Hegemonyanın Krizi ve Devletin Dirilişi: Türkiye’de Siyasal Yapının -CHP Üzerinden Atatürkçü Köklerine Zorunlu Dönüşü

Okuma Süresi:

8–12 dakika
❤️

Bu makale, küresel güç dengesinin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli tek kutuplu yapıdan çok merkezli bir sisteme evrilmesinin, Türkiye siyasetinde yarattığı yapısal kırılma ve yeniden konumlanma dinamiklerini disiplinlerarası bir perspektifle incelemektedir. Çalışmanın temel tezi, ABD hegemonyasının küresel ölçekteki çözülüşünün, bu hegemonyanın Türkiye’deki uzantısı ve işbirlikçisi konumundaki siyasal aktörlerin ontolojik ve politik zeminini yok ettiğidir. Bu süreç, Türk devlet aklının ve bürokratik omurgasının derinlerinde yer alan milli güçleri, CHP’yi kurucu Atatürkçü ideoloji ve vizyon etrafında yeniden yapılandırmaya zorlayan tarihsel bir moment yaratmıştır. Bu yeniden yapılandırma süreci, “mutlak butlan” hukuk doktrini çerçevesinde Yeni CHP yapılanmasının yargı kararlarıyla geçersiz kılınması, Kemal Kılıçdaroğlu’nun milli devlet operasyonuna katılarak Atatürkçü vizyonu kabul etmesi ve Atlantikçi kanadın temsilcileri olan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun kademeli tasfiyesi gibi somut gelişmelerle ilerlemektedir. Marksist devlet teorileri, Gramsci’nin hegemonya kavramı, post-kolonyal bağımlılık okulu, Weberyan bürokrasi analizi ve siyasal antropolojinin patronaj-kliyentalizm çerçevesi ışığında değerlendirildiğinde, Türkiye’de yaşananlar sadece bir hükümet değişimi değil, devletin özüne dönüşünü temsil eden yapısal bir yeniden kuruluş sürecidir.

Tarihsel Blokun Krizi ve Jeopolitik Deprem

Uluslararası sistem, 1990 sonrası “Tarihin Sonu” yanılsamasının ardından, Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezinde öngördüğü kültürel fay hatlarının ve Wallerstein’ın “Dünya Sistemleri Analizi”nde belirttiği merkez-çevre çelişkilerinin keskinleştiği bir dönemece girmiştir. ABD’nin tek kutuplu momenti sona ererken, çok kutupluluk yalnızca yeni güç merkezlerinin ortaya çıkışı değil, aynı zamanda bu güçlerin nüfuz alanlarındaki yerel siyasal yapıları dönüştürme kapasitesi anlamına gelmektedir. Bu dönüşüm, Vestfalyan egemenlik anlayışının aşınması, uluslararası hukukun araçsallaşması ve devlet-dışı aktörlerin güç kazanması gibi çok katmanlı süreçleri içermektedir.

Türkiye, bu jeopolitik depremin merkez üssünde yer almaktadır. Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında ABD emperyalizminin bölgesel bir aparatı olarak konumlandırılmış, AKP döneminde ise “ılımlı İslam” modeliyle bu işlev derinleştirilerek devletin kurucu ontolojisi olan laik-ulusalcı yapı sistematik biçimde çözülmeye çalışılmıştır. Ancak emperyal merkezde başlayan güç kaybı, Kissinger’ın “Dünya Düzeni”nde tanımladığı Vestfalyan sistemin çöküşü ile birleşince, çevredeki işbirlikçi yapıların da ayakta kalması imkansız hale gelmektedir. Bu, basit bir siyasi rejim değişikliği değil, Gramsci’nin “organik kriz” kavramıyla açıklanabilecek, “eskinin öldüğü ama yeninin doğamadığı” bir ara dönemin sona erişidir. Türkiye özelinde bu, ABD vesayet sisteminin devlet ve toplum içindeki uzantılarının hızla çözülmesi ve devletin “milli” reflekslerinin açığa çıkmasıdır. Organik kriz, aynı zamanda bir “otorite krizi”dir; mevcut iktidar bloğu artık yönetemez hale gelirken, yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmek istememektedir.

