12 EYLÜL DARBESİ NE İDİ?

Faşizmin bilançosu

İstanbul Haber Servisi – Demokrasi ve özgürlüklerin askıya alındığı 12 Eylül darbesinin üzerinden 30 yıl geçmesine karşın toplumda bıraktığı izler belleklerden silinmedi. Toplumun üstüne kâbus gibi çöken askeri darbenin sonucunda 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Hakkında idam cezası verilen 50 kişi asıldı.

12 Eylül darbesinin sonuçları şöyle:

210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi için idam cezası istendi.

517 kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50 kişi asıldı.

İdamları istenen 259 kişinin dosyası TBMMye gönderildi.

98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

Hüküm giyen örgüt üyesi: 21 bin 764.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

31 gazeteci cezaevine girdi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.

3 gazeteci silahla öldürüldü.

Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

39 ton gazete ve dergi imha edildi.

1980’de sendikalı olan 5 milyon 721 işçi sayısı, 1985’te 1 milyon 711 bin 74e düştü.

Bir işçinin 1979da günlük ücreti 8.4 ABD Doları iken, 1985te bu rakam 4 ABD Doları’na geriledi.

12 Eylül idamları….

12 Eylülden sonra kurulan sıkıyönetim mahkemeleri üst üste idam kararları vermeye başlarken, 1972den beri fiilen uygulanmayan idam cezaları da hızla infaz edilmeye başlandı. Yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren, 12 Eylül darbesinin sembol isimlerinden biri oldu. Politik eylemleri nedeniyle hüküm alanların yanı sıra adi hükümlülerin infazları da gerçekleştirildi.

1980-84 yılları arasında 50 kişi idam edildi. Bunların 16sı sol, 8’i sağ görüşlü ve 26sı da adli suçtan hükümlüydü. İdam cezalarının infazına yönelik tepkilere kulak asmayan Evren’in, 3 Ekim 1984te Muşta yaptığı konuşmada “Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?” sözleri ise darbenin üzerinden geçen 30 yıla karşın, belleklerden silinmedi.

12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri mahkemelerince 517 sanığa idam cezası verildi. Askeri Yargıtayın onayladığı idam kararlarının sayısı 124 oldu. Bunlardan, MGKnin onayladığı ve onay sonrası hemen infazı yapılan 50si dışındakiler için cezalar fiilen müebbet hapse dönüştü. Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları, 12 Eylül 1980 – 25 Ekim 1981 tarihleri arasında Milli Güvenlik Konseyi döneminde, 25 Ekim 1981 – 14 Ekim 1983 arası Danışma Meclisi döneminde ve 6 Kasım 1983 sonrası TBMM döneminde verildi.

‘İşkencecimi gördüm’

“Mamak Cezaevi Komutanı Albay Raci Tetik’le, tam 16 yıl sonra karşılaştım. Yanına gittim, kendimi tanıttım. Rengi bembeyaz oldu. Sanki içimden geçenleri gözlerimden okumuştu. Konuşmamı bitirmeme fırsat vermeden, sendeleyerek yoluna devam etti. O bir zalimdi, ben ise onurlu ve başı dik bir insan…”

12 Eylül sabahı babası saklandığı eve geldiğinde cama hızlı hızlı vuruyordu. Baba,Kalk oğlum kalk, darbe oldu!diyordu!..

Bu ses aradan 30 yıl geçmesine rağmen halen Hüseyin Şakacının kulaklarında yankılanıyordu…

Şimdilerde 50 yaşında olan Hüseyin Şakacı’yla yaşamını sürdürdüğü Ankara’da bir gün boyunca konuştuk. 30 yıl öncesi yaşadıklarını ilk kez bir gazeteyle paylaşan Şakacı, işkenceden geçtiği günleri devrimci duruşuyla anlatırken, 12 Eylül 1980 tarihi Türkiye için bir yıkımın başlangıcı oldu. Bu tarihe aslında milat da diyebilirizdiye sözlerine başlıyor. Ben ve bir grup arkadaşım aynen bugün Ergenekon saldırısında olduğu gibi asılsız ve isimsiz ihbarlarla kaçak durumuna düşürüldük. Evimiz karakol gibiydi. Beni bulamayan polis, babamı, annemi, kardeşlerimi ve akrabalarımı her gün gözaltına alıp baskı yapıyordu. Kimi zaman kaba dayak atıyorlardıdiye devam ediyor. 12 Eylül’le günümüzün bir kıyaslamasını yapan Şakacı, Mamak’ta geçen bir yıllık tutukluluk sürecini ise çarpıcı anlatımıyla bizlere aktarıyor:Mahallemizin karakolunda görev yapan 2 polis beni 12 Eylülden 6 ay önce bazı olaylarla ilişkili gösterip tutuklamak istiyorlardı, o olaylarla hiçbir ilgim olmadığını bildikleri halde. Bu yüzden saklanıyordum. Günlerim sürgün hayatında bir o bir bu arkadaşın evinde geçiyordu. Ta ki 2 Ekim 1980e kadar. O gün kaldığım arkadaşın evinde gece bir sesle uyandım. Odamda 6-7 asker vardı. Başlarında da bir yüzbaşı. Namlu kafama dayanmış ve ‘Hüseyin, buraya kadar’diyordu. Apar topar gözaltına alındım. 12 Eylülün gerçek yüzüyle ilk kez karşılaşmıştım. 14 gün karakolda işkenceden geçtim. Emniyet Müdürlüğündeki işkenceden sonra da Mamak Cezaevi… Önce cezaevi girişinde kayıtlarımız yapıldı ve kafes denilen yere götürüldük. Saçlarımız çalışmayan bir tıraş makinesi ile yarısı kopartılarak yolundu, kesildi. Sonra her adımda dayak. Su istedik dayak, memleket neresi diye sordular yanıt verdik dayak, dayak, dayak…

