Çok kötü sıkışan Pişeverî, meclisin gizli bir oturumunda üç seçenekli bir karar çıkarır. Birincisi Türkiye’ye ilhak, ikincisi eğer ilhak meselesi Türkiye’ye zarar verecekse istiklâl ilân etmek ve Türkiye’nin desteğini almak, üçüncüsü de Türkiye’den olumlu cevap alınmazsa İran’ın bünyesinde kalmak. Bunun için Ankara’ya bir heyet gönderilir. Heyet Ankara’da İnönü ile görüşmek için üç ay
bekler. Türkiye, Stalin ile Şah arasındaki gizli petrol anlaşmasını bildiğinden olsa gerek, bu talebe olumlu cevap veremez.
Tahran yönetimi, artık “Azerbaycan Millî Hükümeti”ni ve Kadı Muhammed’in başkanı ve Molla Mustafa Barzanî’nin sekreterliğini yaptığı Mahabat Kürt yönetimini ortadan kaldırmanın yolunu açmıştır. Ülkede genel seçim yapılacağını ilân eder. Tebriz tabiî olarak buna karşı çıkar. Tahran yönetimi, “Azerbaycan Muhtar Hükümeti”ni yasa dışı ilân ederek 10 Aralık 1946’da, Amerikalı General Norman Schwartzkopf”un komutasında ve Amerika’dan satın alınan 40’ı dört motorlu savaş uçağı olmak üzere 150 savaş uçağı, 147 top ve binlerce ağır silahla donatılmış İran ordusu beş koldan Tebriz üzerine yürür. Güney Azerbaycan şehir ve köylerinin üzerine bomba yağdırır. Şah orduları 12 Aralık 1946’da Tebriz ve
Urmiye’ye girer. Üç gün bölgede katliam yapar. 25 bin Azerbaycan Türkü katledilir.
2500 kişi idama mahkûm edilir. 8 bin kişi ağır cezalara çarptırılır. 3600 aile Fars bölgelerine sürgüne gönderilir. 70 bin kişi Kuzey Azerbaycan’a sığınır. Emperyalist Şah orduları, bütün kültür, sanat ve edebiyat ocaklarını, yayınevlerini, kitapçıları, şairler ve yazarlar evini, bütün kültür kulüplerini yakıp, yıkar, yağmalar. Türkçe yayımlar başta olmak üzere, bütün Türklükle ilgili kitaplar toplatılarak tongallarda (büyük ateşlerde) yakılır (Mücirî 1985:171; Bayır 1999: 117; Tağıyéva vdğ. 2000:260).
Pişeverî, fedaîleriyle birlikte Bakü’ye sığınır. Onunla birlikte onlarca şair, yazar, bürokrat, milletvekili de gider. Stalin, tedirgin olur. Pişeverî’nin ülkesindeki Türkleri ayaklandıracağından korkar. Pişeverî’den silahını bırakıp fedaîlerini dağıtmasını ister. Oysa Pişeverî, Gence yakınlarındaki Hacıkend ormanında hazırlık
yapmaktadır, vatanını işgalden kurtarmak için Tebriz’e hareket edecektir. Ne hazindir ki Pişeverî, Şeki’ye giderken Yevlak şehri yakınlarında 11 Temmuz 1947 günü trafik kazası süsü verilerek öldürülür (Ören 1980: 103).
Pişeverî hareketi başarıya ulaşamamış bir hareket olarak görülebilir. Ancak sonuç itibariyle, Batılı ülkelerin gerçek yüzlerinin görülmesine, İran Türklerinin şuurlanmasına, millî hassasiyetin yükselmesine sebep olmuştur. Bütün bunlarla birlikte bağımsızlığın lezzeti tadılmıştır.
Burada Winston Churchill’in, 1936 yılında, İngiliz Avam Kamarasında, petrol ve İngiltere’nin menfaatleri müzakere edilirken söylediği şu cümlelerini hatırlamak faydalı olacaktır: “Bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir.” (Karadağ
1991: 11). Evet gerçekten emperyalist devletler için “petrol”ün “kandan” daha kıymetli olduğu hele günümüzde daha iyi görülmektedir. Rusya için, İngiltere, Amerika, Fransa, Hollanda için Orta ve Yakın Doğunun petrolleri gerekli idi. Onlar için İranlının, Turanlının kanının dökülmesi çok da önemli değildir. Kan dökmek
için sevk edilen askerler de Afrika’nın Asya’nın kiralık askerleri olursa kanın hiç de önemi kalmamaktadır.
20. yüzyılın ortalarında İran’ın zenginliklerini bölüşme mücadelesi çok hız kazanır. İran ülkesi, arena hâlini alır. Halk, petrol devlerinin ayakları altında perişan olur. 1947 seçimlerinde Kavam’ın liderliğini yaptığı İran Demokrat Partisi ezici bir çoğunlukla iktidara gelir. Kavam, Rusya ile yaptığı gizli anlaşmayı resmîleştirmek ister. Türk asıllı milletvekili Muhammed Musaddık, Şah ve Kavam’ın niyetini
mecliste açıklar ve petrol işletmelerinin millîleştirilmesi fikrini ortaya atar.
Kamuoyu, Kavam’ın aleyhine, Musaddık’ın lehine tavır alır. Kavam istifa eder.
Sırasıyla Bayat, Sait, Hakimî, Hajir, Ali Mansur, Razmara, Hüseyin Âla başbakan olur. Hepsinin niyeti aynıdır. Bu arada Azerbaycan Demokrat Fırkası, İran Halk Partisi, Azerbaycan Demokratik Cavanlar Partisi, Millî Cephe Partisi adı altında birleşir, emperyalist güçlere karşı güç birliği oluştururlar. Millî Cephe Partisi denilen
bu oluşumun liderliğine de Muhammed Musaddık getirilir. Asıl adı Muhammed Hidayet olan Dr. Muhammed Musaddık (1881-1967) aristokrat Türklerden Necmüs Saltana’nın oğludur. Aynı zamanda Kaçar hükümdarlarından Muzafereddin Şah’ın torunu ile evlidir. Yargılama esnasında hâkimin sorduğu “İdeolojin nedir?” sorusuna
“Türk milliyetçisiyim.” diye cevap vermesinden de anlaşıldığı gibi Türk milliyetçisi ve Kaçar yanlısıdır (Attar 2006: 122) Hatta Özkaya’nın yazdığına göre “Musaddık’ın en önemli özelliği, rüşvet yemeyen ender namuslu politikacılardan biridir.” O, mahkeme heyetine “Men Farisî (Farsça) bilmirem, çünkü men Türk’em” demiş ve tercüman istemiştir (Özkaya 2006: 5 vd.).
Başbakan Razmara, 7 Mart 1951 günü öldürülür. Şah, halkın ve Millî Cephe Partisi’nin baskısına dayanamayarak, Millî Cephe Partisi’nin başkanı Muhammed Musaddık’ı 29 Nisan 1951’de başbakan tayin eder. Musaddık, İran petrollerini millileştirerek emperyalistlerin elinden kurtarmak için meclisten karar çıkarır ve Şah’a onaylatır. İngiltere ve Amerika, bunu kabul etmez ve dünyayı ayağa kaldırırlar. İngiltere için İran petrollerini kaybetmek Büyük Britanya’nın bitmesi demektir. Rusya ise Amerika ve İngiltere’nin İran’dan çıkmasını istemektedir. Çünkü İngilizler ve Amerikalılar İran’dan çıkarıldıktan sonra, kendisinin İran petrollerine el koyabileceğini düşünür.
İngiltere’nin, Amerika’nın bütün teklif ve gayretleri, Türkiye’nin barış girişimleri sonuç vermez. Winston Churchill yeniden devreye girer. Büyük Britanya Intelligence Service’i ve Amerikan gizli örgütü “Central Intelligence Agency” (CIA), Musaddık’ı devirmek için faaliyete geçer. İran Şah’ı ve İngilizler Dr. Muhammed Musaddık’ı bilhassa Türk olduğu için başbakan kalmasını istememektedir (Özkaya 2006: 57).
Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.


Bir yanıt yazın