Devlet Teorileri ve Türkiye’de “Derin” Yapının Ontolojisi

Devlet, liberal teorilerin öne sürdüğü gibi tarafsız bir hakem değil, Nicos Poulantzas’ın ifadesiyle “sınıf mücadelelerinin bir yoğunlaşma alanı” ve “toplumsal formasyonun bütünlüğünü sağlayan düzenleyici faktör”dür. Poulantzas’ın “göreli özerklik” kavramı, kapitalist devletin, egemen sınıfların kısa vadeli çıkarlarından görece bağımsız hareket ederek, aslında onların uzun vadeli çıkarlarını garanti altına aldığını ifade eder. Bu teorik çerçeve, Türk devlet geleneğinin özgünlüğünü kavramak için verimli bir başlangıç noktasıdır.

Türk devlet geleneği, bu yoğunlaşmanın kendine özgü bir formunu temsil eder. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide, devlet-i ebed müddet fikri, toplumdan özerk, kutsanmış ve bekası her şeyin üzerinde olan bir aygıt tahayyülü yaratmıştır. Metin Heper’in “aşkın devlet” ve Şerif Mardin’in “merkez-çevre” teorisi, bu geleneğin modern Türkiye’deki yansımalarını anlamak için temel referans noktalarıdır. Mardin’e göre Türk siyasetinin temel çatışma ekseni, devleti temsil eden laik-bürokratik “merkez” ile dinsel-etnik kimliklerin ağırlıkta olduğu “çevre” arasındadır. Cumhuriyet devrimi, bu merkez-çevre ilişkisini radikal biçimde dönüştürmüş, merkezi modernleştirici-laik değerler etrafında yeniden kurmuştur.

Bu devlet aklı, iç ve dış tehditler karşısında bürokratik-askeri omurgası aracılığıyla rejimi koruma refleksine sahiptir. AKP’nin 20 yılı aşkın iktidarı boyunca bu omurgayı pasifize etme, “sivilleşme” adı altında ABD ve AB patentli “çok kültürlülük” ve “post-modern kimlik siyaseti” ile devleti aşındırma çabası, derin yapı tarafından her zaman bir beka tehdidi olarak algılanmıştır. Bugün ABD hegemonyasının küresel olarak sarsılması, bu algının eyleme dönüşmesi için gerekli dışsal koşulu yaratmıştır. Devlet içindeki “milli güçler”, artık zamanın daraldığını, ikinci bir alternatifin olmadığını ve Atatürk’ün çizdiği tam bağımsızlık ve milli egemenlik rotasına dönülmesi gerektiğini net bir biçimde görmektedir. Bu, suyun akıp yolunu bulması kadar doğal ve zorunlu bir süreçtir.

CHP’nin Ontolojik Güvenliği: Atatürkçülüğün Dirilişi, Mutlak Butlan ve “Yeni”nin Tasfiyesi

CHP, kuruluşundan itibaren, devletin kurucu ideolojisi olan Atatürkçülüğün siyasal alandaki taşıyıcısı olma misyonuyla tanımlanmıştır. Bu misyon, onu bir “kitle partisi” olmanın ötesinde, devlet aklının parlamenter sistemdeki doğrudan temsilcisi konumuna yükseltmiştir. Partinin tarihsel evrimi incelendiğinde, bu misyonun farklı dönemlerde farklı yorumlarla yeniden üretildiği, ancak özünde devleti kuran iradenin siyasal temsilcisi olma vasfının korunduğu görülür.

Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde, özellikle Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu hizbi tarafından temsil edilen “Yeni CHP” çizgisi, partiyi bu ontolojik güvenlik alanından kopararak, ABD-AB eksenli “ilerici” ve çok kimlikli bir liberal sol partiye dönüştürme projesidir. Bu proje, kimlik siyasetini sınıf siyasetinin yerine ikame eden, ulus-devleti aşındırmayı “ilericilik” sanan, küresel finans kapitalin siyasi ajandasını “özgürlükçülük” olarak pazarlayan bir anlayışa dayanmaktadır. Özgür Özel’in genel başkanlığı ve Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden şekillenen bu Atlantikçi çizgi, partiyi tarihsel misyonundan tamamen kopararak, ABD merkezli küreselci ağların Türkiye’deki doğrudan siyasi uzantısı haline getirme riskini taşımaktadır.