12 Eylül öncesi ve sonrasında yaşadıklarım, her tutuklanmış ve 12 Eylülün işkencelerinden geçmiş devrimcide olduğu gibi bende de derin izler bıraktıdiyen Hüseyin Şakacı, 30 yılın analizini ise yine şu çarpıcı sözlerle yapıyor:

Yıllar sonra 12 Eylülün izlerine baktığımızda, hayattan ve mücadeleden kopmuş milyonlarca 12 Eylül mağduru oluşmuştu. Devrim için yola çıkan koca bir kuşak nerede ise silinmişti. 1990da yapılan ilk 1 Mayıs Mitinginde gözlerim hep eski yoldaşları aradı. Ancak 10 veya 15 kişi gelebilmişti. 3 milyonluk Ankarada mitinge yalnızca 3 bin kişi katılabilmişti. 12 Eylül Amerikancı faşist darbesini yapanlar amaçlarına büyük oranda ulaşmışlardı. Depolitizasyon ve sindirme işlemi tamamlanmıştı. Biz devrimciler susturulurken ABDnin yeşil kuşak elemanları, yani haçlı irticanın önü açılmıştı. Ve ülkenin her yerinde devlet desteği ile hızla örgütlenmişler ve çeşitli kurumlarda yönetici konumuna gelmişlerdi.

Delirenler, kanser olanlar intihar edenler…

Mamak’ta geçen bir yılın ardından beraat eden Şakacı, birden 16 yıl sonrasını, 1996 yılını anlatıyor. Biz ise karşısında donup kalıyoruz!..

12 Eylülü yaşayan biz 78 kuşağı, 12 Eylülün bizde bıraktığı bu derin izleri uzun yıllar üzerimizden atamadık. Beraber yattığımız arkadaşlardan intihar edenler, kansere yakalananlar oldu. Delirenler o kadar çoktu ki… Anlayacağınız büyük acılar ve yok oluşlar yaşadık. Burada anlattıklarım, anlatabildiklerim yaşadıklarımın yalnızca küçük bir bölümü. Bir de hiçbir zaman unutamayacağım bir kişi vardı: Mamak Cezaevi Komutanı AlbayRaci Tetik. Bize yapılan zulmün, işkencenin uygulayıcılarının başında geliyordu. Adam evine gitmiyor, gece gündüz Mamakta kalıp adeta bu insanlık dışı uygulamadan zevk alıyordu. Birçok toplu yıkımın sorumlusu bu kişiydi. Cezaevinde bir yıl yattım, sonra beraat ettim ve Mamaktan ayrıldım. Cezaevinden çıkışımdan tam 16 yıl sonra Albay Tetikle Ankarada karşılaştım. Kızılay Sağlık Sokaktaydı… Spor kıyafetler giymiş, yalnız başına yürüyüş yapıyordu. Yanına gittim ve kendimi tanıttım. Cezaevinde tutuklusu oduğumu, devrimci olduğumu söyledim. Rengi bembeyaz oldu. Sanki içimden geçenleri gözlerimden okumuştu. Konuşmamı bitirmeme fırsat vermeden, sendeleyerek yoluna devam etti. O bir zalimdi, işkenceciydi, insanlıkla uzaktan yakından bir ilişkisi olamazdı. Psikolojisi bozuktu. Ben ise onurlu ve başı dik bir insan olarak karşısındaydım. Ben bunları düşünürken sokağın başından hızla kaybolup gitti.

