçlü güvencedir. Bu hafıza, insanlık düşmanı güçlerin istediği gibi intikam ve husumet duygularını değil, adalet ve dayanışma bilincini beslemelidir. Sivas ve Başbağlar, yalnızca yas günleri olarak değil, aynı zamanda bir daha asla yaşanmaması gerekenlerin uyarı levhaları olarak anılmalıdır. Gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya konulmalı, sorumluluk zinciri aydınlatılmalı ve tarihsel adalet tesis edilmelidir. Ancak o zaman, Sivas’ta ve Başbağlar’da yitirilen 66 masum can, ışıklar içinde uyuyabilir.
Kaynakça
Akyol, H. (2015). Türkiye’de Kontrgerilla: Derin Devletin Kısa Tarihi. İstanbul: İleri Yayınları.
Aydın, E. (2009). Sivas Katliamı ve Devlet. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.
Bozkurt, C. (2012). Derin Devlet ve 1993: Faili Meçhuller Dönemi. Ankara: Kripto Yayınları.
Çelik, M. (2020). Başbağlar Katliamı: Belgeler ve Tanıklıklar. İstanbul: Belge Yayınları.
Demirtaş, N. (2018). Alevi Kıyımları: Tarihsel Süreç ve Sivas Olayları. İzmir: Etki Yayınları.
Ganser, D. (2005). NATO’nun Gizli Orduları: Gladio ve Terörizm. (Çev. M. Eriş). İstanbul: Güncel Yayıncılık.
Kongar, E. (2016). 28 Şubat ve Derin Devlet. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Küçük, Y. (2011). Gladyo ve Kontrgerilla. Ankara: Berfin Yayınları.
Mumcu, U. (1993). Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925. İstanbul: um:ag Yayınları.
Öztürk, S. (2014). Sivas: Madımak’ta 2 Temmuz 1993. Ankara: Ümit Yayıncılık.
Şener, N. (2004). Kırmızı Cuma: Sivas Katliamı. İstanbul: Günizi Yayıncılık.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu Raporu. (1994). Sivas Olayları Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. TBMM Yayınları.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu Raporu. (2013). Başbağlar Katliamı Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. TBMM Yayınları.
Yalçın, S., & Yurdakul, D. (2002). Bay Pipo: Bir MİT Görevlisinin Sıradışı Yaşamı. İstanbul: Doğan Kitap.
Zürcher, E. J. (2015). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. (Çev. Y. Saner). İstanbul: İletişim Yayınları.



Bir yanıt yazın