Ne var ki, bu yapay blok, ABD düzeninin küresel çatırdayışı ile birlikte temelsiz kalmıştır. Bu noktada devreye giren en kritik hukuki ve siyasi mekanizma, mutlak butlan doktrini olmuştur. Hukuk teorisinde mutlak butlan, bir hukuki işlemin, kurucu unsurlarındaki veya emredici hukuk kurallarına aykırılık nedeniyle baştan itibaren (ex tunc) geçersiz sayılması, hiç doğmamış kabul edilmesidir. Bu doktrin, Yeni CHP’nin parti tüzüğünde ve kurultay süreçlerinde yapılan ve partiyi kurucu ideolojisinden koparan değişikliklerin, parti tüzel kişiliğinin ontolojisine aykırı olduğu gerekçesiyle yargı tarafından geçersiz kılınmasını mümkün kılmaktadır. Mahkeme kararıyla, partiyi Atatürkçü çizgiden uzaklaştıran tüzük değişikliklerinin, kurultay kararlarının ve bu kararlara dayanarak yapılan atamaların mutlak butlanla malul olduğunun tespiti, Yeni CHP yapılanmasını hukuken çökertmekte ve partiyi kurucu misyonuna dönmeye zorlamaktadır.

Bu hukuki sürecin en çarpıcı sonucu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun pozisyonundaki radikal dönüşüm olmuştur. Uzun yıllar “Yeni CHP” çizgisinin mimarı olarak hareket eden Kılıçdaroğlu, mahkeme kararıyla başlayan yeniden yapılandırma sürecinde, devletin milli güçleriyle uyumlu bir pozisyon alarak Atatürk vizyonunun gerekliliğini kabul etmek durumunda kalmıştır. Bu, bireysel bir siyasi dönüşümden öte, devlet aklının siyasal aktörleri hiza çizgisine çekme kapasitesinin somut bir göstergesidir. Kılıçdaroğlu’nun “milli devlet operasyonuna” katılması, devletin belirleyiciliği karşısında bireysel siyasi iradenin sınırlarını ve devletin kendi kurucu partisini yeniden şekillendirme gücünü göstermektedir. Bu süreç, aynı zamanda Atlantikçi kanadın önde gelen figürleri olan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun kademeli biçimde tasfiye edilmesinin de önünü açmaktadır. Devlet, CHP üzerinden yürüttüğü bu yeniden yapılandırma operasyonuyla, Atlantikçi unsurları partiden ve siyaset sahnesinden silmekte, partiyi asli kurucu misyonuna döndürmektedir.

Pierre Bourdieu’nün “sembolik sermaye” ve “alan” kavramlarıyla düşünürsek, Atlantikçi aktörlerin sahip olduğu sembolik ve politik sermaye, arkasındaki emperyal gücün zayıflamasıyla hızla değer kaybetmekte; mutlak butlan kararları ise bu sermayeyi hukuki olarak da geçersiz kılmaktadır. Devlet içindeki milli güçler için, CHP’yi yeniden Atatürk’ün ideal ve vizyonlarıyla donatmak, onu değişen dünya şartlarına göre yapılandırıp kısa sürede iktidara taşımak artık tarihsel bir zorunluluktur. Bu, partinin kurucu çizgisine mekanik bir dönüş değil, onun özünü yeniden keşfini ve çağın gereklerine uygun biçimde yeniden silahlanmasını ifade eden bir “diriliş”tir.

Konu İmamoğlu veya Kılıçdaroğlu’nun şahsi kariyerleri değil, doğrudan ABD ve Türk devlet güçleri arasındaki tarihsel bir hesaplaşmadır; görüntüye aldanmamak gerekir. Bu hesaplaşma, sadece bugünün değil, son 20 yılın birikmiş bütün hesaplarının görüleceği kapsamlı bir tasfiye sürecini başlatacaktır. Devlet, hukuku ve kurumsal mekanizmaları kullanarak, Atlantikçi unsurları sadece CHP’den değil, Türk siyasetinin bütününden temizleyecek bir operasyon yürütmektedir.

Emperyalizm ve İşbirlikçi Sınıfların Siyasal Antropolojisi

Marksist emperyalizm teorileri, emperyalizmin yalnızca bir dış politika stratejisi değil, sömürülen ülkenin iç yapısını dönüştüren bir sosyal formasyon olduğunu ortaya koyar. Lenin’in klasik emperyalizm analizinden Baran ve Sweezy’nin tekelci kapitalizm çözümlemelerine kadar uzanan literatür, emperyalizmin çevre ülkelerde yarattığı yapısal deformasyonları ayrıntılı biçimde ele alır. Andre Gunder Frank’ın “azgelişmişliğin gelişimi” tezi ve Samir Amin’in “merkez-çevre” analizi, bu deformasyonların en çarpıcı ifadelerindendir. Bu teorisyenlere göre, merkez kapitalist ülkeler, çevre ülkelerde kendi çıkarlarına hizmet eden bir “komprador burjuvazi” yaratır.

Türkiye’de bu komprador sınıf, AKP eliyle Anadolu sermayesi görünümü altında, aslında ABD ve Körfez sermayesine eklemlenmiş, devlet ihaleleri ve imar rantıyla şişirilmiş, organik olmayan bir burjuvazidir. Bu sınıfın siyasi temsilcileri de AKP, MHP ve Yeni CHP’nin Atlantikçi kanadının oluşturduğu, dış güçlerce dizayn edilmiş, görünüşte birbiriyle rekabet halinde olan ama aslında aynı emperyalist projenin farklı renklerdeki uygulayıcıları olan bir koalisyondur. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu şahsında cisimleşen Atlantikçi çizgi, bu koalisyonun “sol” görünümlü ayağını oluşturmakta, böylece emperyalist projeye sahte bir çoğulculuk ve meşruiyet kazandırmaktadır.

Bu yapının en belirgin özelliği, “işbirlikçi” karakteridir. Devlet içindeki kadrolaşma, cemaat ve tarikat ağlarıyla kurduğu simbiyotik ilişki, Türk siyasetini antropolojik olarak “patronaj” ve “kliyentalizm” ilişkilerine hapsetmiştir. Ancak emperyal merkezden akan kaynaklar kuruduğunda ve siyasi destek çekildiğinde, bu yapay ittifak dağılmaya mahkumdur. Türk devlet aklı, bu hastalıklı yapıyı kesip atma refleksiyle hareket etmektedir. “Suyun akıp yolunu bulması” metaforu tam burada anlam kazanır: Devletin kurucu rotasından sapmasına neden olan dış müdahale azalınca, devlet iç dinamikleri ve tarihsel misyonu gereği asli yoluna, yani Atatürk Cumhuriyeti’nin tam bağımsız ve milli devlet çizgisine geri dönecektir. Bu süreçte TBMM’de bölücü ve gerici akımların barındırılmaması, bu yapıların ABD ile birlikte tarih sahnesinden silinmesi kaçınılmaz bir politik sonuçtur.

Weberyan Perspektiften Bürokratik Rasyonalite ve Devletin Dirilişi

Max Weber’in bürokrasi teorisi, modern devletin işleyişini anlamak için vazgeçilmez bir çerçeve sunar. AKP iktidarı boyunca bu rasyonel-bürokratik yapı, sistematik bir biçimde çözülmeye, Weber’in “patrimonyalizm” kavramıyla açıklanabilecek bir yapıya dönüştürülmeye çalışılmıştır.

CHP’nin Atatürkçü köklerine dönüşü, aynı zamanda bu rasyonel devlet geleneğine dönüşü temsil etmektedir. Mutlak butlan kararlarıyla Yeni CHP’nin hukuka aykırı yapılanmasının geçersiz kılınması, tam da bu rasyonel-hukuki devlet düzeninin yeniden tesisi anlamına gelmektedir. Hukukun üstünlüğü ilkesinin, parti içi demokrasiyi ve tüzük hükümlerini bahane ederek devletin kurucu ilkelerini aşındırmaya çalışan Atlantikçi unsurlara karşı bir kalkan olarak kullanılması, devletin kendi varlık sebebini korumak için hukuku araçsallaştırmasının değil, tam tersine, hukukun özüne dönmesinin bir ifadesidir. Partinin, devleti yeniden liyakat, hukuk ve bilim temelinde örgütleme misyonu, tarihsel olarak en kritik işlevidir.