==========================================================================

Aynı isimden Erinç’etutuklama ve resepsiyon daveti

27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971’de gazetecilik yapan, 12 Eylül döneminde ise Cumhuriyet’in Yazıişleri Müdürü olan gazetemiz İmtiyaz Sahibi ve Yayın Kurulu Başkanı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç, darbe sürecindeki anılarını paylaştı. Nadir Nadi’nin mahkûmiyetini, Oktay Akbal’ın 3 aylık hapis cezasını, Mehmed Kemal’le Okay Gönensin’in günlerce gözaltında tutulmasını anımsatan Erinç, En çok kapatılan gazete Cumhuriyet oldu dedi. Erinç’in ağzından 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşanan ve tarihe not düşen anıları:

• ALBAY GAZETEYE GELİNCE

Yazıişleri müdürlüğüm döneminde 3 defa gazete kapandı. Hatta bir keresinde kapanma kararını tebliğ eden Albay, Cumhuriyet’in ahşap binasının karşısındaki yeni binasındaki girişteki masaya geldi. Beni çağırdılar… Albay dedi ki, Kapıları tutun kimse girip çıkmasındedi. Epeyce heyecanlandık. Herhalde yayın yasağı olduğu için gazeteler dışarı çıkmasın diye önlem almak istemişti. Böyle bir dert oldu.

• BİZ GELDİK, YARGILAY

Tutuklama isteğiyle Sıkıyönetim KomutanıNecdet Üruğ tarafından, 301’in karşılığı 159, bir tanesi de Sıkıyönetim Yasası’nın 16. maddesinin 2. fıkrasına göre ‘halkı heyecana verici yayın yapmaktan’ üç defa yargılandım. Bu yargılanmalarda uygulama şöyle oluyordu: Selimiye’ye gidiyorduk, ‘Biz geldik’ diyorduk. Sanık kartı veriyorlardı, yakamıza takıyorduk. Duvarın dibinde sıraya giriyorduk. Belirli bir sayıya ulaşınca silahlı askerler bizleri sıra halinde duruşma salonlarının bulunduğu bölüme getiriyorlardı. Orada ifademiz alınıyordu. Yine gazeteye geliyorduk, ben üç kez yargılandım ama mahkûm olmadım…

• KURTBÖKE NASIL BERAAT ETTİ

Oktay Kurtböke yargılandı… Ama bir hikâyesi var. Sıkıyönetim gıda maddelerine zam yapılmasını yasaklamıştı. O dönemde Çetin Özbayrak ayrıldığı için tek Yazıişleri Müdürü ben kalmıştım. Ben de hastalanınca (1980’lerin sonu) Kurtböke yazıişleri müdürlüğünü üstlenmişti. Hem Genel Yayın Yönetmeni hem Yazıişleri Müdürü’ydü. O dönemde ‘Gıda maddelerine yüzde 18 zam yapıldıdiye Cumhuriyet’te haber çıktı. Oktay hakkında dava açıldı, sıkıyönetim yasağına aykırı hareketten. Nasıl savunma yapacağız diye düşünürken İstanbul Ticaret Odası’nın aylık fiyat endeksleri raporunu bulduk. Endekste veriler fiyatların 15-16 puan arttığını gösteriyordu. Oktay o belgeyle duruşmaya gitti. Tabii fiyat artışlarındaki puanla, gazetede yazılan yüzde arasındaki fark o arada ayırt edilmediği için Oktay da beraat etti.

• YAZILI TEBLİGATIN YERİNİ TELEFON ALIYOR!

12 Eylül’de yayın yasakları geçmişten yaşanan deneyimlerle ‘yazılı tebligatsız’yapılmaya başlanmıştı. Ben hem 27 Mayıs 1960’daki hem de 12 Mart 1971’deki sıkıyönetim dönemlerinde de gazetecilik yapmıştım. O dönemlerde yayın yasakları yazılı olarak ve genelde Siyasi Şube’de görevli polisler tarfından yazıişleri müdürlerine tebliğ edilirdi. Hatta 27 Mayıs öncesi ve sonrasındaki yasak belgelerinden sansürün ilk kez kaldırılışının 100. yıldönümünde‘Sansürden Yasağa’ başlıklı yasak belgelerinin yer aldığı bir sergiyi TGC Basın Müzesi’nde düzenlemiştik. 12 Eylül’de tebligat yönteminden telefonla yasak bildirme dönemine geçildi. Başlangıçta Sıkıyönetim Komutanlığı’nın Basın ve Halkla İlişkiler bölümünde görevli yarbay ve binbaşılar tarafından yapılan yayın yasağı tebligatları giderek Kıdemli Astsubay Üstçavuşlara kadar inmişti. Bu nedenle 12 Eylül’deki yayın yasakları, yasağı alanın daktiloda çoğalttığı iç yazışmayla gazetedeki birimlere aktarılırdı. Bunun en somut örnekleri de Sevgili Mehmet Sucu’nun “12 Eylül Yasakları” kitabında yer alıyor.

• ERİNÇ İKİ DAVET ALIYOR

Benim için 12 Eylül’ün en ilginç olayı şu: O dönemde TGC Yönetim Kurulu’nda Genel Sekreter Yardımcısı’ydım. 12 Eylül öncesindeki süreçte Org. Necdet Üruğ Sıkıyönetim Komutanı sıfatıyla tutuklama istemiyle beni mahkemeye vermiş, Birinci Ordu Komutanı sıfatıyla da Kalender Orduevi’ndeki 30 Ağustos Resepsiyonu’nu onurlandırmam için davetiye göndermişti. Tabii orduevindeki resepsiyon sırasındaki karşılaşmamız pek de sıradan olmayan bir ortamda geçmişti.

400 gazeteciye 4 bin yıl hapis

12 Eylül darbesini önceki darbelerden ayıran en belirgin farklardan biri de basınla ilişkilerinde gözleniyordu. Basına yönelik baskı, sansür, toplatma, kapatma kararlarının yanında darbe yönetiminin uygulamalarını eleştiren gazeteciler sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanıp hapse mahkûm ediliyordu. Oysa büyük basın kuruluşları darbenin hemen ertesi günü yönetime el koyanları alkışlamış, ülkeye huzur getiren darbecilere övgüler dizmekte sakınca görmemişti. Ancak çok geçmeden 12 Eylül darbesinin 12 Martın bir devamı olduğu anlaşılmıştı.

Darbeden sonra 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Süresiz kapatma

İlk olarak Arayış dergisi ile Demokrat, Hergün ve Aydınlık gazeteleri süresiz kapatıldı. Türkiye Gazeteciler Sendikası Ankara Şubesi Genel Sekreteri Mehmet Genç gözaltına alındı ve TGS Ankara Şubesi 9 Aralık 1980e kadar kapatıldı. İstanbuldaki sekiz gazeteden Milli Gazete dört kez toplam 72 gün, Cumhuriyet dört kez toplam 41 gün, Tercüman iki kez 29 gün, Günaydın iki kez 17 gün, Güneş ve Milliyet birer kez toplam 10ar gün, Tan bir kez 9 gün, Hürriyet iki kez toplam yedi gün kapatıldı. Bu gazetelerin yönetici ve yazarları hakkında sıkıyönetim mahkemelerinde davalar açıldı, birçoğu tutuklandı, bazıları ise mahkûm oldu. Darbeden sonraki dört yılı kapsayan bir araştırmanın sonuçlarına göre; gazete ve dergiler 41 kez toplatıldı veya yayımı durduruldu veya kapatıldı. Bazı sıkıyönetim komutanlıkları, kimi gazetelerin, kendi sorumluluk bölgelerine sokulması ve satışını yasakladı. Yarıya yakını Bakanlar Kurulunca olmak üzere 927 yayın yasağı getirildi. Bu dönemde basın dışı suçlananlar hariç, gazeteci, yazar, çevirmen ve sanatçılara verilen mahkûmiyet kararlarının toplamı 316 yıl, 4 ay, 20 güne ulaştı.

Tercüman, Nazlı Ilıcakın yazıları nedeniyle 3 kez kapatıldı. Nazlı Ilıcak 25 Ağustos 1981’de yazısından dolayı 3 ay süreyle hapis cezasına mahkûm oldu.


24 Ocak 1983’ten 19 Şubat 1983’e dek kapalı kalan Cumhuriyet, yayımlandığı tarihte “Okurlarımıza” adlı yazıyla yeniden “merhaba” dedi. Cumhuriyetin kapalı kaldığı dönemlerde gazete çalışanları trajikomik döneme uygun kapalı devre bir yayın organı çıkardı.Vaziyet adını taşıyan mini gazeteyi sadece gazete çalışanları okuyabiliyordu.


Cumhuriyet

dört kez ve toplamda 41 gün süreyle kapatıldı

Darbecilerin hedefiCUMHURİYET

12 Eylül darbesi basındaki ayrışmayı, dezanformasyonu ortaya koyan bir turnusol kâğıdı oldu. İktidarlarla iyi ilişkiler kurmayı kurumsal çıkarlarının gereği olarak gören büyük basın kuruluşları 12 Eylül darbesine alkış tutarken Cumhuriyet gazetesi, basında darbecilere karşı muhalif çizgideki tek gazete olarak yayınını sürdürdü. Sıkıyönetimin yasakları, sansür kararları, tüm basın kuruluşları gibi Cumhuriyetin de elini kolunu bağlamasına karşın yine de habercilik ölçüleri zorlanarak, insan haklarına sahip çıkılmaya çalışıldı. Sıkıyönetim yargılamaları, iddianameler sayfalar halinde kamuoyuna duyuruldu. Sıkıyönetim yasakları kapsamında savunulamayan düşünceler, yargılama, savunma çerçevesinde ayrıntıları ile Cumhuriyette yer aldı. Gazetenin bu yayın çizgisi darbecileri alabildiğine öfkelendirdi. Cumhuriyeti sindirmek, susturmak adına her yol denendi. Cumhuriyet birkaç kez, en uzun süreli kapatılan tek gazete oldu. Yöneticileri, çalışanları sorgulamaya alındı, yargılandı.

Barış Derneği davası nedeniyle yazarlarımızAli Sirmen, Erdal Atabek ve şimdiki yazarlarımızdan Ataol Behramoğlututuklandı.

Darbenin üzerinden henüz iki ay geçmişti kiİlhan Selçukun 11 Kasım 1980 tarihindeKemalizm İdeolojisi Muz mudur?başlıkılı yazısına öfkelenen darbeciler gazeteyi yine on gün süreyle kapattı.

Oktay Akbalbir yazısında anlattığı bir fıkra nedeniyle tutuklanan yazarlarımız arasına katıldı. Akbalın köşesinde anlattığı fıkra şöyleydi: Bir paşa konağının mutfağındaki aşçı yamakları ellerindeki bir balığa bakarakBu balık erkek mi, dişi mi? diye tartışıyorlarmış. En sonunda gidip aşçıbaşına sormuşlar. O da Paşaya sorun demiş. Genç aşçılar Aman usta, paşa nereden bilecek? diye itiraz edince, aşçıbaşı cevap vermiş: Bilmesine bilmez ama onun dediği dediktir. Bu yüzden Oktay Akbal tutuklandı, yargılandı, tahliye edildikten bir süre sonra hükmü kesinleşti ve 1983 Ağustos ayında cezasını tamamlamak üzere tekrar hapse girdi. Ayrıca o dönemde Cumhuriyet gazetesi birkaç kez kapatıldı.

Cunta yönetimi, Atatürk adını ağızlarına sakız etmesine karşın Atatürkün kurduğu ne kadar kurum varsa yok etme çabası içindeydi. Türk Dil ve Tarih Kurumunun kapatılmasına öfkelenen Nadir Nadinin, Mart 1982de yayımlanan Ben Atatürkçü Değilim kitabı Uğur Mumcunun deyişiyle 12 Eylül generallerinin suratında boş bir eldiven gibi şaklamıştı. Nadi bu kitabı için şöyle diyordu:

Atatürkün yüce adını maskara olmaktan kurtarmak için bari biz bu adamlara karşı durmasını bilelim ve göğsümüzü gere gere onlara seslenelim. Çağdaş uygarlığa sırt çevirmek Atatürkçülük ise biz Atatürkçü değiliz. Hayatta en hakiki mürşid ilim değilse, biz Atatürkçü değiliz. Vicdan ve fikir özgürlüğü, doğruyu aramak, inandığımızı savunmak hakkını bize vermiyorsa biz Atatürkçü değiliz. Ulusal bağımsızlık başkalarının uydusu halinde yaşamak anlamına geliyor ve halkçılık ilkesi mutlu bir azınlık elinde cennet vaatleri ile ömrü billah sömürülmesi sayılıyorsa biz Atatürkçü değiliz. Onlara bunları söyleyelim. Atatürkle ve Atatürkçülükle de hiçbir ilişkileri olmadığını ispat edene dek söyleyelim.

Türk Dil Kurumunu savunan ve 1961 yılında yayımlanan Tuhaf Bir Tasarı adlı yazısını 23 Ocak 1983te yeniden yayımlayınca 1. Nolu Sıkıyönetim Mahkemesince yargılandı ve 2 ay 20 gün hapse mahkûm oldu. Milli Savunma Bakanının son anda temyiz hakkını kullanmasıyla Yargıtay, kararı bozdu ve aklanmasına karar verdi.

Hazırlayan: MİYASE İLKNUR ve

AYKUT KÜÇÜKKAYA

======================================================================

1402’lik öğretim üyeleri

12 Eylül askeri darbesinin ardından 6 Kasım 1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile YÖK kuruldu. Ardından, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun 2301 ve 2766 sayılı kanunla değişik maddelerince özellikle solcu olduğu düşünülen 71 üniversite personeli YÖK tarafından görevlerinden uzaklaştırıldı. İlk uzaklaştırmalar Şubat 1983’te başladı.

Toplam 4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent 1402’lik olmuştu. Ancak 1402’lik olmasını istemediğinden bizzat istifa yolunu seçenler de hesaba katıldığında, sayının 20 bin dolaylarında olduğu düşünülüyor. 12 Eylül’ün akademik yaşamına son verdiği 1402’lik akademisyenler arasında bulunan Prof. Rona Aybay ile Prof. Gençay Gürsoy, 12 Eylül döneminde yaşadıklarını gazetemize anlattılar.

MELTEM YILMAZ

- 12 Eylül darbesinin sizde kişisel olarak ne gibi etkileri oldu?

12 Eylül 1980 darbesinin ilk uygulamalarından biri, Türk-İş dışındaki sendikaların yöneticilerinin görevden alınması, düzmece birtakım savlarla yargılanmasıdır. DİSK’in, el konulan binasının, daha sonra Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi de o dönemin unutulmaması gereken bir uygulamasıdır. Ama 12 Eylül’ün emekçi düşmanlığını gösteren bir uygulama daha vardır: Emeklilikteki “kıdem tazminatı” ödemeleri çok ciddi ölçüde azaltılmış, bu arada“kazanılmış hak”lar da kabaca çiğnenmiştir. Bu, bizim aileyi de etkilemiş; zorunlu emekli olan eşim, hak ettiğinin dörtte biri kadar tazminat alabilmişti. Bugün pek kimsenin anımsamadığı bu uygulama, darbenin emekçi düşmanlığı niteliğini ve kazanılmış haklara saygısızlığını gösterir; ama, darbe dönemlerinin ahlaksızlığını gösteren yanı da vardır: Bu insafsız uygulama ile bütün ödemeler durdurulmuşken, darbeye hizmet arz eden bazı “üst düzey” yöneticilerin işlemlerini elçabukluğuyla tamamlatıp, tazminatlarını kesintisiz almalarına göz yumulmuştur. Bunlar arasında darbeye bakanlık etmiş bir kişi bile vardır, sanırım.

- Can verenler, işkence görenler, yıllarca hapis yatanlar oldu…

12 Eylül’ün başka kurbanlarına yani darağaçlarında can verenlere, işkence görenlere, yıllarca hapis yatanlara oranla bizim çektiklerimiz elbette çok hafif kalır. Ama, rahmetli annemin tepkisini belirtmek isterim: Yetiştirdiği, her biri meslek yaşamında başarılı olmuş dört oğulla pek övünç duyan, yiğit bir Türk kadını olan annem; askeri topçu okulunda İsmet Paşa’ya da hocalık etmiş, kendi babasını anımsatıp “Ben vatana zararlı evlatlar mı yetiştirmişim? Gidip o sıkıyönetim paşasına bunun hesabını sormaz mıyım?”diye ayaklanmıştı da zor zaptetmiştik!

Söylediğim gibi, 1402’liklerin göreve dönüşünü, aralarında üniversite öğretim üyeliğinden gelenlerin de bulunduğu bakanlara ve milletvekillerine değil, Türk idari yargısına borçluyuz. 1402’liklerin göreve dönmesi yönünde ilk yargı kararını veren İstanbul İdare Mahkemesi’nin üç bayan yargıcı olmuş; üniversiteler temyiz yoluyla davayı Danıştay’a götürmüşlerdir. Danıştay’ın o zamanki 5. Daire BaşkanıNuri Alan ve seçkin idare yargıçlarımız da, darbe döneminin insafsız işleminin hukuka aykırılığını tescil ederek tarihte saygın bir yer almışlardır.

Aralarında, genç yaşta yitirdiğimiz Bülent Tanör ve Üstün Korugan gibi “1402’lik”öğretim üyeleri de olan ilkokul öğretmeni, orman memuru gibi müvekkillerimin, 7 yılı aşkın bir süre sonra da olsa göreve dönmelerini sağlamak, avukat olarak bana büyük bir onur vermiştir. 1402’liklerin görevden uzaklaştırılmasında hiçbir rolü olmadığını ısrarla ileri süren YÖK’ün kurucusu ve ilk başkanı İhsan Doğramacı’ya karşı kendi imzasını taşıyan belgeleri mahkemeye sunmak ve yayımlamakla da, tarihe karşı, karınca kararınca bir görevi yerine getirdiğimi sanıyorum.

- 12 Eylül’ün getirdiği üniversite düzeni hakkında ne düşünüyorsunuz?

12 Eylül’ün, üniversite öğretim üyelerinin genellikle “solcu” bilinen hocalarının bir bölümüne uyguladığı tasfiye, sindirme ve“uyumlu” hale getirme uygulamaları; darbenin, aydınlığa ve emekçiye düşman nitelikteki yapısı içinde bakıldığında hiç şaşırtıcı değildir. Bu uygulama bir günde yapılıp bitirilmemiş; “salam taktiği” ile zaman içine yayılarak; bir gün 3 hoca, ertesi gün ya da hafta başka bir üniversiteden 5 hoca, 1402’lik edilerek,“Acaba ben de sırada mıyım?” korkusuyla insanların sindirilmesine çalışılmıştır. Bu arada, protesto için istifa ederek görevden ayrılan öğretim üyeleri de olmuştur. Örneğin, İstanbul SBF Dekanı hocamızTarık Zafer Tunaya, Dekan Yardımcısı Prof. Aydın Aybay’a görevine son verildiği yazısı tebliğ edilince, “Aydın, benim istifamı yazar mısın?” demiş ve görevden ayrılmıştır. Ankara SBF’den o zaman Doçent Fazıl Sağlam, yaş haddinden emekli olmasına çok kısa bir süre kalan kürsü hocası Prof. Bahri Savcı’nın, veda dersini hazırlarken 1402’lik edilmesi üzerine, istifa etmiştir.

- 12 Eylül darbecileri mevcut üniversite yapısından neden rahatsız oldular?

Fakültelerin tüzelkişiliğine son verilmesi, fakülte kurullarının oluşum ve yetkiler bakımından, eskiyle ölçülmeyecek kadar önemsiz hale getirilmesi; üniversite ve fakülte işlerinde saydamlık ve aleniyetin yerini gizliliğin alması; rektörlük, dekanlık gibi yönetim mevkilerinin, gelip geçici görevler değil, yıllarca süren saltanat makamları olması; yöneticilerin, kendilerini meslektaşlarına karşı değil“yukarıya” karşı sorumlu saymaları… Bu arada 82 Anayasası, üniversitelerin “kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda” Anayasa Mahkemesi’ne başvurma olanağını da kaldırmıştır.

- YÖK’ün en önemli yıkımı nedir?

YÖK’ün getirdiği yıkımların belki de en önemlisi, asistanlığı, ad olarak da kurum olarak da kaldırmasıdır. 1946 yılında çıkan Üniversiteler Kanunu’nda “öğretim üyeliğinin doğal kaynağı” olduğu belirtilen asistanlık kaldırılmış, yerine hiçbir güvencesi olmayan “araştırma görevlisi” diye sıradan bir statü getirilerek, bir anlamda öğretim üyeliğinin kaynağı kurutulmuştur. Doçent unvanı almak için bir “doçentlik tezi” yazarak jüriye kabul ettirilmesi koşulu da kaldırılmıştır. Oysa, birçok bilimsel araştırma doçentlik tezinin ürünü olarak ortaya çıkıyordu. Buna karşılık, akademik terfiler için bir “yabancı dergide yayın fetişi” yaratılmıştır. “Citation index” diye, tıp ve mühendislik gibi alanlarda belki geçerli olabilecek bir değerlendirme ölçütü de buna eklenince; sosyal, siyasal bilimler alanında çalışan öğretim üyelerinin bilimsel araştırma özgürlüğü kısıtlanmıştır. Çünkü örneğin, Türkiye’nin ekonomisi, tarım, ulaştırma, madenler gibi alanlardaki politikaları, uluslararası ilişkileri ya da ilaç endüstrisi gibi alanlarda yabancı sermaye çevrelerinin hoşuna gitmeyecek türde makaleler yazanların, yabancı dergilerde yayın yapmasının güçlükleri nedeniyle akademik terfileri engellenmiştir.

Trajikomik öyküye çok güldük

- Bu süreçte neler yaşandı?

Bu dönemin trajikomik bir öyküsünü, ünlü te-levizyoncu Uğur Dündar, ekranlara getirmişti de gülmekten bayılmıştık: Unvan almak amacıyla yurtdışında yayın yapmak için çırpınan genç öğretim üyelerinin imdadına koşan(!) bazı açıkgözler, İtalya’da uyduruk bir dergi çıkarmaya başlamışlar ve para karşılığıİngilizce makaleler yayımlamışlardı. Bir muzip öğretim üyesi de, bu sahtekârlığı ortaya çıkarmak amacıyla İngilizce olarak“fasulyenin nimetleri” adlı çok bilimsel(!) bir makaleyi aynı dergide yayımlatmıştı!

YÖK bir yandan “doçentlik tezi”ni kaldırmış, öte yandan doçentlikten profesörlüğe yükselmenin koşulu olarak“rotasyon” denen yöntem getirmişti: Profesör olmak için başka bir üniversitede belli bir süre hizmet etmek zorunlu oluyordu. Birçok alanda, araştırmaların bir“takım çalışması” halinde yürütüldüğü göz ardı edilen bu uygulamada, taşra üniversitesine gönderilen doçent, orada tek başına, kütüphanesiz, laboratuvarsız, asistansız gün saymak durumunda kalmıştır.

Öğretim üyeliğini belli bir dersi okutmaktan ibaret hale getiren bu zorunlu hizmetin yerine getirilmesi sırasında, çoğu zaman bir yarıyılın dersleri iki üç haftaya sığdırılarak verilmiş yani yasak savılmıştır. Ancak, uygulamalardaki ahlak düşüklüğü burada da kendini göstermiş; rotasyon uygulanmasında “bizim çocuklar” kayrılarak, aynı kentteki bir başka üniversitede görevlendirilirken,“kötü çocuklar” taşraya gönderilmiştir.

Prof. Gençay Gürsoy: Dinci ve milliyetçi kadrolaşma devam ediyor

12 Eylül darbesinin 1402’lik akademisyenler arasında fişlediği Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Gençay Gürsoy ise yaşadıklarını şöyle anlattı:

“12 Eylül askeri darbesi sırasında Paris’teydim. Eylül sonuna doğru döndüm. Son bir yıldır İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri olarak görev yapıyordum. Daha önce sol eğilimli çeşitli derneklerin yönetiminde bulunmuştum. Bütün bu örgütler herhalde darbecilerin hedef tahtasındaydı. Askeri rejim üniversiteleri, sivil toplum kuruluşlarını ezip geçiyordu. Bütün sol eğilimli sendikalar, meslek odaları, dernekler, partiler, sol eğilimli vakıflar kapatılmış, bizim İstanbul Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği’nin kapısı mühürlenmişti. Geçmişteki çeşitli dernek faaliyetleri nedeniyle açılan soruşturmalar ve davalar için koşuştururken 1983 başında solcu olarak tanınan öğretim üyelerine birer birer ‘sarı zarflar’ gelmeye başladı: ‘…1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 2. maddesinin son fıkrası uyarınca, bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmamak üzere görevinize son verilmiştir…’ Hakkımızda kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadığı gibi isnat edilen herhangi bir suç da yoktu. İstanbul’dan atılanlar listesinde klasik solcu kimliğine uymayan bir tek Prof. Dr.Hüseyin Hatemi vardı.”

Bu süreçte bazı öğretim üyelerinin ülkenin bunaltıcı atmosferinden kurtulmak için yurtdışına gittiğini anlatan Prof. Gürsoy, şöyle devam etti:

“Ben ve öteki hekim öğretim üyesi arkadaşlar için tek çalışma alanı olarak muayenehane açmak ya da özel hastanelerde çalışmak kalıyordu. Benim özel alanda hekimlik yapmak konusunda hiç deneyimim yoktu. Bu yüzden ben de yurtdışına gitmeye karar verdim. Daha önce Avrupa’da çalıştığım üniversitelerden gelen teklifler arasında bir tercih yapmak üzereyken yurtdışına çıkışım yasaklandı. Yasak yıllar sonra Ankara’da Uğur Mumcu’nun çabalarıyla kaldırılabildi. 1983-90 dönemi bizler için her şeye sıfırdan başlayarak, yerle bir edilen demokrasinin ve sol birikimin enkazı üzerinde taş üstüne taş koymaya çalışmakla geçti. Askeri rejimin yasaklamadığı tek toplumsal faaliyet alanı‘şirketler’di. Kültür, sanat ve bilim alanında çalışmalar yapacak ‘anonim şirketler’kurmaya başladık. Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun çabalarıyla oluşan BİLSAK, bu modelin ilk örneklerinden biriydi. Daha sonra Aziz Nesin’in öncülüğünde EKİN ve BİLAR kuruldu. Buralarda üniversite dışına itilmiş 1402’likler olarak, bir tür alternatif kültür ve eğitim kurumları oluşturmaya çalışıyorduk. O dönemde, yine Aziz Nesin’in önayak olmasıyla örgütlenen ‘Aydınlar Dilekçesi’, askeri rejime karşı 1980’den sonraki ilk toplumsal muhalefet hareketiydi. Dilekçeye imza koyanlar hakkında derhal dava açıldı. Ankara’da açılan ve beraatla sonuçlanan davanın her duruşması demokratik muhalefet hareketinin kürsüsü gibi işlev görüyordu.”

1990 yılında 1402’likler davasının sonuçlandığını anımsatan Prof. Gürsoy,“Ancak bugün dahi üniversitelerde dinci ve milliyetçi kadrolaşma devam ediyor”diyerek şunları söyledi: “1990’da 1402’likler davası sonuçlandı ve hep birlikte üniversitelerimize döndük. Ancak bıraktığımızdan çok farklı bir üniversiteye dönmüştük. Depolitizasyon, ilgisizlik, yılgınlık had safhadaydı. YÖK tam bir monolitik yapı oluşturmuş, bütün yetkiler rektörlerin elinde toplanmış, katılım kanalları tümüyle tıkanmıştı. Aradan bunca yıl geçmesine ve yasada birçok değişiklik yapılmış olmasına karşın bu özellikler değişmedi ve YÖK tipik bir 12 Eylül kurumu olarak bugüne kadar işlevini sürdürdü. Özellikle yeni kurulan üniversitelerde YÖK’ün bu merkeziyetçi yapısı ve rektör atamaları eliyle dinci ve milliyetçi kadrolaşma bütün hızıyla bugün de devam ediyor.”

Tags: