12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’de devlet şiddetinin ideolojileri tanımayan, her türlü siyasi kimliği aynı kaba kuvvet potasında eritmeye yeminli çıplak yüzünün görünür olduğu bir dönemdir. Bu dönemin karanlık haritasında Ankara Mamak Askerî Cezaevi, sadece bir tutukevi değil; ülkücüsünden devrimcisine, sağından soluna binlerce insanın bedeninde ve ruhunda onulmaz yaralar açan bir “işkence fabrikası” olarak yerini alır. Recep Küçükizsiz’in “Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabı, bu fabrikanın sadece ülkücü mağdurlarını değil, aynı zamanda devrimci tutsaklara reva görülen zulmü de faillerin soğuk anlatımıyla kayıt altına alarak, dönemin ruhunu bütün çıplaklığıyla teşhir eder. Kitabın 3 Mayıs Türkçülük Günü’nde yayımlanması ise, devletin kendi öz evlatlarına ettiği zulmün tarihsel köklerine işaret eden bilinçli bir göndermedir; çünkü 1944’te Nihal Atsız’ın peşinden giden milliyetçi gençlere reva görülen dayak ve işkence ile 1980’de devrimci gençlere Mamak zindanlarında çektirilen acı, aynı devlet aklının iki farklı zamandaki tezahürüdür.
“Böl ve Yönet”ten “Kır ve Hizaya Getir”e: İdeolojiler Üstü Bir Terbiye Projesi
Mamak’ı asıl vahşet mertebesine yükselten şey, burada uygulanan işkencenin sadece bedensel cezalandırma değil, topyekûn bir kimlik imha operasyonu olmasıdır. Albay Raci Tetik’in uygulamaya koyduğu en çarpıcı yöntemlerden biri, sağ ve sol görüşlü mahkûmların koğuşlarını zorla karıştırma kararıdır. Bu karar, basit bir disiplin önlemi değil, ideolojik aidiyetleri, ortak bir acı ve aşağılanma deneyiminde eriterek yok etmeyi amaçlayan psikolojik bir savaş taktiğidir. Ülkücü Muhsin Yazıcıoğlu ile devrimci Doğu Perinçek’i, sağcı Mustafa Pehlivanlıoğlu ile solcu Oğuzhan Müftüoğlu’nu aynı avluda yüzüstü yatırıp coplayan zihniyet, fikirler arasındaki duvarları şiddet yoluyla yıkmayı değil; fikrin kendisini, insan onurunu ayaklar altına alarak anlamsızlaştırmayı hedeflemiştir. Kitapta adı geçen ve işkence gördüğü bilinen isimler, bu ideolojik çeşitliliğin kanıtıdır: Yaşı tartışmalı olduğu halde idama mahkûm edilen Erdal Eren, 12 Eylül’ün ilk infaz kurbanlarından devrimci Necdet Adalı, yazar İlhan Erdost’un kardeşi ve yayıncı olan, Mamak’ta dövülerek öldürülen İlhan Erdost’un katledilmesi, sonradan gazeteci kimliğiyle tanıyacağımız Taha Akyol, sinemacı ve siyasetçi Sırrı Süreyya Önder… Bu liste, darbenin ve işkencenin hedefinin tek bir ideoloji olmadığını, devlet otoritesine karşı potansiyel tehdit olarak görülen her türlü politik bilincin olduğunu gösterir.
Bir Cinayet ve Sembol Vakası: İlhan Erdost’un Sessiz Çığlığı
Mamak’ta yaşanan zulmün devrimci harekette bıraktığı en derin ve kolektif yaralardan biri, yayıncı ve yazar İlhan Erdost’un katledilmesidir. Sadece kitap okumak, düşünmek ve yayın yapmak suretiyle “fikir işçiliği” yapan Erdost, gözaltına alındıktan kısa bir süre sonra, Mamak Askerî Cezaevi’nde hunharca dövülerek öldürülür. Resmî kayıtlara “beyin kanaması” olarak geçen bu ölüm, işkence fabrikasının en acımasız çıktısıdır. Erdost’un ölümü, devlet şiddetinin en masum ve en savunmasız görünen fikirlere bile tahammülsüzlüğünün, onları bedensel olarak yok etmeye varan patolojik bir refleksin sembolü haline gelir. Onun katledilişi, Mamak’ın duvarları arasında, sadece militan eylemcilerin değil, mürekkeple ve kağıtla “devlete meydan okuyan” herkesin aynı akıbete uğrayabileceğinin kanıtıdır.
Albay Raci Tetik: Sadist Bir Figürden Öte, Bir Sistemin Şahıslaşmış Hali
Kitabın hemen her satırında karşımıza çıkan Albay Raci Tetik, bu zulüm makinesinin operatörüdür. Ancak onu sadece güçlü kuvvetli, “deli” bir sadist olarak okumak, meselenin özünü kaçırmak olur. Tetik’in Kayseri Hava İndirme Tugayı’ndan gelmesi ve cezaevi idaresinde deneyimsiz olmasına rağmen son derece sistemli bir işkence rejimini anında kurabilmesi, elinde hazır bir “uygulama planı” olduğu iddialarını güçlendirir. Bu detay, bizleri 12 Eylül’ü yaptıran iç ve dış dinamiklerin kesişim noktasına götürür. Soğuk Savaş konjonktüründe ABD’nin Latin Amerika’dan Asya’ya uzanan coğrafyada anti-komünist cuntalara aktardığı kontrgerilla taktikleri ve işkence teknikleri, Türkiye’deki cunta için de bir şablon teşkil etmiştir. Bu, “ABD’nin çocukları başardı” söylemini doğrulamakla birlikte, asıl sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Çünkü bu planı hayata geçiren, kendi vatandaşını (sağcı ya da solcu) “iç düşman” olarak işaretleyen ve onu hizaya getirmeyi bir beka meselesi olarak gören, ABD yörüngesindeki yerli bir devlet aklıdır. Albay Raci, bu aklın cop tutan eli, ayağa kalkıp tutukluların sırtına basa basa yürüyen ayaklarıdır. Onun şahsında cisimleşen şey, ideolojik farklılıkları tanımayan, mutlak itaati kutsayan bir devlet refleksidir.
3 Mayıs 1944’ten 12 Eylül’e: Devlet Zulmünün İronik Döngüsü
Kitabın çıkışının 3 Mayıs’a denk getirilmesindeki mesaj tam da bu noktada derinleşir. 1944’te “Irkçılık-Turancılık” davasıyla milliyetçi-Türkçü kadrolara işkence eden zihniyet ile 12 Eylül sonrası ülkücülere ve devrimcilere işkence eden zihniyet aynıdır. Bu, devletin, kendisine rakip veya tehdit olarak gördüğü her türlü politik hareketi ezmek için işkenceyi meşru bir araç haline getirmesinin tarihidir. İlginçtir ki, 1944’te işkence görenler arasında yer alan Alparslan Türkeş’in kurduğu MHP’nin kadroları, 36 yıl sonra aynı işkence tezgahına, bu sefer “anarşistleştirilmiş” ülkücü gençler olarak yatmışlardır. Öte yandan, devletin “komünizmle mücadele” misyonunun tam kalbinde doğmuş ve büyümüş ülkücü hareketin, aynı devletin zindanlarında devrimcilerle yan yana işkence görmesi, Türkiye’de devlet mekanizmasının nasıl araçsal bir şiddet kullandığının en trajikomik ama en öğretici kanıtıdır. Devlet için aslolan, ideolojik çerçeve değil, “itaatsizlik potansiyeli”dir.
Sonuç: Celladın Anlatımıyla Yüzleşmek
“Askerlerin Anlatımı İle Mamak’ta İşkence” kitabı, bu yüzden sadece ülkücülerin değil, bu topraklarda adalet ve insan onuru arayan herkesin okuması gereken bir belgedir. Kitap, mağdur anlatılarının ötesine geçip, faillerin gözünden işkenceyi anlatarak, zulmün nasıl sıradanlaştığını, askerî bir rutine dönüştüğünü ve nasıl emir-komuta zinciri içinde meşrulaştırıldığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Bu kitap, bir yandan devrimci İlhan Erdost’un sessiz çığlığını, diğer yandan ülkücü bir gencin coplar altında kırılan kaburgalarının sesini aynı anda duymamızı sağlar. Bize gösterir ki, Mamak’ta “biz” ve “onlar” diye bir ayrım yoktur; sadece şiddet uygulayan bir iktidar ve bu şiddete maruz kalan, ideolojisi ne olursa olsun “insan” vardır. Devletin kendi vatandaşına işkence yapması, onu hangi yetki ve hakla yaptığı sorusunun cevabı ise buradadır: Hiçbir yetki ve hakla. Bu, hukukun ve meşruiyetin tamamen askıya alındığı, “devlet sanatı”nın bir kaba kuvvet ve terör sanatına dönüştüğü, hem yerli güvenlik bürokrasisinin hem de onu besleyen uluslararası Soğuk Savaş doktrinlerinin ortak bir suçudur. Bu karanlık aynaya bakmak, bir daha aynı fabrikanın bacalarının tütmemesi için elzemdir.
Yazar Notu
Bu makalenin yazarı devrimci yelpazaden gelen Sefa Yürükel, 1979’da, 12 Eylül 1980 darbe öncesi sivil sıkıyönetim sürecinde Mamak Cezaevi’nde kalmış; önce emniyette, ardından Mamak’ta benzer işkence uygulamalarına maruz kalmıştır. O dönemde “sağ-sol karıştır-barıştır” yöntemi uygulanmış ve neredeyse her gün işkence yaşanmıştır.
Kitabın yazarı olan ülkücü arkadaşı tebrik ederim. Sol ve sağdan ( özellikle devrimci- ülkücülerin) ekseriyetle vatansever bir siyasi neslin, CIA ve yerli işbirlikçiler aracılığıyla nasıl tasfiye edildiğini göstermesi ve bugünün BOP iktidarının yıllar öncesinden nasıl kurgulandığını göstermesi açısından bu kitap önemlidir. Bu nedenle kitabın her vatandaş tarafından okunması gerektiğini düşünüyor ve öneriyorum.



Bir yanıt yazın