Sonuç: Atatürk Devletinin Geri Dönüşü ve 21. Yüzyılın Yeni Dengesi

Sonuç olarak, küresel sistemdeki güç dönüşümü, Türkiye siyasetinde basit bir parti değişiminin çok ötesinde, devletin yapısal yeniden konumlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu yeniden konumlanma, devlet içindeki milli güçlerin inisiyatifiyle, CHP’nin kurucu Atatürkçü ideoloji etrafında yeniden yapılandırılması ve iktidara hazırlanması sürecidir. Bu süreçte mutlak butlan hukuk doktrininin devreye sokulması, Kılıçdaroğlu’nun milli devlet operasyonuna katılarak Atatürk vizyonunun gerekliliğini kabul etmesi ve Atlantikçi Özel-İmamoğlu hattının kademeli tasfiyesi, devletin gücünün ve belirleyiciliğinin somut tezahürleridir.

Bu, AKP, MHP ve Yeni CHP’nin Atlantikçi kanadının 2-3 yıl içinde siyaset sahnesinden silinmesi anlamına gelecek bir tarihsel temizliktir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özüne, yani Atatürk düzenine geri dönme sinyalini vermiştir. Bu sinyal, CHP üzerinden örgütlenen bir yeniden doğuşun habercisidir. Devlet, sadece mevcut iktidar bloğunu değil, muhalefet görünümü altında aynı emperyalist projeye hizmet eden Atlantikçi unsurları da tasfiye ederek, siyaset alanını tam anlamıyla milli bir çizgiye çekmektedir. Görüntüye aldanmayan, devletler ve medeniyetler arasındaki ontolojik çatışmayı okuyan herkes için, Atatürk’ün fikirleri ve devlet modeli, 21. yüzyılın kaotik dünyasında Türkiye’nin tek pusulası olarak yeniden yükselmektedir. Bu diriliş, sadece Türkiye için değil, emperyalizme karşı mücadele eden tüm mazlum milletler için de bir umut ışığı olacaktır.

Kaynakça

· Amin, S. (1997). Emperyalizm ve Eşitsiz Gelişme. İstanbul: Kaynak Yayınları.
· Bourdieu, P. (1991). Language and Symbolic Power. Cambridge: Harvard University Press.
· Gellner, E. (1994). Conditions of Liberty: Civil Society and Its Rivals. London: Hamish Hamilton.
· Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. New York: International Publishers.
· Gunder Frank, A. (1967). Capitalism and Underdevelopment in Latin America. New York: Monthly Review Press.
· Harvey, D. (2003). The New Imperialism. Oxford: Oxford University Press.
· Heper, M. (1985). The State Tradition in Turkey. Beverly: Eothen Press.
· Huntington, S. P. (1996). The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. New York: Simon & Schuster.
· Kissinger, H. (2014). World Order. New York: Penguin Press.
· Lenin, V. I. (1917). Imperialism, the Highest Stage of Capitalism. Petrograd.
· Mardin, Ş. (1973). “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” Daedalus, 102(1), 169-190.
· Poulantzas, N. (2000). State, Power, Socialism. London: Verso.
· Skocpol, T. (1985). “Bringing the State Back In.” İçinde P. Evans, D. Rueschemeyer, & T. Skocpol (Der.), Bringing the State Back In. Cambridge: Cambridge University Press.
· Tilly, C. (1992). Coercion, Capital, and European States, AD 990-1992. Oxford: Blackwell.
· Wallerstein, I. (2004). World-Systems Analysis: An Introduction. Durham: Duke University Press.
· Weber, M. (1978). Economy and Society. Berkeley: University of California Press.
· Türkiye Cumhuriyeti Anayasal ve kurumsal çerçeve literatürü.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Metin Özmen avatarı
    Metin Özmen

    Sefa bey, haddimi aşmıyarak şunu söylemek isterim: lütfen , gerçek ATATÜRK çüleri kırmayın,.. bizleri de enayi yerine koymayın…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar