Blog

  • ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planlarının Perde Arkası: Caydırıcılık Söyleminin İnşası ve Alternatif Gerçeklikler (2)

    ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planlarının Perde Arkası: Caydırıcılık Söyleminin İnşası ve Alternatif Gerçeklikler (2)

    Bu eleştirel makale, ABD’nin NATO çatısı altında nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın bölgelere konuşlandırma planlarını ve bu planların 2026 Ankara NATO Zirvesi bağlamında nasıl inşa edildiğini ele almaktadır. Makale, ana akım söylemin aksine, bu nükleer genişleme hamlesini sorgusuz sualsiz bir “caydırıcılık” aracı olarak gören yaklaşımı eleştirmektedir. Temel argüman, mevcut anlatının, ABD’nin jeopolitik çıkarlarını, silahlanma yarışını tırmandırma riskini ve nükleer paylaşımın ittifak içindeki gerilimleri yönetmedeki başarısızlığını görünmez kıldığıdır. Çalışma, medya kuruluşları Aydınlık, Financial Times, AA, BBC, DW vb. tarafından yaygın olarak aktarılan bilgileri analiz ederek, bu haberlerin hangi kaynaklara dayandığını, hangi çerçevelerden sunulduğunu ve hangi alternatif gerçeklikleri dışladığını incelemektedir.

    Son dönemde medyada geniş yer bulan “ABD nükleer silahlarını Rusya sınırına taşıyor” başlıklı haberler, Soğuk Savaş dönemini anımsatan bir gerilimi yeniden canlandırmıştır. Bu haberler genellikle ABD’nin konvansiyonel asker varlığını azaltması karşısında müttefiklere güvence verme ihtiyacını ön plana çıkarmakta ve bu hamleyi “caydırıcılık” çerçevesinde meşrulaştırmaktadır. Ancak bu anlatı, bazı temel soruları cevapsız bırakmaktadır: ABD’nin bu hamlesi gerçekten bir “kendini savunma” eylemi midir, yoksa kendi hegemonyasını pekiştirme girişimi midir? Nükleer silahların Rusya sınırına yaklaştırılması, tırmanan bir güvenlik ikilemine mi yol açacaktır? Ve tüm bu süreçte, ana akım medya hangi çıkarlara hizmet eden bir dil inşa etmektedir? Bu makale, bu soruları ele alarak, mevcut söylemin eleştirel bir analizini sunmayı amaçlamaktadır.

    ABD’nin “Caydırıcılık” Söyleminin Eleştirisi

    Ana akım haberler, ABD’nin nükleer konuşlandırma planlarını neredeyse tamamen Rusya tehdidine karşı bir “caydırıcılık” aracı olarak sunmaktadır. Finansal basının önde gelen kuruluşlarından Financial Times’ın haberleri sıklıkla kaynak gösterilirken, ABD’nin kendi konvansiyonel asker desteğini azalttığı bir dönemde nükleer caydırıcılığı ön plana çıkarması, müttefiklere güvence sağlamanın yanı sıra, kendi askeri harcamalarını azaltmanın da bir yolu olarak yorumlanmaktadır. Eleştirel bir bakış açısı, bu hamlenin yalnızca dışarıdan gelen bir tehdide tepki değil, aynı zamanda ABD’nin küresel hegemonyasını devam ettirme çabasının bir parçası olduğunu ileri sürmektedir. Teorik olarak, “caydırıcılık” soğuk savaşın bir ürünüdür ve günümüz çok kutuplu dünyasında, mevcut gerilimleri yönetmekten ziyade tırmandırma riski taşımaktadır. Ayrıca, “caydırıcılık” söylemi, ABD’nin kendi iç siyasetindeki “Doğu Avrupa Lobisi” gibi aktörlerin etkisiyle şekillenmekte ve NATO’nun genişlemesini tetikleyen iç dinamikleri göz ardı etmektedir. Bu noktada, nükleer silahların sadece birer statü simgesi olmanın ötesinde, ittifak içinde bir “aidiyet” ve “ortaklık” simgesine dönüştüğü gözlemlenmektedir. EDAM analisti Aaron Stein’ın dediği gibi, Türk güvenlik erkânının gözünde nükleer silahlar bir statü simgesidir; varlıklarının Amerikan-Türk savunma ortaklığını sıkıca pekiştirdiğine inanılır. Bu durum, nükleer silahların salt askeri bir enstrüman olmanın ötesinde, kimlik ve statü inşasının bir aracına dönüştüğünü göstermektedir.

    New START’ın Sona Ermesi: Felaket mi, Fırsat mı?

    Medyanın büyük bir kısmı, New START anlaşmasının Şubat 2026’da sona ermesini “nükleer denetimsizliğin başlangıcı” ve “yeni bir silahlanma yarışının fitilinin ateşlenmesi” olarak nitelendirmiştir. BM Genel Sekreteri Guterres’in “uluslararası barış ve güvenlik için vahim bir an” uyarısı sıkça tekrarlanırken, bu anlaşmanın neden uzatılamadığına dair daha derin bir analiz genellikle göz ardı edilmektedir. Eleştirel bir yaklaşım, New START’ın sona ermesini yalnızca bir “felaket” olarak değil, aynı zamanda tarafların birbirlerine olan güvensizliğinin ve değişen küresel dengelerin bir yansıması olarak okumalıdır. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle anlaşmayı askıya alması ve ABD’nin bu duruma tepkisi, aslında mevcut anlaşmanın işlevsizliğini ortaya koymuştur. Üstelik, anlaşmanın sona ermesi, dünyanın nükleer silah stokunun %90’ına sahip iki ülke arasında bir denetim mekanizmasının olmaması anlamına gelirken, Çin gibi diğer nükleer güçlerin yükselişi karşısında bu anlaşmanın yetersizliği de bir gerçekliktir. Dolayısıyla, New START’ın sona ermesi bir felaket olmakla birlikte, asıl felaket bu anlaşmanın uzatılamamış olması değil, on yıllardır süregelen nükleer silahlanma yarışının kendisidir.

    2026 Ankara NATO Zirvesi: Bir Konsolidasyon Aracı Olarak Nükleer Politika

    2026 Ankara NATO Zirvesi, ittifakın nükleer duruşunu şekillendirmesi açısından kritik bir platformdur. Medyada bu zirve, genellikle NATO’nun “kötüleşen güvenlik ortamına” uyum sağlama çabası olarak sunulmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, nükleer caydırıcılığın güvenilir, emniyetli ve etkili kalması gerektiğine dair açıklamaları, ittifakın bu dönemdeki birincil önceliğinin güvenlik olduğu izlenimini yaratmaktadır. Ancak eleştirel bir okuma, bu zirvenin aynı zamanda ABD’nin NATO üzerindeki kontrolünü yeniden konsolide etme fırsatı olarak görülebileceğini ileri sürmektedir. İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğiyle birlikte NATO’nun sınırları Baltık Denizi’nde tamamen güvenlik şemsiyesi altına alınırken, bu durum ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını yeniden tahkim etmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin bu zirveyi savunma sanayii ürünlerini sergilemek için bir vitrin olarak kullanması, ittifakın askeri-politik bir platform olmanın ötesinde ekonomik çıkarların da merkezi haline geldiğini göstermektedir.

    Türkiye’nin Rolü ve Nükleer Güvenlik İkilemi

    Türkiye’nin nükleer paylaşımdaki konumu, sıklıkla “statü simgesi” olarak tanımlanmakta ve İncirlik Üssü’ndeki ABD nükleer silahlarının varlığı, Türk güvenlik erkânı tarafından ittifaka olan bağlılığın bir göstergesi olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, nükleer silahların doğasında var olan güvenlik ikilemini göz ardı etmektedir. Güvenlik ikilemi, bir devletin kendini savunmak için aldığı önlemlerin, diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanmasıyla ortaya çıkan tırmanma sarmalını tanımlar. Türkiye’nin kendi topraklarında nükleer silah bulundurması, bir yandan “caydırıcılık” sağlarken, diğer yandan bölgesel bir nükleer silahlanma yarışını tetikleme riski taşımaktadır. Bu durum, nükleer caydırıcılığın yalnızca uluslararası ilişkilerde bir “denge” unsuru olmadığını, aynı zamanda daha derin bir güvensizlik ve istikrarsızlık kaynağı olduğunu göstermektedir.

    Medya Söyleminin Eleştirisi ve Kaynak Kullanımı Sorunsalı

    Makalenin dayandığı ana kaynakları incelediğimizde, genellikle resmi kurumlardan veya hükümet yetkililerinden alınan bilgilerin ön planda olduğu görülmektedir. Financial Times, DW, AA ve BBC gibi ana akım medya kuruluşları, ABD ve NATO’nun resmi açıklamalarını sorgulamadan aktarırken, muhalif veya bağımsız seslere çok az yer vermektedir. Örneğin, ABD’nin konvansiyonel asker desteğini azaltmasının arka planındaki ekonomik nedenler veya bu hamlenin Avrupa içindeki siyasi bölünmeleri nasıl derinleştireceği gibi konular yeterince tartışılmamaktadır. Ayrıca, haberlere konu olan “nükleer paylaşım düzenlemeleri” ve “çift kabiliyetli uçak” gibi teknik terimler, medya tarafından doğrudan kullanılmakta, ancak bu kavramların içerdiği riskler ve etik boyutlar yeterince sorgulanmamaktadır. Bu durum, medyanın nükleer silahlanmayı adeta normalleştirdiği ve sorgulanamaz bir “güvenlik” meselesi haline getirdiği eleştirisini haklı çıkarmaktadır.

    Sonuç

    ABD’nin Rusya sınırına nükleer silah konuşlandırma planları, yalnızca jeopolitik bir manevra değil, aynı zamanda derin bir güvenlik ikileminin ve hegemonya mücadelesinin bir parçasıdır. Ana akım söylem, bu hamleleri “caydırıcılık” ve “güvence” gibi meşru çerçevelerle sunarak, nükleer silahlanmanın tehlikelerini ve etik dışılığını perdelemektedir. Bu makale, mevcut anlatının eleştirel bir analizini sunarak, okuyucuları ana akım medyanın sorgulanması gereken bir “gerçeklik” inşa ettiği konusunda bilinçlendirmeyi amaçlamaktadır. Gerçek güvenlik, nükleer silahları birbirimize daha yakın konuşlandırmakla değil, diyaloğu, şeffaflığı ve karşılıklı güveni artırmakla tesis edilebilir. Ancak mevcut medya söylemi, bu tür alternatif güvenlik modellerini neredeyse tamamen görünmez kılmaktadır.

    Kaynakça

    Aydınlık Gazetesi. “Büyük kışkırtma… Financial Times: ABD nükleer şemsiyesini Rusya sınırına taşımayı tartışıyor.” 2 Haziran 2026.

    BBC Türkçe. “Polonya: ABD’nin nükleer silahlarını ülkemize yerleştirmesini istiyoruz.” 14 Mart 2025.

    DW Türkçe. “ABD-Rusya anlaşması bitti, nükleer sınırlar ortadan kalktı.” 5 Şubat 2026.

    DW Türkçe. “Türkiye NATO zirvesini silah vitrinine dönüştürmek istiyor.” 8 Haziran 2026.

    EDAM. “Türkiye ve Taktik Nükleer Silahlar: Siyasi bir Aşk İlişkisi – Aaron Stein.” 2012.

    Ege Alternatif. “ABD’den Rusya’nın sınırlarına nükleer silah konuşlandırma hamlesi.” 2 Haziran 2026.

    Euronews. “Nükleer silahlanma yarışında son durum: START anlaşması sona erdi.” 5 Şubat 2026.

    Independent Türkçe – Gürsel Tokmakoğlu. “New START’ın sonu: Nükleer denetimsizliğin başlangıcı ve küresel dengedeki dönüşüm.” 9 Şubat 2026.

    Medyascope. “Yeni START anlaşması sona erdi: Nükleer silahlanma yarışı başlıyor mu?” 5 Şubat 2026.

    MSU Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. “21. Yüzyıl için Caydırıcılık: Teori ve Pratikte Neler Değişti?” 2023.

    NATO. “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara.” 20 Ağustos 2025.

    NATO. “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul.” 22 Nisan 2026.

    Perspektif.eu. “Kasvetli Yeni Dönem: Nükleer Silahları Sınırlayan New START Artık Yok.” 11 Şubat 2026.

    Sözcü. “ABD’den Putin’i endişelendiren adım: Rusya’nın arka bahçesine nükleer silahları diziyor.” 2 Haziran 2026.

    Tesam Strateji. “NATO’NUN GENİŞLEMESİ, RUS TEHDİDİ VE KÜRESEL DÖNÜŞÜM.”

    TRT Haber. “Kıyamet saatinde geri sayım: New START bugün sona eriyor.” 5 Şubat 2026.

    Uluslararası İlişkiler Dergisi. “NATO Neden Genişledi? Uluslararası İlişkiler Kuramları Işığında NATO’nun Genişlemesi ve ABD-Rusya İç Siyaseti.” Şener Aktürk.

    AA. “Rutte: NATO’nun nükleer caydırıcılığının etkili olmaya devam etmesini sağlamalıyız.” 23 Nisan 2026.

    Perspektif.eu. “NATO 3.0: Washingtons neue Architektur und die Frage der Kompensation.” 8 Haziran 2026.

    SDE. “ABD’nin NATO’yu Kendi Çıkarları İçin Kullanma Çabaları.”

  • ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planları ve 2026 Ankara NATO Zirvesi Bağlamında İttifakın Nükleer Caydırıcılık Stratejisinin Dönüşümü (1)

    ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planları ve 2026 Ankara NATO Zirvesi Bağlamında İttifakın Nükleer Caydırıcılık Stratejisinin Dönüşümü (1)

    Uluslararası güvenlik ortamı, 2020’li yılların ikinci yarısında Soğuk Savaş sonrası dönemin en karmaşık ve çok katmanlı krizlerinden birine sahne olmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’yı tam kapsamlı işgali, Avrupa’da güvenlik mimarisinin temelinden sarsılmasına neden olurken, nükleer caydırıcılık kavramı yeniden ittifak stratejilerinin merkezine oturmuştur. Bu bağlamda, Haziran 2026’da Financial Times gazetesinin haberine konu olan ABD’nin nükleer paylaşım düzenlemesini genişletme ve nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın noktalara konuşlandırma ihtimali, Atlantik ötesi güvenlik ilişkilerinde yeni bir dönemin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

    Bu gelişme, ABD yönetiminin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltma kararları ile eşzamanlı olarak gündeme gelmiştir. Pentagon’un Mayıs 2026’da Almanya’dan 5.000 asker çekme kararı, Avrupalı müttefikler arasında Washington’ın uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin endişeleri artırmıştır. ABD yönetimi, bu açığı kapatmak ve caydırıcılıktan ödün vermemek için nükleer şemsiyenin genişletilmesini bir denge unsuru olarak görmektedir.

    ABD’nin Nükleer Paylaşım Mekanizmasını Genişletme Planları

    NATO’nun nükleer paylaşım (Nuclear Sharing) mekanizması, Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş ve nükleer silah sahibi olmayan müttefiklerin ittifakın nükleer planlamasına katılmasına olanak tanıyan bir yapıdır. Bu mekanizma kapsamında, ABD’ye ait nükleer savaş başlıkları, müttefik ülkelerin topraklarındaki hava üslerinde konuşlandırılmakta, ancak silahların kontrolü ABD’nin elinde bulunmaktadır. Halihazırda bu sisteme dâhil olan ülkeler Belçika, Almanya, İtalya, Hollanda, Türkiye ve Birleşik Krallık’tır. Bu kapsamda, Türkiye’nin İncirlik Hava Üssü’nde tahminen 60-70 adet B61 tipi taktik nükleer bomba bulunmaktadır.

    Financial Times’ın Haziran 2026’da yayımladığı habere göre, ABD yönetimi bu mevcut yapıyı genişleterek, “çift kabiliyetli uçak” (Dual-Capable Aircraft – DCA) olarak adlandırılan hem konvansiyonel hem nükleer görev icra edebilen savaş uçaklarının daha fazla müttefik ülkede konuşlandırılmasını değerlendirmektedir. Bu bağlamda, NATO’nun doğu kanadında yer alan Polonya ve Baltık ülkeleri, yeni DCA üslerine ev sahipliği yapma konusunda en istekli adaylar arasında gösterilmektedir. Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, daha önce yaptığı açıklamalarda ülkesine nükleer silah konuşlandırılması çağrısını yinelemiş ve bu adımın Polonya’yı Rusya’ya karşı daha güvenli kılacağını savunmuştur. Duda, özellikle Rusya’nın 2023’te Belarus’a taktik nükleer silah konuşlandırma kararını emsal göstererek, ABD’nin benzer bir adım atması gerektiğini vurgulamıştır.

    Polonya Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz, Haziran 2026’da yaptığı açıklamada, ABD’nin Avrupalı müttefiklerle nükleer paylaşımın genişletilmesi konusunda görüşmeler yürüttüğünü doğrulamış, ancak konunun hassasiyeti nedeniyle ayrıntıların resmi NATO kanallarından duyurulacağını belirtmiştir. Bu görüşmelerin 18 Haziran 2026’da Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısında ele alınması beklenmektedir.

    Bu genişleme planının arkasında iki temel güdü bulunmaktadır. Birincisi, ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltması karşısında müttefiklere güvence verme ihtiyacıdır. Trump yönetimi, Avrupa’nın kendi konvansiyonel savunmasında birincil sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini savunurken, nükleer caydırıcılığın devamlılığını garanti etmektedir. İkincisi ise, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ve Belarus’a taktik nükleer silah konuşlandırması karşısında caydırıcılığı artırma gereksinimidir. Batılı ülkeler, Rusya’nın eylemlerinin daha güçlü bir caydırıcılık ihtiyacını artırdığını savunmaktadır.

    New START Anlaşmasının Sona Ermesi ve Stratejik Boşluk

    ABD’nin nükleer paylaşımı genişletme planlarının en önemli arka plan unsurlarından biri, iki ülke arasındaki son nükleer silah kontrol anlaşması olan Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nın (New START) 5 Şubat 2026’da süresinin dolmasıdır. 2010 yılında imzalanan bu anlaşma, her iki tarafın da konuşlu ve kullanıma hazır durumda en fazla 700 füze ve bombardıman uçağında 1.550 nükleer savaş başlığı bulundurmasını sınırlandırıyordu. Anlaşma, 2021 yılında beş yıl süreyle uzatılmış, ancak Şubat 2026’da bu uzatmanın da sona ermesiyle birlikte yarım asrı aşkın bir süredir ilk kez ABD ve Rusya’nın stratejik nükleer cephanelikleri üzerinde bağlayıcı hiçbir hukuki sınır kalmamıştır.

    Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, bu durumu “uluslararası barış ve güvenlik açısından vahim bir an” olarak nitelendirmiş ve nükleer silahların kullanılma riskinin onlarca yılın en yüksek seviyesinde olduğu uyarısında bulunmuştur. Guterres, Washington ve Moskova’yı gecikmeden yeni bir anlaşma için müzakere masasına dönmeye çağırmıştır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Eylül 2025’te nükleer silah sınırlarına bir yıl daha bağlı kalmaya hazır olduğunu açıklamış ve Washington’ı da aynı adımı atmaya davet etmiş, ancak bu çağrı ABD yönetimi tarafından karşılık bulmamıştır.

    Bu hukuki boşluk, ABD’nin nükleer konuşlandırma planlarını doğrudan etkileyen bir faktördür. Anlaşmanın getirdiği denetim mekanizmalarının ortadan kalkması, her iki tarafın da nükleer cephaneliklerini artırma ve yeniden konuşlandırma konusunda daha geniş bir manevra alanına sahip olması anlamına gelmektedir. Bu durum, ABD’nin Avrupa’daki nükleer varlığını artırma ihtimalini stratejik açıdan daha da anlamlı hale getirmektedir.

    NATO’nun Nükleer Duruşu ve 2026 Ankara Zirvesi

    NATO’nun nükleer politikasının geleceği, 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO Liderler Zirvesi’nin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin 19 Ağustos 2025’te duyurduğu bu zirve, Türkiye’nin 2004 yılındaki İstanbul Zirvesi’nden sonra ikinci kez ev sahipliği yapacağı NATO zirvesi olacaktır.

    Zirve hazırlıkları kapsamında, Nisan 2026’da İstanbul’da NATO’nun yıllık Nükleer Politika Sempozyumu düzenlenmiştir. İttifak genelinden 150 uzmanın katıldığı bu sempozyumda, nükleer caydırıcılığın güvenilirliği, silah kontrolü, silahsızlanma ve yayılmanın önlenmesi gibi konular ele alınmıştır. Sempozyuma sanal ortamda katılan Mark Rutte, büyük istikrarsızlık dönemlerinde NATO’nun nükleer caydırıcılığının güvenilir, emniyetli ve etkili kalmasının kritik önem taşıdığını vurgulamıştır. Rutte ayrıca, Ankara Zirvesi’ne yaklaşılırken “kötüleşen güvenlik ortamına uyum sağlamak için NATO’nun nükleer duruşunun nasıl daha da uyarlanacağına dair kritik kararların alınması gerektiğini” belirtmiştir.

    Ankara Zirvesi’nin bir diğer önemli boyutu, NATO’nun savunma harcamaları hedeflerinin somut yeteneklere dönüştürülmesidir. 2025 Lahey Zirvesi’nde müttefikler, 2035 yılına kadar GSYH’nin yüzde 5’ini savunmaya ayırmayı ve bunun yüzde 3,5’ini temel savunma yeteneklerine tahsis etmeyi kararlaştırmıştır. Ankara Zirvesi’nin bu taahhütleri somut askeri kapasitelere dönüştürme konusunda yol gösterici olması beklenmektedir.

    Türkiye’nin Nükleer Paylaşımdaki Rolü ve İncirlik Üssü

    Türkiye, NATO’nun nükleer paylaşım mekanizmasının en eski ve en önemli üyelerinden biridir. EDAM (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi) raporuna göre, Türkiye, NATO’nun altı Avrupa hava üssünde toplam 200 adet Amerikan taktik nükleer silahının konuşlandırıldığı beş ülkeden biridir. İncirlik Hava Üssü’nde bulunan tahmini 60-70 adet B61 nükleer bombası, Soğuk Savaş döneminden bu yana bölgede konuşlu durumdadır.

    Türkiye’nin bu nükleer varlığa yaklaşımı, stratejik ve sembolik boyutları olan karmaşık bir denkleme dayanmaktadır. EDAM raporunun belirttiği üzere, Türkiye için Amerikan taktik nükleer silahlarının varlığı, İttifak’ın Atlantik-ötesi güvenlik ortaklığına bağlılığının devam ettiğini gösteren hayati bir semboldür. Türk güvenlik yetkilileri nezdinde bu silahlar bir statü simgesi olarak görülmekte ve varlıklarının Amerikan-Türk savunma ortaklığını pekiştirdiğine inanılmaktadır. Türkiye, diğer NATO ülkelerinin artan muhalefetine rağmen, topraklarındaki nükleer silahları muhafaza etmeyi desteklemekte ve ittifakın sorumluluk paylaşma ilkesinin bir parçası olarak nükleer vekilharçlığa devam edilmesini ummaktadır.

    2026 Ankara Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca bir güvenlik toplantısı olmanın ötesinde ekonomik ve savunma sanayii hedefleriyle de yakından ilgilidir. Türkiye, bu zirveyi Batılı pazarlara silah satışlarını ve ortak üretim anlaşmalarını artırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Türkiye’nin savunma ihracatı 2021’den bu yana üç kattan fazla artarak 2024’te 10 milyar dolara ulaşmış, bu dönemde Avrupa ve ABD’ye yapılan savunma ihracatı yaklaşık dört kat artışla 5,6 milyar dolara yükselmiştir. Dünyada kullanılan silahlı insansız hava araçlarının yüzde 65’ini karşılayan Türkiye, zirve vesilesiyle savunma sanayii kabiliyetlerini müttefiklerine sergilemeyi ve yeni işbirlikleri kurmayı hedeflemektedir.

    Genişleyen Nükleer Caydırıcılığın Stratejik Yansımaları ve Riskler

    ABD’nin nükleer paylaşımı genişletme planları, bir dizi stratejik riski ve belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Öncelikle, nükleer silahların Rusya sınırına daha yakın konuşlandırılması, Moskova tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılanma ve karşılıklı tırmanma riskini artırma potansiyeli taşımaktadır. Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valery Gerasimov, daha önce yaptığı açıklamalarda NATO’nun Rusya sınırları yakınındaki askeri varlığını “önemli ölçüde artırdığını” ve stratejik nükleer güçlerde modern silah oranının yüzde 92’ye ulaştığını belirterek, ABD’nin nükleer testlere yeniden başlaması durumunda “uygun misilleme tedbirlerinin izleyeceğini” vurgulamıştır.

    İkinci olarak, New START anlaşmasının sona ermesiyle birlikte herhangi bir denetim mekanizmasının bulunmaması, her iki tarafın da nükleer cephaneliklerini artırma konusunda ölçeklendirilmiş bir rekabete girmesine zemin hazırlamaktadır. Uzmanlar, bu durumun Soğuk Savaş dönemindeki silahlanma yarışını anımsatan bir süreci tetikleyebileceği konusunda uyarılarda bulunmaktadır.

    Üçüncü olarak, nükleer paylaşımın genişletilmesi, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) temel ilkeleriyle potansiyel bir gerilim alanı oluşturmaktadır. NPT’nin nükleer olmayan devletlere nükleer silah edinmeme taahhüdü karşılığında güvenlik garantisi veren yapısı, ABD’nin müttefik topraklarına nükleer silah konuşlandırmasının yaygınlaşmasıyla birlikte aşınma riski taşımaktadır. Özellikle bölgesel güçlerin kendi nükleer programlarına yönelme eğilimlerinin artabileceği değerlendirilmektedir.

    Ankara Zirvesi’nin bu riskleri yönetme ve ittifak içinde ortak bir nükleer duruş oluşturma açısından kritik bir fırsat olduğu söylenebilir. NATO yetkilileri, ittifakın savunma amaçlı bir yapı olduğunu ve nükleer caydırıcılığın yalnızca Rusya’nın eylemlerine karşı bir denge unsuru olarak görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak, konvansiyonel asker varlığını azaltan ABD’nin nükleer varlığını artırmasının paradoksal yapısı ve Avrupalı müttefiklerin bu yeni dengede üstleneceği roller, ittifak içinde önümüzdeki dönemde yoğun tartışmalara konu olacak gibi görünmektedir.

    Sonuç

    ABD’nin nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın bölgelere konuşlandırma ihtimali, Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli stratejik dönüşümlerinden birine işaret etmektedir. Bu hamle, yalnızca ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltmasının bir sonucu değil, aynı zamanda New START anlaşmasının sona ermesiyle oluşan hukuki boşluk, doğu kanadı ülkelerinin artan güvenlik kaygıları ve Rusya’nın nükleer duruşundaki değişiklikler gibi çok boyutlu faktörlerin bir ürünüdür.

    2026 Ankara NATO Zirvesi, bu yeni nükleer duruşun şekillendirilmesi açısından belirleyici bir dönemeç olacaktır. İstanbul’daki Nükleer Politika Sempozyumu’nda dile getirilen ihtiyaçlar ve Mark Rutte’nin “kötüleşen güvenlik ortamına uyum” çağrıları, zirvede alınacak kararların sadece taktik düzeyde değil, ittifakın stratejik doktrininde köklü değişiklikler içerebileceğini göstermektedir.

    Türkiye, hem İncirlik Üssü’ndeki mevcut nükleer varlığı hem de 2024 sonrasında hızla gelişen savunma sanayii kabiliyetleriyle bu yeni dönemde ittifakın önemli aktörlerinden biri olarak konumlanmaktadır. Ankara’nın nükleer paylaşıma yaklaşımı, geleneksel güvenlik kaygılarının ötesinde bir statü ve ortaklık simgesi olma özelliğini korumaktadır.

    Bununla birlikte, genişleyen nükleer caydırıcılık stratejisinin beraberinde getirdiği riskler göz ardı edilmemelidir. Karşılıklı tırmanma riski, silah kontrol mekanizmalarının yokluğu ve nükleer yayılma potansiyeli, ittifakın önümüzdeki dönemde yüzleşmek zorunda kalacağı temel zorluklar olarak durmaktadır. Bu risklerin yönetilebilmesi için, NATO’nun yeni nükleer duruşunu sade askeri bir caydırıcılık perspektifinin ötesinde, diplomatik ve hukuki boyutlarıyla da bütüncül bir şekilde ele alması gerekmektedir.

    Kaynakça

    1. Aydınlık Gazetesi, “Büyük kışkırtma… Financial Times: ABD nükleer şemsiyesini Rusya sınırına taşımayı tartışıyor”, 2 Haziran 2026, https://www.aydinlik.com.tr/haber/abd-rusya-sinirina-nukleer-silah-konuslandirmayi-degerlendiriyor-578936
    2. AA.com.tr, “US weighs expanding nuclear-sharing arrangements in Europe: Report”, 2 Haziran 2026, https://mobil.aa.com.tr/en/world/us-weighs-expanding-nuclear-sharing-arrangements-in-europe-report/3953916
    3. TASS, “Polish defense minister says US in talks with European countries on nuke weapons”, 2 Haziran 2026, https://tass.com/world/2140491
    4. BBC Türkçe, “Polonya: ABD’nin nükleer silahlarını ülkemize yerleştirmesini istiyoruz”, 14 Mart 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e4dq2yxkxo
    5. Financial Times (aktaran DefenceTurk), “ABD’nin Baltık ülkelerine nükleer silah konuşlandıracağı iddiası”, 2 Haziran 2026, https://www.defenceturk.net/abdnin-baltik-ulkelerine-nukleer-silah-konuslandiracagi-iddiasi
    6. Euronews, “Nükleer silahlanma yarışında son durum: START anlaşması sona erdi”, 5 Şubat 2026, https://tr.euronews.com/2026/02/05/nukleer-silahlanma-yarisinda-son-durum-start-anlasmasi-sona-erdi
    7. Gazete Oksijen, “ABD ve Rusya arasındaki New START anlaşması sona erdi: Nükleer silahlanma yarışını engelleyecek bağlayıcılık kalmadı!”, 5 Şubat 2026, https://gazeteoksijen.com/dunya/abd-ve-rusya-arasindaki-new-start-anlasmasi-sona-erdi-nukleer-silahlanma-yarisini-engelleyecek-baglayicilik-kalmadi-264658
    8. NATO, “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara”, 20 Ağustos 2025, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2025/08/20/turkiye-to-host-2026-nato-summit-in-ankara
    9. Wikipedia, “2026 Ankara NATO summit”, https://en.wikipedia.org/wiki/2026_Ankara_NATO_summit
    10. Daily Sabah, “NATO summit in Ankara expected to shape alliance’s next chapter”, 10 Haziran 2026, https://www.dailysabah.com/politics/nato-summit-in-ankara-expected-to-shape-alliances-next-chapter/news
    11. NATO, “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul”, 22 Nisan 2026, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2026/04/22/nato-nuclear-symposium-concludes-in-istanbul
    12. AA.com.tr, “Rutte: NATO’nun nükleer caydırıcılığının etkili olmaya devam etmesini sağlamalıyız”, 23 Nisan 2026, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rutte-natonun-nukleer-caydiriciliginin-etkili-olmaya-devam-etmesini-saglamaliyiz/3915301
    13. EDAM (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi), “Türkiye ve Taktik Nükleer Silahlar”, 1 Kasım 2012, https://edam.org.tr/dis-politika-ve-guvenlik/turkiye-ve-taktik-nukleer-silahlar
    14. DW Türkçe, “Türkiye NATO zirvesini silah vitrinine dönüştürmek istiyor”, 8 Haziran 2026, https://www.dw.com/tr/türkiye-nato-zirvesini-silah-vitrinine-dönüştürmek-istiyor/a-77456348
    15. Ege Alternatif, “ABD’den Rusya’nın sınırlarına nükleer silah konuşlandırma hamlesi”, 2 Haziran 2026, https://www.egealternatif.com/haber/abd-den-rusya-nin-sinirlarina-nukleer-silah-konuslandirma-hamlesi_77090/
    16. Sözcü, “ABD’den Putin’i endişelendiren adım: Rusya’nın arka bahçesine nükleer silahları diziyor”, 2 Haziran 2026, https://www.sozcu.com.tr/abd-den-putin-i-endiselendiren-adim-rusya-nin-arka-bahcesine-nukleer-silahlari-diziyor-p11967481
    17. ESUT (Europäische Sicherheit & Technik), “NATO 3.0: Washingtons neue Architektur und die Frage der Kompensation”, 8 Haziran 2026, https://esut.de/2026/06/fachbeitraege/64966/nato-3-0-washingtons-neue-architektur-und-die-frage-der-kompensation/
    18. Foreign Affairs, “The Coming Crisis of NATO Deterrence”, 28 Mayıs 2026, https://www.foreignaffairs.com/nato/coming-crisis-nato-deterrence
    19. Kyiv Post, “US Eyes Expanded Nuclear Weapons Deployment Across Europe”, 2 Haziran 2026, https://www.kyivpost.com/post/50635
    20. SavunmaSanayist.com, “ABD’den 9 milyar dolarlık nükleer bomba hamlesi”, 8 Ocak 2025, https://www.savunmasanayist.com/abdden-9-milyar-dolarlik-nukleer-bomba-hamlesi/
    21. Arms Control Association, “New START Expires As U.S. Urges ‘Modernized’ Treaty”, 5 Şubat 2026, https://www.armscontrol.org/blog/2026-02/new-start-expires-us-urges-modernized-treaty
    22. Council on Foreign Relations, “Nukes Without Limits? A New Era After the End of New START”, 9 Şubat 2026, https://www.cfr.org/blog/nukes-without-limits-new-era-after-end-new-start
    23. BBC News (arşiv), “Türkiye nükleer silah üretir mi?”, 5 Eylül 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49595055
    24. International Institute for Strategic Studies (IISS), “Investment in nuclear sharing continues despite European doubts about US extended deterrence”, Aralık 2025
    25. TASS, “NATO stockpiles nukes near Russia’s borders, preparing for offensive actions — expert”, 25 Eylül 2025, https://tass.com/politics/2021093
  • Karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölge Konusunda Yasal Düzenleme

    Karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölge Konusunda Yasal Düzenleme

    Deniz Alanlarında Yasal Düzenleme

    Deniz alanları, 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde belirlenmiş olup taraf olmayan devletler için dahi bağlayıcıdır. BM Genel Kurulu kararları bağlayıcı olmadığı halde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi nitelikli çoğunlukla alınan kararlar uluslararası hukuk teamül kuralı sayılmaktadır. 169 devletin taraf olduğu Deniz Hukuku mutabakatının teamül vasfı daha güçlüdür. Türkiye, adaların deniz alanları konusundaki düzenlemelere itirazla sözleşmeye taraf olmamıştır. Bununla beraber sözleşmeden kaynaklanan mesela Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) hakkını Karadeniz’de kullanmaktadır.

    1982 Sözleşmesi konferanslarına katılan Yaşar Yakış, “keşke Türkiye, sözleşme dışında kalmak yerine taraf olup Adalar konusunda muhalefet şerhi koysaydı” diye hayıflanmıştı. Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra benzer sorunları yaşayan devletler yargı yoluna gitmişler, davalarda Türkiye lehine kararlar çıkmıştır. Kıyılarımızın dibindeki Yunan adalarının deniz alanları olmayacağı, benzer durumdaki uyuşmazlıklarla ilgili yargı kararlarıyla tespit edilmiştir. Bunlar arasında ilginç olanı Fransa ile İngiltere arasında görülmüştür. Fransa kıyılarına yakın İngiltere’ye ait Manş adalarının, deniz alanları olamayacağına dair uluslararası yargı kararı son derece önemlidir. Çünkü Fransa, Türkiye’nin bir kaç mil ötedeki Yunan adalarının deniz alanlarını savunurken kendisi, çok daha uzaktaki İngiliz adalarının deniz alanları olamayacağı iddiasıyla yargıya gitmiş, kazanmıştır. Benzer birçok örnekte açılan davalarda iki ülke arasındaki adaların MEB ve kıta sahanlığı olamayacağına hükmedilmiş, deniz alanlarının iki ülkenin ana karaları arasında orta hat metoduyla tespit edileceğine hükmedilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin sözleşmeye taraf olup adalar konusunda şerh koymaması ciddi bir kayıp değildir. Çünkü benzer davalarda Türkiye’nin lehine kararlar verilmiş, içtihat birliği oluşmuştur. Fakat içtihatlarla desteklenen bu hakkını kullanma konusunda Türkiye’nin yıllardır süren tereddütleri söz konusudur.

    Asıl sorun Yunanistan’ın ilan ettiği kıta sahanlığı ve diğer ülkelerle imzaladığı MEB alanları konusunda da Türkiye’nin yetersiz kalmasıdır. Yunanistan, mutlak egemen olduğunu iddia ettiği adaların kıta sahanlığı ve MEB alanları konusunda diğer Akdeniz ülkeleriyle de sözleşmeler imzalamıştır. Bu iddialarını AB’ye de mal etme girişimlerinde belirli başarıya ulaşmıştır. Bu tür tek taraflı iddiaların tanınmadığı deklare edilmesine karşın Türkiye, Akdeniz ve Adalar Denizi’nde kendi MEB alanını ilan etmeyerek Yunanistan’a bir anlamda manevra alanı açmıştır. Bu yanlıştan dönüş konusunda kapsamlı yasal düzenleme haberi sızdırılmıştır. Bir gazete genel yayın yönetmenin yazısından izlediğimiz bilgilerdeki yanlışların gazetecinin bilgisizliğinden kaynaklanmış olabileceğini ümit ederiz. Ancak böyle bir konuda parlamento, komisyonlar silsilesi yanında askeri ve akademik uzmanlarla işbirliği halinde düzenlemenin olgunlaştırılması, ülkemiz aleyhine olabilecek bilgi kirliliğinin önlenmesi gerekmektedir.

    Köşe yazarının aktardığı bilgilerde bugüne kadar Türkiye’nin sanki hiç deniz alanları olmamış, ilk defa bu düzenlemeyle hakların elde edileceği ima edilmektedir. İkili/çoklu sözleşmelerle ve genel olarak ulusararası hukukun garantisi altında on yıllardır sahip olduğumuz haklar bir anlamda yeniden müzakere/tartışma masasına taşınmaktadır.

    Mavi vatan olarak adlandırdığımız deniz alanları, bir devletin egemenlik haklarını kullanabildiği deniz alanları demektir. Denizlerde egemenlik hakkı iç sularda mutlak olup karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve MEB’e doğru ekonomik haklarla sınırlı hale gelmektedir. Söz konusu egemenlik olduğuna göre bu alandaki düzenlemelerin de yasayla yapılması son derece önemlidir. 1982 tarihli 2674 nolu yasayla Türkiye’nin karasuları 6 mil olarak tespit edilmiş daha sonraki düzenlemelerle Akdeniz ve Karadeniz’de 1982 sözleşmesinin verdiği yetkiler çerçevesinde 12 mil olarak düzenlenmiştir. Adalar Denizi’ndeki 6 mil, aynı zamanda Yunanistan’ın da uyması gereken bir sınır olup bunu 12 mile çıkarması, yeni düzenlemede açıkça ifade edilmesi beklendiği gibi “6 mili aşması” savaş sebebi olacaktır. 1982 sözleşmesi devletlere karasularını ilan ederken “12 mili aşmama” sınırını getirmiştir. Bu sınır garanti edilen bir hak olmayıp coğrafi özelliklere ve ilgili ülkelerin mutabakatlarına göre üst sınırdır. Nitekim benzer coğrafyalarda komşu ülkelerin uzlaşmasıyla karasuları 3 mil olarak tespit edilenler vardır. Esasen 1936’da Yunanistan’ın karasularını 3’ten 6 mile çıkarması kararına itiraz etmeyerek Dışişleri Bakanı’nın ani kararıyla Türkiye’nin de 6 mile çıkarması yakın dönemin vahim yanlışlarındandır.

    Parlamenter sistemde deniz alanlarıyla ilgili bazı yetkiler Bakanlar Kurulu’na bırakılmış olup bu kapsamda bazı düzenlemeler de yapılmıştı. Cumhurbaşkanlığı sisteminde yasaların yetkilendirdiği “bakanlar kurulu kararları” yerine “cumhurbaşkanlığı kararnamesi” ifadesi yer almıştır. Bununla beraber söz konusu egemenlik hakkı olunca muhtemel baskı ve tehditlere karşı kamuoyu desteğini sağlamak üzere yasal düzenleme dışındakilere imkan verilmemeli, 1936 yanlışı dikkate alındığında askeri ve akademik müzakerelerle olgunlaşmadan, partilerüstü mutabakat sağlanmadan kesinlikle tek imzalı kararnameyle yükümlülük altına girilmemelidir.

    Usulüne göre yürürlüğe giren uluslararası sözleşmeler de kanun hükümünde olup bu kapsamda daha SSCB dağılmadan Türkiye, Karadeniz’de diğer kıyıdaş ülkelerle MEB alanlarını orta hat ve dik hat yöntemleriyle belirlemişti. SSCB’nin dağılmasından sonra aynı mutabakat yeni bağımsız cumhuriyetlerle tekrar düzenlenmiştir. Yunanistan’ın adalar konusunda mahkeme kararlarını ve diğer hakkaniyet kıstaslarını dikkate almayan uygulamalarına ve başka ülkelerle sözleşmelerine karşın, Türkiye’nin kendi alanlarını uluslararası hukuk normlarına göre ilan etmesi son derece önemli ve gereklidir. Muhtemelen Rum lobisinin AB ve ABD üzerinden baskıları, Türkiye’nin haklarını yasal düzenlemeyle garanti altına almasını engellemiştir. Bununla beraber Türkiye-Libya MEB antlaşması, Yunanistan ve destekçilerinin oldu-bittiye getirme politikalarına darbe vurduğu halde arkası gelmemiştir.

    Trump yönetimi veya haddini aşan büyükelçisinin Rum lobisinin baskısıyla deniz alanları konusundaki muhtemel tehditlerine karşı kamuoyu, akademi, güvenlik birimleri, hatta muhalefet baskısı yeni düzenleme yolunda son derece kıymetli olacaktır. Köşe yazarlarına sızdırılan hatalı bilgiler yerine alt komisyonlarca hızla olgunlaştırılan taslak her zeminde tartışılmalı, üst komisyonlar ve genel kurula kadar egemenlik hakları tahkim edilerek bir an önce yürürlüğe konulmalıdır. Bu süreçteki kararlılık komşularla hakkaniyete uygun sözleşmelerin de yolunu açacaktır. Uzlaşmaya varılmaması demek, Türkiye’nin haklarından feragat ettiği anlamına gelmemelidir.

    Beklenen düzenlemede İzmir ve Aydın’ın mahallesi durumundaki adalarda Yunan işgaline son verecek imkanlar da kullanılmalı, gerekirse savunma sanayimizin gücü değerlendirilmelidir. İddia edildiği “gizli sözleşme” ile devredilen adalar varsa, bu sözleşmelerin geçersizliği ilan edilmeli, sorumlular anayasa mahkemesinde yargılanmalıdır. Ülkeyi satmak anlamına gelen böyle bir ihanet tespit edildiği halde yasal görevini yapmayanların da bir gün yargılanacakları bilinmelidir.

    [email protected]       

    twitter.com/alaeddinyalcink

  • Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” konuşması üzerine teorik bir analiz

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” konuşması üzerine teorik bir analiz

    Politik Meşruiyet ve Liderlik Söylemi

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, siyasal liderlik literatüründe meşruiyet inşasının merkezi bir stratejisi olarak değerlendirilebilir. Max Weber’in otorite tipolojisine yaslanarak düşünüldüğünde, burada yasal-ussal otoritenin ötesine geçen, karizmatik bir söylem unsuru gözlemlenmektedir. Kılıçdaroğlu, makamın kendisine atfettiği biçimsel yetkiyi değil, feragat edebilme kapasitesi üzerinden kişisel bir erdem sergilemektedir. Bu, Joseph Schumpeter’in liderlik rekabetini salt çıkar maksimizasyonuna indirgeyen klasik demokrasi tanımına bir meydan okuma niteliği taşır. Zira lider, bireysel kazanım arzusunu reddederek, konumunu araçsallaştırmayacağını taahhüt etmektedir. Söylemin hedefi, meşruiyeti kurumsal pozisyondan bireysel etik duruşa kaydırarak, olası bir güç zehirlenmesi eleştirisini baştan savuşturmaktır. Bu strateji, özellikle parti içi muhalefetin yoğunlaştığı dönemlerde, liderin varlığını sürdürme gerekçesini yeniden tanımlama işlevi görür.

    Söz konusu feragat söylemi, Pierre Bourdieu’nün “simgesel sermaye” kavramı çerçevesinde derinlemesine incelenebilir. Bourdieu’ye göre, bir eylemin çıkar gütmediğini beyan etmek, tam da o eylemden en yüksek simgesel kazancı elde etmenin yoludur. Kılıçdaroğlu, koltukta gözü olmadığını ilan ederek, aslında görünmez ve tartışılmaz bir ahlaki üstünlük zemini inşa etmektedir. Bu simgesel sermaye, doğrudan siyasi bir kazanca tahvil edilebilecek türdendir; partililer nezdinde sadakat, fedakârlık ve güven duygularını pekiştirir. Dolayısıyla, buradaki retorik hamle, basit bir tevazu gösterisinin çok ötesinde, hesaplanmış bir politik yatırım olarak okunabilir. Bu dil, aynı zamanda rakibin pozisyonunu da ahlaki bir açmaza sürükleme potansiyeline sahiptir; çünkü makama talip olan diğer aktörler, bireysel ihtirasla malul görünme riskiyle karşı karşıya kalır. Neticede lider için meşruiyet zemini, rakipsiz bir ahlaki yüksekliğe taşınır.

    Söylemin zamansallığı da meşruiyet bağlamında kritik bir öneme sahiptir. Reinhart Koselleck’in “beklenti ufku” ve “deneyim alanı” kategorileriyle düşünüldüğünde, Kılıçdaroğlu’nun ifadesi, geçmiş seçim yenilgilerinin yarattığı deneyim alanını, geleceğe dönük bir ahlaki yenilenme beklentisiyle dengelemeye çalışır. “Elbette yapacağız” vurgusu, belirsiz bir geleceği, liderin kişisel iradesi ve ahlaki duruşuyla garanti altına alma iddiası taşır. Bu, geçmişin hayal kırıklıklarına karşı bir tür onarım vaadi olarak işler. Meşruiyet krizi, geçmişin yükünden kaçarak değil, tam tersine o yükü yüklenebilecek erdemli bir öznenin varlığına işaret ederek aşılmaya çalışılır. Liderin “ben buradayım ve erdemle hareket ediyorum” demesi, partinin kurumsal hafızasındaki kırılmaları onarma kapasitesine gönderme yapar. Bu kapasite, kurultay gibi belirsizliğin ve çatışmanın yoğun olduğu bir momenti, kontrollü bir dönüşüm sürecine tahvil etme iddiasındadır.

    Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramı açısından bakıldığında, bu söylem aynı zamanda bir rıza üretim mekanizması olarak değerlendirilebilir. Hegemonya, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda entelektüel ve ahlaki önderlikle kurulur. Kılıçdaroğlu’nun “ahlaklı, erdemli” bir kurultay çağrısı, kendi liderlik pratiğini, çıplak bir güç mücadelesinin ötesine, ahlaki bir yeniden kuruluş misyonuna dönüştürür. Burada, parti içindeki farklı hiziplerin çatışan çıkarlarının üzerine çıkacak, onları kapsayan ve dönüştüren bir “evrensel” değer seti önerilir. Rıza üretimi, tarafları salt bir kazanan-kaybeden ikiliğine hapseden oy hesaplarının aksine, sürecin kendisini ortak bir etik proje olarak çerçeveleyerek sağlanır. Kurultay delege sayılarının veya pazarlıkların alanı olmaktan çıkarılıp, partinin ahlaki omurgasının test edileceği bir vicdan mahkemesi olarak yeniden tanımlanır. Bu, olası bir kaybı dahi, “makam için değil, değerler için kaybetmek” anlatısıyla anlamlandırarak liderin simgesel yenilmezliğini korumasına hizmet eder.

    Kılıçdaroğlu’nun ifadesi, Carl Schmitt’in “egemen, istisna haline karar verendir” formülüne ince bir nazire yapar gibidir. Parti içi bir kriz anında, lider, normal demokratik prosedürlerin ötesine geçen, kurucu bir karar anına atıfta bulunur. Buradaki karar, kimin kazanacağına dair değil, mücadelenin hangi ahlaki zeminde yürütüleceğine dairdir. Kılıçdaroğlu, egemenliğini, sürecin kurallarını belirleme kapasitesinde değil, o sürecin ruhunu ve anlamını tanımlama yetkisinde arar. “Benim koltuk derdim yok” çıkışı, prosedürel bir demokrasi oyununun içindeki istisnai bir an olarak, liderin kendini sürecin potansiyel bir mağduru olarak değil, anlamlandırıcı öznesi olarak konumlandırmasını sağlar. Bu, sayısal demokrasinin soğuk matematiğine karşı, liderin kişiliğinde vücut bulan sıcak ve tartışılmaz bir etik otoritenin öne çıkarılmasıdır. İstisna hali, kurultayın olası kaotik yapısına karşı, liderin sağduyusuna ve erdemine yapılan bir çağrıyla normale döndürülür.

    Bu söylem, Robert Michels’in “oligarşinin tunç yasası” bağlamında da okunmalıdır. Michels, her örgütün kaçınılmaz olarak bir oligarşiye dönüştüğünü ve liderlerin örgütün çıkarlarından önce kendi konumlarını korumaya odaklandığını söyler. Kılıçdaroğlu’nun müdahalesi, tam da bu tunç yasanın işlediği bir partide, lidere atfedilen tipik psikolojik motivasyonu, yani “koltuğu koruma içgüdüsü”nü reddederek, yasaya karşı bir direnç noktası üretme çabası olarak yorumlanabilir. Lider, kendisini, Michels’in tarif ettiği bürokratikleşmiş ve kendi çıkarına kilitlenmiş elitin bir parçası değil, onun aşılmasını isteyen bir reformcu olarak sunar. Bu, aynı zamanda oligarşi yasasının yarattığı hayal kırıklığını yönetmek için geliştirilmiş sofistike bir söylemsel araçtır. Lider, “koltuk” metaforu üzerinden, oligarşik eğilimin en somut simgesini karşısına alır; ancak ironik biçimde, bu karşı çıkışı bizzat o koltuğu işgal eden kişi olarak yaparak kendi pozisyonunun istisnai doğasını ilan eder. Bu, örgütsel sosyolojinin tanıdığı bir liderlik paradoksunun, ileri düzey bir retorik stratejiyle aşılmaya çalışıldığı anlamına gelir.

    Ahlak ve Siyasi Strateji Arasında Erdem Retoriği

    Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında merkezi bir yer tutan “ahlak” ve “erdem” kavramları, Aristotelesçi bir etik anlayıştan ziyade, spesifik bir siyasi stratejinin temel bileşenleri olarak işlev görür. Niccolò Machiavelli’nin “Prens”te çizdiği, siyasi eylemin geleneksel ahlaktan özerkliği prensibinin aksine, burada ahlak bizzat siyasetin temel silahı haline getirilir. Bu, Machiavelli’den ziyade, bir tür “ahlaki Machiavellizm” olarak adlandırılabilecek bir stratejidir; amaç, ahlaki üstünlük iddiasını kullanarak siyasi bir zafer kazanmaktır. Erdem, kişisel karakterin bir niteliği olarak sunulur, ancak hedefi doğrudan politik alandaki güç ilişkilerini yeniden yapılandırmaktır. Kılıçdaroğlu, prensin aslan ve tilki olması gerektiğini söyleyen Machiavelli’ye, modern siyaset sahnesinde bir üçüncü yol ekler: aziz maskesi. Bu maske, rakibi, kirli ve çıkarcı siyasetin temsilcisi konumuna iterken, onu takanı her türlü eleştirinin üzerinde bir ahlaki yargıca dönüştürür.

    Bu ahlaki söylem, Albert O. Hirschman’ın “Gericilik Retoriği”nde tanımladığı, ilerici reformlara karşı kullanılan tipik muhafazakâr argümanları tersyüz eder. Hirschman’ın “ters etki”, “beyhudelik” ve “tehlike” tezlerinden farklı olarak, Kılıçdaroğlu bir “asliyete dönüş” söylemi inşa eder. Mevcut siyasetin yozlaştırıcı etkisine karşı, partinin kurucu değerlerine ve siyasetin özünde olması gereken etik temele dönüş çağrısı yapılır. Bu, geçmişi idealize eden nostaljik bir muhafazakârlıktan ziyade, şimdiyi dönüştürmeyi hedefleyen bir yenilenme retoriğidir. “Ahlaklı kurultay” ifadesiyle, siyasetin rutin, çatışmacı ve çoğu zaman kirli olarak algılanan doğasına karşı bir tür siyaset-üstü, saf bir mücadele alanı kurgulanır. Bu alan, pazarlıkların, hiziplerin ve kişisel çıkarların geçersiz olduğu, yalnızca partinin ve ülkenin yüce çıkarları ile bireysel vicdanların konuştuğu bir ütopyadır.

    Erdem retoriği, parti içi demokrasi ve liderlik yarışı gibi kavramların doğasında bulunan agonistik gerilimi pasifleştirme işlevi görür. Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun “radikal demokrasi” anlayışlarında siyasetin kurucu unsuru olarak görülen antagonizma, burada ahlak söylemiyle “evcilleştirilmeye” çalışılır. Rakipler arasındaki ilişkinin, bir dost-düşman ilişkisi olmaktan çıkarılıp, “kim daha erdemli” eksenine oturtulması, çatışmanın şiddetini azaltırken, aynı zamanda onu manipüle edilebilir bir zemine taşır. Zira “erdem” muğlak, ölçülmesi zor ve nihai kertede yoruma açık bir ölçüttür. Bu muğlaklık, onu kullanan lidere, kimin erdemli olup olmadığına karar verme noktasında büyük bir yorumlama esnekliği sağlar. Böylece, potansiyel olarak yıkıcı ve bölücü olabilecek bir liderlik yarışı, liderin hem hakem hem de en önde gelen yarışmacı olduğu, düşük yoğunluklu bir ahlaki kıyas turnuvasına dönüşür. Kılıçdaroğlu, bu oyunun sadece en iyi oyuncusu değil, aynı zamanda kural koyucusu olarak ortaya çıkar.

    Söylemde “koltuk” metaforu üzerinden yürütülen tartışma, ahlakı cisimleştirir ve ona fiziksel bir karşıt verir. George Lakoff ve Mark Johnson’ın “Metaphors We Live By” adlı eserindeki çerçeveleme teorisiyle incelendiğinde, “koltuk” soyut iktidar hırsının somut bir cisimleşmesidir. Lider, bu somut nesneyi reddederek, aslında soyut bir kötülüğü reddettiğini ilan eder. Bu, derin bir bilişsel etki yaratır; çünkü dinleyici için karmaşık siyasi mücadeleler, basit bir “koltuk sevdalısı olmak / olmamak” ikiliğine indirgenir. Bu retorik manevra, rakibin tüm argümanlarını, programlarını ve eleştirilerini görünmez kılma potansiyeline sahiptir; zira rakibin her hareketi, bu temel ikilik çerçevesinde, “koltuğa ulaşmak için yapılan hamleler” olarak yeniden çerçevelenir. Kılıçdaroğlu, kendini bu ikiliğin olumlu tarafına konumlandırarak, rakibine dair söyleyeceği herhangi bir olumsuz şeyi daha ilk baştan gereksiz kılar. Çünkü muhalif, daha konuşmaya başlamadan, o ahlaki zıtlığın olumsuz kutbuna yerleştirilmiştir.

    Ahlak ve erdem vurgusu, Max Weber’in “değer rasyonalitesi” ile “amaç rasyonalitesi” arasındaki meşhur ayrımı akla getirir. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, siyasi başarıyı, yani amaç rasyonalitesini, neredeyse tamamen ahlaki duruşun, yani değer rasyonalitesinin sonucu olarak kodlar. Doğru ve erdemli olanın yapılması halinde, siyasi başarının da er ya da geç geleceği varsayımı, bu söylemin üstü kapalı bir önermesidir. Bu, seçmenlere ve parti tabanına pragmatik vaatler sunamamanın yarattığı boşluğu, etik bir determinizmle doldurma girişimi olarak okunabilir. Weber’in “inanç etiği” olarak tarif ettiği, sonuçlardan bağımsız olarak doğru bildiğini yapan birey tipolojisi, burada bir liderlik imajına dönüşür. Ancak bu, aynı zamanda, sorumluluk etiğinin gerektirdiği, eylemlerin öngörülebilir sonuçlarını hesaba katma yükümlülüğünü de arka plana iter. Liderin temel sorumluluğu, pratik bir zafer kazanmaktan ziyade, ahlaki duruşun saflığını ve örnekliğini korumak olarak yeniden tanımlanır. Bu, sürekli seçim kaybeden bir lider için, yenilgiyi dahi anlamlandırmayı ve ondan onur çıkarmayı mümkün kılan güçlü bir anlatı çerçevesi sunar.

    Bu söylemin partinin kolektif kimliği üzerindeki etkisi, Émile Durkheim’ın “kolektif vicdan” kavramıyla ele alınabilir. Kılıçdaroğlu, “ahlaklı ve erdemli” bir kurultay çağrısıyla, partiyi sıradan bir siyasi örgüt olmaktan çıkarıp, ahlaki bir cemaat olarak yeniden tanımlamaya girişir. Bu cemaatin üyelerini birbirine bağlayan şey, ortak çıkar veya ideoloji kadar, hatta onlardan da önce, paylaşılan bir etik kod ve bu kodu ayakta tutma sorumluluğudur. Bu, partinin dünyevi başarısızlıklarına rağmen, üyelerine üstün bir manevi aidiyet duygusu sunarak örgütsel bağlılığı sürdürmeyi hedefler. Durkheim’ın kutsal ve profan arasında yaptığı ayrım, siyaset alanına uyarlanır; Kılıçdaroğlu ve onun etrafında kenetlenenler “kutsal” ahlaki siyasetin taşıyıcıları olurken, rakipler “profan” çıkar siyasetinin figürleri olarak kodlanır. Bu kutsallık atfı, lidere yönelik eleştiriyi sadece siyasi bir hata olarak değil, aynı zamanda bir tür günah, kolektif vicdana karşı işlenmiş bir suç haline getirerek eleştirinin maliyetini katbekat artırır. Bu da liderin konumunu, basit çoğunluk oylarıyla devrilmesi zor, manevi bir kaleye tahkim eder.

    Kurumsal Yenilenme İddiası ve Parti İçi Dinamikler

    “Kurultay” kavramı, konuşmada yalnızca bir tüzük maddesinin gereği olarak değil, derin bir yenilenmenin, bir tür partisel yeniden doğuşun miladı olarak sunulur. Kılıçdaroğlu’nun vurgusu, kurultayı organizasyonel bir zorunluluk olmanın ötesine taşıyarak, onu varoluşsal bir sınanma anına dönüştürür. Bu söylem, partiyi sürekli ve sıradan bir zamanın akışından kopararak, olağanüstü bir “kriz ve yeniden kuruluş” anlatısının içine yerleştirir. Organizasyon teorilerindeki “örgütsel dönüşüm” modelleriyle düşünüldüğünde, bu tür bir radikal yenilenme çağrısı, genellikle derin bir performans krizine veya dış çevredeki büyük bir şoka yanıt olarak ortaya çıkar. Kılıçdaroğlu, üst üste gelen seçim yenilgilerini bu şok olarak kodlar ve kurultayı, işte bu şokun dayattığı radikal bir yeniden yapılanmanın aracı olarak işaretler. Ancak paradoksal biçimde, bu radikal dönüşümün öznesi olarak, mevcut yapının en üstündeki kişiyi, yani bizzat kendisini gösterir.

    Buradaki kurumsal yenilenme söyleminin asıl mahareti, “değişim” talebini sahiplenerek onu pasifize etme kapasitesinde yatar. Parti tabanından ve muhalif kanatlardan yükselen değişim talepleri, lider tarafından kendi sözcükleriyle yeniden formüle edilerek, bu taleplerin enerjisi liderin kontrolüne alınır. Bu, Michel de Certeau’nun “strateji” ve “taktik” ayrımıyla açıklanabilir. De Certeau’ya göre strateji, bir güç mekanının, bir “mekân”ın sahibi olan bir öznenin eylemini tanımlar. Taktik ise, kendi mekânı olmayan zayıfın, güçlünün mekânında yaptığı manevradır. Kılıçdaroğlu, burada güçlü bir stratejist olarak, kendi kurumsal mekânına yönelik tabandan gelen taktiksel değişim baskısını, “ahlaklı kurultay” gibi kendi belirlediği bir stratejik hedefle karşılayıp soğurur. Değişim isteyen muhaliflerin elindeki en güçlü sloganı bizzat dillendirerek, onların en önemli itici gücünü ellerinden almış olur. Değişim, artık liderin belirlediği çerçevede ve onun öncülüğünde olması gereken, kontrollü bir süreç olarak tanımlanır.

    Yenilenme vaadi aynı zamanda, James G. March ve Johan P. Olsen’in “yeni kurumsalcılık” yaklaşımındaki “uygunluk mantığı” ile “sonuç mantığı” arasındaki gerilimi canlandırır. Kılıçdaroğlu, kurultay tartışmasını sonuç mantığından, yani kimin kazanacağı, hangi ekibin yöneteceği sorusundan alıp, uygunluk mantığına, yani bir kurultayın nasıl olması gerektiği, hangi ahlaki standartlara uyacağı sorusuna taşır. Bu yer değiştirme, kurumsal kural ve normların yeniden yorumlanması için alan açar. Lider, sonuç odaklı, rekabetçi ve potansiyel olarak yıkıcı bir süreci, norm ve değer odaklı, düzenleyici ve yapıcı bir sürece dönüştürme sözü verir. Bu, partinin yerleşik prosedürlerini sorgulama potansiyeli taşıyan her türlü girişimi, “bizim ahlaki duruşumuza uygun mu?” sorusuyla karşılayarak bürokratik ve moral bir filtre görevi görür. Kurultayın ajandası, delegelerin ve adayların rekabeti yerine, partinin ortak değerlerinin yeniden onaylanması ve liderin yeniden takdisi haline getirilmeye çalışılır.

    Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, aynı zamanda parti içi muhalefeti bir “koltuk kavgası”nın tarafı olarak konumlandıran zımni bir suçlamadır. Kendini bu kavganın dışında ve üstünde konumlandırarak, muhalefetin meşruiyet zeminini daraltır. Eğer asıl mesele koltuk değilse, o zaman muhalefetin bu konudaki ısrarı, onların sadece koltuk peşinde koştukları anlamına gelir. Bu, klasik bir “çerçeveleme savaşı” örneğidir; mücadelenin tanımını yaparak, mücadeleyi kazanma şansını radikal biçimde artırma girişimidir. Muhalefetin, bu çerçeveye karşı koyabilmesi için, kendilerinin de “koltuk derdi” olmadığını, meselenin strateji, program veya başarısızlık olduğunu kanıtlamaları gerekir ki bu, çok daha karmaşık ve zaman alıcı bir anlatım çabası gerektirir. Lider, basit ama güçlü bir cümleyle, muhalefeti reaktif, kendini açıklamak zorunda olan ve sürekli savunma yapan bir pozisyona iter.

    Bu söylem içinde, süreklilik ve değişim arasında kurulan gerilim dikkat çekicidir. Lider, kurumsal belleğin ve değerlerin taşıyıcısı olarak kendini değişimin öznesi, ancak aynı zamanda değişimin parti kimliğinde bir kopmaya yol açmayacağının da garantörü olarak sunar. Bu, iki ucu keskin bir kılıçtır; hem yenilenme isteyenlere hem de geleneğin korunmasından yana olanlara aynı anda hitap etmeyi sağlar. Anthony Giddens’ın “yapılaşma teorisi”ndeki fail-yapı ikiliğini aşan yaklaşımı burada işler. Kılıçdaroğlu, hem partinin yapısal sorunlarını dönüştürme kudretine sahip bir fail, hem de partinin en kadim erdemlerini taşıyan canlı bir yapı unsuru olarak resmedilir. Bu, liderin, partiyi geçmişin yüklerinden kurtarırken, aynı zamanda geçmişin en değerli mirasını koruyan ideal bir sentez figürü olarak algılanmasını sağlar. Değişim talep eden genç ve dinamik kesimlere “yeniyi ben getireceğim”, deneyime ve istikrara önem veren eski kuşaklara ise “özden kopmayacağım” mesajı eşzamanlı olarak verilir.

    Bu kurultay çağrısının ardındaki temel politik motivasyon, “kurumsallaşmış karizma” yaratma çabası olarak yorumlanabilir. Weber’in rutinleşmiş karizma kavramına atıfla, lider, kendi kişisel ahlaki karizmasını, kurultay gibi resmi bir kurumsal mekanizma aracılığıyla yeniden üretmeyi ve partinin tüm hücrelerine yaymayı hedefler. “Ahlaklı ve erdemli” bir kurultay, liderin kişisel özelliklerinin, partinin tüzel kişiliğine bir nakli olarak da okunabilir. Amaç, karizmayı liderin bedeninden ve geçici varlığından bağımsızlaştırarak, partinin kalıcı bir karakter özelliği haline getirmektir. Bu gerçekleştiği takdirde, gelecekteki liderler de bu kurumsallaşmış ahlaki mirasın bekçileri ve ürünleri olacak, Kılıçdaroğlu ise bu yeni dönemin kurucu figürü olarak partinin siyasi azizleri panteonundaki yerini alacaktır. Kısa vadeli bir siyasi hayatta kalma manevrası gibi görünen bu konuşma, uzun vadede tarihsel bir misyonun ve manevi bir liderliğin kurucu belgesi olma iddiasını zımnen taşır.

    Söylemde Kriz Yönetimi ve Gelecek Tahayyülü

    Kılıçdaroğlu’nun konuşması, akut bir siyasi kriz anında yapılmış olma özelliğiyle, öncelikle bir kriz yönetimi metnidir. Ancak buradaki kriz yönetimi, teknik bir sorun çözme pratiğinin ötesinde, krizin tanımını, nedenlerini ve çözüm yollarını yeniden inşa eden yaratıcı bir söylem performansıdır. Kriz, bir dizi seçim yenilgisi olarak somut bir veridir; ancak Kılıçdaroğlu, bu somut yenilgileri, partinin özünde var olan bir erdemin dışsal siyasetin kirli oyunları tarafından geçici bir mağlubiyete uğratılması olarak yeniden çerçeveler. Bu, Timothy W. Luke’un “hükümetleştirme” tartışmalarına benzer bir biçimde, sorunun kaynağını partinin dışına, amansız ve ahlak dışı bir siyasi rekabet ortamına atfederken, çözümü tamamen partinin içsel, kontrol edilebilir bir alanına, yani ahlaki karakterine yerleştirir. Başarısızlık, bir strateji veya icraat hatası değil, bir ahlaki kirlenme veya bu kirlenmeye direnme gücüyle ilgili bir sınanma olarak sunulur. Bu, partinin failliğini ve itibarını korumak için son derece etkili bir yeniden çerçeveleme stratejisidir.

    Gelecek tahayyülü, bu konuşmanın en güçlü ancak en soyut boyutunu oluşturur. “Elbette yapacağız” derken Kılıçdaroğlu, muğlak ama sarsılmaz bir özgüvenle geleceği şimdide kucaklar. Bu, Ernst Bloch’un “umut ilkesi”nde tanımladığı, “henüz-olmayan”ın bugünkü eylemleri motive eden bir güç olarak kullanılmasıdır. Somut bir plan veya program sunmaktan ziyade, bir varoluş biçiminin, bir ahlaki duruşun er ya da geç başarıya ulaşacağına dair teleolojik bir inanç dile getirilir. Gelecek, bugün yapılan ahlaki seçimlerin zorunlu bir sonucu, bir hasat zamanı olarak tahayyül edilir. Bu, belirsizlikle ve kaygıyla malul bir parti tabanına, belirsizliği aşan, neredeyse teolojik bir güvence sunar. Bu güvencenin teminatı ise herhangi bir maddi veri değil, doğrudan liderin kendi inancının ve karakterinin sağlamlığıdır. Bu, spekülatif bir finans aracına benzer; bugünkü değeri, gelecekteki farazi bir ahlaki başarıya endekslenmiştir.

    Konuşmadaki kriz yönetimi, aynı zamanda zamansallıkla ustaca oynar. François Hartog’un “tarihsel rejimler” kavramından hareketle, Kılıçdaroğlu’nun bir tür “gelecekçi” rejimi devreye soktuğu söylenebilir. Şimdiki zamanın sorunları ve geçmişin yaraları, geleceğin parlak ışığında önemsizleştirilir, hatta anlamlı kılınır. Kurultay, bu zamansal sıçramanın yapılacağı eşik, bir tür ritüel geçiş anı olarak kodlanır. Bu ritüel başarıyla tamamlandığında, parti geçmişin başarısızlıklarından arınmış, geleceğin zaferlerine hazır hale gelecektir. Liderin bugünkü rolü, bu geçişin mimarı ve baş rahibi olmaktır. Bu nedenle, lidere yönelik bugüne dair herhangi bir eleştiri, aslında bu kutsal gelecek planına karşı bir engel olarak anlamsız ve hatta zararlıdır. Eleştirmenler, dar ve miyop bir bakış açısıyla, geleceğin büyük vizyonunu göremeyen, gündelik hesapların içine sıkışmış figürler olarak marjinalleştirilir.

    Bu söylem, Jürgen Habermas’ın “iletişimsel eylem” teorisindeki, ideal konuşma durumlarında argümanların gücünün öne çıkması fikrine bir alternatif oluşturur. Burada argümanların rasyonel gücünden ziyade, konuşmacının ahlaki duruşunun performatif gücü ön plandadır. Habermasçı anlamda bir müzakere ve ikna süreci değil, John L. Austin’in “söz edimleri” kuramı bağlamında bir “edimsöz” gerçekleşir. Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” demesi, sadece bir durumu betimleyen bir saptama değil, bizzat bir edimi yerine getiren bir sözcedir. Bu sözceyle lider, kendisini ahlaki olarak bağlar, bir taahhüdün altına girer ve bu bağlanma eylemiyle dinleyiciler önünde yeni bir gerçeklik inşa eder. Bu gerçeklikte, onun niyetinden şüphe etmek, hem epistemolojik olarak yanlış hem de etik olarak ayıptır. İletişim, rasyonel bir uzlaşma arayışından çok, ahlaki bir şahitlik ve bağlanma eylemine dönüşür.

    İfade edilen güçlü irade ve özgüven, aynı zamanda “gönüllücülük” olarak eleştirilebilecek bir siyaset anlayışını yansıtır. Buna göre, yeterince güçlü bir ahlaki irade, tüm yapısal engelleri, ekonomik kısıtları ve sosyolojik gerçeklikleri aşabilir. “Elbette yapacağız” derken, iradenin mutlak önceliği ve yapısal sınırları aşkınlığı ilan edilir. Bu, Leninist bir “iradi devrim” anlayışının demokratik bir liderlik yarışına uyarlanmış naif bir versiyonu olarak okunabilir. Ancak bu vurgu, sürekli yenilgilerle bezmiş bir parti tabanı için hayati bir motivasyon kaynağıdır. Liderin sergilediği bu sarsılmaz irade, karmaşık sosyo-politik gerçekliğin yarattığı çaresizlik hissine karşı psikolojik bir panzehir işlevi görür. Delegelerden, analistlerden veya stratejistlerden beklenen, verili durumu soğukkanlılıkla analiz etmeleri değil, liderin bu iradesine katılmaları ve onun bir parçası olmalarıdır. Kriz, analitik bir müdahale ile değil, kolektif bir irade sıçramasıyla aşılacaktır.

    Bu kriz yönetimi söyleminin nihai amacı, partiyi “kurban” psikolojisinden “fail” psikolojisine geçirmektir. Seçim yenilgileri, dış güçlerin bir sonucu olarak parti tabanında bir mağduriyet hissi yaratmış olabilir. Kılıçdaroğlu, bu mağduriyeti yok saymaz, ancak onu yeniden anlamlandırır. Yenilgiler, bir mağduriyet değil, bir sınanma, bir çile dönemidir. Bu çile, partiyi olgunlaştırmış, arındırmış ve gerçek zaferin ne olduğunu öğretmiştir. Gerçek zafer, sandıkta kazanılan geçici bir üstünlük değil, ahlaki üstünlüğün sürekli kılınmasıdır. Kurultay, işte bu mağduriyet psikolojisinin kesin olarak terk edilip, aktif ve ahlaki bir fail olma durumuna geçişin ilan edileceği sahnedir. Liderin “koltuk” gibi dünyevi bir hedefi olmadığını ilan etmesi, partiyi de dünyevi başarısızlıkların yarattığı üzüntüden kurtarma ve onu daha yüksek bir varoluşsal düzleme taşıma teklifidir.

    Kolektif Kimlik İnşası ve “Biz” Tahayyülü

    Kılıçdaroğlu’nun sözleri, Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” kavramının bir mikro-örneği olarak, CHP içinde yenilenmiş bir “biz” duygusu inşa etme çabasıdır. Parti, coğrafi olarak dağınık, farklı çıkar gruplarını ve hatta ideolojik eğilimleri barındıran bir topluluktur. Bu farklılıkları ortak bir paydada buluşturacak olan şey, lidere göre, dar bir program veya tek bir liderlik figürüne duyulan pragmatik bağlılık değil, ortak bir ahlaki duruş ve erdem arayışıdır. “Ahlaklı ve erdemli” bir kurultay hayali, delegelerin, üyelerin ve sempatizanların kendilerini, sıradan siyasi partilerin kirli gündelik işleyişinin üzerinde, özel ve seçkin bir cemaatin mensupları olarak görmelerini sağlar. Bu hayali cemaat, kendisini “koltuk sevdalısı” ötekilere karşı tanımlar. “Biz”, makamı değil milleti ve değerleri düşünenler; “onlar” ise, sadece ve sadece iktidarın nimetlerine odaklanmış olanlardır. Bu keskin ayrım, parti içi farklılıkları ikinci plana atarak, güçlü bir iç-grup kayırmacılığı ve dayanışması yaratır.

    Bu kimlik inşası, psikanalitik bir bakışla, bir tür “narsisistik küçük farklılıkların narsisizmi” olarak da yorumlanabilir. Freud’un tabiriyle, birbirine çok benzeyen komşu topluluklar arasındaki düşmanlık, kendi kimliğini pekiştirmek için küçük farklılıkları büyütme eğilimine dayanır. Kılıçdaroğlu, CHP’yi diğer partilerden ayıran makro-politik farklılıkları değil, mikro-etik bir farklılığı, yani “ahlaklı olma” halini öne çıkarır. Bu, partinin yeni ve en ayırt edici kimlik özelliği haline gelir. “Biz, ahlaklı siyaset yapanlarız” demek, tüm diğer siyasi aktörleri örtük olarak “ahlaksız” olarak kodlamak anlamına gelir. Bu, partililer için muazzam bir psikolojik tatmin ve üstünlük duygusu yaratır. Ancak bu tatmin, aynı zamanda bir izolasyon riskini de beraberinde getirir; zira bu denli yüksek bir ahlaki kaideye oturan bir parti, diğer aktörlerle pragmatik ve esnek ittifaklar kurmakta zorlanabilir, çünkü her pazarlık ahlaki saflığın lekelenmesi riskini taşır.

    Konuşmanın alt metninde, Henri Tajfel ve John Turner’ın “Sosyal Kimlik Teorisi”nin izleri sürülebilir. Bireyler, benlik saygılarını yükseltmek için ait oldukları grubu olumlu, diğer grupları ise olumsuz değerlendirmeye motive olurlar. Kılıçdaroğlu, parti tabanına son derece olumlu, prestijli ve ahlaken üstün bir sosyal kimlik sunar: “Erdemli CHP’li” kimliği. Bu kimlik, üst üste gelen seçim yenilgilerinin bireysel ve kolektif benlik saygısında yarattığı derin yarayı sarmak için biçilmiş kaftandır. Partili, artık kendisini “kaybeden” olarak değil, “kaybetme pahasına doğru yolda yürüyen erdemli nefer” olarak tanımlayabilir. Bu, bilişsel uyumsuzluğu azaltan ustaca bir yeniden çerçevelemedir: Başarısızlık, başarısızlık değil, erdemin bedelidir. Liderin görevi, bu bedeli ödemeye razı olan topluluğun sözcülüğünü yapmak ve bu yeni, gurur verici kimliği sürekli olarak yeniden üretmektir. Kurultay ise, bu kolektif kimliğin en üst düzeyde sergileneceği ve yeniden onaylanacağı büyük bir tören olarak planlanır.

    Söylemdeki “biz”, kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcıdır da. Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, kendisini ve kendisine inananları içeren bir “biz” ile, bu derdi taşıdığı ima edilen bir “siz/onlar” arasına net bir çizgi çeker. Bu çizgiyi çekmek, parti içi iktidar mücadelesinde saf tutmayı kolaylaştıran bir işlev görür. Muğlak bir “değişim” talebiyle ortaya çıkan muhalifler, bu söylem karşısında ya “koltuğa göz dikenler” olarak etiketlenip marjinalleşecek ya da kendilerinin de bu ahlaki “biz”in bir parçası olduğunu kanıtlamak gibi zorlu bir yükün altına gireceklerdir. Bu, muhalefeti sürekli olarak kendini ispat etmeye zorlayan asimetrik bir söylemsel güç ilişkisi yaratır. “Biz” ahlaki ve doğal olandır, “onlar” ise varlıklarını ve niyetlerini sürekli açıklamak zorunda olan, zan altındaki gruptur. Bu çerçeve, liderin müttefiklerine sağlam bir aidiyet ve sadakat zemini sunarken, eleştirel sesleri etkisizleştirmek için de güçlü bir kültürel ve psikolojik baskı mekanizması oluşturur.

    Bu kolektif kimlik tahayyülü, geçmişin partisel mitolojisiyle de güçlü bağlar kurar. Erdem ve ahlak vurgusu, CHP’nin kurucu ideolojisindeki, özellikle erken Cumhuriyet dönemi söyleminde güçlü olan, “münevver”, “halktan kopuk olmayan ama halkı aydınlatan” elit imajının modern bir yeniden üretimidir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin taşıyıcısı olarak, kendini her zaman bir tür ahlaki misyonla tanımlamıştır. Kılıçdaroğlu, bu tarihsel misyonu, somut ideolojik içeriğinden biraz soyutlayarak, evrensel bir erdem söylemine dönüştürür. Bu, farklı dönemlerden ve farklı ideolojik eğilimlerden gelen partilileri, bu muğlak ama güçlü “kurucu misyon” etrafında birleştirme potansiyeli taşır. “Ahlak”, partinin farklı hiziplerinin üzerinde uzlaşabileceği, en geniş ortak payda haline getirilmeye çalışılır. Bu, ideolojik bir sentezden kaçınarak, duygusal ve ahlaki bir payda arayışıdır.

    Bu kimlik inşası, partiyi seçmen nezdinde nasıl konumlandırdığı sorusunu da beraberinde getirir. “Ahlaklı ve erdemli” azınlık olma hali, bir yandan yüksek bir özsaygı sunarken, diğer yandan temel bir siyasi sorunu, yani “neden çoğunluk olamıyoruz?” sorusunu cevaplamakta yetersiz kalabilir. Eğer parti, ahlakın ve erdemin son kalesi ise ve toplumun çoğunluğu bu kaleden habersiz ya da ona karşı kayıtsızsa, bu durum partinin toplumdan koptuğu veya elitist bir konuma sıkıştığı eleştirilerini besleyebilir. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, bu açmazı, ahlaki üstünlüğü siyasi başarıya tercih ederek çözmeye çalışır; ancak bu tercih, partinin nihai amacının iktidar olmak olduğu gerçeğiyle çelişen bir gerilim yaratır. Bu gerilim, partinin ruhunda kalıcı bir ikileme işaret eder: Seçim kazanmak için her yolu mübah gören popülist siyasetle rekabet edebilmek için ahlaki saflıktan ödün vermek mi gerekir, yoksa ahlaki saflığı korumak uğruna sürekli kaybetmeye razı mı olunmalıdır? Konuşma, bu soruya net bir yanıt vermekten kaçınır; bunun yerine, soruyu soranları da bu ahlaki ikilemin dışında, “koltuk sevdalısı” pragmatistler olarak konumlandırarak susturmayı dener.

    Metaforik Dil ve Siyasi Beden Temsili

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki en çarpıcı retorik hamle, siyasi varlığını ve mücadelesini “koltuk” metaforu üzerinden somutlaştırmasıdır. Metafor, burada sadece bir süsleme aracı değil, George Lakoff’un işaret ettiği üzere, düşünceyi ve eylemi yapılandıran temel bir bilişsel çerçeve olarak işler. “Koltuk”, modern siyasi dilde iktidar makamını, statüyü, bürokratik gücü ve kişisel çıkarı tek bir imgede birleştiren, son derece yüklü bir simgedir. Kılıçdaroğlu, bu simgeyle ilişkisini keskin bir olumsuzlama üzerinden tanımlayarak, aslında yeni bir liderlik bedeni inşa eder. Bu beden, iktidarın maddi, mekânsal ve cismanî çekimine kapalı, hafiflemiş, arınmış ve neredeyse uhrevî bir varoluşu temsil eder. Liderin fiziksel varlığı ile siyasi makam arasına koyduğu bu mesafe, onu, makamla özdeşleşen ve makamın gölgesinde kalan sıradan politikacılardan radikal biçimde ayırmayı amaçlar.

    Bu retorik, Ernst H. Kantorowicz’in meşhur çalışması “Kralın İki Bedeni”ndeki teolojik-politik ayrımın modern ve seküler bir izdüşümü olarak yorumlanabilir. Kralın biri ölümlü, doğal, diğeri ölümsüz, politik olan iki bedeni vardır. Kılıçdaroğlu, bu ayrımı tersyüz eder: Onun doğal bedeni geçici, mütevazı ve koltuğa bağlı değildir; fakat onun politik bedeni, tam da bu feragat sayesinde ölümsüzleşir, bozulmaz bir ahlaki öz kazanır. “Koltuğu” reddetmek, doğal bedenin çıkarlarını ve geçiciliğini kabul etmek, ama politik bedeni, yani partinin zamansız değerlerini en saf haliyle temsil edebilme iddiasını yüceltmektir. Bu, lideri, koltukla simgelenen kurumsal yapının hem içinde hem de üstünde olan paradoksal bir konuma yerleştirir. O, koltuğa oturmaz; koltuğa anlamını veren erdemin cisimleşmiş hali olarak onun yanında, belki de bir adım önünde durur.

    Kılıçdaroğlu’nun beden dili ve kamusal imajı da bu söylemi destekleyen bir görsellik taşır. Mütevazı yaşam tarzı, sade giyimi, mütevazı konutu ve “Gandi” lakabıyla pekiştirilen imajı, konuşmasındaki “koltuk derdi olmayan adam” iddiasını fiziksel ve görsel bir gerçeklik düzlemine taşır. Burada söylem, performatif bir tutarlılık kazanır. Judith Butler’ın performatiflik kuramı bağlamında, “koltuk derdim yok” demek, bu sözü telaffuz eden bedenin o ana kadarki tüm tarihiyle uyumlu olduğunda çok daha güçlü bir hakikat etkisi yaratır. Kılıçdaroğlu’nun yıllar içinde inşa ettiği mütevazı, gösterişten uzak kişisel imaj, bu sözce için mükemmel bir zemin oluşturur. Söz, sadece bir anlık iddia değil, aynı zamanda on yıllara yayılan bir yaşam tarzı performansının doğal bir uzantısı, neredeyse kaçınılmaz bir sonucu gibi algılanır. “Koltuk” gibi ağır, maddi bir simgenin karşısına, onu reddeden hafif, mütevazı ama çelik gibi iradeli bir beden konur.

    Metafor, aynı zamanda, onun zıddını da içererek anlam kazanır. “Benim koltuk derdim yok” önermesi, bu derdi olan birilerinin olduğu varsayımını mantıksal olarak zorunlu kılar. Bu, söylemin hayaletidir; hiç adı anılmayan, ama her an varlığı hissedilen “koltuk sevdalısı öteki”. Bu öteki, parti içindeki rakip, iktidardaki hükümet lideri veya soyut bir politikacı tipolojisi olabilir. Kılıçdaroğlu, kendi kimliğini ve saflığını bu olumsuzlama üzerinden kurarken, dinleyici de bu boş göstereni kendi zihnindeki muhalifle doldurur. Bu, retorikte “enthymeme” olarak bilinen, dinleyicinin aktif olarak tamamladığı eksik akıl yürütme biçimine bir örnektir. Lider, rakibe yönelik doğrudan bir suçlamada bulunmaz; sadece kendi konumunu ilan eder ve dinleyicinin muhakemesi, bu masum önermenin kaçınılmaz mantıksal sonucu olarak rakibi mahkûm eder. Bu, doğrudan saldırıdan çok daha etkili ve ahlaki otoriteyle çelişmeyen dolaylı bir karakter suikastıdır.

    Söylemdeki mekânsal metaforlar sadece “koltuk” ile sınırlı değildir. “Ahlaklı ve erdemli bir kurultay” ifadesindeki “kurultay” da, dört duvar arasında gerçekleşen bir toplantıdan öte, ahlaki bir uzam olarak tahayyül edilir. Bu mekân, normal siyasi eylemlerin ve güdülerin askıya alındığı, profan dünyadan yalıtılmış kutsal bir alandır. Tıpkı bir mabet gibi, içine girenlerin belirli bir ruh hali ve niyetle girmesi beklenir. Kılıçdaroğlu, bu mekânın eşiğini bekleyen, onun gerektirdiği saflığı ve erdemi şimdiden taşıyan bir rehber olarak, delegeleri bu kutsal mekâna girmeye layık olup olmadıkları konusunda bir iç muhasebeye davet eder. Bu kurgu, kurultayı bir oylama ve rekabet mekânı olmaktan çıkarıp, kolektif bir vicdan muhasebesine ve ahlaki bir yeniden doğuş ritüeline dönüştürür. Mekânın bu şekilde yeniden tanımlanması, o mekânda yapılacak her türlü muhalif siyasi eylemi, kutsala saygısızlık, mekânın ruhuna ihanet olarak damgalar.

    “Yapacağız” fiiliyle ifade edilen irade, tüm bu metaforik yapıyı bir eylem planına bağlayan dinamik unsurdur. Lider, edilgen bir erdem gösterisi yapmaz; aksine, erdemi aktif, inşa edici ve dönüştürücü bir güç olarak sunar. Bu, Hannah Arendt’in “eylem” kavramına yaklaşır. Arendt için eylem, insanın çoğulluk içinde, söz ve edimle kendini açığa vurması, yeni bir başlangıç yapma kapasitesidir. Kılıçdaroğlu, “yapacağız” derken, kendisini ve partisini, belirlenmiş yapıların ve geçmişin mağlubiyetlerinin pasif nesneleri olmaktan çıkarıp, yeni bir başlangıcın aktif özneleri olarak konumlandırır. Bu eylem, “koltuk” gibi maddi bir hedefe yönelmemiş, aksine kendini başlı başına değerli bir amaca, ahlaki bir kuruculuğa adamıştır. İşte bu yüzden liderin bedeni ve sözü, iktidarın donuk ve ağır mekânı olan “koltuğa” ihtiyaç duymaz; o, eylemin hafifliği ve sürekliliği içinde, kendi ağırlığını ve kalıcılığını zaten bulmuştur.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” merkezli söylemi, siyasal liderlik, ahlak retoriği, kurumsal yenilenme, kriz yönetimi, kolektif kimlik inşası ve metaforik dil düzlemlerinde katmanlı bir analize tabi tutulduğunda, tek bir basit niyetin çok ötesine uzanan, sofistike bir politik hamle olarak ortaya çıkmaktadır. Bu söylem, ilk bakışta bir feragat beyanı, bir tevazu gösterisi gibi görünse de, özünde liderin ahlaki meşruiyetini tahkim eden, muhalefeti “koltuk sevdalısı” konumuna iterek pasifize eden, geçmiş seçim yenilgilerini anlamlandıran ve parti tabanına yenilmişlik psikolojisini aşacak manevi bir motivasyon sunan stratejik bir çerçeveleme işlevi görmektedir. Max Weber’den Bourdieu’ye, Machiavelli’den Gramsci’ye, Lakoff’tan Kantorowicz’e uzanan teorik bir hat boyunca incelendiğinde, bu konuşma, siyasetin temel bir gerilimini açığa çıkarır: Demokratik bir yarışta meşruiyet, yalnızca usul ve sonuçlarla değil, aynı zamanda rakibi ahlaken hükümsüz kılma kapasitesiyle de inşa edilir.

    Bu retorik strateji, partinin karşı karşıya olduğu somut krizi, yani üst üste yaşanan seçim yenilgilerini, bir strateji, program veya liderlik krizi olmaktan çıkarıp bir ahlaki sınanma ve arınma anlatısına dönüştürmektedir. Bu dönüştürme hamlesi, kurultay gibi prosedürel ve potansiyel olarak çatışmalı bir mekanizmayı, bir vicdan muhasebesi ve kolektif yeniden doğuş ritüeli olarak yeniden kodlar. Kılıçdaroğlu, kendisini bu sürecin en güçlü adayı değil, bu ritüelin anlamını belirleyen baş rahibi ve ahlaki standardın cisimleşmiş hali olarak konumlandırarak, Michels’in oligarşinin tunç yasasına meydan okuyan bir lider imajı çizer. Ancak bu imaj, ironik biçimde, tam da aşmaya çalıştığı yasayı yeniden üretme riskini taşır; zira liderin “koltuğa ihtiyacı olmadığı” iddiası, onun koltuğunu ve konumunu en güçlü biçimde koruyan bir simgesel sermaye işlevi görmektedir. Bu, siyaset biliminin kadim paradokslarından biridir: İktidara en az ihtiyacı olduğunu söyleyen kişi, çoğu zaman iktidarı en fazla isteyen kişiden daha kalıcı bir hakimiyet kurabilir.

    Kolektif kimlik düzeyinde ise bu söylem, CHP’nin farklı hizip ve eğilimlerini, dar ideolojik paydaların üzerinde, muğlak ama bir o kadar da kuşatıcı bir ahlaki cemaat çatısı altında toplamayı hedefler. Bu cemaat, kendisini siyasetin kirli, çıkarcı ve koltuk odaklı işleyişinin karşısında, erdemli bir azınlık olarak tanımlar. Bu tanım, partililere, seçim yenilgilerinin yarattığı derin yarayı onaracak güçlü bir özsaygı ve üstünlük duygusu sunar. Ancak bu yüksek ahlaki kaide, partiyi toplumun geniş kesimlerinden kopma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Eğer parti, başarısızlığı dahi erdemin bedeli olarak kodlayan ve ahlaken kirlenmemiş bir azınlık olarak kalmayı zımnen kabullenen bir söylemi benimserse, bu durum, iktidar olma amacıyla varoluşsal bir çelişki yaratır. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, bu çelişkiyi çözmekten ziyade, onu görünmez kılmakta ve muhataplarını bu çelişkiyi sorgulamayı dahi bir ahlaki kusur olarak algılamaya yönlendirmektedir.

    Nihai tahlilde, bu konuşma metni, güncel bir siyasi kriz anında üretilmiş, geçici bir taktiksel çıkış olmanın çok ötesinde, bir liderlik manifestosu niteliği taşımaktadır. Kılıçdaroğlu, kendi siyasi varoluşunun özünü, partinin tarihsel misyonuyla ve geleceğe dair teleolojik bir umutla birleştirerek, kendisine yönelik eleştirileri işlevsizleştiren ve ahlaken çürüten bir anlatı inşa etmiştir. Bu anlatıda koltuk, asıl mesele olmaktan çıkarılmış, liderin kişisel erdemini kanıtlayan bir imtihan nesnesine dönüştürülmüştür. Bu hamle, partiyi kısa vadede yatıştırıp lidere sadakati pekiştirse de, uzun vadede partinin, strateji, program ve toplumsal ittifaklar gibi maddi siyasetin gerekleri ile manevi üstünlük iddiası arasında sıkışıp kalmasına yol açabilecek bir ideolojik kapanmanın da işaret fişeğidir. Sözün gücü ile eylemin gerçekliği, ahlakın saflığı ile siyasetin zorunlu kirleri arasındaki bu gerilim, yalnızca Kılıçdaroğlu’nun değil, genel olarak değişim baskısı altındaki tüm uzun süreli liderliklerin aşmak zorunda olduğu evrensel bir açmazdır.

    Kaynakça

    Anderson, B. (2006). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Metis Yayınları.

    Arendt, H. (1998). The Human Condition. University of Chicago Press.

    Austin, J. L. (1975). How to Do Things with Words. Harvard University Press.

    Bloch, E. (1986). The Principle of Hope. MIT Press.

    Bourdieu, P. (1991). Language and Symbolic Power. Harvard University Press.

    Butler, J. (1997). Excitable Speech: A Politics of the Performative. Routledge.

    de Certeau, M. (1984). The Practice of Everyday Life. University of California Press.

    Durkheim, E. (1995). The Elementary Forms of Religious Life. Free Press.

    Giddens, A. (1984). The Constitution of Society. University of California Press.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. International Publishers.

    Habermas, J. (1984). The Theory of Communicative Action. Beacon Press.

    Hartog, F. (2015). Regimes of Historicity: Presentism and Experiences of Time. Columbia University Press.

    Hirschman, A. O. (1991). The Rhetoric of Reaction. Belknap Press.

    Kantorowicz, E. H. (1957). The King’s Two Bodies: A Study in Mediaeval Political Theology. Princeton University Press.

    Koselleck, R. (2004). Futures Past: On the Semantics of Historical Time. Columbia University Press.

    Laclau, E., & Mouffe, C. (1985). Hegemony and Socialist Strategy. Verso.

    Lakoff, G., & Johnson, M. (1980). Metaphors We Live By. University of Chicago Press.

    Luke, T. W. (1999). “Environmentality as Green Governmentality.” In Discourses of the Environment. Blackwell.

    Machiavelli, N. (1998). The Prince. University of Chicago Press.

    March, J. G., & Olsen, J. P. (1989). Rediscovering Institutions. Free Press.

    Michels, R. (1915). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. Free Press.

    Schmitt, C. (2005). Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty. University of Chicago Press.

    Schumpeter, J. A. (1942). Capitalism, Socialism and Democracy. Harper & Brothers.

    Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). “An Integrative Theory of Intergroup Conflict.” In The Social Psychology of Intergroup Relations. Brooks/Cole.

    Weber, M. (1946). “Politics as a Vocation.” In From Max Weber: Essays in Sociology. Oxford University Press.

  • AKP Dönemi Ekonomi

    AKP Dönemi Ekonomi

    ChatGPT4, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara gelmeden önce ve bugün ülkemizin çağdaşlarıyla arasındaki ekonomik düzeyi değerlendirmeni ve çağdaş rakiplerimize göre durumumuzdaki gelişme ya da gerilemeyi araştırmanı istiyorum.

    Türkiye’nin Avrupa ve İlk 20 Ekonomi İçindeki Göreli Konumu

    Sorunuzu doğrudan cevaplayayım: Türkiye ekonomisi mutlak olarak büyüdü; ancak Avrupa ülkeleri ve dünyanın en büyük ekonomileriyle karşılaştırıldığında göreli konumu belirgin biçimde güçlenmedi. Bazı ölçütlerde gerileme, bazılarında ise sınırlı ilerleme görüldü.

    Aşağıdaki analiz, özellikle dünya sıralaması, Avrupa içindeki pay, kişi başına gelir ve ekonomik ağırlık üzerinden bu değişimi gösteriyor.

    Türkiye’nin nominal GSYH bakımından dünyadaki yeri:

    YılGSYH (yaklaşık)Dünya Sırası
    2002240 milyar $1718
    2013950 milyar $16
    2020720 milyar $2021
    20251,31,4 trilyon $1719
    1. 2000’lerin başındaki yerimizi büyük ölçüde koruduk; fakat belirgin bir üst lige çıkamadık. Türkiye hâlâ çoğu hesaplamada ilk 20 ekonomi içinde sayılıyor, ancak 2002’deki konumuna göre dramatik bir yükseliş yaşanmadı.
    2. 2013 civarında ilk 15’e yaklaşan ivme kalıcı olmadı. Kur artışları ve enflasyon nedeniyle dolar bazlı büyüklük uzun süre yatay seyretti.
    3. Türkiye’nin Avrupa’nın büyük ekonomileriyle karşılaştırması:
    Ülke2002 GSYH ($ milyar)2025 GSYH ($ milyar)
    Almanya2.1005.500+
    Fransa1.5003.800+
    İtalya1.3003.100+
    İspanya7001.900+
    Türkiye2401.350
    Polonya190900+
    1. İspanya ile aradaki mesafe kapanmadı. 2002’de Türkiye, İspanya ekonomisinin yaklaşık üçte biri büyüklüğündeydi; bugün hâlâ benzer orandadır.
    2. Polonya’ya karşı göreli üstünlük azaldı. 2002’de Türkiye Polonya’dan biraz büyüktü; bugün hâlâ büyük ama fark eskisi kadar belirgin değil.
    3. Avrupa’nın merkez ekonomilerine yaklaşma gerçekleşmedi. Almanya ve Fransa gibi ülkelerle fark hem toplam ekonomi hem kişi başına gelir açısından çok büyük kalmaya devam etti.
    4. Türkiye zenginleşti; ancak Avrupa ortalamasına yakınsama sınırlı kaldı. 2002’de Almanya’nın kişi başına gelirinin yaklaşık %14’ü düzeyindeydik; bugün yaklaşık %33’üne ulaştık. Bu bir yakınsama ama hâlâ büyük fark var.
    1. Polonya gibi ülkeler daha hızlı yakınsadı. Polonya, AB üyeliği ve yüksek verimlilik artışı sayesinde Türkiye’den daha hızlı yükseldi.
    2. Türkiye’nin küresel ihracattaki payı:
    Yılİhracat ($ milyar)Dünya Payı
    200236%0,6
    2025260%1 civarı
    1. Küresel ticaretteki payımız arttı. Bu olumlu bir gelişme.
    2. Ancak yüksek teknoloji payı düşük kaldı. Güney Kore, Almanya ve Çin’e göre Türkiye’nin ihracatı hâlâ daha düşük katma değerli ürünlere dayanıyor.
    3. PPP (satın alma gücü paritesi) açısından Türkiye’nin durumu, nominal dolara göre daha iyidir. Çünkü Türkiye’de birçok hizmet ve konut gideri Avrupa’ya göre daha ucuzdur.

    Fakat uluslararası karşılaştırmalarda yatırım, teknoloji, dış borç ve rezerv gibi alanlarda nominal dolar göstergeleri daha belirleyicidir. Bu nedenle Türkiye’nin küresel ekonomik ağırlığı değerlendirirken nominal veriler önemlidir.

    Toplam ekonomi büyüdü.

    • İhracat hacmi arttı.
    • Altyapı yatırımları ekonomik kapasiteyi genişletti.
    • Kamu maliyesi uzun süre disiplinli kaldı.
    • Avrupa’nın büyük ekonomileriyle aradaki mesafe kapanmadı.
    • Polonya gibi bazı ülkeler Türkiye’den daha hızlı yükseldi.
    • Yüksek teknoloji ve verimlilik artışı sınırlı kaldı.
    • Son yıllardaki yüksek enflasyon ve kur kaybı, dolar bazlı sıralamada ilerlemeyi zorlaştırdı.
    • Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü 2002’ye göre çok daha büyük. Ancak Avrupa ülkeleri ve ilk 20 ekonomi içindeki göreli konumumuz büyük ölçüde yerinde saydı; bazı dönemlerde ise zayıfladı.

    En kısa ifadeyle:

    Türkiye ekonomik olarak büyüdü, fakat rakiplerinin çoğu da büyüdüğü için dünya ve Avrupa içindeki göreli ağırlığımız beklenen ölçüde artmadı.

    Özellikle 2013 sonrası dönemde yüksek enflasyon ve TL’nin değer kaybı, Türkiye’nin dolar bazlı sıralamada yukarı çıkmasını engelleyen temel faktörler oldu.

  • Satıcının Ölümü

    Satıcının Ölümü

    Çocukken okuduğumuz kitaplar, kelimesi kelimesine insanın aklında nasıl kalır, diye hep düşünmüşümdür. Amerikan edebiyatında bütün yazarlar bir çok konuyu hiç çekinmeden toplumun önüne serdiklerine biliriz. Gazetelerde yayınlanan makalelerde , yazarlar , yönetimi ağır eleştirmelerini, bu gün hala izlemekteyiz. Bir çok konuda hukuk önünde her kim olursa olsun eşit olmakta, hatta Amerika başkanları bile, halkın temsilcileri huzurunda, hesap vermekteler. 

    Her ülkede siyaset, kimi zaman, kirli çamaşırların ortaya döküldüğü bir mezat yerine döner. 1949 yılında Amerika da yayınlanan Arthur Miller’in kaleme aldığı roman ‘ The Death Of A Salesman ‘ adlı kitap, Amerika da en çok satan kitaplar arasında, basıldığı yıllarda ,  1 numaraya yükselmiş. Türkiye de ‘ Satıcının Ölümü ‘ adı ile tercüme edildiğini, hatırlarım. Hatta bu eserin, bir de tiyatro sahnesine uyarlamışlardı. Satıcı Willy İşleri iyi gitmediği için, eşi Linda ile kimi zaman tartışır. 

    Her gün elinde iki valizle dolaşıp , bir şeyler satmaya çalışır. Hep hayal aleminde yaşar, hiçbir zaman eşi Linda ‘yı mutlu edemez. Ailesi , işi ve çevresi konusunda uyum sağlayamadığından , kendini suçlu hisseder. Ancak suçu hep başkasında aramaya çalışır. Roman bu konularda insanın ruh yapısının günlük hayatına nasıl etki ettiğini işler, bu romanda. Willy ‘ nin ölümüne kadar götürür. 

    Bu romanda bazı bölümler kalmış aklımda, bir iş dönüşü eve gelir , koltuğa oturur , ayaklarını uzatır, ‘ Linda bak ne düşündüm eve gelirken, arabanın tavanını açtım, rüzgar vururken bir tatile mi gitsek , diye düşündüm ‘ der Willy. Linda ise ‘ Willy Bizim arabamızın açılır tavanı yok ki ?’ diyerek adamın hayal etmesini bile engeller. 

    Günümüz Türkiye’sinde bizler Willy ‘nin dünyasında yaşadığımıza inanmaktayım. Yapay bir ortamda, halklar arasında bir uçurumun teşkil edildiği ekonomik denklemlerin çalıştığı, zenginin çok daha zengin edildiği , fakirin ise daha fakir edildiği bir coğrafya da nefes almaya çalışmaktayız. Sadece koltukta kalabilmek adına oynanan iğrenç oyunlar. Bu oyunlara kimler alet olmakta. Başta Saray ve şürekâsı . Sarayı , verdikleri ihalelerle ülkeyi talan edip soyan, ve kalanı beş tepeye aktaran birkaç iş bitiren kuruluşlar.  

    İhalesiz yarışmasız verilen, adrese teslim ihalelerle ülkenin yer altı zenginliklerinin üzerine çöken birkaç  çetelerin ülkesinde, biz sığınmacı olarak nefes almaya çalışmaktayız. 

    Ne olur bir kenara not edin Türkiye 2026 yılında resmi rakamlarla 2,7 trilyon lira faiz ödeyeceğiz. 2.7 Trilyon lira, hani kaç sıfır ilave etmem gerekir bilmiyorum, o kadar çok ki, satırı doldurmasından korkarım.   Bu para ile neler yapılır diye düşünmek lazım. Yani her yıl faize ödediğimiz parayı Türkiye kalkınmasına harcamış olsaydık, VAN  – İZMİR çift hat tren yolu, İSTANBUL-İZMİR çift hat tren yolu , ISTANBUL – ANTALYA çift hat tren yolu, ISTANBUL – ADANA çift hat tren yolu inşaatı finanse edebilir, hatta elimizde kalanla da, elektrikli lokomotif fabrikası açabilirdik. 

    Ben WİLLY gibi hayal dünyamda yaşamıyorum, her iki ayağımın da yere bastığına inanmaktayım. Ancak bizi idare ettiklerini düşünenlerin her iki ayakları yere sağlam basmadığına inanırım. Belki de ülkemizden intikam almak isteyen insanlar olabilir. Ülkemizin yer üstü zenginliklerinin yanında , yer altı zenginliklerinin, ikbal uğruna  peş keş çekildiğine adım gibi inanmaktayım . Birde ülkemde bir kesim insanlar, Büyük Önder Atatürk’ten intikam alırcasına, ismini her yerden silme adına, uğraşı vermekteler. Önce andımızı ortadan kaldırmaya çalıştılar, sonra uluslar arası hava limanından ismini kaldırarak,  intikam aldılar, şimdi ise onun kurduğu , ülkemizin kurucu partisinin ismini ortadan kaldırmaya çalışmalarını izlemek , her Türkü yaraladığı gibi beni de yaralamakta. Ne Alıp Veremediğiniz Var Bu Büyük Lider İle ?  Nedir sizin derdiniz ? Bütün dünyanın kabul ettiği bir Devlet adamının adını bu ülkeden silemezsiniz . Arjantin den Tokyo ya kadar , alanlara , caddelere  Mustafa Kemal Atatürk ismi verilmiş , gidin de silmeye çalışın o ülkelerden ATATÜRK’ün adını .

    Cumhuriyetle kurulan bir Parti hakkında Mutlak kararı tesis eden kişinin zeka seviyesindeki şüphem, en fazla Willy’nin zeka seviyesine belki ulaşabilir, diye bir sözüm geldi söyledim , hem nalına hem mıhına.

  • BOLERO’NUN SONUNDA…

    BOLERO’NUN SONUNDA…

    BOLERO’NUN SONUNDA…

    KRİZDEN BUNALIMA…                                    

    Ülke, her gün doğal, siyasal, hukuksal felaketler içerisinde debelenirken görülüyor ki;  ekonomik kriz, iktisadi bunalıma, buhrana dönüşüyor…

    Kriz  kısa erimli, dönemseldir. Buhran ya da bunalım ise görece daha uzun bir dönemi, süreci içerir.

    Kriz, grafik olarak “V” şeklindedir. Ekonomik göstergeler, kötüye gidiş, tıpkı bir lastik top gibi yere çarpar ve geri döner. “İktisadi Buhran” ise “L” şeklinde bir grafik ile simgelenebilir. Kötüye gidiş dibe vurduktan sonra, “L” nin yatay kenarına benzer bir süreç izler; şiddeti, ne kadar süreceği, nasıl sonlandırılabileceği sonsuz değişkene bağlı olduğundan kestirilemez.

    İşte, şimdi, ülke bu ekonomik süreci yaşamaya başlamış görünüyor. Artık altına pislik süpürülecek halı yok; kral çıplak, mızrak çuvala girmiyor. Belki bir çağ dönümü…

      Bolero Dinletisinin Sonu… 

    Ravel’in  “Bolero”sunu bilirsiniz. Ravel bu ilginç  yapıtını, aynı yeknesak tını, nakarat ya da kısa bir “partisyon”u  tam bir saat boyunca çok düşük bir ses tonundan başlayıp, yavaş yavaş ses tonunu yükselterek ve yineleyerek, finalde gök gürültüsü düzeyine çıkararak  tamamlar.

    İşte durum bu durum…

     “Bolero”nun icra edildiği ilk günlerde, dönemin ünlü müzik eleştirmenlerinden biri “Ben böyle bir zırvalık görmedim…”demiş. “…Yüzlerce insan bir salona doluşuyor, biteviye bir partisyonu dakikalarca ağızları açık izliyorlar. Aptalca bir görünüm…”

    Gerçi Ravel’inki kimseye zararı olmayan ilginç bir deneme idi ve klasik müzik  dünyasında yerini aldı.

    Yaşanılan  kriz de böyle bir görünüm sergiliyordu. Ama artık iktisadi bunalıma dönüştü…

    Bunalım, yoğun etkisini yıllarca sırası ile çalışan kitleler, emekçiler, emekliler, tarım kesimi, küçük esnaf zenaatkara ve özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde bu ülkelerin çalışan kitleleri, emekçileri üzerinde gösterir…

    Kısacası, fatura son tahlilde Emekçilere kesilir. (1) 

    Fatura çoktan kesilmeye başlandı bile…

    İşsizlik tırmanıyor, yedek sanayi orduları hızla büyüyor, ücretler genel düzeyi düşüyor, sosyal güvenlik ve sağlık sistemleri ve sosyal politikaların yetersizliği had sahaya ulaşırken, 

    süreç sadece yandaş sermaye kumarbazlarını mutlu kılan “kumarhane kapitalizmine” dönüşmüş durumda… 

    Kitleler, pek de sorumlu olmadıkları bir kurgunun faturasını gittikçe daha ağır bir şekilde ödemek durumunda…

     Onlar da bu durumdan sorumlular tabii;  medyatik, kültürel, ideolojik bombardıman altında, (2) gidişatı sezemeyip, tepki göstermekte bayağı gecikseler de tıpkı yavaş yükselerek birden gökgürültüsüne dönüşen “Bolero”gibi zelzelenin şiddeti artınca irkilerek birden uyanıp, ülkenin asıl sahibi olduklarının “kendiliğinden” ayırtına varmaya başlıyorlar…

    Küçük balıklar zamanı…

      Kısaca bu aşamadan sonra “ülkenin halları” ne olacak sorusunun yanıtını %10’un uyanıklığı ve manipülasyonlarıyla düzenlerini sürdürme çabaları karşısında %90’ın, kitlelerin daha adil gelir dağılımı, fırsat eşitliği, ulaşılabilir sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim sistemleri vb. alanlardaki direnme gücü belirleyecek.

    Kısacası ezenlerin gittikçe iyice otoriterleşerek daha da ezeceği bir ülke mı? Yoksa daha adil, barışçı bir ülke mi? 

    Karar kitlelerin ve kitlelerden yana olanların…Yani zaman küçük balıkların zamanı olmalı…  Nokta.

     (1)Emmanuel, Arghiri; Echange İnegal, Maspero, !972, Paris, S:12-25

    (2)Amin, Samir; C’est un crise de l’imperialisme, les Aires culturelles,

  • Echodyne radarları – birçok insansız hava aracı savunma sisteminin başarısının anahtarı

    Echodyne radarları – birçok insansız hava aracı savunma sisteminin başarısının anahtarı

    Her boyutta ve türde insansız hava araçları (İHA’lar), günümüz savaş alanının belirleyici bir özelliğidir. Yaygınlıklarının artmasıyla birlikte, İHA savunmasının önemi de artmaktadır. Ancak bu, çeşitli zorluklara tabidir. İHA’ların karşı önlemlerin başlatılabilmesi için erken ve güvenilir bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Bu, bir yandan daha uzak mesafelerdeki tehditleri tespit edebilen yüksek performanslı sensörler gerektirir. Öte yandan, bu sensörlerin yaygın olarak konuşlandırılmaya uygun olacak şekilde maliyet etkin bir şekilde üretilmesi gerekir.

    Optik, akustik ve radyo yön bulma sensörlerine ek olarak, birçok yüksek performanslı İHA savunma sistemi radar da kullanmaktadır. Radar aktif olarak sinyal iletirken, rüzgar yönünden, gürültü seviyelerinden veya görüş mesafesinden bağımsız olarak çalışabilme avantajına sahiptir ve kablolu İHA’lar tarafından bile kandırılamaz.

    ABD merkezli üretici Echodyne, tam olarak bu operasyonel senaryoda uzmanlaşmıştır ve MESA teknolojisine dayalı radarları, küçük ve mikro insansız hava araçlarının savunması için vazgeçilmezdir. Kara ve hava tabanlı insansız hava aracı savunma sistemleri üreten neredeyse hiçbir üretici, bu radarlar olmadan yapamaz; çünkü bu radarlar hem üretim açısından uygun maliyetlidir hem de tespit konusunda son derece etkilidir.

    Echodyne CEO’su Eben Frankenberg, Ukrayna’daki çok sayıda insansız hava aracı savunma sisteminde değerini kanıtlamış olan Echodyne radarlarının benzersiz özelliklerini açıklıyor ve şirketinin gelecekteki faaliyetlerine dair bilgiler veriyor.

    Frankenberg “tekel” kelimesini kullanmaktan kaçınsa da, Echodyne’nin kısa ve orta menzilli radar tabanlı insansız hava aracı savunma sistemleri alanında lider bir pazar konumuna sahip olduğunu kabul ediyor. Echodyne radarları, örneğin Rheinmetall, Diehl Defence, Argus Interception, Alpine Eagle ve Aaronia’nın insansız hava aracı savunma sistemlerinde bulunuyor. CEO’ya göre, Almanya’ya “birkaç yüz” radar zaten teslim edildi. Durum diğer Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de benzer. Seattle yakınlarındaki şirket, küçük insansız hava araçlarına karşı radar tabanlı savunma sistemleri üreten hemen hemen her üreticiyle iş birliği yapıyor,diğer radarlara kıyasla tespit doğruluğunu ve düşük fiyatını övüyor.

     Frankenberg’e göre, bu kombinasyonun nedeni, şirketin radarları üretmek için kullandığı tescilli MESA (Metamalzemeler Elektronik Olarak Taranan Dizi) teknolojisinde yatıyor. Şirket, MESA radarının, önemli ölçüde daha basit bir yarı iletken mimarisini önemli ölçüde üstün tespit performansı ile birleştirerek geleneksel fiyat-performans oranını temelden değiştirdiğini belirtiyor. Son derece yüksek sayıda iletim ve alım elemanı (örneğin, geleneksel ESA sistemlerindeki düzinelerce elemana kıyasla yüzlerce eleman) ve λ/10’a kadar daha yakın eleman aralığı kullanarak, MESA sistemleri önemli ölçüde daha küçük, daha hassas ışınlar (20° × 30°’ye kıyasla 2° × 6° mertebesinde) üreterek, daha keskin hedef ayrımı, gelişmiş karıştırma ve karmaşık, düşük irtifalı ortamlarda alçak, yavaş ve küçük dronların daha iyi tespitini sağlıyor.

    Elde edilen yüksek çözünürlüklü radar görüntüsü, radar tipine bağlı olarak 1,5 hatta 3,5 km’ye kadar mesafelerde küçük insansız hava araçlarını etkili bir şekilde izlemeyi mümkün kılıyor. Frankenberg, “izleme” terimini tek tek sinyalleri yakalama yeteneğini değil, sinyalleri yakalama ve güvenilir bir şekilde takip etme yeteneğini tanımlamak için kullanıyor. Echodyne’nin CEO’su ve kurucu ortağı, “Etkili insansız hava aracı savunması için aynı madalyonun iki yüzü çok önemlidir,” diye açıklıyor. “Bir yandan, insansız hava aracı tehdidi etkili bir şekilde tespit edilmeli, izlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Diğer yandan, insansız hava aracına nasıl karşı koyulacağı bilinmelidir.” Echodyne radarları, hem hedef keşfi ve izleme hem de önleyici insansız hava araçlarından makineli tüfeklere veya otomatik toplara kadar çeşitli etkili araçları yönlendirmek için her iki uygulama alanında da kullanılıyor.

    Önemsiz gibi görünen şey aslında oldukça karmaşık. Mikro dronlar genellikle yarım metreden büyük değildir. Sistem böyle bir dronu ne kadar geç tespit edip sınıflandırırsa, onunla mücadele etmek için o kadar az zaman kalır. Birkaç saniye, yaşam ve ölüm arasındaki fark anlamına gelebilir. Ancak bu sadece bir yönü. Frankenberg’in açıkladığı gibi, sistem aynı anda iki şekilde hassas bir şekilde çalışmalıdır. İlk olarak, sistem operatörlerini sürekli yanlış alarmlarla bunaltmaktan kaçınmak için sınıflandırmada doğru olmalıdır. CEO, “İyi radarlar her şeyi görür, bu nedenle sınıflandırma özellikle önemlidir” diyor. Aksi takdirde, geçen kuşlar bile tespit edilip rapor edilecektir.

    İkinci olarak, tespit edilen insansız hava aracının hassas bir şekilde konumlandırılması gereklidir, böylece muharebe silah sistemi hedefine hızlı ve güvenilir bir şekilde yönlendirilebilir.

    Ortaya çıkan sorunu bir örnekle açıklayabiliriz: Bir gözlemci geniş bir vadiye bakan bir tepede durmaktadır. Daha sonra belirli bir yönden gelen bir ses duyar. O anda dürbününü alır ve sesin kaynağını görmek için sesin geldiği yöne bakar. Dürbün mükemmel bir şekilde hizalanmamışsa, optiklerin dar görüş alanından o kadar uzak mesafedeki ses kaynağını algılayabilmeden önce çevredeki alanı taramak zorunda kalacaktır. Bu zaman alır.

    İHA savunmasında da benzer bir sorun mevcuttur. İHA’nın konum belirlemesindeki sadece birkaç metrelik bir yanlışlık, 1,5 km mesafede İHA’nın hedefi nişan alan silah sisteminin görüş alanına hemen girememesi anlamına gelebilir. Operatör daha sonra hedefi manuel olarak bulmalı ve İHA’ya ateş etmeden önce görüş alanına getirmelidir. Frankenberg’e göre, Echodyne radarlarının doğruluğu, İHA’nın ilk nişan alma manevrasında silah istasyonunun görüş alanında görünmesi için yeterince yüksektir.

    Bu doğruluğun bir nedeni, Echodyne radarlarının çalıştığı frekans bandında yatmaktadır. Frankenberg, “Frekans ne kadar yüksekse, doğruluk o kadar iyidir,” diye açıklıyor. “EchoFlight ve EchoGuard radarlarımız K bandında [18 ila 27 GHz] çalışıyor. Daha büyük olan EchoShield ise KU bandında [12 ila 18 GHz] çalışıyor.” Karşılaştırma için: Ateş kontrol radarları tipik olarak X bandında (8 ila 12 GHz) çalışır.

    Talep artarsa, üretim de artar.

    Frankenberg’in daha ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, şirketinin radarlarına bir süredir yüksek talep var. Bu, öncelikle Ukrayna’daki insansız hava aracı savaşlarından kaynaklanıyordu. “İran ile savaş, radarlar için yeni ve ek bir ihtiyaç yarattı.” Şu anda müşteriler siparişler için yaklaşık 10 ila 20 hafta beklemek zorunda kalıyor.

    Sürekli artan talebi karşılamak için -radarlar, silahlı kuvvetlerden ve devlet kurumlarından kritik altyapının korunmasına kadar geniş bir uygulama yelpazesi sunan çift kullanımlı sistemlerdir- şirket, CEO’ya göre, 2025 yılında üretim kapasitesini birkaç katına çıkardı. Yeni bir üretim tesisi şu anda inşa halinde ve bu yaz faaliyete geçmesi planlanıyor. Üretim artışı aşamasından sonra, ITAR kapsamında ABD ihracat kısıtlamalarına tabi olmayan yılda 30.000’den fazla radar üretmesi bekleniyor.

     Talebin artmaya devam etmesi durumunda, şu anda yapım aşamasında olan üretim tesisi, gelecekteki lokasyonlar için bir örnek teşkil etmeyi amaçlıyor. Frankenberg’e göre, talebe bağlı olarak Avrupa veya Asya’da da benzer bir üretim tesisi kurulabilir.

    Şirket şu anda üç farklı radar modeli üretiyor. Bunlar arasında, ağırlık ve enerji tüketimi açısından hava uygulamaları için optimize edilmiş EchoFlight ve karasal (sabit ve araç üstü) operasyonlar için tasarlanmış EchoGuard (her ikisi de kısa menzilli radarlar) yer alıyor. Üçüncü sistem ise, sabit ve araç üstü uygulamalar için tasarlanmış daha büyük bir orta menzilli radar olan EchoShield’dir.

    Frankenberg, Echodyne’nin şu anda başka sistemler geliştirip geliştirmediği konusunda yorum yapmaktan kaçındı. Bununla birlikte, “MESA teknolojisinin hem kısa hem de uzun menzillerde uygulanabilir olduğunu” belirtti.

    Alman Silahlı Kuvvetleri büyük bir modernizasyon sürecinden geçiyor. NATO’nun lojistik merkezi olarak Almanya, acil bir durumda askeri teçhizat, mühimmat ve tıbbi malzemeleri konuşlanma yerine hızla ulaştırabilmelidir. Bu konuda uzmanlaşmış konteynerler çok önemli bir rol oynayarak, bu son derece hassas ekipmanın güvenli bir şekilde taşınmasını ve depolanmasını sağlar. Ancak, yüksek düzeyde düzenlemeye tabi savunma sektöründeki tedarik süreci karmaşıktır. Bireysel geliştirmeden sertifikasyona kadar kapsamlı destek sağlayan deneyimli bir ortakla çalışmak, daha hızlı teslimat ve artırılmış güvenlik sağlar.

    İyi işleyen bir savunma lojistik sistemi, birliklerin operasyonel hazırlığını sağlamak için şarttır. Bunun için, ekipmanın güvenli bir şekilde ulaşmasını garanti eden taşıma ve depolama konteynerleri çok önemlidir.

    Uygulama alanları çok geniştir; füzeler ve dronlar için taşıma kutularından, alet ve silah tamirci çantalarına ve hatta son derece hassas elektronik bileşenler için taşıma çantalarına kadar uzanır. Bu konteynerler, güvenlik, sızdırmazlık, stabilite ve dayanıklılık açısından katı gereksinimleri karşılamalıdır. Örneğin, bir füze taşıma kutusu, 12 metreye kadar yüksekliklerden düşme testlerine dayanacak yeterli yastıklamaya sahip olmalıdır. Mühimmat darbelere, toza ve neme karşı korunmalı ve bazı tehlikeli madde konteynerleri ayrıca eksi 51 ila artı 85 derece Celsius arasında değişen aşırı hava koşullarına ve sıcaklıklara dayanmalıdır. Tıbbi hizmetler için, mobil eczane veya mobil hastane gibi işlev gören modüler konteyner sistemlerine ihtiyaç duyulmaktadır: ventilatörler, defibrilatörler, bandajlar ve ilaçlar, tek tip standartlara göre düzenlenmeli ve ilk yardım istasyonundan tam donanımlı bir sahra hastanesine kadar çeşitli bakım seviyelerinde mevcut olmalıdır. Ayrica, akıllı mühimmat izleme için konteynerler.

  • Türk Ordusuna ilk darbe 6 Haziran 1950 tarihinde DP tarafından yapmıştı!

    Türk Ordusuna ilk darbe 6 Haziran 1950 tarihinde DP tarafından yapmıştı!

    Memleketimizin mutluluğu için mutlak gerekli olduğunu vurgulayan Gazi M. Kemal Atatürk’ün asker ve öğretmen ordularına yapılan darbeler:

    1.1.  Atatürk’ün milletin gözünden gönlüne akmasından sonraki sürçte yapılan 1946 ve sonrası süreçte çok partili seçimler yapılır.

    1.2.İktidarı ele geçiren siyasi partiler siyasi ikballeriiçin Atatürk’ün asker ve öğretmen ordularını tehdit olarak algılamışlardır.

    1.3.Kırk bin köye Cumhuriyet aydınlığını taşıyacak eğitim ordusuna nefer yetiştiren köy enstitülerine ilk yıkıcı darbeler 26 Mayıs 1946 çok partili mebus seçimleriyle kurluna CHP Hükümetlerinde gerçekleştirilir.

    1.4.Anılan tarihten sonraki süreçte siyasiler kendileri için tehdit olarak algıladıkları eğitim ordusu ve ona nefer yetiştiren eğitim kurumlardan ellerini hiç çekmediler.

    1.5.1947’de Truman Doktrini ile ABD’den askeri yardım anlaşması yapılır.

    1.6.Köy enstitülerine öğretmen yetiştiren Yüksek Köy Enstitüsü 27 Kasım 1947’de kapatılır.

    1.7.Enstitü kurucu kadroları( müdür, yetkin eğitimciler) 1946/47 sürecinde tasfiye edilir.

    1.8. Köy eğitmen kurslarına 28 Haziran 1948’de son verilir

    1.9. 1948’de, Marshall Planı kapsamında, ABD ile ekonomik yardım anlaşması yapılır.

    1.10. 27 Aralık 1949’da yapılan Eğitim Anlaşması ile Türkiye ve ABD hükümetleri arasında Eğitim Komisyonu kurulur.

    – Milli Eğitim Bakanlığı’nda; personel politikalarından ders programlarına kadar pek çok konuda stratejik planlama yapan “Eğitim Araştırma Geliştirme Daire Başkanlığı” komisyonu oluşturulur.

     -Personelinin üçte ikisi ABD ‘lidir! 

    – Türk eğitiminin müfredatları değiştirilir.İlkokuldan üniversiteye kadar ders kitapları,  Batı merkezli hale getirilir. (Bu anlaşma halen yürürlüktedir.) 

    2.1.Demokrat Parti (DP ) Başbakanı Menderes, Cumhurbaşkanı Bayar’ın onayı ile 6 Haziran 1950 tarihinde Türk ordusunda şimdiye kadar görülmemiş bir çapta başta Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları ile Jandarma Genel Komutanı olmak tüm üst rütbeli general/amirallerin tesviyeyi gerçekleştirir.

    DP hükümetinin iktidara gelir gelmez bu radikal adımının iki temel gerekçe bulunmaktadır:

    –  Cumhuriyet’in kuruluşundan beri TSK komuta kademesinin CHP lideri İsmet İnönü’ye ve eski düzene olan ideolojik yakınlığı, yeni hükümet tarafından sivil iradeye karşı bir tehdit olarak algılanır.

    –  Bu hamle ile DP hükümeti, ordunun sivil siyasete müdahale ihtimalini ortadan kaldırmayı ve ordu üzerinde tam bir denetim kurmayı amaçlar.

    – Komutanların büyük çoğunluğu Bağımsızlık Savaşı gazisidir ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet değerlerine bağlıdır.

    2.2. Bayar-Menderes, TSK’da yaptığı ilk ” postmodern darbe “den sonra, 1950 yılı yazında Türk Ordusunu Kore Savaşına gönderen karara imza atarlar!..

    2.3.DP döneminde, 1923’ten sonra, ilk kez okuma-yazma oranında düşme Atatürk’ün, halkın kültürel düzeyini yükseltmek için 1932’de kurduğu Halkevleri ve Halkodaları “Faşist bir anlayışın ürünü” olarak tanımlayan Menderes’in iradesiyle  DP,  4 Mayıs 1951 kapatılır….

    2.4.DP,  Köy Enstitüleriniresmen, tamamen kapatan bunları öğretmen okullarına dönüştüren 27 Ocak 1954 tarihinde 6234 sayılı yasayı çıkarır.

    2.5.1955/1960 döneminde, okuma-yazma oranı %40,9’dan % 39,5’e düşer.

    2.6. Buna karşılık, din eğitimi veren okullardaki öğrenci sayısı, % 93 artar.

    ( *) 24 Mart 1923’de Kütahya’da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmadan: Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya gerek vardır. Biri vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin geleceğini yoğuran (öğretmen) kültür ordusu. …. bu iki ordunun ikisi de çok önemlidir. Bir millet kültür ordusuna(eğitimci) sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin sürekli sonuçlar vermesi, ancak kültür ordusunun(öğretmen) varlığına bağlıdır. Bu ikinci ordu olmadan, birinci ordunun verimli sonuçlan kaybolur.

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • BARO SEÇİMLERİ

    BARO SEÇİMLERİ

              Savunmanın ve Adaletin temeli olan Avukatları ilgilendiren Baro seçimleri yaklaşmıştır.        
              Baro seçimleri, iki yılda bir, sonu çift rakamla biten yılların Ekim ayında yapılmaktadır. Bu bakımdan Baro seçimleri bu yıl, 2026 yılı Ekim ayında yapılacaktır.
              Büyük İl’llerde gruplar ve adaylar meydana çıkmakta, aday listelerini ve görüşlerini açıklamaktadırlar. Biz de kıdemli bir meslek mensubu olarak, zaman içinde sunacağımız bilgi, öneri ve görüşlerimizden ilk’ini sunmaktayız.
              BARO’LAR VE AVUKAT SAYILARI
              Türkiye’de 81 İl vardır, Her İl’de bir Baro olması gerekirken 83 Baro vardır. Bunun nedeni, Avukatları ve savunma mesleğini bölmek için getirilen 2.Baro’lardır. Rakamlara baktığımız zaman bu gerçeği açık olarak göreceğiz.
              Türkiye’de toplam Avukat sayısı 2025 yılı sonu rakamlarına göre; 206.678’dir. Bunun 100.015’ini kadın Avukat’lar, 106.663’ünü erkek Avukat’lar oluşturmaktadır.
              Rakamlardan görüleceği üzere, Türkiye’de kadın-erkek eşitliğini sağlayan meslek ve meslek kuruluşlarının başında Baro’lar ve Avukat’lar gelmektedir.
              Türkiye’de ve dünyada en fazla Avukatı barındıran Baro’ların başında yer alan İstanbul Barosu’nda kadın Avukat sayısı 35.607, erkek Avukat sayısı 31.856 olmak üzere toplam Avukat sayısı 67.463 olmaktadır.
              İstanbul’da sonradan kurulan 2.Numaralı baroda ise kadın 1.175, erkek 2.804 olmak üzere toplam 3.979 Avukat bulunmaktadır.
              Ankara Barosu’nda kadın 13.405, erkek 12.821 olmak üzere toplam 26.206 Avukat bulunmaktadır.
              Ankara’da sonradan kurulan 2.Numaralı baroda ise kadın 1.202, erkek 1.876 olmak üzere toplam 3.078 Avukat bulunmaktadır.
              Üçüncü kalabalık Baro olan İzmir Barosu ise, kadın 7.507, erkek 6.793 olmak üzere toplam 14.300 Avukat’ı barındırmaktadır.
              GRUPLAR
              Aynı görüşü paylaşan Avukatlar, doğal olarak bir takım gruplar halinde toplanırlar, kendi içlerinde çalışmalar ve ön seçimler yaparlar.
              Ankara Barosu’nda en fazla Avukatı barındıran grup “Demokratik Sol Avukatlar Grubu- Avukat Hakları Grubu” , İstanbul Barosu’nda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu – Değişim İçin Avukatlar Grubu – Avukatın Yükseliş Hareketi- Avukat Hakları Grubu” isimli ve benzeri gruplardır.
              Bütün grupların savunacağı ve bağlı kalacağı ilkeler: “Türkiye Cumhuriyeti’inin birlik ve bütünlüğü, demokratik, laik Atatürk İlke ve Devrimleri, hiçbir şekilde bölücülüğe, ayrımcılığa, gericiliğe yer verilmemesi, adaletin ve savunmanın bağımsız olmasıdır.”
              
    İlerleyen süreçlerde, Avukat’ların, Avukatlık mesleğinin ve Baro’ların bağımsızlığı ve özgürlüğünü koruması için yapılmasını gerekli gördüğümüz hususları takdirlerinize sunacağım. Çok kısa bir örnek olarak; 2. Barolar, bu seçimden itibaren en fazla üst üste 2 defa aday olunması, başka mesleklerden Avukatlığa girişte –tıpkı Avukatlıkdan başka adalet kuruluşlarında geçişte olduğu gibi- yaş sınırının getirilmesi, Baro’ların bağımsızlığı, yetki, görev ve sorumluluklarının artırılması ve benzeri sunumlarım olacaktır.
               DEĞİŞMEYEN İLKE
              
    Atatürk, Avukatları modern hukuk devletinin ve bağımsız savunmanın temel taşı olarak görmüştür. Bütün adliye binaları ve duruşma salonlarında yer alan “Adalet mülkün –ülkenin- temelidir.” Sözü bunun en temel göstergesidir.
              Önceki Avukat yeminlerinde kullanılan ve bir düşünürün ifade ettiği “Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne hakime, hele ne iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz… Avukatlar tarih boyu köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı – M. Molierac” sözü de bunun bir diğer ifade şeklidir.
              Avukatlık Kanunu’nda yer aldığı üzere, mesleğe kabul edilen Avukat, kabul töreninde, şu şekilde and içer: “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine andiçerim.
              Benim; adalete ve özellikle Avukatlık’a bakış ve naçizane ifade ve değerlendirişim de şu şekildedir: ” “Ülkenin Temeli Adalet, Adaletin Temeli Avukat’tır.”

  • NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    Ankara’da 6-12 Temmuz haftasında düzenlenecek olan NATO Zirvesi nedeniyle kent genelinde, özellikle de zirve hareketliliğinin ve liderlerin konaklayacağı bölgelerin merkezinde çok sıkı güvenlik önlemleri uygulanacak.

    Zirve süresince şehir trafiğini rahatlatmak adına Ankara’nın 9 merkez ilçesinde (Çankaya, Altındağ, Yenimahalle, Keçiören, Mamak, Etimesgut, Sincan, Pursaklar, Gölbaşı) kritik görevliler hariç kamu personeli idari izinli sayılacak. Eğlence, şenlik ve toplu organizasyonlar ise tamamen yasaklandı.

    Trafiğe kapatılacak ana bölgeler ve caddeler şunlardır:

    Çankaya ve Şehir Merkezi (En Yoğun Kısıtlamalar)

    Zirvenin ana üssü, koridorları ve yabancı heyetlerin konaklayacağı otellerin bulunduğu Çankaya bölgesindeki birçok ana arter tamamen veya kısmen trafiğe kapatılacak:

    — Milli Müdafaa CaddesiKumrular Caddesi ve Necatibey Caddesi

    — Gençlik CaddesiAkdeniz Caddesi ve Anıt Caddesi

    — GMK Bulvarı ve bu bulvara bağlanan tüm sokak/caddeler

    — Zirve mekanlarına açılan bağlantı yolları ve belirlenen akreditasyon/konaklama otellerinin çevresi (Bu bölgelere basın mensupları ve görevliler dahil sadece resmi servis araçlarıyla girilebilecek).

    Alternatifli/İhtiyaca Göre Kapatılacak Bölgeler

    Güvenlik yoğunluğuna ve liderlerin geçiş saatlerine göre anlık veya sürekli kapatılabilecek diğer önemli caddeler:

    — Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi ve buraya açılan sokaklar

    — Dögol Caddesi‘nin Beşevler Kavşağı ile Anadolu Meydanı (Tandoğan) arasında kalan bölümü

    — Sporpark Sokak ve çevresi

    Gaziosmanpaşa Bölgesi (“Kırmızı Alan” Riski Yüksek)

    Gaziosmanpaşa, yabancı devlet başkanlarının ve üst düzey delegasyonlerin konaklaması için tercih edilen lüks otellere (örneğin Sheraton, Hilton vb.) ve birçok ülkenin büyükelçiliğine ev sahipliği yaptığı için en kritik nokta konumunda.

    — Kırmızı Alan Uygulaması: Liderlerin kalacağı otellerin çevresi ve koridorları tamamen “kırmızı alan” ilan edilecek. Bu da otellerin bulunduğu caddelere ve buralara çıkan sokaklara görevli, akredite personel ve resmi araçlar dışında giriş-çıkışların tamamen yasaklanacağı anlamına geliyor.

    — Gaziosmanpaşa’nın ana arterleri (özellikle Tahran CaddesiArjantin CaddesiFilistin Caddesi ve Attar Sokak gibi otellere yakın hatlar) zirve boyunca (özellikle 6-12 Temmuz haftasında) ya tamamen kapatılacak ya da liderlerin geçiş saatlerinde çok sıkı bariyer ve kontrol noktalarıyla kısıtlanacaktır.

    Tunalı Hilmi Caddesi ve Çevresi

    Tunalı Hilmi Caddesi, Kuğulu Park ve çevresi zirve merkezi olan Çankaya’nın tam kalbinde ve bu konaklama bölgelerinin hemen geçiş rotasında yer alıyor.

    — Trafik Kısıtlamaları: Tunalı Hilmi Caddesi’nin kendisinin tamamen uzun süreli kapatılması yerine, lider konvoylarının geçiş saatlerinde (anlık ve dinamik olarak) trafiğe kapatılması bekleniyor.

    — Ancak Tunalı Hilmi’ye bağlanan ya da paralellik gösteren otel bölgelerine yakın bazı sokaklarda (örneğin Güniz SokakBülten Sokak veya Kavaklıdere hattındaki some bağlantılar) güvenlik çemberi nedeniyle uzun süreli araç kapatmaları veya park yasakları uygulanabilir.

    — Etkinlik Yasakları: 1-15 Temmuz tarihleri arasında Ankara genelinde her türlü toplu yürüyüş, gösteri ve dış mekan etkinliği yasaklandığı için, Tunalı Hilmi Caddesi ve Kuğulu Park çevresinde de kalabalık oluşturacak hiçbir sosyal organizasyona izin verilmeyecek.

    Otobüs Terminali (AŞTİ) ve Esenboğa Havalimanı Durumu

    Hem otobüs terminali (AŞTİ) hem de Esenboğa Havalimanı açık olacak ve hizmet vermeye devam edecek. Ancak 6-12 Temmuz haftasında uygulanacak olan en üst düzey “Kırmızı Alan” güvenlik protokolleri nedeniyle her iki noktada da yolculuk yapacakların bilmesi gereken çok önemli kısıtlamalar ve değişiklikler var.

    Esenboğa Havalimanı (Yüksek Güvenlik ve Uçuş Kısıtlamaları):

    — Dış Hatlar ve İstihbarat Filtresi: Zirve günlerinde Esenboğa’ya yurt dışından yapılacak bazı sivil uçuşlara kısıtlamalar getiriliyor. Ayrıca havalimanı girişinde çok ciddi bir güvenlik ve istihbarat kontrolü uygulanacak.

    — Havalimanı Yolu (Protokol Yolu): Esenboğa ile şehir merkezi arasındaki güzergah “kırmızı alan” ve ana protokol yolu ilan edildiği için liderlerin iniş-biniş saatlerinde yol sivil trafiğe anlık olarak kapatılacak.

    — İç Hatlar: İç hat uçuşlarında şu an için tam bir iptal kararı yok ancak tarifelerde zirve trafiğine göre düzenlemeler ve rötarlar yaşanması çok muhtemel.

    Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi (AŞTİ):

    — Ulaşım Zorluğu: AŞTİ’nin bulunduğu bölge (Söğütözü/Mevlana Bulvarı hattı), Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve zirve alanlarına oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Bu nedenle AŞTİ çevresindeki ana yollarda ve bağlantı noktalarında çok sıkı polis kontrolleri olacak.

    — Girişlerde Yoğunluk: Terminal binasına girişlerde kimlik kontrolleri ve bagaj aramaları en üst seviyeye çıkarılacağı için peronlara ulaşmak normalden çok daha uzun sürebilir.

    VFS Global Ankara Ofisi Durumu

    — Resmi Durum ve Konsolosluklar: Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ankara’nın Çankaya dahil 9 merkez ilçesinde kamu personeline 7, 8 ve 9 Temmuz (Salı, Çarşamba, Perşembe) günleri başta olmak üzere idari izin verildi. VFS özel bir kurum olsa da işlem hacmini sağlayan ilgili büyükelçiliklerin vize bölümleri operasyonlarını durdurabilir veya uzaktan çalışmaya geçebilir. Bu nedenle sistem randevuları büyük ihtimalle bloke edecektir.

    — Konum Riski: VFS Global Ankara Ofisi, Çankaya/Kavaklıdere (Atatürk Bulvarı) üzerindeki yeni yerinde hizmet vermektedir. Burası tam olarak “Kırmızı Alan” ve yoğun güvenlik çemberinin içinde kaldığı için, o caddelerin kapatılması, polis barikatları ve kimlik kontrolleri sebebiyle randevuya fiziki olarak ulaşmak neredeyse imkansız olacaktır. Haziran ayı bitmeden aracı kurumun ve ilgili elçiliğin duyurularını kontrol etmek, randevuyu bu haftanın dışına almak en güvenli yoldur.

    Muayenehane (Tunalı) ve Ev (Uğur Mumcu) İçin Özet Durum

    — Çalışma İzni: Serbest meslek icra ettiğiniz ve muayenehaneniz özel mülk olduğu için, idari izin genelgesi sizi yasal olarak kapatmaya zorlamaz. Çalışmayı seçebilirsiniz.

    — Lojistik Engeller: Evinizin bulunduğu Uğur Mumcu Caddesi, liderlerin kalacağı otellerin dibinde olduğu için “Kırmızı Alan” içindedir; araçla çıkmak, park etmek ve barikatları aşmak çok büyük zaman kaybettirir. Tunalı Hilmi ise lider geçişlerinde anlık ve dinamik olarak kapatılacaktır.

    — Hastalar Açısından: Çankaya genelinde trafik kilitleneceği, otoparklar güvenlik gerekçesiyle boşaltılacağı için hastaların randevulara ulaşması ve araç park etmesi imkansıza yakın olacaktır.

    — Zirvenin resmi ve en yoğun günleri olan 7, 8 ve 9 Temmuz tarihlerinde rutin randevuları ertelemek veya o haftayı kapalı geçirmek, sizi ve hastalarınızı yaşanacak operasyonel stresten korumak adına en mantıklı yoldur.

  • Osmanlı rüşvetle yok edildi

    Osmanlı rüşvetle yok edildi

    Padişahımız zaafiyetinden  dolayı (eli) herdaim mahkumdu!

    Tefecilikle soyulma yöntemi hakkında daha çok bilgiyi edinmek isteyenler olur ise Siyonistlerin lideri; Thedor Herzls’in günlüklerini okumasını öneririm.

    Bende mevcut.

    Üç cilt ve 150 adet bastırılan günlüklerde çok bilgi var ve Osmanlının soyulması Yorgo Zarifiden binkez daha fazla.

    Osmanlı’daki şeker karaborsasından elde edilen on milyonun yarısı İsviçre’deki Lenin’e Ekim devrimi için verilmişti. Diğer beş milyon ise Osmanlı’nın birinci dünya harbine  Alman imparatorluğuyla birlikte harbe girmesi için  10.11.1914 tarihinde yapılan antlaşmayla verilen rüşvetle Osmanlı imparatorluğu tamamen yok edildi.

    Antlaşmanın Osmanlıca ve Almanca metnini görmek isteyenler;

    Rahmetli eniştem diplomat Dr. Menter Şahinler’in „Kemalismus Ursprung, Wirkung &Aktualität eserine baksın (Kaynak Verlag Anadolu sahife 274-278)

    Malesef eşkiyayı baştacı etmek için mücadele eden bir millet olma hastalığımızı halen sona erdiremedik.Tanrı bize acısın diyeceğim. Fakat Tanrı’nın cahillerle muhatap olduğuna dair şu ana kadar hiçbir bilgi edinmedim. Bilen varise ve bilgilendirirse sevinirim.

    Kalın sağlıcakla

    Rehan Gündoğmuş

    Görseldeki kişi, Osmanlı’nın bir dönemine damga vuran Yunan Banker Yorgo Zarifi’dir. (Georgios Zariphis)…

    Yorgo Zarifi, abdestsiz evrak imzalamayan 2. Abdülhamid’in en önemli dostlarından biriydi.

    Abdülhamid daha şehzadeliği döneminde kişisel servetinin idaresini Yorgo Zarifi’ye emanet etmişti.

    Yorgo Zarifi Abdülhamid’i Havyar Han’a götürüp “Hava oyunları” (Borsa) ile tanıştıran kişiydi.

    Abdülhamid’in parasına güzel faiz veriyordu.

    Yorgo Zarifi Osmanlı Vatandaşı değil, Yunanistan vatandaşıydı. Üstelik ailesi Yunan İsyanı’nı desteklemiş, Zarifi daha çocuk yaştayken İstanbul’u terk edip Odessa’ya yerleşmek zorunda kalmışlardı.

    Ama gerek Abdülmecid, gerek Abdülaziz dönemlerinde Osmanlı’ya faizle borç veren en önemli bankerlerden biriydi.  Dokunulmazlığı vardı.

    Zarifi özellikle Abdülhamid Döneminde, padişahla olan kişisel dostluğundan dolayı Saray’ın en gözde bankeri olmuştu. Tabi Zarifi de diğerleri gibi yüksek faizle borç veriyordu. Nitekim Abdülhamid Döneminde devletin iflas etmesi ile (Muharrem Kararnamesi) Osmanlı’nın Tütün ve tuz inhisarı, alkollü içki, balıkçılık, ipek gibi gelirlerinin bir kısmı Zarifi’ye verilmişti.

    Saray rejimi batmış haldeydi. Zarifi sadece Abdülhamid’e değil devletin tüm üst düzey yöneticileri ile faiz, borç, tefe, tüfe işleri yapıyordu.

    Düşünün ortada bir devlet var. Devlet Tefeci Zarifi’den faizle borç alıyor. Aynı devletin başındaki adam tefeciden borç aldığı parayla hazineden maaş alıyor, aldığı maaşı tereciye verip faiz alıyor… İşte müthiş(!) Osmanlı…

    Yukarıda da bahsettiğimiz üzre Zarifi ile Abdülhamid’in ta şehzadelik döneminden gelen dostlukları vardı. Ama Zarifi’nin aidiyeti Osmanlı’ya değil Yunanistan’a idi. Zarifi aynı zamanda Fener Rum Patrikhanesinin de en büyük finansörüydü.

    1890’larin başında, Büyükada’da Fransızlar “Prinkipo Palas” adı altında görkemli bir otel inşa ediyorlardı.

    Orient Express’in de sahipleri olan Compagnie Internationale des Wagons-Lits şirketine ait olan bu otel son derece lüks ve içinde kumarhanesi de bulunan bir binaydı.

    Alexandre Vallaury’nin mimarlığını yaptığı bu oteli Zarifi istiyordu. Abdülhamid’den ricacı oldu, Sultan otelin çalışma ruhsatını iptal etti.

    Wagons Lits bu binaya çok para harcamıştı, finansman giderleri şirketi zora soktu ve açılamayan oteli satmak zorunda kaldılar.

    Oteli kim aldı peki?

    Yorgo Zarifi’nin eşi, Eleni Zarifi. Ve Eleni Hanım satın aldığı bu oteli Fener Rum Patrikhanesine bağışladı.

    Binaya otel ruhsatı vermeyen Abdülhamid, Fener Rum Patrikhanesine bağışlanan bu binanın “Rum Yetimhanesi” olarak faaliyet göstermesine itiraz dahi etmeden müsade etti.

    Bugün İstanbul’un pek çok yerinde Zarifi’nin izlerini görür şahit oluruz, günümüzde tartışma konusu olan Büyükada Rum Yetimhanesi Abdülhamid Döneminde “Ekümenik Patrikliğe” bağışlanmış, abdestsiz evrak imzalamayan Abdülhamid de Eleni Zarifi’nin binayı “Ekümenik Patrikliğe Bağışladığına” dair bildirgeyi şak diye imzalamıştır.

    Umarım Osmanlı Torunları sonuna kadar okumuşlardır…

    Abdestsiz evrak imzalamamak, Ayasofya’da zaman zaman Kuran okumak falan çok önemli şeyler zira…!!!

  • Fırat Nehri bir zamanlar Akdeniz’e dökülüyordu

    Fırat Nehri bir zamanlar Akdeniz’e dökülüyordu

    Mezopotamya’daki Fırat Nehri, erken uygarlıkların can damarıydı. Ancak nasıl ortaya çıktığı tartışma konusuydu. Şimdi, yeni analizler, Fırat’ın iki öncül nehrinin başlangıçta Basra Körfezi’ne akmadığını, bunun yerine yaklaşık 5,4 milyon yıl önce, bu denizin neredeyse tamamen kuruduğu bir dönemde, doğu Akdeniz’de son bulduğunu gösteriyor. “Nature Geoscience” dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, nehirler ancak o zaman yavaş yavaş güneydoğuya doğru yön değiştirerek birleşmiş ve Fırat’ı oluşturmuştur.

    Resim: 5,4 milyon yıl önce, Fırat Nehri’nin iki öncül kolu  Akdeniz’e akıyordu.

    Mezopotamya’daki Fırat Nehri, Dicle Nehri ile birlikte medeniyetin beşiği olarak kabul edilir. Çünkü tarımın temelleri bu nehirler arasındaki verimli topraklarda atılmış ve daha sonra, 5000 yıldan fazla bir süre önce, insanlığın ilk gelişmiş medeniyetleri ortaya çıkmıştır. Sümerlerin, Babillilerin ve Asurluların büyük imparatorlukları burada gelişmiş ve Fırat Nehri kıyısında bulunan Sümer şehri Uruk, yeryüzündeki ilk mega kentlerden biri olarak kabul edilir. MÖ 5. binyılın sonlarında 20.000’e kadar insanı barındırıyordu; daha sonra nüfus 50.000’e kadar ulaştı.

    İki zıt senaryo

    Fırat ve Dicle nehirlerinin günümüzdeki akış yönü; her iki nehir de Basra Körfezi’ne dökülmektedir.

    Ancak günümüzde yaklaşık 3.000 kilometre uzunluğundaki Fırat Nehri’nin Mezopotamya’nın can damarı haline nasıl geldiği hâlâ belirsizliğini koruyor. Teksas’taki Chevron şirketinden Andrew Madof ve meslektaşları, “Eski Mezopotamya yaratılış mitlerine göre, Fırat Nehri, dünyanın yaratılışı sırasında bilgelik ve su tanrısı Enkidu tarafından oluşturulmuştur” diye açıklıyor. Bununla birlikte, Fırat’ın gerçek yaşı ve zaman içinde yatağının nasıl değiştiği tartışmalıdır. Ancak jeolojik veriler, nehrin yaklaşık on milyon yıldan daha eski olamayacağını zaten gösteriyor.

    Madof ve ekibi, “Fırat nehir sisteminin gelişimini açıklamak için şu anda iki zıt hipotez bulunmaktadır” diye bildiriyor. Bazı jeologlar, proto-Fırat’ın veya öncül nehirlerinin başlangıçta Anadolu’ya veya belki de Akdeniz’e aktığını varsaymaktadır. Bununla birlikte, ikinci hipoteze göre, proto-Fırat zaten güneydoğuya doğru akmış ve Arap Yarımadası’nın çöllerinde son bulmuştur.

    Akdeniz’deki nehir tortullarını kim oluşturdu?

    Bu iki senaryodan hangisinin doğru olduğunu belirlemek için Madof ve meslektaşları Orta Doğu’dan elde edilen kapsamlı sismik ve tektonik verileri analiz ettiler. Ayrıca, yaklaşık 5,4 milyon yıl önce Büyük Messiniyen Tuzluluk Krizi sırasında biriken eski nehir tortularını da incelediler; bu dönemde Akdeniz ile Atlantik arasındaki bağlantı kesilmiş ve Akdeniz yavaş yavaş kurumuştu.

    Handere ve Nahr Menashe olarak adlandırılan bu devasa tortullar, bu dönemde doğudan neredeyse tamamen kurumuş Akdeniz havzasına büyük nehirlerin aktığını kanıtlıyor. Ancak şimdiye kadar bu nehirlerin kökeni belirsizdi. Bu nedenle Madof ve ekibi, verilerini ve jeolojik ve akarsu dinamik modellerini kullanarak Fırat Nehri veya öncülleriyle bir bağlantı olup olmadığını araştırdılar.

    Akdeniz’e açılan körfez.

    Araştırma ekibinin keşfettiği gibi, Fırat Nehri’nin iki kaynağı olan Karasu ve Murat nehirleri yaklaşık beş milyon yıl önce ayrı ayrı akıyordu. Araştırmacılar, “Sonuçlarımız, Paleo-Karasu ve Paleo-Murat’ın geç Miyosen döneminde büyük ölçüde paralel, kuzeydoğu-güneybatı yönünde akan sistemler oluşturduğunu gösteriyor” diyor. “Bu iki nehir sistemi, kaynak bölgesinden günümüzde Türkiye ve Suriye kıyıları açıklarında bulunan bir bölgeye kadar uzanıyordu.”

    Bu, Fırat Nehri’nin iki öncül kolunun bir zamanlar Akdeniz’e aktığı anlamına gelir; tam da Messiniyen tuzluluk krizi döneminden kalma devasa tortul birikintilerinin bugün bulunduğu yerde. Madof ve ekibi, “Bugüne kadar, nehir yatakları Karasu ve Murat nehirlerinin yukarı kısımlarını Handere ve Nahr-Menashe oluşumlarıyla birbirine bağlıyor” diye yazıyor. Bu tortul tabakalar, Fırat’ın bu iki kaynağının bir zamanlar Akdeniz havzasına aktığı yerde tam olarak yer almaktadır.

    Araştırmacıların yeniden yapılandırmalarına göre, Paleo-Murat’ın ağzı yaklaşık beş milyon yıl önce Paleo-Nil’in sadece 25 kilometre kuzeyinde bulunuyordu. Ekip, “Bu, muhtemelen Dünya tarihinin tamamı boyunca bu iki nehir arasındaki en kısa mesafeydi” dedi.

    Fırat Nehri, böylece son 5,5 milyon yıl içinde iki kaynak nehrinden gelişerek akmaya başlamıştır.

    Nil ve Rhône nehirlerinin toplam su miktarı kadar.

    Şaşırtıcı bir diğer nokta ise şu: Akdeniz’in kuraklık dönemindeki iklim oldukça kuru olmasına rağmen, Paleo-Karasu tek başına ağzında bugün Nil’in taşıdığına benzer miktarda su taşıyordu. Paleo-Murat ise yaklaşık olarak bugün Rhône’un taşıdığı kadar su taşıyordu. Araştırmacılar, “Bu görünüşte paradoksal sonuç, o dönemdeki yağış ve sıcaklıkların, tek tek nehir havzaları düzeyinde bile, önemli ölçüde dalgalandığını gösteriyor” diye açıklıyor.

    O dönemde Akdeniz’de neredeyse hiç yağmur yağmasa da, Fırat’ın eski öncülleri, kaynak sularında ve akış yolları boyunca yeterli suya sahip oldukları için güçlü nehirler haline gelmişlerdir. Yaklaşık 5,33 milyon yıl öncesine kadar suları Akdeniz havzasına akıyordu. Daha sonra, tektonik süreçler bu bölgenin topografyasını değiştirerek iki nehrin artık Akdeniz’e ulaşmamasına neden oldu. Bunun yerine, başlangıçta Anadolu Levhası’ndaki büyük göl bölgelerinde son buldular.

    Fırat’ın doğuşu:

    Yaklaşık 3,6 milyon yıl önce Fırat Nehri doğdu: Anadolu tektonik plakası yükseldi ve önceki iki nehrin yatağını değiştirdi. Paleo-Murat’ın yatağı, Arap Plakası’na doğru giderek daha da güneydoğuya kaydı ve sonunda Basra Körfezi’ne döküldü. Yaklaşık 1,6 milyon yıl önce Murat ve Karasu nehirleri birleşerek günümüz Fırat Nehri’ni oluşturdu.

    Madof ve meslektaşları, “Sonuçlarımız, tarihsel olarak önemli olan bu nehrin, geçici olarak Akdeniz havzasına akan, zaman içinde dört tektonik plakayı geçen, birleşen ve sonunda Basra Körfezi’ne dökülen iki ayrı nehir sisteminden kaynaklandığını gösteriyor” diye yazıyor. “Bu bulgular, nihayetinde Dünya üzerindeki en eski medeniyetlerden birini mümkün kılan jeolojik süreçlere dair daha derin bilgiler sağlıyor.”

    Kaynak: Nature Geoscience, 2026 Houston

    Selen Atasoy

    Not: 

    Büyük babalarım Fırat Nehri yakınlarında yaşarlardı. Tarlalarını ve bağlarını Fırat’ın suyuyla sularlardı. Fırat benim için çok önemli. (Bütün nehirlerimiz önemli)

    Lütfen nehirlerimizi kirletmeyelim; onları temiz tutalım, Nehirlerimizi koruyalım ve değerini anlayalım.

  • 2027 SEÇİM VAATLERİ

    2027 SEÇİM VAATLERİ

    AKP ve Sn. Erdoğan, artık senaryo yazamıyorlar.

    Bütün senaryoları bitirdiler; dindar Cumhurbaşkanı, dindar Başbakan, dindar bakanlar, dindar müdürler istekleri yerine getirildi. Bu söylemlerle 5-6 yıl geçti.

    Ardından askeri vesayet sözü devreye alındı bir 5-6 yılda onunla geçiştirildi.

    Sonra “dış güçler” devreye alındı. Her yararlı (!) işlerinde dış güçler engel oldu takoz koydu. Bir 5-10 yılda öyle geçti.

    Sonra Gabar’da petrol bulduk, akaryakıt zamları zirve yaptı.

    Karadeniz’de doğalgaz bulduk, pencereleri açacaktık, Temmuz’da bile yakacaktık; doğalgaz fiyatları cep yaktı, kombileri yakamaz olduk.

    Kendi yerli ve milli uçağımızı göklerde gösterdik, aradan beş on yıl geçti hala o uçaklar yeryüzüne bir türlü inmediler, görünmediler.

    7 saatlik şarjla 80 dönüm yer süren elektrikli traktör ürettik, tarlalarda göremedik.

    2017’den beri Enflasyonu, tek hanelere indireceğiz dedik; maşallah enflasyon zirvelerde, ineceği de yok.

    “Memurumuzu, emeklimizi, işçimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” dediler. Bu kesim taneyle domates, gramla et almaya başladı.

    “AB’ye gireceğiz, vizesiz Avrupa’ya gideceğiz” denilerek güpe gündüz 101 pare top atışlarıyla söz verdik, bırakın Avrupa’yı, vizesiz gideceğimiz ülke bile neredeyse kalmadı.

    Maaşlara hedef enflasyon % 16’ya göre Tüik marifetiyle zam yapıldı, enflasyon yılın ilk dört ayında % 24 oldu. Bu hedefte tutmadı.

    “Fakir-Fukara, Garip-Guraba “edebiyatıyla iktidar olundu, Fakir-fukara, garip-guraba çöpten artık, askıda ekmek arar oldu. Emekli maaşı 20 bin ev kirası 25 bin oldu.

    Gençler torpilsiz iş bulamaz, bulsa da bizden değilsin anlayışıyla “Mülakatlarda” elenir oldu. Milyonlarca üniversite mezunu “Ev genci” oldu.

    Gençler evlenemez, evlenenler geçinemez ve çocuk yapamaz oldu. Türkiye Cumhuriyet döneminin en az doğurgan dönemine girdi.

    Seçimlerde kazanılamayan belediyeler, yolsuzlukla suçlanan başkanlar AKP’ye transfer oldular.

    Motorsuz KAAN uçağımız, ATAK helikopterlerimiz, TOOG’umuz da artık gündemde değil.

    Yani elle tutulur, halka umut olacak hiçbir senaryomuz kalmadı.

    Siz olsanız böyle bir ortamda seçime, erken seçime gider misiniz?

    2028’de seçim desek Reis, aday olamıyor. Gerçi yasa gereği olma olasılığı yok ama yasaların arkasından dolanarak, “hileyi şerriye” mantığıyla erken seçim kararıyla bir kez daha aday olma derdindeler.

    Halka ne denecek, ne diye oy istenecek, ezilen emekli, işçi, memur, kazanamayan çiftçiden, esnaftan ne diye oy istenecek?

    2027’de yapılması düşünülen bir erken seçimde Sn. Erdoğan, seçimi kaybetmeyi asla istemez. (Olaylar gösterdi ki bu yıl sonbaharda da bir baskın erken seçim yapılabilir. CHP’nin dağınıklığından yararlanılarak)

    Onun için bende diyorum ki, halkın gönlünü yeniden kazanmak, “Yaparsa yine AKP ve Erdoğan yapar” kanaatini oluşturmak ve şirin görünmek için, yeni düzenlemeler yapılacaktır:

    Kademeli emeklilik yasası kesin çıkarılacak,

    Memura ve emekliye % 100 veya civarında ZAM yapılacak,

    Asgari ücret, yüksek orana çıkarılacak, %100 de yüze yakın artırılacak,

    Evsizler için % 1 veya bu civarda faizle kredi muslukları açılacak,

    Kader mahkumları adı altında çok kapsamlı ceza affı çıkarılacak,

    Çiftçiye ve esnafa af getirilecek, kredi muslukları uygun şartlarla açılacak,

    Pek çok af /Ehliyet, trafik cezası, Bağ-Kur, prim borcu, vergi cezası, trafik cezası gibi) gelecek,

    Hatta “Hobi Bahçeleri) affı bile çıkarılacak.

    Mevsimlik işçiler kadroya alınacak, öğretmen atamaları yapılacak vs. vs

    Kaynak mı hiç önemli değil. Yeter ki seçim kazanılsın. Sonrası kolay yeni zamlarla verdiklerimizi iki yıl içinde geri alırız. Ne diyordu köylü Veli Emmi, “ustam bilir kolayını, atar nişadırı alır kalayını.” ise Seçim kazanılamaz; Onu da gelecek iktidar düşünsün mantığı ve taktiği devreye alınacak.                                                                                                                                                                      Bu asil halk, bunu yer mi? İşte orasına bir şey diyemeyeceğim. AKP’den büyük hayal kırıklığı yaşayan, fakat henüz bir tarafa kaymamış % 20’ye yakın bir seçmen var. Bunlar,” Yaparsa yine AKP ve Reis yapar” derlerse seçimin yönü değişir.

    Ezan susmaz, bayrak inmez, vatan bölünmez söylemi ne kadar oy toplar bilinmiyor.

    Muhalefetin bu beceriksizliği ve dağınıklığı, CHP’nin karpuz gibi ikiye ayrıldığı bir seçim, “Çantada keklik değil” biline.

    Esen kalınız. 

  • DEMOKRATİK TEPKİ

    DEMOKRATİK TEPKİ

    SOKAK HAZIR…

    AKP’li Adalet Bak’anı ve DEM’in hedef gösterdiği

    KOÇ HOLDİNG onursal Başkanı Rahmi KOÇ’u linç ettirme kampanyası meyvesini verdi..

    ***

    OTOKOÇ genel merkezi maskeli kişiler tarafından kurşunlandı…

    Ve!..

    Bu ülkenin gerçek vatanseverleri ayağa kalktı…

    Cinnet geçirmemek için dudaklarını ısırıyor…

    ***

    CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel’in 

    son derece masum sokak çağrısı öfkeli şekilde cevap bulmaya başladı…

    Sebep sadece Rahmi Koç’a yapılanlar mı?

    ***

    Değil tabi…

    ***

    Türkiye, yıllık yüzde 32 enflasyon oranıyla dünyada beşinci, Avrupa’da açık ara birinci sırada…

    Dünya sefalet endeksinde ilk 10’da…

    Basın özgürlüğünde, demokrasi endeksinde, en alt sıralarda…

    Hukuksuzluk ayyuka çıkmış halde…

    ***

    Ancak ilginçtir; ülkeyi bu hale getirmiş iktidar değil, ona karşı mücadele eden anamuhalefet akıllara ziyan bir şekilde tartışılıyor haftalardır…

    ***

    Bu, Recep Tayyip Erdoğan’ın 

    Seviyesiz ahlaksız siyasi başarısı…

    ***

    ​Birçok otokrat lider gibi, Tayyip Erdoğan da artık adil bir seçimi kazanamayacağını biliyor…

    Çöküşü engelleyemiyor… Partisini, tabanını büyütemiyor…

    Homurdanmalar başladı…

    ***

    Yargılanma korkusu da önünde…

    Haliyle başı kesik horoz gibi sağa sola saldırmaya başladı…

    ***

    Düşündü, ABD’li danışmanlarına “danıştı..”

    Baktı;

    Devlet gücünü kullanarak yapabileceği tek şey var; “rakiplerini küçültmek…”

    ***

    O da bunu yapmaya çalışıyor…

    Karşısında iki büyük muhalif parti vardı: DEM ve CHP… 

    *** 

    Önce bir çözüm süreci başlatarak DEM’i nötralize etti…

    Hiçbir somut adım atmasa da kilit önemdeki bir partiyi muhalefet saflarından kopardı…

    *** 

    Ardından sıra CHP’ye geldi…

    ***

    Cumhurbaşkanı adaylığını açıklar açıklamaz Ekrem İmamoğlu’nu tutuklattı…

    Diplomasını iptal ettirerek aday olmasını engelledi…

    *** 

    Ancak Özgür Özel’in liderliğinde CHP hala büyüyor, ilk seçimin iktidar adayı olarak görülüyordu. Bunun üzerine bir yerel mahkemeye Özgür Özel’in seçildiği kurultayı iptal ettirdi…

    *** 

    Böylece liderliği kaybetmenin öfkesiyle yedek kulübesinde bekleyen eski başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yolu açıldı…

    *** 

    Polis-mafya işbirliğiyle parti binası basıldı; seçimle gelen kadro kovulurken eski yönetim koltuğa oturtuldu…

    ***

    Tam da istenildiği gibi iki CHP oluşmuş oldu;

    “Bunlar yine aralarında kavgaya başladı” izlenimi yaratıldı…

    ***

    Tayyip ​Erdoğan, “CHP’deki tartışmaların hiçbir yerinde yokuz” dese de operasyonu bizzat yönettiğine ve Saray’ından keyifle seyrettiğine kuşku yok…

    *** 

    Planının ilk aşamasını tamamladı sayılır…

    Muhalefeti böldü; DEM’i muhalefet cephesinden kopardı, CHP Genel Merkezi’ni ehlileştirdi…

    *** 

    Ancak daha büyük bir sorun yarattı:

    Devletle milleti karşı karşıya getirdi…

    İradesi hiçe sayılmış milyonları öfkelendirdi…

    ***

    Özgür Özel’in bir çağrısıyla yürüyüşe geçen devasa bir kitle var şimdi…

    Ekrem İmamoğlu da cezaevinden “Hukuk çiğnenirse her yol meşrudur” mesajı yolladı…

    *** 

    O yüzden imam Recep Tayyip Erdoğan ve çakma bozkurtbaşı Devlet Bahçeli, “sokağa çıkmayın” uyarılarına başladılar…

    ***

    Ancak demokratik kanalların tıkandığı yerde öfkenin sokağa akacağı belli…

    Ki bu demokratik çağdaş toplumların en doğal hakkıdır…

    *** 

    Eğer tahmin edilen olur da Özgür Özel’in dokunulmazlığı kaldırılır, tutuklanma ihtimali belirirse:

    ***

    Türkiye’nin Rusya’ya dönüşmemesinin tek güvencesi;

    Sokağın haklı tepkisi ve demokrasi güçlerinin dayanışması olacaktır…

    ***

    Çok sıcak bir yaz bizi bekliyor…

    Sokak ise basit bir işaret…

    ***

    Umarım daha fazla UTANMAYIZ!..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 08.06.2026 12.02

  • Ermenistan İran’dan Majid sistemini satın aldı

    Ermenistan İran’dan Majid sistemini satın aldı

    Ermenistan, İran yapımı D-08 Majid hava savunma sisteminin ilk müşterisi oldu. Sistem, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında Erivan’da düzenlenen askeri geçit töreninde ilk kez kamuoyuna tanıtıldı. 500 milyon dolar değerindeki gizli silah anlaşması, İran ve Ermenistan arasında Temmuz 2024’te imzalandı.

     Ermenistan, İran yapımı D-08 Majid hava savunma sisteminin ilk müşterisi oldu.

    D-08 Majid, pasif kızılötesi güdümlü ve radarsız çalışan kısa menzilli bir hava savunma sistemidir (SHORAD). Kaynaklara göre, sistem 15 kilometreye kadar mesafedeki hedefleri tespit edebiliyor ve 8 kilometreye kadar mesafede ve 6 kilometreye kadar yükseklikteki hedefleri etkisiz hale getirebiliyor.

    Bu, Majid AD-08 hava savunma sisteminin yabancı silahlı kuvvetlere ilk bilinen ihracatıdır. Ermenistan, Rusya’ya olan bağımlılığını azaltma çabalarının bir parçası olarak bu sistemi edinmiştir.

    Hava savunma sistemi, alçak uçan hedefleri, insansız hava araçlarını (İHA’lar), seyir füzelerini ve helikopterleri engellemek için tasarlanmıştır. Uzmanlara göre, Majid sistemi özellikle aktif radar yerine pasif termal görüntüleme ve elektro-optik sensörler kullanarak hedefleri izlemesiyle öne çıkmaktadır. Bu, fırlatma araçlarının sıfır emisyonla çalışmasına ve düşman radar uyarı sistemleri tarafından tespit edilmekten kaçınmasına olanak tanır.

    Ermenistan, Iveco Daily ticari araçlarında Majid sistemini teslim aldı.

    İran silahlı kuvvetlerinin kullandığı ve ARAS-2 pikap kamyonlarına monte edilen standart versiyonun aksine, Ermenistan’a teslim edilen sistemler Iveco Daily ticari araç şasisine entegre edilmiştir. Bu, zorlu muharebe koşullarında arazi hareketliliğini ve operasyonel kabiliyeti artırmayı amaçlamaktadır.

    AD-08 Majid’in satın alınması, Ermenistan’ın askeri stratejisinde önemli bir değişimi vurgulamaktadır. Güvenlik politikası hayal kırıklıkları ve Azerbaycan’a (gelişmiş insansız hava araçları ve İsrail silah sistemleriyle donatılmış bir devlet) Karabağ bölgesinin kaybedilmesinin ardından, Ermenistan silah ithalatını çeşitlendirmek ve geleneksel olarak Rusya’ya olan güçlü bağımlılığını azaltmak için yoğun bir çaba sarf etmektedir.

  • KISSA

    KISSA

    NİYE BU HALDEYİZ…

    Ne oluyor bize?

    Biz böyle miydik, nereye gidiyoruz?

    Niye bu haldeyiz?

    Gibi..

    Sorularının cevabı “Pazarın kıssası” tadındaki kısa öyküde…

    ***

    Rusya’nın ücra bir köyünde, tren raylarının vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı…

    ***

    Müfettiş:

    -Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? 

    Neden söküyorsun o vidaları?

    Diye sordu…

    ***

    Köylü:

    “Sadece bir vida beyim… Oltama ağırlık yapması için lazım..

    Ben kimseye zarar vermem..

    Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız…

    Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”

    ***

    Müfettiş: 

    -Delilik bu!..

    Muhtar görmüyor mu bunu?

    Köylü:

    “Görmez olur mu? 

    Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı…

    Bedava sonuçta…”

    ***

    Müfettiş: 

    -Peki ya maaşınızı artırsak..

    Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?..

    Köylü:

    “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık…

    Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”

    ***

    Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi…

    Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı:

    -Bu sefalet bir gün felakete yol açacak…

    ***

    Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk gördü.. Çocuk gülümseyerek el sallıyordu…

    Müfettiş dehşetle bağırdı:

    -Treni durdurun!..

    *** 

    Ama çok geçti…

    ***

    Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu…

    Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını..

    O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; 

    ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü…

    *** 

    Tren devrildi…

    ***

    Yani!..

    Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti…

    ***

    Suç veya suçlu kim?

    Ya da;

    Asıl suçlu kim?

    ***

    Kim mi?

    ***

    Çok net!..

    Cehaleti normalleştiren toplum..

    Çıkarı ahlakın önüne koyan düzen..

    Bir şey olmaz, kültürü..

    Ve!..

    Yanlışa sessiz duyarsız kalan herkes…

    ***

    Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez..

    Önce vidaları gevşer…

    *** 

    Türkiye’de her şey;

    “Yok, yok yapamazlar…

    Yapmazlar…

    Dokunamazlar…

    O kadar da değil…

    Ve!..

    Bize bir şey olmaz” la başladı…

    *** 

    Bugün?..

    *** 

    Vidalarının (!) tamamı  sökülmeyen..

    Ana kolonları çürümeyen..

    Temelleri çökmeyen…

    Kokuşmayan…

    ***

    Çaktırmadan soyulmayan..

    Yandaşa, eşe dosta peşkeş çekilmeyen…

    Yozlaşmayan…

    Bölünmeyen…

    Paylaşılmayan bir tek kurum yok…

    *** 

    Var diyorsanız gösterin;

    “Söz!..

    Dişlerimi tek tek kıracağım…”

    İyi pazarlar…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 07.06.2026

  • Arap Bir Gazetecinin Sözleri

    Arap Bir Gazetecinin Sözleri

    Hep derim ya! Ben sosyal medyada çok dolaşırım; bulduğum ilginç şeyleri de sizlerle paylaşırım. İşte bunlardan birisi, Arap gazetecinin ibretlik ve düşünülesi sözleri:

    Siz Osmanlı’nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz, ama biz sizi çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinize ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten.” Tespiti üzerine düşünce ve yorumum:

                   Haksız mı sevgili okurlarım? Arap alfabesini kutsal alfabe, Arapçayı Allah kelamı, sahabe isimlerini kutsal adlar, Arap milletini “kavmi necip” görenler ülke nüfusunun yüzde kaçı acaba?

    Günlük konuştuğun dilde:7 bine yakın kelime Arapça, Arapça sözcük kullanmadan beş cümle kuramaz, Arapça isim oranı: yüzde 60, Türkçe isim oranı yüzde 20 kadar.

    Selam verir Arapça, selam alır Arapça, ibadet eder Arapça, Tanrıya yakarır anlamını bilmediği kelimelerle Arapça, orucunu açar hurmayla. Neden kayısı, armut ile açmıyorsun desen, hurmanın kutsallığını anlatır.

    Dileği kabul olur, “inşallah”, beğenir, sevinir hafifçe tükürür “Maşallah”, istemediği bir durum olursa “Maazallah” der ama, ne dediğini bilmeden. Sanki Tanrı, senin ne dediğini bilmeyecek mi?

    Tanrı dersen kızar, Rab, Hüda, Allah dersen sevinir, nedenini bilmeden.

    Çocuğunun pipisini keser sünnet, tabağı sıyırır sünnet, sarık sarar sünnet, sakal bırakır sünnet. Ölür mezar taşına “Hüvvelbaki” yazılır Arapça, sorsan biz Araplaşmadık Müslüman olduk der “Fesüphanallah

    Müslüman olmak; Araplaşmak mıdır? 

    Bana kızan varsa, önce adına bir baksın lütfen!

    Sevgili okurlarım! Bir Türk’ü Arabistan’a götürseniz 20 yılda Araplaşır. Gel gör ki bir Arap’ı Türkiye’ye getirin 300 yıl kalsa Türkleşmez, Türkü Araplaştırır.

    Çünkü Arap kültürünü din maskesiyle anlatır. Araplar, dünyanın en ırkçı uluslarıdır.

    Araplarda bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok, üretim ve sanayi yok. Tarikat ve cemaat yok ama onun yerine Şeyh çok, cami çok, imam çok. 

    Sanmayın ki din var, o’da yok, iman yok. Çünkü vicdan ve merhamet yok. Öküzün öküzlüğü doğallığındandır; beyin vardır ama zeka yoktur.

    İnsanın ise, insanlığı her ne kadar doğal yapısından geliyor ise de, beyni ve işleyen, işletilen bir zekaya sahiptir. Fakat içi hurafelerle, doldurulduysa, ne anlatsanız boştur, kâr etmez, karanlıktan aydınlığa çıkaramazsınız.

                  Büyük Friedrich’i bilir misiniz? Aydınlanma Çağı’nın önde gelen hükümdarından biri. (Esin kaynağı Voltaire.) Ne yapmıştı biliyor musunuz? Orduyu güçlendirdi, Prusya’yı adil bir devlet yaptı, okul sayısını artırdı, aklı ve bilimi rehber edindi.

    Bizim III. Mustafa’yı bilirsiniz, okumuşsunuzdur. Cahil bir adamdı. Ülkeyi müneccimlere-kâhinlere danışarak yönetmeye çalıştı. Prusya girdiği bütün savaşları kazanınca: “Herhalde onun müneccimleri, benimkinden daha iyi” diye düşündü, Friedrich’ten üç müneccim rica etti. Kral müneccim yerine akıl gönderdi. 1-Güçlü bir ordu, 2-Güçlü bir ekonomi ve dolu bir hazine,3- Tarih okuyarak günü anlayıp, geleceği görmek ve yön vermek.

    Bizimkisi anlamadı Kralın, ne demek istediğini: içinden bizi kıskanıyor kefere bile demiş olabilir.

    O sırada Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi olan amcasını ziyarete gelen Baron de Tott ile tanıştı. Baron subaydı. Barondan orduyu teftiş ederek bir rapor vermesini rica etti. Baron inceledi: “ Silahlarınız çok eski, subaylarınız bilgisiz, okula ihtiyacınız var” diyen raporu verdi.

    Bizimkisi yutar mı? “Kıskanıyorlar, medreselerimiz var, orada çok büyük alimlerimiz var; istediğin sorabilirsin, istersen sınayalım “dedi

    Sınama günü geldi. Baron göklerden değil yerden bir soru sordu: “ Bir üçgenin iç açıları toplamı kaç derecedir?”

    Çıt yok. Kimseden ses çıkmadı. Durumun kötülüğünü kavrayan medrese emini söze girmek zorunda kaldı ve “ Üçgenine göre değişir Sultanım!” diyebildi. Oysa bunu, Avrupa’daki ilkokul öğrencileri bile biliyordu. Bir gecede cahil bırakıldık diye ortalarda fink atan Osmanlı Torunları, nasılsınız, medreseniz bile cahildi cahil.

    Ceşme Deniz Savaşı çıktı. Cahil subayların komutasındaki Donanma’da bir gemi dışında bütün gemiler Rus güçlerince yakıldı. Bir gemi kurtulmuştu, O da Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın gemisiydi.

    Bu facia üzerine öncelikle deniz subaylarının yetiştirilmesi için: “Mühendishane-i Bahri Hümayun” okulu açıldı 1773. Fakat iş işten çoktan geçmişti çünkü bilime ve akla önem veren uluslar, çoktan modern silahlarla donatmışlardı ordularını.

    Günümüzde Prusya Kralı’nın, üç müneccimle bahsettiği olgu, ne yazık ki yok. Hâlâ depremin bizim sınavımız olduğunu, kadınların açık giyindiklerinden olduğunu, kader olduğunu anlatan yöneticiler, din adamları ve inanan bir toplumla yaşıyoruz.

    Muhalefetin iddialarına göre eğitim: tarikat ve cemaatlere teslim edildiyse, nasıl çağdaş olacağız? Kabar’dan petrol, Karadeniz’den doğal gaz çıkartıp, onların geliriyle emekliyi ihya edeceğiz sözüne inanan bir toplum: “Bizim Garibanlar” olarak kasabın vitrinine bakarak, ET-Süt Kurumu’nun önünde ucuz kıyma kuyruklarında beklemeye devam edecek.

    Önce Türk olun. Önce İnsan olun. Önce düşünen ve akıl eden olun. Önce kendinizin patron olduğuna inanın.

    Gerisi kendiliğinden gelir.

    Esen kalınız.