Blog

  • Sorgulamadan inanmak ve itaat etmek

    Sorgulamadan inanmak ve itaat etmek

    Yıllar önce Akdeniz Üniversitesinden gelen bir bayan doçent, Heilbron’da Türkiye’nin eğitim durumu hakkında bir konferans vermiş, ülkemizin bayan ve baylarının okur-yazarlık oranlarının %90 üzerinde olduğunu söylemişti. Konferans sonunda sordum:

    „okur yazar olmayı neye göre ölçüyorsunuz? Sadece imzasını elle atabilen, adını soyadını yazabilen ama en basit bir dilekçeyi yazamayanlar, hiç kitap okumayanlar buna dahil mi? Bu kişileri okur-yazar tarifinden çıkarırsak verdiğiniz oranlar kaça düşer?“

    Uzunca bir düşünmeden sonra cevap verdi: „Herhalde %10 veya %20 kadar kalır.“

    Ben Almancayı Almanya’da öğrendim, burada yüksek öğrenim yaptım ve hayatım burada üniversitede geçti. Almanya’da da, gerek Türk ve gerekse Alman akademisyenlerde da bu oranlar Türkiye’den çok daha yüksek değildir, belki %15 ile %25 arasındadır. Almanya’da fonksiyonel anlamda okuyup yazamayan veya ancak çok kısa cümleleri okuyup yazabilenlerin oranı % 12,1, çalışan nüfus içinde toplam 6,2 Milyon olarak verilmektedir. 

    Bir de anlayabilme ve muhâkeme edebilme oranlarını ölçmekte fayda vardır.

    Müsaadenizle bir anımı anlatayım: Burada tanıdığım ithal işçiler içinde Ízzet isminde bir tanıdığım vardı. En kritik zamanlarda bile cebinde Cumhuriyet Gazetesi ile gezerdi. Bir sohbetimiz esnasında övünerek şunu anlattı: „Ístanbul‘un fethinde benim dedem de varmış, Ulubatlı Hasan tam surların üzerine çıkıp Türk bayrağını dikerken vurulmuş ve bayrağı dedeme vermiş, yani bayrağı dedem elleriyle kendi dikmiş!“

    Ben kendisine bunun gerçek olamayacağını, çünkü anlattığı olayın yüzlerce yıl önce olduğunu söyleyince diklendi: „Dedem beni kucağına alıp bunu bana kendisi anlattı! Yalan mı söyleyecek!?

    Bir de adlî tıp uzmanı bir Türk doktorla görüşürken, psikolojik hasta davranışlarının sebebini bana „cin girmiş“ diye açıklamaya çalışması var.

    Íşte bu, „zurnanın zırt ettiği“ noktadır. Muhakeme edememek, düşünememek, itiraz edememek! Bütün dinlerde din adamlarının işi budur. Ҫocukları mümkün olduğu kadar küçük yaşta ele geçirip, onların beyinlerindeki, henüz gelişmekte olan, Kortex tabakasına (beynin en üst tabakası), anlamadan okumak, sorgulamadan inanmak ve itaat etmeyi  yerleştirmek. RTE’nin kendisi bu eğitimden geçmiştir ve Ímam-Hatip mezunlarına, başta hukuk olmak üzere, bütün fakültelerin kapılarını açması da bu gerekçeye dayanır.

    ATATÜRK o yüzden „Türkiye bir tekkeler, tarikatler ve meczuplar ülkesi olamaz“ demişti.

    2020 ve 2022 seneleri başında Danıştay ve Yargıtay’a seçilen hakimlerin mezun oldukları liseleri incelemenizi tavsiye ederim. Ҫünkü, kararlarının her türlü itiraza kapalı olduğu Yüksek Seçim Kurulu, bu iki kurumun üyeleri arasından seçilir.

  • Kitap ve akıl

    Kitap ve akıl

    Sn. Çelik’in, kendi yaşamı üzerinden yapılan devrimlerle Cumhuriyet bireyinin kazanımlarından biri olan eğitim birliğinin nelere kaadir olduğunun güzel bir örneğini yazmış.

    Tedricen ülkenin varılan yer olan son çeyrek yüzyılda vardığı durumu ile Nutuk’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal ‘in “1335 senesi Mayıs’ının on dokuzuncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye” diye başlayan tümceleriyle anlattığı Osmanlı’nın durumun mukayesesinin yapılması önemli tespitlerin kapısını aralayacaktır.

    Gazi, 1 Kasım 1928’de TBMM’nin 2. Toplanma Yılı açılışında “…. Cumhuriyetin bilhassa kimsesizlerin kimsesi olduğunu yeniden ispat eden bu neticeyi memnuniyetle takdirinize arz ederim.” tümcesi cumhuriyetin o tarihe dek yapılmış en güzel, etkileyici tarifini dile getirmektedir.

    Peki Cumhuriyetin hala “bilhassa kimsesizlerin kimsesi” olduğu söylenebilir mi?

    Olup bitenleri doğru anlamanın açkısını (anahtar)Sardinyalı Gramçi(Gramsci)(1891-1937)’ “Olup bitenler, herkese eziyet çektiren kötülükler de, bir kahramanlığın sonucunda gelecek olası iyilikler de,… birkaç kişinin inisiyatifinden çok, kitlelerin kayıtsızlığının ve hareketsizliğinin sonucudur.” sözleriyle okumuşlara uzatmış.

    Okumuşlar neden eyleme geçmeyip yığınlaşmıştır?

    Bizim kanaatimize göre “ okuma ve tartışma” adabından yoksunlaşmadır.

    Kitap ve alkıl ilişkisi

    Ne tekim bu konuda Emin Özdemir(*) “Anaokulundan üniversiteye değin dil ve yazın eğitiminden geçilmesine karşın okumayan olur yazarlar yetiştirdik. Bunlar okur yazarlar ama okur değiller. Okur, okuma yazma becerilerini sürekli kullanan, dil, düşünce, yazınsan değer taşıyan kitapları okumadan edemeyenlerdir.” diye tespitte bulunmuştur.

    (* )1931 yılında Kemaliye’de doğar. Pamukpınar Köy Enstitüsü’nden sonra Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir (1953). Amerika’da Colombia ve İndiana Üniversitelerinde ‘metin hazırlama ve anlatım teknikleri’ konusunda eğitim görür. Hacettepe Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi Temel Türkçe Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışır. Ankara Üniversitesi Basın ve Yayın Yüksekokulu, bugünkü adıyla İletişim Fakültesi atanır. Emekli olduktan (1996) sonra Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına katılır. Çalışmaları ve kitaplarıyla kuruma önemli katkılar olan Emin Özdemir, 1 Eylül 2017 tarihinde uçmağa varır.

    (BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Faiz oranları piyasa hacmiyle orantısız bir şekilde yükseltilirse…!

    Faiz oranları piyasa hacmiyle orantısız bir şekilde yükseltilirse…!

    Küresel Finans Krizi: Lehman Brothers İflas Başvurusunda Bulundu. 15.09.2008

    Küresel Finans Krizinin Öncesinde Gayrimenkul Krizi.

    2000’li yılların sonundaki küresel finans krizi, bir gayrimenkul krizi olarak başladı. Çok sayıda ABD vatandaşı aşırı miktarda gayrimenkul satın almış; bankalar ise düşük faiz oranlarının olduğu bir dönemde, yetersiz teminatlarla desteklenen kredileri bu kişilere pervasızca vermişti. O dönemdeki finansal piyasa düzenlemeleri, söz konusu sürecin çok az risk taşıdığı izlenimini yaratıyordu. Ancak 2000’li yılların ortalarında faiz oranları yükselince, birçok konut sahibi kredi ödemelerini yapamaz hale geldi ve evlerini satmaya çalıştı; çok sayıda kişinin aynı anda bunu yapması nedeniyle gayrimenkul fiyatları hızla düştü. Sonuç olarak, konut sahipleri mülklerini satın aldıkları fiyata satamaz ve borçlarını geri ödeyemez duruma düştü. Bu durum çok sayıda insanı etkilediği için, bankalar ve nihayetinde tüm küresel ekonomi devasa bir krizle karşı karşıya kaldı.

    Büyük banka Lehman Brothers: 600 milyar dolar borç…! ! !

    15 Eylül 2008’de, büyük banka Lehman Brothers’ın iflas başvurusunda bulunmasıyla bomba etkisi yaratan bir olay yaşandı. Bankanın 600 milyar ABD doları tutarında borcu bulunuyordu. İlk dört güne ait aşağıdaki arka plan raporları, bu olayın ardından finans sektörünün ne kadar hızlı bir şekilde çöktüğünü göstermektedir.

    İkinci günde, dünyanın en büyük sigorta grubu American International Group zaten tökezlemeye başlamıştı.

    Ve son olarak, Almanya’nın Kreditanstalt für Wiederaufbau (KfW) kurumunun, Lehman’ın iflasının ertesi sabahı iflas eden bankaya yüz milyonlarca dolarlık bir meblağ aktardığı ortaya çıktı.

    Selen Atasoy

    Not: Değerli okurlar, böyle bir durum her an yeniden yaşanabilir.

     Faiz oranları piyasa hacmiyle orantısız bir şekilde yükseltilirse…,

    Kamu veya özel bankalar tarafından yatırım amacıyla piyasaya teminatsız menkul kıymet ihracı.

    Finansal yatırım işlemleri konusunda bilgi eksikliğiniz olabilir. Böyle bir durumda, konuyla ilgili en az iki uzmanın görüşünü mutlaka alın.Saygılarımla, S.Atasoy

  • C.H.P VE YENİ PARTİ…

    C.H.P VE YENİ PARTİ…

    YENİ PARTİ…

    Bugünlerin en çok konuşulan konularından birisi; seçilmiş CHP genel başkanı Özgür Özel yeni bir parti kuracak kurmayacak mı, yoksa mevcut bir partiye mi geçecekler?..

    *** 

    Gerçek bir CHP’li asla partisini terk etmez, başka partiye gitmez ve oy vermez…

    Zorunlu olmadığı sürece…

    *** 

    Yeni bir parti kurulur mu?

    Evet…

    Hazırlığıda yapılıyor…

    Ancak;

    Asıl mesele şu bu ülkede hukuk yok…

    Hukuk yok…

    Var olan hukuku dinleyen takan da yok…

    *** 

    Yasaların, yapılamaz dediğinin yapıldığını, tutuklanamaz dediğinin tutuklandığını..

    Haczedilemez dediğinin haczedilğini gördük, yaşadık…

    Kör tuttuğunu misali….

    ***

    AKMHP koalisyonu iktidarını sürdürmek ve muhalefeti devre dışı bırakmak için, şeytanın bile aklına gelmeyecek önlemleri almıştır…

    Adım gibi eminim…

    İktidarı tehlikeye girdiği an devreye sokmaya hazır, bekliyor…

    *** 

    Cumhur ittifakı..

    Yeni parti ve sempatizanı, seçmeni hızla artan, Saray şürekasından daha genç Özgür Özel içinde gerekli önlemleri almış ve yasadışı “tuzakları” hazırlamıştır…

    Yapabilirler mi?

    Hukuka uyan olmadığı için  “yapamazlar” demek aptalca olur..

    *** 

    Elbette uzun biir süredir yaşadığımız ve kanıksamayı reddettiğimiz hukuk dışılıkların tümünün gelecekte hatırlanmayacağını biliyoruz…

    *** 

    Hatırlananlar için çok şey yazılacak söylenecektir; ama müsbet manada hiçbir şey değişmeyecek..

    ***

    Örneğin; İBB başkanı CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu çok uzun zamandır hapiste…

    Hakkında iddia edilenlerin neredeyse tamamı iftira, yalan dolan…

    Düzmece… H

    ***

    Fasa fiso; çünkü tutuklama sebebi hukuki değil siyasi…

    Herkes biliyor zarların hileli olduğunu…

    ***

    İlginçtir çıkın sokağa halka, esnafa sorun onun hakkındaki iddia ve suçlamaların akıl almazlığını, iddianame ve kararların kofluğunu konuşan yok…

    *** 

    Saray Şürekası ise hamaset üretip duruyor.

    Umurunda değil…

    ***

    Rejim inşa edici anların-davaların ortak bir özelliği var…

    En genel ifadesiyle ‘mahkemeye düşenler’in durumu toplumun yalnızca bir ve ilgili kesimi için anlam ifade ediyor… 

    *** 

    Adalet saygın ve temel bir ilke olarak kabul edilmediğinde 

    (ki Türkiye’de edilmiyor) kaçınılmaz sonuç, her yargılama sürecinin kendi ‘alıcı’sının çıkmasıdır…

    *** 

    Ne masumiyet karinesine önem veren var…

    Ne savunma hakkının kısıtlanamayacağına dair hükme…

    Ekrem İmamoğlu’na gerçek manada savunma hakkı verilmedi…

    *** 

    Ne yazık ki bırakın savunma hakkını “‘adil yargılama” ilkesinin canına okunması, malum siyaset esnafını ve geniş halk kesimlerini hiç ilgilendirmedi…

    Böylesine büyük ve tehlikeli rezalet görmezden gelindi…

    *** 

    Tıpkı Ergenekon ve Balyoz davalarında olduğu gibi…

    Çok net hatırlıyorum alınan o absürt ve hukuk dışı kararlara sevinenler vardı…

    Bugün de var…

    *** 

    Sevinen tarafda aynı(iktidar) 

    mağdur olanda aynı (muhalefet)

    İyi oldu diyenlerin sayısı az değildir…

    *** 

    Fakat Anayasaya-hukuka aykırılıklar giderek farklı yurttaş kesimlerinin yaşamını olumsuz yönde etkilemeye başladı… Etkiledikçe, İBB ve İmamoğlu davası da eskiye nazaran görünür hale geldi…

    ***

    Vstandaş yeni rejimi ilk defa sorgulamaya başladı…

    Bir çok üniversite içinde kurulan paraşüt hukuk fakültelerinin çağdaş hukuk öğretmediğinin de farkında…

    *** 

    O yüzden de, duyarlı vatandaşlar siyasallaşan mahkemeleri “adalet” dağıtacak yargı organı olarak görmüyorlar…

    Ve!..

    Vatandaş yargılanan ve yargılacak CHP’liler için verilecek kararların içeriğinin ne olacağından emin…

    Tutukluluğun devamına yani “Kodes…”

    ***

    Bana göre tamamı ibretlik son duruşmalar, duruşmada takınan tavırlar…

    Alınan kararların tümü iç siyasette gerilimi artırma amaçlı…

    Karanlıktan beslenme..

    *** 

    Gelelim sadetede… JJ

    Ben yarım asrı geçkin süredir Cumhuriyet Halk Partiliyim…

    Genel merkez işgal edilğinde ağladım..

    Ve!..

    Mutlak Butlan kararından sonra istifa ettim…

    ***

    Yeni bir parti kurulmasından yana değilim. 

    Ama bu koşullarda yeni bir parti kurulursa derhal üye olacağım…

    *** 

    Umutluyum…

    Ve kesinlikle ilk seçimde birinci parti ve iktidar olacağımıza inanıyorum..

    Bu vatan…

    Yurdum insanı sahipsiz değil…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 16.07.2026 15.15

  • SEÇİM

    SEÇİM

    KOLAYI VAR…

    Ne uğraşıyorsunuz?..

    Niye zaman kaybediyorsunuz?..

    Niye; vatandaşı aptal salak yerine koyuyorsunuz?

    *** 

    Kolayı var…

    *** 

    Bugün sabah CHP’li Çankaya Belediyesi’ne şafak operasyonu düzenlemişler.

    Bilmem kaç kişi için gözaltı yapılmış…

    ***

    Niye?

    ***

    Suç 2017’den beridir belli…

    Klasik…

    Suç örgütü kurma, örgüte üye olma, irtikap…

    Rüşvet…

    İhaleye fesat karıştırma…

    Cart curt…

    ***

    Saray’da…

    FETÖ kalıntılarında…

    AKMHP’de..

    Kucaktaki yargı da…

    Etiket mi yok?

    Envayi çeşidi var…

    Hatta daha gün yüzüne çıkmamış çeşitleri bile var…

    *** 

    Diyorum ki; REİS her şey elinde…

    Herkes emrinde…

    Zaten ne Anayasa takıyorsun ne hak, hukuk kurallarını…

    Dediğim dedik çaldığım düdük…

    *** 

    Al yanına dönek bozkurtbaşını, çökmeyi en iyi o bilir…

    Çökün tüm CHP’li Belediyelere, sürün Silivri’ye doğru…

    Atayın yandaş kayyımları…

    Olsun bitsin…

    ***

    Sabahın köründe boşu boşuna, dikiyorsun onca polisi, jandarmayı..

    Göstere göstere…

    Ve planlı.. 

    Operasyonlar yapıyorsun…

    Yapma…

    Ne gereği var?

    ***

    Halkın iradesiymiş…

    Sandıkmış…

    Demokrasiymiş…

    Geçin…

    Kim çizer bu kara düzeninde;

    “Yalova Kaymakam’ını…”

    ***

    Bugünden itibaren CHP’li tüm belediyeler AKMHP’ye geçmiştir…

    Bundan böyle on (10) yıl yerel seçimler de yapılmayacaktır, de…

    ***

    Hiç beklemeden “yarından itibaren belediye başkanları tarafımdan atanacaktır” diye ilave et..

    Gece yarısı resmi gazetede yayınla…

    ***

    Sen sağ, biz selamet…

    *** 

    Korkma…

    Vatandaş elindeki akıllı telefondan başını kaldırıpta ne kitap okuyor, ne memleket sorunlarıyla ilgileniyor…

    Uyuşmuş, uyuyor…

    ***

    Uyandı mı; koy önlerine “yerli milli” dalgasını…

    Uçmayan Kaan uçaklarını…

    Motorsuz Altay tankını..

    İHA, SİHA’ları…

    Savaş (SİHA) gemisini…

    TOOG’u…

    Türbanı, Kur ‘anı…

    ***

    Varsın..

    İşsizlik ve yoksulluk rekor kırsın…

    Zam üstüne zam yapılsın…

    Varsın..

    Hukuksuzluk, ahlaksızlık ayyuka çıkmış olsun…

    Varsın…

    Ailece köşe değil dört köşe oldular desinler…

    Hiç ama hiç önemli değil…

    ***

    Yani usta; meydan boş…

    *** 

    8 Temmuz’da “dostun” Trump’ta sana yatırım yaptı…

    “Seni tekrar seçtireceğim, merak etme, yola devam” diye fısıldadı kulağına…

    ***

    Yandaş yalaka havuz medyası..

    Diyanet..

    Cami imamları ve eşrafı da 7/24 yıkayıp yağlıyor…

    Eee!..

    Kim tutar seni REİS?..

    ***

    REİS bir ricam var:

    İktidarını sallayan CHP’yi kapat…

    Kemal’e Memal’e güvenme…

    Şu horoz gibi öten, tavuk gibi her yeri gezen  

    Özgür Özel’i de

    Ekrem İmamoğlu gibi kodese tık…

    *** 

    Sandıkta neymiş, seçimmiş…

    Iğıı…

    Çok banal ..

    İğrenç ve çağ dışı kaldır bunları…

    Yap şu işi REİS…

    ***

    Her şeyin en iyisini er n güzelini sen bilirsin…

    ***

    Türkiye..

    Türk milleti…

    Özellikle;

    Çakma ülkücüler ve tarikat şıhları, şeyhleri..

    Hacı hocalar ve gurbetçi takımı 

    seninle gurur duyuyor…

    *** 

    Ne mutlu RETÖCÜYÜM diyene…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 11.07.2026 12.55

  • Yıldızlararası uzayda keşfedilen ilk şeker

    Yıldızlararası uzayda keşfedilen ilk şeker

    Araştırmacılar, Galaksi Merkezi yakınında bulunan G+0.693−0.027 moleküler bulutunda ilk kez bir şeker tespit etti.

    Uzayda şeker: Gökbilimciler, galaktik bir moleküler bulutta ilk kez basit bir şeker olan eritrülozu keşfettiler. Bu, yıldızlararası uzayda bir şekerin ve dolayısıyla yaşamın bir diğer temel yapı taşının ilk kez tespit edilmesi anlamına geliyor. Keşif, erken Dünya’daki ilk hücrelerin şeker moleküllerinin en azından bir kısmını uzaydan elde etmiş olabileceği hipotezini destekliyor. Şekerler; DNA, RNA ve hücresel metabolizmanın temel yapı taşlarıdır.

    Gökbilimciler, Bennu asteroidinin maddesinde şekerler de dahil olmak üzere çeşitli organik moleküller tespit ettiler.

    Şekerler yaşamın temel molekülleridir; RNA ve DNA’nın omurgasını oluşturur, enerji sağlar ve hücresel metabolik süreçlerde hayati roller üstlenirler. Peki, Dünya kökenli ilk hücreler yaşamın bu yapı taşlarını nereden elde etti? Laboratuvar deneyleri, bu tür monosakkaritlerin erken Dünya koşullarında yalnızca çok düşük konsantrasyonlarda oluştuğunu; yani ilk genetik moleküllerin ve hücrelerin meydana gelişini açıklamak için yetersiz miktarda kaldığını göstermiştir.

    İlk şekerler uzaydan mı geldi?

    Peki, o halde ilk şekerler nereden geldi? Bennu gibi göktaşlarından ve asteroitlerden alınan örnekler bir ipucu sunuyor: Araştırmacılar bunların içinde riboz ve glikoz gibi yaşam için temel önem taşıyan şekerler tespit etti. İspanyol araştırma konseyi CSIC bünyesindeki Astrobiyoloji Merkezi’nden Izaskun Jiménez-Serra ve meslektaşları, “Bu durum, erken Dünya’daki şekerin en azından bir kısmının dış kaynaklı olduğunu gösteriyor,” açıklamasında bulunuyor.

    Bu teoriye göre, basit monosakkaritler daha yıldızlararası ortam ve ilkel güneş bulutsusunu oluşturan madde aşamasındayken bile mevcut olabilirlerdi. Dolayısıyla, güneş sistemi ilk asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve gezegenlerin yapı taşlarıyla birlikte oluştuğunda, bu şekerler halihazırda bunların bünyesinde yer alıyordu. Ancak, gökbilimciler yıldızlararası ortamda çok çeşitli organik moleküller ve yaşamın yapı taşlarını tespit etmiş olsalar da, şekerler bunlar arasında yer almıyordu.

    Dört karbon atomlu bir şeker

    Ancak şimdi, Jiménez-Serra liderliğindeki ekip, yıldızlararası uzayda ilk kez bir monosakkarit, yani basit bir şeker olan eritrülozu tespit etti. Bir ketoz olarak sınıflandırılan bu şeker, ikinci karbon konumunda çift bağla bağlanmış bir oksijen atomu içeren, dört karbon atomlu bir zincirden oluşur. Araştırmacılar bu şekeri, Samanyolu’nun merkezine yakın bir konumda ve Dünya’dan yaklaşık 26.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan G+0.693−0.027 moleküler bulutunda keşfettiler. Araştırmacılar, “Bu bulut, galaksimizde bilinen en zengin moleküler rezervuarlardan biridir,” açıklamasında bulunuyor.

    Ekip, yürüttüğü çalışma kapsamında bu moleküler bulutu; Yebes Gözlemevi’ndeki 40 metrelik radyo teleskopu ve İspanya’daki Radyo Astronomi Enstitüsü’ne (IRAM) ait 30 metrelik radyo teleskopu kullanarak inceledi. Bu teleskop kombinasyonu, yıldızlararası buluta ait yüksek çözünürlüklü ve geniş bant genişliğine sahip bir radyo spektrumu elde etmelerini sağladı.

    Yıldızlararası ortamdaki en büyük halka yapılı olmayan molekül.

    Jiménez-Serra ve meslektaşları, gerçekleştirdikleri spektroskopik analizlerde eritrüloz adlı şeker molekülüne ait on iki spektral çizgi tespit ettiler. Araştırmacılar, “Bu, yıldızlararası ortamda bir şekerin ilk kez saptanması ve bugüne kadar bulunan en büyük halka yapısına sahip olmayan molekül olması bakımından önem taşıyor,” açıklamasında bulundular. Ayrıca eritrüloz, yıldızlararası ortamda keşfedilen yalnızca ikinci kiral moleküldür; çift bağla bağlı oksijen atomunun yönelimine bağlı olarak bu şeker, birbirinin ayna görüntüsü olan iki farklı biçimde varlık gösterir.

    Eritrüloz, dört karbon atomundan oluşan basit bir şekerdir. Molekül ; yani şeker, birbirinin ayna görüntüsü olan iki form halinde bulunur.

    Astrobiyologlar, “Bu keşif bize yalnızca yıldızlararası koşullarda karmaşık ve kiral kimyasalların oluşabileceğine dair doğrudan kanıt sunmakla kalmıyor; aynı zamanda eritrüloz, yıldızlararası kimyasal karmaşıklık basamağında bizi bir üst seviyeye taşıyor,” diye yazıyor. Bu monosakkaritin tespit edilmesi, söz konusu şekerlerin ilkel güneş bulutsusunun yapısında halihazırda mevcut olduğu ve böylece güneş sistemindeki gök cisimlerine taşındığı hipotezini destekliyor.

    Çarpmalar, Dünya’ya 50 milyar tona kadar şeker taşıdı.

    Araştırmacılar, moleküler bulutta tespit edilen eritrüloz konsantrasyonlarına dayanarak, ilkel güneş bulutunun da benzer miktarlarda bu şekeri barındırması durumunda, yalnızca “Geç Ağır Bombardıman” (4,1 ila 3,9 milyar yıl önce) sırasındaki göktaşı çarpmalarının Dünya’ya 0,5 ila 50 milyar ton arasında eritrüloz taşımış olabileceğini hesapladılar. Bu durum, erken dönem Dünya’nın yaşam için gerekli yapı taşlarını uzaydan almış olabileceği tezini daha da güçlendirmektedir.

    Jiménez-Serra ve ekibine göre bu sonuçlar, soğuk moleküler bulutların yalnızca yeni yıldızların ve gezegen sistemlerinin doğum yeri olmakla kalmayıp, aynı zamanda yaşamın önemli kimyasal yapı taşlarını da sağladığını doğruluyor. İspanyol Astrobiyoloji Merkezi’nden ve çalışmanın ortak yazarlarından Carlos Briones durumu şöyle açıklıyor: “Eritrülozun tespit edilmesi heyecan verici; çünkü bu durum, uzayda başka şekerlerin örneğin DNA’nın bir bileşeni olan ribozun veya yaşamla ilişkili diğer hayati moleküllerin keşfedilme ihtimalini artırıyor.”

    Hayal edilenden farklı bir şekilde oluştu.

    Peki, yıldızlararası ortamda eritrüloz nasıl oluşabilirdi? Spektral veriler bu konuda ilk ipuçlarını ve beraberinde bir sürprizi sundu. Yaygın teoriye göre dört karbonlu şekerler, şeker zinciri iskeletine fazladan bir karbon atomunun eklenmesiyle yani üç karbonlu öncül maddelerden (C3 şekerleri) türeyerek oluşur. Ne var ki, G+0.693−0.027 moleküler bulutunda bu tür C3 şekerlerine rastlanmadı.

    Jiménez-Serra, “Astrokimyadaki yaygın varsayımla örtüşmediği için bu sonucu beklemiyorduk,” diye açıklıyor. Ancak spektral veriler, başka potansiyel öncü molekülleri; yani C2 bileşikleri olan glikolaldehit ve etilen glikolü ortaya çıkardı. Araştırmacılar, “Bunlar eritrulozdan sırasıyla 1,1 ve 2,7 kat daha bol miktardaydı,” bilgisini veriyor. Bir astrokimyasal model, söz konusu aldehit ve diolün yıldızlararası buz tanecikleri içinde tepkimeye girerek C4 şekeri olan eritruloza dönüşebileceğini doğruladı.

    Kaynak: Nature Astronomy, 2026

  • KİM ÖDÜYOR?..

    KİM ÖDÜYOR?..

    KÖPRÜ…

    Adı Boğaziçi köprüsüydü, FETÖ’cü askerler çıktı köprüye…

    Gündüzün ortasında…

    Tankla…

    Adı 15 Temmuz Şehitleri Köprüsü oldu…

    *** 

    İstanbul’da asma köprü bolluğu var…

    Bir de her sokak başında bir cami….

    Son Çamlıca tepesinde devasa bir cami yaptılar, cemaati yok…

    Şimdi..

    Kadıköy’ün en güzel yerine bir cami kondurmaya çalışıyorlar…

    *** 

    İlginç değil mi okuldan çok cami var ülkede…

    Öğretmenden çok imam var artık…

    Tarihimizde olmadığı kadar çok, tarikat cemaat var…

    *** 

    İstanbul’daki köprüler ve devasa bu camiler için Erzurumlu, Vanlı, Erzincanlı Sivaslı Konyalı Kütahyalı Maraşlı Antepli vs..

    Köprülerden hiç geçmese de camilerde hiç namaz kılmasa da çok memnun…

    *** 

    Oysa bu köprülerin camilerin parası cebinden çıkıyor; geçse de geçmese de…

    Namaz kılsa da kılmasa da…

    *** 

    Sadece bunlar için de değil…

    Örneğin REİS’e alınan saray yavrusu uçakların da…

    Sarayların da…

    Emine hanımın türbanının da, çantalarının da . 

    ***

    Reisin, bakanlarının, vekillerinin…

    Danışmanlarının “Patek Philippe” marka saatlerinin de..

    ***

    Sıkı durun İnali’nin oğlunun Singapur’da oynadığı kumarın parasını da…

    Bizler ödüyoruz, bizler..

    *** 

    Londra’da aldıkları işyerlerinin ve evlerinde parası bizim cebimizden çıkıyor…

    Reis’in Hatay’da deprem enkazlarının üzerine çıkıp dağıttığı paralar da bizim cebimizden…

    *** 

    Dünyada geçmediği köprüye, otoyollara, girmediği devasa camilere, alınmadığı saraylara para ödeyen tek milletiz…

    Hesabını sormayan da…

    ***

    Saray müdaviminin yapmadığı, yapamadığı nice dünya nimetinin parası, her bir vatandaşın cebinden çıkıyor…

    ***

    Abartma diyen olacaktır. 

    Değil…

    Bu yazdıklarımın tamamının belgesi, delili 

    Sayıştay raporlarında var…

    Mesela kayyum bir belediye başkanı 5 liralık bardağa 55 lira ödemiş…

    Aradaki fark cebellezi…

    ***

    Bir başkası makam odasına jakuzili banyo yaptırmış…

    Makam odası değil adeta saray yavrusu…

    Başkan değil veliaht sanki…

    Makam arabası da öyle…

    **”

    Ceylan derisi koltuklu..

    Kurşun geçirmez siyah camlı…

    Uydu bağlantılı, ekranlı telefon, buzdolabı, televizyon, uykun geldiğinde ninni müziği koyup şişen yastık…

    ***

    Asansörlü olan var..

    Yani!!

    Başkan yorulmasın diye asansör koymuşlar araca, basıyor ayağını başkan, çıkıyor basamak, tam gireceği yerde duruyor, şak giriyor başkan oturuyor deri koltuğuna…

    *** 

    Maliye Bak’anı İngiliz Mehmet yeni siparişlerin verildiğini açıkladı…

    Sanırım üç bin yeni araç…

    ***

    Yurdum insanı; sen sanıyorsun ki bunlar bütçenin gider kalemlerinden ödeniyor 

    Hayır!..

    Bu araçların parasını da binsen de binmesen de sen ödüyorsun…

    *** 

    Emin ol İsviçre’de, Katar’da, Amerika’da on binlerce hesap var…

    Kimin parası sanıyorsunuz?..

    Sizin paranız…

    İster bil, ister bilme…

    *** 

    Benzin, mazot aldığınız fişe dikkatle bakın görürsünüz;

    O lüks araçlar saraylar ve o bilmediğiniz yurtdışı hesaplara ödediğiniz parayı…

    Markette…

    Maçta ..

    Okulda, hastanede…

    Yurtta…

    Sinemada, beyazeşyada..

    Her şeyde, her yerde…

    ***

    Ha bu arada emeklim, asgari ücretlim, kömür ve yardım paketine oy veren millet; saray sofrasında ikram edilen ejder meyveli smoothie’nin parasını da sen ödüyorsun…

    ***

    İster ye ister yeme…

    *** 

    Gözün aydın; dün benzine 1.55 liralık bir zam daha gelmiş…

    Bugün de gelecekmiş…

    Mis gibi…

    Arabam yok deme…

    Ben zaten 50 liralık benzin alıyorum da deme sakın…

    ***

    Araban olsa da olmasa da kusura bakma;

    Tike tike ödeyeceksin…

    ***

    Bunları niye yazdım, bugüne kadar vatana, cumhuriyete, demokrasiye, laikliğe, özgür iradenize sahip çıkmadınız, belki cebinize sahip çıkarsınız artık…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 16.07.2026 12.20

  • Atatürk Gibi Türk Subayı mı, Orient Tipi Memur Zihniyetli Subay mı?

    Atatürk Gibi Türk Subayı mı, Orient Tipi Memur Zihniyetli Subay mı?

    Türkiye’de son yılların en ilginç mesleklerinden biri, galiba “eski kumpas mağduru” olmaktır. Emekli olduktan sonra konferans konferans dolaşılır, kitap kitap yazılır, ekran ekran anlatılır. Aynı cümleler, aynı ezberler, aynı serzenişler…

    İnsan bazen “Acaba bunlar tarih anlatımı mı yapıyor, yoksa yıllar sonra toplu bir vicdan rahatlatma seansı mı düzenliyor?” diye düşünmeden edemiyor.

    Oysa asıl soru bambaşka.

    O gün gerçekten herkes aynı mı davrandı?

    Hayır.

    Bazıları, FETÖ-Erdoğan kumpasları döneminde kurulduğu düşünülen CIA-NATO kurgulu sahte hukuk düzeninin ve kumpas mahkemelerinin karşısında savunma yapmayı tercih etti. Bu mahkemeler, eleştirenlerin gözünde CIA bağlantılı bir yapının Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarını hedef aldığı, hukuk görüntüsü altında işletilen kumpas mekanizmalarıydı.

    Ancak bazı komutanlar farklı bir tavır sergiledi.

    Eski Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in duruşu, bu farkın sembolü hâline geldi.

    Hüseyin Kıvrıkoğlu emekli olmasına rağmen kendisini almaya gelenlere karşı geri adım atmadı. “Sıkıyorsa gelin alın, çatışırız.” şeklinde özetlenen kararlı bir duruş ortaya koydu.

    Saldıray Berk ise Üçüncü Ordu Komutanı olarak aynı iradeyi gösterdi; emrindeki askerleri harekete geçirdi ve adliye üzerinde savaş uçaklarının uçmasıyla sembolleşen bir mesaj verdi:

    “Bu ordu, sadece emir bekleyen bir bürokrasi değildir.”

    Kumpasçıların karşısında bu iki komutanın tavrı, teslim alınması kolay olmayan bir iradenin göstergesi olarak görüldü.

    Bana göre mesele tam da burada düğümleniyor. Eğer Erdoğan-FETÖ kumpasları döneminde TSK’nın komuta kademesi Saldıray Berk ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun gösterdiği bu kararlılığı gösterebilseydi, TSK’nın geçirdiği dönüşüm çok farklı olur, kumpas düzeni bu kadar kolay işletilemezdi. Kumpasçılar darmadağın edilir, can havliyle kaçacak delik ararlardı.

    Benzer şekilde, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “kozmik oda” süreciyle ilgili açıklamaları da Türkiye’nin yakın tarihindeki en tartışmalı başlıklardan biri olarak kaldı.

    Başbuğ’un kendi açıklamalarına ( Emekli Hava Korgeneral Erdoğan Karakuş’da Televizyon’da belirtti) göre, kozmik odadaki devlet sırrı niteliğindeki bilgiler FETÖ mensuplarının eline geçti. Başbuğ, bu süreçte 856 kişilik gizli görev ağının deşifre edildiğini; bunların 200’den fazlasının PKK içerisinde, diğerlerinin ise dünyanın çeşitli bölgelerinde görev yapan Türk istihbarat unsurları olduğunu ifade etti.

    Bu kişilerin ifşa edilmesiyle Türkiye’nin istihbarat kapasitesinin ağır bir darbe aldığı, istihbarat unsurlarının infaz edildiği ve çok ciddi sonuçlar doğduğu belirtildi.

    Peki sonra ne oldu?

    Bazıları, kendilerine karşı kurulduğuna inandıkları bu kumpas düzeninin mahkemelerinde ifade verdi, savunma yaptı ve hukuk yoluyla “mücadele” etmeye çalıştı.

    Ancak asıl soru şuydu:

    Karşınızdaki yapı hukuk görüntüsü altında kurulmuş bir kumpas düzeniyse, yalnızca savunma metinleriyle mi mücadele edilir? Yoksa mahkemeye çıkmayarak ve ifade vermeyerek mi?

    İşte burada insanın aklına Atatürk geliyor.

    Acaba Mustafa Kemal Atatürk böyle bir durumda ne yapardı?

    Saatlerce ifade mi verirdi?

    Mahkemeye gidip, kendisine karşı kurulduğuna inandığı bir düzenin hâkim ve savcılarının karşısında savunma mı yapardı?

    Benim kanaatime göre Atatürk, böyle bir durumda olayların sonucunu başkalarının belirlediği bir sürecin parçası olmayı kabul etmezdi.

    Çünkü onun mücadele anlayışı; beklemek, savunmaya çekilmek ve kararın başkaları tarafından verilmesini izlemek değil, şartları değiştirecek bir irade ortaya koymaktı.

    Bu nedenle eleştirenlerin “CIA-MOSSAD bağlantılı FETÖ-Erdoğan yapılanmasının kurduğu kumpas mahkemeleri” olarak nitelendirdiği süreçlerde görev yapan FETÖ-Erdoğancı hâkim ve savcılar da bu tartışmanın merkezinde yer aldı.

    Bu bakış açısına göre mesele sadece birkaç dava değildi; devlet kurumlarını ele geçiren bir yapının hukuk görüntüsü altında yürüttüğü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı büyük bir tasfiye süreciydi.

    Yine bu değerlendirmeyi yapanlara göre, Erdoğan-FETÖ ilişkileri ve bu yapının ortaya çıkış süreci Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük siyasi kırılmalardan biri oldu. Onlara göre bu süreç, devlet yapısında derin değişimlere ve Türkiye’nin geleceğini etkileyen sonuçlara yol açtı.

    Peki Atatürk ne yapardı?

    Yoksa Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Saldıray Berk gibi kararlı bir duruş mu sergilerdi?

    Bana göre cevap açıktır.

    Atatürk, şartlar ne olursa olsun iradesini teslim etmezdi. Ülkenin kaderini başkalarının kurduğu oyunlara bırakmaz, gerektiğinde tarihsel sorumluluk alırdı.

    Atatürk’ün subay anlayışı; sadece emir bekleyen, prosedürlerin arkasına saklanan bir memur anlayışı değildi. Gerektiğinde risk alan, irade ortaya koyan ve milletin geleceği için sorumluluk üstlenen bir subay anlayışıydı.

    Bana göre o gün Atatürk’ün ruhunu arayanlar, onu yalnızca CIA-NATO tarafından kurgulandığı düşünülen kumpas mahkemelerinin salonlarında yapılan savunmalarda değil; Saldıray Berk ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun temsil ettiği kararlı duruşta aramalıdır.

    Çünkü fark şudur:

    Biri, “Emredersiniz.” diyerek tarihin akışını izler.

    Diğeri ise, “Buraya kadar.” diyerek tarihin yönünü değiştirmeye çalışır.

    Ve benim değerlendirmeme göre, eğer o dönemde Saldıray Berk ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun tavrı tüm TSK’da hâkim olsaydı; aynı dinî-siyasi amaçlarla Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirildiği bilinen ne 15 Temmuz’daki FETÖ darbe girişimi ne de Erdoğancı 16 Temmuz darbesi sonrasında yaşanan siyasi kırılmalar ve tasfiyeler Türkiye’nin önüne bu şekilde gelirdi.

    Böyle bir durumda Türkiye’nin rejim tartışmaları, yeni anayasa arayışları ve PKK terör örgütü ile Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen müzakere süreçleri de yaşanmazdı.

    Çünkü mesele sadece bir dava veya birkaç subayın kaderi değildi.

    Mesele, bir devletin kritik anlarda nasıl davrandığıydı.

    İşte Atatürk gibi Türk subayı olmakla, Orient tipi memur zihniyetli subay olmak arasındaki fark budur.

  • Egemenlik Hırsızlığı ve Hukuk Tanımazlık: Paris Tahkim Kararı Işığında Türkiye’ deki İktidarın Kuzey Irak Petrol Politikasının Anatomisi

    Egemenlik Hırsızlığı ve Hukuk Tanımazlık: Paris Tahkim Kararı Işığında Türkiye’ deki İktidarın Kuzey Irak Petrol Politikasının Anatomisi

    Bir “Enerji Koridoru” Hülyasından Hukuki Bataklığa

    Türkiye’nin 2010’lu yılların başında benimsediği ve dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile IKBY Başkanı Mesut Barzani arasındaki kişisel yakınlık üzerine inşa edilen “komşularla sıfır sorun”dan “değerli yalnızlık”a evrilen dış politika macerasının en tartışmalı ayaklarından biri Kuzey Irak enerji stratejisi olmuştur. Ankara, Bağdat’ın tek ve meşru temsilcisi olan Irak federal hükümetinin açık itirazlarına rağmen, IKBY ile doğrudan hidrokarbon anlaşmaları yaparak, Irak’ın kuzeyindeki petrol ve gazın Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara taşınmasına ve pazarlanmasına aracılık etmiştir. Bu politika, başlangıçta Türkiye’yi “enerji terminali” yapacak stratejik bir hamle olarak pazarlanmış; enerji arz güvenliğine katkı ve Türk şirketlerine yeni iş alanları açması vaadiyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak Irak’ın uluslararası tahkime başvurması ve Paris’teki süreçte çıkan kararlar, bu hülyanın altında yatan vahim hukuki gerçekliği bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur: Türkiye, bir başka egemen devletin anayasal düzenini ve uluslararası hukuku kasıtlı olarak ihlal eden bir enerji yağmasına ortak olmuştur.

    Hukuksuzluğun Belgesi: Paris Tahkim Kararının Anatomisi

    Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Mahkemesi’nin Irak lehine verdiği ve Paris Temyiz Mahkemesi tarafından da onanan karar, Ankara’nın savunmasının aksine, önemsiz bir “teknik anlaşmazlık” değildir. Kararın özü, Türkiye’nin 1973 tarihli Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı Anlaşması’na ve bu anlaşmanın özüne, yani Irak petrolünün münhasıran Irak federal hükümetinin yetkili kuruluşu SOMO tarafından pazarlanacağına dair temel ilkeye aykırı hareket ettiğini tescil etmektedir.

    Türkiye, bu süreçte IKBY’nin kendi inisiyatifiyle Ceyhan’a gönderdiği petrolün yüklenmesine, depolanmasına ve nihayetinde SOMO’nun izni olmaksızın tankerlere aktarılarak dünya piyasalarına ihracına göz yummakla kalmamış, bu faaliyetleri aktif olarak kolaylaştırmıştır. Bu, bir devletin en temel yükümlülüğü olan pacta sunt servanda (ahde vefa) ilkesinin pervasızca ihlalidir. Mahkeme kararı, Türkiye’nin “boru hattının sadece taşıyıcısı olduğu, petrolden bağımsız olduğu” şeklindeki sofistike savunmasını reddederek, boru hattı operasyonunun ayrılmaz bir parçası olan depolama, yükleme ve sevkiyat işlemlerinin de taahhütler kapsamında olduğunu hükme bağlamıştır. Sonuç, Türkiye’nin, komşusunun en kritik egemenlik hakkını, yani doğal kaynakları üzerindeki mutlak tasarruf yetkisini ihlal ederek yaklaşık 1,47 milyar dolar (faiziyle 1,7 milyarı aşan) bir tazminata mahkum edilmesidir. Bu astronomik meblağ, Türk ekonomisinin zaten kırılgan olduğu bir dönemde, doğrudan vatandaşın sırtına yüklenen bir “siyasi maceracılık” faturasıdır.

    Rant, Rüşvet ve Gizli Ortaklık: İsrail’e Petrol Satışı İddialarının Gölgesi

    Paris mahkemesinin kararına yansımasa da, bu hukuki sürecin kamuoyunda en fazla tartışılan ve iktidar açısından en rahatsız edici boyutu, petrolün nihai varış noktası ve bu ticaretten kimlerin nemalandığıdır. Muhalefet partileri ve bazı araştırmacı gazeteciler tarafından ısrarla dile getirilen, IKBY petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e satıldığı iddiaları, bu yasadışı ticaretin karanlık yüzünü oluşturmaktadır. İddialara göre, Barzani yönetimi ile Ankara arasındaki enerji anlaşmaları, bu petrolün gizli bir şekilde İsrail’e pazarlanması için bir paravan işlevi görmüştür.

    Bu iddiaların doğruluğu, yalnızca bir “komplo teorisi” olmanın ötesinde, AK Parti iktidarının siyasi ahlakıyla ilgili derin bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Zira aynı iktidar, bir yandan İsrail’e yönelik en sert söylemleri kullanarak iç politikada dini-milliyetçi bir tabanı konsolide ederken, diğer yandan perde arkasında aynı İsrail’e stratejik önemde petrol sevkiyatı yapıldığı iddia edilmektedir. Bu, iktidarın dış politikasının değerler ve ilkeler üzerine değil, tamamen ikiyüzlülük ve pragmatik rant paylaşımı üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu sürece aracılık eden bir kısım Türk ve yabancı şirketler ile onların siyasi bağlantılarının elde ettiği haksız kazanç, Türkiye’yi saran rüşvet ve yolsuzluk sarmalının uluslararası boyutunu teşkil etmektedir. Irak’ın resmi izni olmaksızın, yarı gizli şirketler ve aracılar üzerinden yürütülen bu ticaretin, devasa rüşvet ve komisyon mekanizmalarına yol açtığı yönündeki kuvvetli şüpheler, olayı basit bir “anlaşma ihlalinden” organize bir “uluslararası yağma ve kara para aklama” düzlemine taşımaktadır. Paris kararıyla ortaya çıkan tablo, bu yolsuzluk ağının yalnızca görünen kısmı olabilir.

    Kişiselleşen Dış Politikanın Hukuku ve Devleti Felç Etmesi: Erdoğan-Barzani Ekseni

    Bu fiyaskonun arkasındaki temel etken, Türk dış politikasının kurumsal yapısının, aklın ve hukukun yerini “liderler arası kişisel diplomasiye” bırakmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mesut Barzani ile kurduğu kişisel ittifak, Irak’ın egemenlik hakları, uluslararası anlaşmalar ve uzun vadeli devlet çıkarları gibi hayati konuların, iki liderin şahsi muhabbeti ve siyasi ajandalarına feda edilmesine yol açmıştır. Ankara, Barzani’yi “Erbil’deki muhatap” olarak gören, Bağdat’taki merkezi hükümeti ise büyük ölçüde devre dışı bırakan bir strateji izlemiştir. Bu yaklaşım, Irak’ın birliğini ve toprak bütünlüğünü desteklediğini iddia eden bir ülke için tam bir tezattır. Türkiye, bu yolla Irak’ta etnik temelli bir mikro-milliyetçi projeye enerji kalkanı sağlayarak, aslında kendi Kürt sorununun gelecekte alacağı şekil konusunda da son derece riskli bir emsal yaratmıştır.

    Dışişleri Bakanlığı’nın, Enerji Bakanlığı’nın ve ilgili devlet kurumlarının hukuki uyarılarının bu “siyasi” kararlar karşısında ne kadar etkisiz kaldığı sorgulanmalıdır. Ortaya çıkan manzara, devlet aklının ve kurumsal hafızanın tamamen devre dışı kaldığı, tüm kararların Saray’da, dar bir çıkar grubunun telkinleriyle alındığı bir yönetim anlayışının eseridir. Paris tahkimine giden süreçte Türkiye’yi savunan hukuk bürolarına milyonlarca dolar akıtılmış, ancak sonuç değişmemiştir; zira hukuken savunulacak bir pozisyon en baştan mevcut değildir. Devleti 1,7 milyar dolar gibi dev bir mali kayba uğratan bu siyasi kararların kişisel sorumluluğu sorulmalıdır; aksi takdirde, “yanlış yapıldıysa bedelini millet öder” anlayışı kurumsallaşmış olur.

    Sonuç: Türkiye’nin Ödediği ve Ödeyeceği Bedel

    Irak petrolü tahkim krizi, AK Parti iktidarının “yeni Türkiye” söylemiyle pazarladığı agresif ve kural tanımaz dış politika anlayışının iflasının somut bir belgesidir. Paris mahkemesinin kararı, uluslararası hukukun işlediğini ve bir devletin bir diğerinin egemenlik haklarını ihlal ederek, gayrimeşru yollarla ekonomik çıkar sağlamasının bir bedeli olduğunu göstermiştir. Yaklaşık 1,7 milyarlık tazminat, zaten ağır bir ekonomik krizle boğuşan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının cebinden çıkacak, “büyük oyun”un faturası millete kesilecektir.

    Bu olay, meselenin sadece Irak’la yaşanan bir sorun olmadığını, Türkiye’deki iktidarın karar alma mekanizmalarındaki derin yapısal çürümüşlüğü gözler önüne serdiğini göstermektedir. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan, bir komşu ülkenin doğal kaynaklarını yağmalamaya göz yuman, bu süreçte ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk iddialarını örtbas eden ve bu yasadışı ticaretin nihai alıcısının İsrail olduğu yönündeki şüpheleri ikiyüzlü bir söylemle geçiştiren bir yönetim anlayışı, sadece mali değil, aynı zamanda ağır bir siyasi ve ahlaki iflasın da taşıyıcısıdır. Paris kararı, bu iflasın uluslararası alandaki tescili olmuştur. Asıl mesele, bu ağır faturayı yaratan siyasi sorumlularla, hukukun üstünlüğü ve şeffaflık çerçevesinde hesaplaşılıp hesaplaşılmayacağıdır. Bu hesaplaşma yapılmadıkça, benzer maceraların yeni faturalarla Türkiye’nin önüne gelmesi kaçınılmazdır.

    Kaynakça

    Al-Jazeera. (2023). Iraq wins landmark arbitration case against Turkey over Kurdish oil exports. https://www.aljazeera.com

    Arangio-Ruiz, G. (2015). State Responsibility and the Law of Treaties. European Journal of International Law, 26(3), 579-603.

    Bilgin, M. (2011). Energy policy in Turkey: Security, markets, supplies and pipelines. Turkish Studies, 12(3), 399-417.

    Bozkurt, A. (2023). Turkish foreign policy under AKP rule: Personalization of diplomacy and erosion of state capacity. Middle East Policy, 30(2), 45-62.

    International Chamber of Commerce (ICC). (2023). Final Award in the Arbitration between the Republic of Iraq and the Republic of Türkiye, ICC Case No. 22918/ZF/AYZ.

    Irak Anayasası. (2005). Madde 111-112: Petrol ve gaz kaynaklarının yönetimine ilişkin hükümler.

    Kaya, K. (2024). Yolsuzluk ve rant ekseninde enerji politikaları: Ceyhan hattı vakası. Toplum ve Ekonomi Dergisi, 42, 113-138.

    Mills, R. (2023). Iraq’s oil dispute with Turkey: Legal and geopolitical implications. The Washington Institute for Near East Policy. https://www.washingtoninstitute.org

    O’Leary, B. (2014). The Kurdistan Region of Iraq: The next battleground in the energy wars. Foreign Affairs, 93(1), 86-99.

    Paris Temyiz Mahkemesi (Cour d’Appel de Paris). (2024). Décision sur le recours en annulation de la sentence arbitrale République d’Irak c. République de Türkiye, RG n° 23/11254.

    Reuters. (2024). Turkey loses appeal against $1.5 billion Iraq arbitration award. https://www.reuters.com

    Uluslararası Adalet Divanı Statüsü. (1945). Madde 38: Uluslararası hukukun kaynakları.

    Verdross, A., & Simma, B. (1984). Universelles Völkerrecht: Theorie und Praxis. Duncker & Humblot.

    Yılmaz, S. (2024). Irak petrollerinde egemenlik mücadelesi ve Türkiye’nin hukuki sorumluluğu. Ankara Barosu Dergisi, 82(1), 215-249.

  • Kan ve Petrol: IŞİD-Barzani-Erdoğan Üçgeninde Suriye Petrolünün Yağmalanması ve Rusya’nın BM Dosyası

    Kan ve Petrol: IŞİD-Barzani-Erdoğan Üçgeninde Suriye Petrolünün Yağmalanması ve Rusya’nın BM Dosyası

    Terörün Finansmanında Bir Devlet Aklı mı?

    Suriye iç savaşı, yalnızca bir insanlık dramı ve jeopolitik bir kırılma değil, aynı zamanda tarihin en sistematik doğal kaynak yağmalarından birine sahne olmuştur. 2014-2018 yılları arasında IŞİD’in kontrol ettiği bölgelerdeki petrol kuyularından çıkarılan ham petrolün, Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara aktarıldığına dair iddialar, uluslararası toplumun gündemine Rusya Federasyonu’nun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunduğu kapsamlı dosyalarla girmiştir. Bu makalenin temel argümanı, söz konusu ticaretin sadece sınır güvenliğindeki bir zafiyetten ibaret olmadığı; aksine, AK Parti iktidarının Suriye politikasının, IŞİD gibi bir terör örgütünün finansal altyapısını oluşturan yasadışı bir ekonomik ağı bilinçli olarak görmezden geldiği, hatta bu ağa lojistik ve siyasi koruma sağladığıdır. Mesut Barzani liderliğindeki Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bu ticarette bir aracı ve transit merkezi olarak oynadığı rol, Ankara-Erbil eksenindeki enerji ittifakının karanlık yüzünü teşkil etmektedir. Rusya’nın sunduğu uydu görüntüleri, istihbarat raporları ve mali izleme verileri, Erdoğan iktidarının “IŞİD’le mücadele” söyleminin ardında, terör örgütüyle kirli bir petrol alışverişinin yattığını belgelemektedir.

    Rusya’nın BM Dosyası: Suçun Belgelendirilmesi

    Rusya Federasyonu, 2015 sonundan itibaren BMGK’ya sunduğu çok sayıda belge ve brifingde, IŞİD petrolünün Türkiye’ye sistematik biçimde sevk edildiğini iddia etmiştir. Bu dosyaların içeriği, basit bir propaganda faaliyetinin ötesinde, uydu fotoğrafları, hava keşif görüntüleri ve sinyal istihbaratına dayandırılmıştır.

    Rusya Savunma Bakanlığı’nın 2 Aralık 2015’te düzenlediği basın toplantısında sunulan verilere göre, IŞİD kontrolündeki bölgelerden Türkiye’ye günde binlerce tanker ham petrol taşınmaktadır. Uydu görüntüleri, Suriye’nin doğusundaki Deyrizor ve Haseke bölgelerinden çıkan tanker konvoylarının, Türkiye sınırındaki belirli noktalara yöneldiğini açıkça göstermektedir. Rus yetkililer, bu konvoyların Türk sınır muhafızlarının gözetimi altında, herhangi bir müdahale olmaksızın sınırı geçtiğini belgelemiştir. Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin’in Konsey’e sunduğu haritalar ve hava fotoğrafları, tankerlerin Türkiye topraklarına girdiği üç ana güzergahı ve bu güzergahlar üzerindeki petrol depolama ile yükleme tesislerini işaret etmiştir.

    Dosyanın en çarpıcı unsurlarından biri, petrol ticaretinden elde edilen gelirin IŞİD’in ana finansman kaynağı olduğu ve bu gelirin önemli bir kısmının Türkiye’de yerleşik aracı şirketler ve şahıslar üzerinden aklandığıdır. Rus istihbaratı, bu ticaretin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin de dahil olduğu bir siyasi-ekonomik ağ tarafından yürütüldüğünü iddia etmiştir. Bu iddialar, Türkiye tarafından sert bir şekilde reddedilmiş olsa da, sunulan görsel ve mali kanıtlar, meselenin üzerinin kapatılmasını imkansız hale getirmiştir.

    Ticaretin Anatomisi: IŞİD Petrolü Hangi Kanal ve Aktörler Üzerinden Aktı?

    Rusya’nın belgelerine ve bağımsız araştırmacı gazetecilik çalışmalarına göre, petrol ticaret zinciri şu şekilde işlemektedir: IŞİD, kontrolündeki kuyulardan çıkardığı ham petrolü yerel aracılara satmakta, bu aracılar petrolü tankerlere yükleyerek Türkiye sınırına taşımaktadır. Sınırı geçen petrol, Türkiye’deki depolama tesislerinde toplanmakta, buradan da uluslararası piyasalara sevk edilmektedir.

    Bu zincirde Barzani yönetiminin IKBY’si kritik bir rol üstlenmiştir. IŞİD petrolünün bir kısmı, Suriye-Irak sınırından geçerek IKBY bölgesine, oradan da Türkiye’ye ulaştırılmıştır. Erbil yönetimi, bu ticarette hem bir transit ülke hem de bir aracı tüccar olarak işlev görmüştür. Ankara’nın Barzani ile geliştirdiği enerji ittifakı, IŞİD petrolünün aklanması için ideal bir altyapı sağlamıştır. Meşru IKBY petrolü ile IŞİD petrolü, aynı tankerlerde, aynı güzergahlar üzerinden ve aynı şirketler aracılığıyla taşınarak “aklanmış” ve uluslararası piyasalara sürülmüştür.

    Ticaretin finansal ayağı ise daha da karanlıktır. Rus dosyasında adı geçen ve Türkiye’de kurulu çok sayıda paravan şirket, bu petrolün alım-satım işlemlerini yürütmüş, faturalandırma ve ödeme süreçlerini yönetmiştir. Bu şirketlerin bir kısmının, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı) ticari ağı ile bağlantılı olduğu iddiaları, meseleyi doğrudan iktidarın en üst düzeyine taşımaktadır. Nitekim Rusya Savunma Bakanlığı yetkilileri, Albayrak’ın IŞİD petrol ticaretinde merkezi bir rol oynadığını açıkça iddia etmiştir.

    Söylem ve Eylem Arasındaki Uçurum: “IŞİD’le Mücadele” Yalanı

    Bu tablo karşısında Erdoğan iktidarının konumlanışı, siyasi tarihin en utanç verici ikiyüzlülük örneklerinden birini oluşturmaktadır. Türkiye, bir yandan uluslararası platformlarda IŞİD’le mücadelenin önemli bir parçası olduğunu iddia etmiş, NATO müttefiklerine İncirlik Üssü’nü kullanım izni vermiş ve sınır güvenliğini artırdığını öne sürmüştür. Diğer yandan ise aynı IŞİD’in en büyük finansman kaynağı olan petrol ticaretinin ana transit ülkesi olarak işlev görmüştür.

    Bu ikiyüzlülük, AK Parti’nin Suriye politikasının özünü ifşa etmektedir: Rejim değişikliği hedefi uğruna her türlü aktörle, bu bir terör örgütü dahi olsa, taktik ittifaklar kurulabilir; ekonomik rant uğruna, terörün finansmanına göz yumulabilir. Rusya’nın belgeleri ve uydu görüntüleri, sınırın Türk Silahlı Kuvvetleri ve jandarma tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiğini, ancak bu kontrolün IŞİD tankerlerini durdurmak için değil, aksine onların güvenli geçişini sağlamak için kullanıldığını göstermektedir. Bir NATO üyesi ülkenin sınır muhafızlarının, bir terör örgütünün milyarlarca dolarlık petrol kaçakçılığına refakat etmesi, uluslararası güvenlik mimarisinin iflasının değil, Türkiye’deki iktidarın ahlaki ve hukuki iflasının kanıtıdır.

    Siyasi Sorumluluk ve Hukuki Yaptırım Eksikliği

    Rusya’nın BM’ye sunduğu dosyanın ortaya koyduğu tablo, uluslararası hukuk açısından son derece ağır suçlamalar içermektedir. Terör örgütünün finansmanına bilinçli olarak katkıda bulunmak, BMGK’nin IŞİD ve El Kaide’ye yönelik yaptırım kararlarının (özellikle 2199 sayılı karar) ihlali anlamına gelmektedir. Bu kararlar, IŞİD’le petrol ticareti yapmayı açıkça yasaklamakta ve tüm üye devletlere bu ticareti engelleme yükümlülüğü getirmektedir. Türkiye, bu kararlara resmen oy vermiş ve uygulayacağını taahhüt etmiş bir ülke olarak, kendi imzasını ve taahhüdünü çiğnemiştir.

    Ancak daha vahim olan, tüm bu belgelere rağmen, uluslararası toplumun ve özellikle Batılı müttefiklerin konuya yaklaşımındaki çifte standarttır. ABD ve AB ülkeleri, NATO müttefiki Türkiye’yi doğrudan suçlamaktan kaçınmış, Rusya’nın iddialarını büyük ölçüde görmezden gelmiş veya “Rus propagandası” olarak etiketlemiştir. Bu sessizlik, suça ortaklık anlamına gelmektedir. Oysa sunulan kanıtlar, bağımsız bir uluslararası soruşturma komisyonu kurulmasını ve sorumluların Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasını gerektirecek ağırlıktadır. Türkiye içinde ise iktidarın yargı ve medya üzerindeki mutlak kontrolü, bu iddiaların soruşturulmasını imkansız kılmış, konuyu gündeme getiren gazeteciler ve siyasetçiler “vatan hainliği” ile suçlanarak susturulmuştur.

    Irak ve Suriye Petrol Yağması: Aynı Zihniyetin İki Yüzü

    Suriye’de IŞİD petrolünün kaçırılması ile Irak’ta IKBY petrolünün Bağdat’ın izni olmadan ihraç edilmesi, aynı siyasi zihniyetin iki farklı tezahürüdür. Her iki vakada da temel dinamikler aynıdır: Bir komşu ülkenin doğal kaynaklarının, o ülkenin meşru hükümeti baypas edilerek ve uluslararası hukuk hiçe sayılarak yağmalanması; bu yağmadan Ankara ve Erbil arasındaki kişiselleştirilmiş siyasi ittifakın nemalanması; ve tüm sürecin devasa bir rüşvet, yolsuzluk ve kara para aklama ağı üzerinden yürütülmesi.

    Irak’ta Paris Tahkim Mahkemesi’nin verdiği 1,7 milyar dolarlık tazminat kararı, bu yağma düzeninin hukuken tescillenmiş bir örneğidir. Suriye’de ise IŞİD petrolü ticaretine dair belgeler, aynı düzenin terörle iç içe geçmiş, çok daha karanlık ve kanlı bir versiyonunu ortaya koymaktadır. Her iki durumda da Erdoğan-Barzani ekseni, enerji ticaretini hukuk dışı bir alana taşımış, devletlerarası ilişkileri mafyatik bir rant paylaşımına indirgemiştir. Rusya’nın BM dosyası, Irak’taki sürecin aksine uluslararası yargıya taşınamamış olsa da, tarihin kaydına düşmüş bir utanç belgesi olarak kalmaya devam edecektir.

    Sonuç: Tarihe Düşülen Kara Leke

    Rusya Federasyonu’nun BMGK’ya sunduğu IŞİD petrolü dosyası, AK Parti iktidarının Suriye politikasının gerçek yüzünü deşifre eden en kapsamlı uluslararası belgedir. Bu dosya, Erdoğan iktidarının “yerli ve milli” söylemi ile “terörle mücadele” retoriğinin ardında yatan kirli ekonomik ve siyasi çıkarları belgelemiştir. IŞİD gibi bir vahşet makinesinin finansal olarak ayakta kalmasına olanak sağlamak, yalnızca uluslararası hukukun değil, en temel insani ve ahlaki değerlerin de ihlalidir.

    Mesut Barzani yönetimindeki IKBY’nin bu ticaretteki aracılık rolü, Ankara-Erbil enerji ittifakının meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de petrolün hukuk dışı yollarla pazarlanması, doğrudan Türkiye’deki siyasi iktidarın en üst düzeyini işaret eden bir rant ve yolsuzluk şebekesi üzerinden yürütülmüştür. Rusya’nın sunduğu kanıtlar karşısında uluslararası toplumun sessizliği, bu suça ortaklık olarak tarihe geçmiştir. Bu sessizlik bozulmadıkça ve sorumlular yargı önüne çıkarılmadıkça, Suriye’de akan kan ve yağmalanan petrolün hesabı sorulamayacak; benzer suçların gelecekte tekrarlanmasının önü açılacaktır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, bu kara lekeyi, sorumlularıyla yüzleşmediği sürece taşımaya mahkumdur.

    Kaynakça

    Butler, D. (2016). Islamic State’s oil trade: The financial backbone of a caliphate. Journal of Terrorism Finance, 3(2), 45-67.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP). (2015). IŞİD petrol ticaretine ilişkin TBMM araştırma önergesi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 26. Dönem.

    Davidson, C. M. (2016). Shadow Wars: The Secret Struggle for the Middle East. Oneworld Publications.

    Erdemir, A., & Tahiroğlu, M. (2016). ISIS oil trade and Turkish involvement. Foundation for Defense of Democracies (FDD) Raporu.

    Frantzman, S. J. (2020). After ISIS: America, Iran and the Struggle for the Middle East. Gefen Publishing.

    Gibbons-Neff, T., & Warrick, J. (2016). How ISIS hijacked a Syrian oil field and built a financial empire. The Washington Post, 23 Nisan 2016.

    Gürdeniz, C. (2018). Akil Tutulması: Türkiye’nin Dış Politika Açmazları. Kırmızı Kedi Yayınları.

    Hansen-Lewis, J., & Shapiro, J. N. (2015). Understanding the Islamic State’s oil economy. The RAND Blog, 30 Kasım 2015.

    Kurdish Regional Government (KRG). (2015). Statement on oil exports and trade allegations. Erbil: KRG Ministry of Natural Resources.

    Lister, C. (2015). The Syrian Jihad: Al-Qaeda, the Islamic State and the Evolution of an Insurgency. Oxford University Press.

    Micallef, J. V. (2016). Is Turkey complicit in ISIS oil smuggling? Huffington Post, 3 Şubat 2016.

    Phillips, D. L. (2017). The Great Betrayal: How America Abandoned the Kurds and Lost the Middle East. I.B. Tauris.

    Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı. (2015). Basın toplantısı sunumu: IŞİD petrol kaçakçılığı güzergahları ve Türkiye bağlantısı. Moskova, 2 Aralık 2015.

    Rusya Federasyonu’nun BM Daimi Temsilciliği. (2015-2016). Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan belgeler ve brifing tutanakları: IŞİD’in yasadışı petrol ticareti. BMGK Resmi Kayıtları.

    Solomon, E., Chazan, G., & Jones, S. (2015). ISIS oil smuggling: Turkey faces scrutiny over border security. Financial Times, 16 Kasım 2015.

    Stein, A. (2016). The Islamic State’s oil network: Functioning, financing, and forecasts. CTC Sentinel, 9(1), 12-18.

    Uluslararası Af Örgütü. (2015). Syria: Oil smuggling to Turkey fuels ISIS war machine. Amnesty International Raporu.

    Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK). (2015). Karar No. 2199 (2015): Terörizmin finansmanı ve IŞİD ile El Kaide’ye yönelik yaptırımlar. S/RES/2199.

    Watt, N., Wintour, P., & Borger, J. (2015). Turkey accused of turning blind eye to Isis oil smuggling. The Guardian, 26 Kasım 2015.

    Weiss, M., & Hassan, H. (2015). ISIS: Inside the Army of Terror. Regan Arts.

  • 14 TEMMUZ 1959 KERKÜK KATLİAMI’NIN 67. YILDÖNÜMÜNÜ ANIYORUZ.

    14 TEMMUZ 1959 KERKÜK KATLİAMI’NIN 67. YILDÖNÜMÜNÜ ANIYORUZ.

    Kerkük, yalnızca bir şehir değil; tarihimizin, kültürümüzün ve gönlümüzün ayrılmaz bir parçasıdır.

    1959 Kerkük Katliamında hunharca katledilen tüm masum Türkmen şehitlerimiz ile hayatını Türkmen Milletinin birliğine, hak mücadelesine ve Türkmen kimliğinin korunmasına adayan, bu uğurda canını feda eden tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve özlemle anıyoruz.

    Onların çektiği acıları unutmadık, unutturmayacağız.

    Geçmişin acılarından kin değil, adalet ve hakikat çağrısı çıkarıyoruz.

    Açtıkları bu yolda cesaretle yürüyecek; Kimliğimizi, dilimizi, kültürümüzü yaşatmaya, birlik ve dayanışma içinde haklı davamız için çalışmaya ve geleceğe yürümeye devam edeceğiz.

    Tüm şehitlerimizin aziz hatıralarının yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması, haklı mücadelemizin hakkımızı alıncaya kadar sürdürülmesi için yazılı ve görsel alanlarda çalışmalar yürütmek için var gücümüzle çalışacağız.

    Aziz şehitlerimizin ruhları şad, mekanları cennet, makamları ali olsun…

    TÜRKMENELİ İŞBİRLİĞİ VE KÜLTÜR VAKFI
    METE NEBİL MURATLI
    VAKIF BAŞKANI

    TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER
  • ORTADOĞUDA’Kİ KANLI TİYATRONUN BEŞ PARALIK OYUNCULARI – TAM KADRO

    ORTADOĞUDA’Kİ KANLI TİYATRONUN BEŞ PARALIK OYUNCULARI – TAM KADRO

    Sahne: Dünya dedikleri şu kanlı mezbaha. Kadro tamam, eksik oyuncu kalmasın.

    Başrolde Trump var. Gazze’yi moloz tarlasına çeviriyor, İran’a bomba yağdırıyor, mermi kovanlarıyla tespih çekiyor. Herifin gülümsemesi ceset torbası fermuarı gibi, açıldıkça içinden ölü fışkırıyor. “Barış getiriyorum” diyor, ama getirdiği barış fosfor bombasıyla geliyor, çocukların kemiklerinde parlıyor.

    Sonra Erdoğan kürsüye fırlıyor. Göğsünü yumrukluyor: “Filisssstin kırmızı çizgimizzz! Ey Amerika, ey İsrail!” Ses öyle gür, öyle heybetli ki, miting alanı inletiyor. Ama perde arkasında ne görüyorsun? Trump’la tokalaşma pozu, Beyaz Saray’da kırmızı halıda yürüyüş, “Sayın Başkan” deyip boyun kıvırma. Kırmızı çizgiymiş… O çizgiyi Trump’ın ayakkabısının altına sere sere incelttin, şimdi ip gibi oldu, gırtlağına dolanacak ama halk hâlâ “dik duruş” sanıyor o ilmiği.

    Sırada Macron var. O bombalar düşerken “insani diplomasi” nutku atıyor, ağzında peynir şarap tadı, elinde telefonda silah şirketi lobicisiyle WhatsApp yazışması. Ukrayna için ağlıyor rolü, ama Filistin kanı değince “karmaşık mesele” deyip topu taca atıyor. İki yüzlülüğü fraklı, onunki smokinli riyakârlık.

    Zelenski mi? O da alem. “Özgürlük savaşçısı” kostümü üstünde, ama Gazze konusunda soru gelince ses kaydı koyuyor: “İsrail’in kendini savunma hakkı…” Cümle bitmeden bomba düşüyor, o cümle de yarım kalıyor zaten, tıpkı insanlığı gibi. Kendi kanı akınca dünyayı ayağa kaldırıyor, başkasının çocuğu ölünce “jeopolitik denge” diyor. Meğer kanın rengi pasaporta göre değişiyormuş.

    Almanya Başbakanı ayrı bir facia. Tarih kitapları utançla dolu, atalarının yaptıklarını telafi edeceğine şimdi aynı suça ortak oluyor. İsrail’e silah yağdırıyor, sonra “insan hakları” konferansında açılış konuşması yapıyor. Soykırım kelimesini duyunca alerji geçiriyor, “antisemitizm” diye hapşırıyor. Oysa asıl antisemitizm, insanlığın ölüsüne bakıp hapşırmamaktır. Tarihin en kara sayfasından ders çıkaracağına, o sayfayı fotokopi çekip bugüne yapıştırıyor. Utanç mirası yetmezmiş gibi, üstüne bir de faizini ekliyor.

    İngiltere Başbakanı da tam bir Westminster tiyatrosu. BBC İngilizcesiyle “ateşkes” diyor, ama o kelime ağzından çıkarken bile İngiliz yapımı bombalar Gazze’de patlıyor. “Endişeliyiz” diyor, o endişe öyle bir endişe ki, silah satışından gelen paranın çıktısını alıp mendil niyetine gözyaşı siliyor. Sömürge geçmişini utanç müzesine kaldıracağına, güncelleyip “insani müdahale” diye paketliyor.

    Meloni… Faşist kökleri soy ağacına işlemiş, Mussolini’nin torunlarıyla selfie çeken kadın. Ama bu sefer şaşırtıyor: İsrail’in Gazze’deki katliamına “orantısız” diyor, İran’a yönelik saldırılara karşı çıkıyor, İtalyan limanlarını silah sevkiyatına kapatıyor. Trump’ın savaş davullarına “biz yokuz” diyor. Peki locadakiler ne yapıyor? Dışlıyor, yalnızlaştırıyor, “aşırı sağcıdan barış güvercini mi olur” diye dalga geçiyor. Meloni doğru yerde duruyor, ama bu tiyatroda doğru yerde duranlar locadan kovuluyor. Neyse ki bu sefer şaşırtıyor, tarihin akışına ters yüzüyor. Faşist geçmişinden utanıp insan olmaya çalışıyor, o da bir şey.

    İspanya Başbakanı Sánchez… İşte sahnedeki en net dürüst oyunculardan biri. Filistin’i devlet olarak tanıdı, İsrail’in katliamına “soykırım” dedi, silah sevkiyatını durdurdu. Ama bu dik duruşu locadakiler nasıl karşılıyor? Avrupa Birliği koridorlarında “aykırı” diye fısıldıyorlar, “fazla ileri gitti” diye dudak büküyorlar. Adam doğruyu söylüyor, ama doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu bu tiyatroda, alkış yerine soğuk duş alıyor. Yalnızlığa mahkûm ediliyor, çünkü bu oyunda dürüst rol yapılmaz, dürüst olunur ve o rol locadakilerin işine gelmez.

    Çek Başbakanı Pavel… Doğu Avrupa’dan yükselen o ender vicdan seslerinden. “İsrail’in yanındayız” korosuna katılmayı reddediyor, silah sevkiyatına şüpheyle bakıyor, insan hakları diyor. Ama NATO toplantılarında sesi yankılanmıyor, çünkü mikrofonunu çoktan kesmişler. Küçük ülke, büyük ahlak, ama bu sahnede büyük ahlakın cezası yalnızlık. Doğru yerde duranlar locada değil, sahne kenarında, ışığın vurmadığı köşelerde bekletiliyor.

    Ve hepsini taçlandıran şu: Halk bunları izliyor, alkışlıyor, oy veriyor, bayrak sallıyor. Katliamı canlı yayında seyredip “ama liderimiz dik durdu” diyor. Mezarların üstünde nutuk atan adamı başköşeye oturtuyor. Ölü çocukların fotoğraflarını paylaşıp, altına onları öldürenlerle tokalaşan adamın zafer işareti yaptığı pozu koyuyor. İkiyüzlülük artık omurgasızlıktan değil, zevkten yapılıyor. Halk seviyor bunu. Çünkü yalan, rahatsız etmiyor; uyuşturuyor. Kan, kokmuyor; yapışkan bir şova dönüşüyor.

    Ve bu kanlı tiyatroda en acı olan ne biliyor musun? Dürüst olanlar sahneden siliniyor, katiller ve riyakârlar başrolde. Sánchez yalnız, Pavel sessiz, Meloni dışlanmış, gerçekler toprağın altında. Locadakiler kadeh tokuşturuyor: Trump, Erdoğan, Macron, Zelenski, Alman, İngiliz… Hepsi aynı masada, aynı kana batırıyor ekmeğini. Perde hiç kapanmıyor. Çünkü ölüler alkış tutmayı bilmez. Bilenler ise locada, şampanyalarını bombaların sesine kaldırıyor.

    Ve bu locadaki NATO cu figürler şerefe diyor marifetleri olan, insanlıktan istifa etmiş bu beş paralık dünyaya.

  • Sahnede Bir Ölüm, Locada Bir Alkış. Bu sefer yer Ankara.

    Sahnede Bir Ölüm, Locada Bir Alkış. Bu sefer yer Ankara.

    Perde!

    Bir tarafta Pedofil Başkan , gökyüzünü enkaz rengine boyuyor. Gazze’nin betonları eriyor, İran’da dağlar titriyor. Her bomba düştüğünde toprak değil, doğrudan insan biçiliyor. Yüz binlerce ceset, toplu mezarlara sığmıyor da istatistik tablolarına “temizlik operasyonu” diye geçiriliyor. Katliamın adı “demokrasi getirmek” olunca, kanın rengi de borsada kırmızı değil, yeşil ok oluyor nasılsa.

    Sonra sahne değişiyor. Öteki Nakşi Bendi Müridi kürsüye çıkıyor. Ses telleri vatanseverlikle titreşiyor:
    “Filisssstin kırmızı çizgimizzz! Ey Amerika, ey İsrail, aklınızı başınıza alın!”

    Bu repliği duyan salon, duygudan ağlamaklı. Sosyal medya timleri hazır kıt’a, beğeni tuşuna ölüyor. O sırada kulis bilgisi akıyor: Baş köşede, o gümbür gümbür “kırmızı çizgi” diyen adam, işte tam da o bombaları yağdıran adamın elini sıkıyor. Kırmızı çizgi meğerse halının deseniymiş, yürürken ayağının altında kalıyormuş. Kanla çizilmiş çizgiyi silmek için illa Amerikan malı deterjan gerekiyormuş demek ki.

    Ve halk? O büyük, muhteşem, çifte standart aşığı halk?
    Alkışlıyor.
    Mezarlıklar doldukça tribünler doluyor. Katliamın sesi “savaş uçağı” diye yankılanırken, o nutuklar “zafer marşı” diye yutturuluyor. Adam öldürüyor, öteki adam ağlıyor, üçüncü adam ikisini de alkışlıyor. Günün sonunda kasa kapanıyor: Bir ölü, bir nutuk, bir de tokalaşma. Dünya tiyatrosunda perde kapanmaz, sadece kan kurur.

    Çünkü ikiyüzlülük, mideye oturması gereken bir zehirken, burada milli içecek olmuş. Kana kana içiyorlar. Şerefsizliğe!

  • NATO zirvesinde perde açıldı: Büyük ilkesizlik gösterisi!

    NATO zirvesinde perde açıldı: Büyük ilkesizlik gösterisi!

    Dün meydanlarda “Dünya beşten büyüktür” diyenler, bugün dünyanın en büyük güç masasının önünde aynı fotoğraf karesine girmek için sıraya giriyor.

    Bir yanda “Filistin kırmızı çizgimiz” sözleri…
    Diğer yanda NATO’nun güvenlik dili, İran ve Rusya karşıtı stratejik metinleri ve Batı ittifakının çizdiği yol haritası…

    Siyasette bazen kelimeler halk için söylenir, imzalar ise masadaki güç dengeleri için atılır.

    Trump zaten kartlarını açık oynuyor:
    Önce “Amerika’nın çıkarı” diyor, sonra müttefiklerinden aynı çizgide durmalarını bekliyor.

    Erdoğan ise yıllardır bağımsız dış politika söylemiyle oy toplarken, NATO masasındaki kararlarla başka bir fotoğraf veriyor.

    Meydanlarda meydan okuma, zirvelerde uyum…
    Kürsüde sert sözler, masada ortak metinler…

    Siyasetin en eski numarası:
    Vatandaşa başka, masaya başka konuşmak.

    Tarih, liderlerin mikrofon önündeki cümlelerini değil; kriz anlarında attıkları imzaları hatırlar.

  • AHBAP

    AHBAP

    Günlerdir, Ahbap derneğindeki ilişkilerin, nasıl suistimal edildiğini konuşuyoruz. Bir zamanlar, devletin yardım kurumlarına alternatif olarak sunulan bu ve benzeri dernekler meğer çürük birer elma imiş. Adından menkul, ilişkiler Ahbap- Çavuş ilişkisine döneli çok olmuş.

    Meğer adam kumarbazmış.
    Meğer kumarbaza para teslim etmişler.
    Yazık, hem de çok!!!
    İnsanlar güvenini birer birer kaybediyor, sadece güvenini mi?
    Hayır.
    Vicdanını da kaybediyor insanlar. Önümüze yardımla ilgili bir talep geldiğinde; kafamızda hep bir kuşku kalıyor.

    Yardım için gönderilen paraların 990 milyon tl si ile adam bahis oynamış, 390 milyon tl kaybetmiş!
    Dernek yöneticileri kendi şahsi hesaplarına para aktarmışlar.
    Ne kadar?
    120 milyon tl
    Gayrimenkuller ve mülkler zimmete geçirilmiş!
    Gayrımenkullerin fiyatımı?
    60 milyon dolarcık!
    Bunlar tabi şimdilik iddia, ama ateş olmayan yerden duman çıkmazmış.

    Ne hale geldik arkadaş.
    En son güvenecek babamız kalmıştı, o da anamızı şeyetti!
    Anlayacağınız güvenecek çok bir şey kalmamış. Deprem olaylarını ve doğal afetleri ganimete çeviren bir millet olduk! 99 depreminde de oldu bunlar, insanlar enkaz altında, can derdinde iken, cesetlerin kolunu kesip bileziklerini çalıyordu bazı insanlar.

    Anlayacağınız; Solcuların deprem yardımları ile bahis oynanmış, para kumara gitmiş. Kumarda da kaybetmişler. Vah vah!!!

    İnsanların politikacılara güveni kalmadı!
    İnsanların dindarlara güveni kalmadı!
    İnsanların solculara güveni kalmadı!
    İnsanların komşusuna güveni kalmadı!
    İnsanların güveni kalmadı!!!
    Demekki ne imiş.
    Güven kontrole tabi imiş. Kontrol ne ile yapılır?
    Sorgulama ile.
    Ne demek bu?
    Soru soracaksın kardeşim, soru sormaktan imtina etmeyeceksin!
    Soru sormanız için de düşünmeniz gerek!!!
    Demekki neymiş?
    Düşünmezseniz kandırırlar.
    Allah’ta Kur’an’da defaatle demiyor mu?
    “Hiç düşünmezmisiniz?”
    “Hiç ibret almazmısınız?”
    Eğer inancınız sizi düşünmekten alıkoyuyorsa, yobazlaşıyorsunuz demektir.
    Eğer aldığınız eğitim sizi düşünmekten alıkoyuyorsa, kafanız kirada demektir.
    Eğer; vicdanınız aklınızın ve düşünmenizin önüne geçmişse kandırılmaya namzetsiniz demektir.
    “Güven kontrole tabiidir”
    Kalbim mutmain olsun diye Allah’ın Cemal’ini görmek isteyen Hz. İbrahim’den, Hz. Musa’dan,
    Hz. Ömer’in adaletini sorgulayan sahabilerden, günümüz Müslümanlarına. Daha doğrusu günümüz insanlarına.
    Soru sormazsanız, aldığınız cevap hep doğrudur!!! Kıyas yapamayan akıl mankurtlaşır.
    Mankurtlaşan akılları, Ahbap’ ta kandırır, çavuş’ta!!!

    Ayhan Kilic
    [email protected]
    Edmonton/Kanada

  • “Övgüden Ördek Yapımı”:Bir Pedofil Hayduttan Aldığı Övgüden Haz Alana Bakın?

    “Övgüden Ördek Yapımı”:Bir Pedofil Hayduttan Aldığı Övgüden Haz Alana Bakın?

    Siyasetin garip bir kuralı vardır: Bazen bir lideri halk değil, düşmanlarının alkışı ayakta tutar. Ama tarih bu alkışların, tıpkı marketten alınan süt gibi, bir son kullanma tarihi olduğunu defalarca göstermiştir. Ne var ki Türkiyedeki bu yalaka tarihi okumayı unutmuş, süt ekşiyince de “yoğurt yapalım” diye düşünmüşlerdir.

    Eskiden “Düşmanım eleştiriyorsa doğru yoldayım” denirdi. Devir değişti; şimdi formül tersine döndü: “Düşmanım övüyorsa, demek ki aynaya bakma vakti gelmiş.” Çünkü kurt, kuzuyu övmeye başladıysa ya kuzu artık kurtla aynı diyeti uyguluyordur, ya da kuzu postunun altından bir sırtlan çıkmıştır.

    Fidel Castro’nun o meşhur sözünü burada bir kez daha hatırlayalım: “Düşmanın seni övüyorsa kendinde bir puştluk ara.”
    Sert bir laf, evet. Ama bizim siyasetin perdeli salonlarında bu lafı duyan olursa, perdelerin arkasına saklanıp “O, bizim Kübalı arkadaşımız yanlış anlamış” diyecek kadar da acıklı bir duruma düşülmüştür.

    Şimdi gelelim asıl meseleye: 36. NATO Zirvesi.
    Orada, bir pedofil ve küresel mahallenin tanınmış “baş haydutu” (lakabı şimdilik Boss Bull), iktidardaki lidere şirin gözlerle bakıp “Aferin aslanım” dedi. Ve o an, iktidar kanadında öyle bir kıpırtı oldu ki, sanki Nobel Barış Ödülü geldi sandılar. Oysa o övgü, bir madalyon değil; üzerinde “İPOTEK” yazan kocaman bir çekti. NATO toplantı salonunun ışıkları altında, bu övgü aslında şu anlama geliyordu: “Bizim çiftlikteki en itaatkâr horoz sensin, horozcum, ötmeye devam et.”

    Ama unutulan bir gerçek var: Bu alkışın meşruiyet sağlaması mümkün değil. Meşruiyet sandıkta alınır, Kuzey Atlantik’in abi konumundaki amcaların tebrik mesajında değil.
    Halk “Bu adam kim?” derken, NATO amcası “Senin adamın” diye el sallıyorsa, o iktidar topal ördeğe döner. Hatta o kadar topaldır ki, yürümeye çalıştıkça bir ayağı “NATO onayı” bir ayağı “IMF reçetesi” olur; geriye sadece iki sol ayakla zıplamak kalır. Ve bu zıplama, ne yazık ki siyasi bir dans değil, trajikomik bir taklattır.

    Sonunda tarih şunu yazar:
    Kendi halkının güvenini kaybedip, düşmanın “Aferin”iyle ayakta durmaya çalışan iktidarlar, o tahtta oturuyor gibi görünür; ama aslında sandalyenin bir ayağı NATO’da, biri Brüksel’de, diğeri Washington’da kalmıştır. Biri de zaten kırılmıştır.
    O sandalye devrildiğinde alkışlayanlar değil, sadece o koca kırık ayak konuşur. Ve o ayak, meşruiyet değil, izdüşümdür.

    Dipnot:
    “Topal ördek” misali yürümek, ancak o ördeğin “vak vak” değil de “evet evet” demeyi öğrendiği sürece geçerlidir. Ve ne acıdır ki, o ördek halkın gözünde ne kadar şişerse şişsin, sonunda kendi derisinden çıkan tüyleri değil, başkalarının taktığı tüyleri sergiler. Tarihin en komik, en hüzünlü ve en puştça sahnesi de tam olarak budur işte.

  • Dünya Kupası’nın Gölge Oyunu: Hakem Kararları, Siyasetin Gölgesi ve FIFA’ya Güven Krizi

    Dünya Kupası’nın Gölge Oyunu: Hakem Kararları, Siyasetin Gölgesi ve FIFA’ya Güven Krizi

    2026 Turnuvasını Sarsan Tartışmalar ve Futbolun Geleceği Üzerine Kapsamlı Bir Analiz

    Futbol Sadece Futbol mudur?

    Dünya Kupası, her dört yılda bir milyarlarca insanı ekrana kilitleyen, ülkelerin milli gururunun terazide tartıldığı bir arenadır. Ancak 2026 turnuvası, sahadaki mücadelenin ötesinde, hakem kararları, FIFA yönetiminin siyasi aktörlerle ilişkileri ve teknolojiye duyulan güvenin sarsılmasıyla futbol tarihine tartışmalı bir sayfa olarak yazılıyor. Bu makale, olayları yalnızca birer “hakem hatası” olarak görmeyip, bunların sistematik bir algı krizine nasıl dönüştüğünü, dünyanın dört bir yanından yorumcuların gözünden analiz ediyor.

    Trump ve Infantino: Beyaz Saray’da Başlayan Siyaset Rüzgarı

    FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, dönemin ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da yan yana gelmesi, futbolun “tarafsız” çizgisinin ne kadar korunabildiğine dair ilk kıvılcımı ateşledi. 2026 organizasyonunun hazırlıkları kapsamında kurulan resmi görev gücünde Trump yönetiminin doğrudan yer alması, spor bağımsızlığı konusunda hassas olan çevreleri alarma geçirdi.

    İngiliz futbol yorumcusu ve eski hakem Mark Halsey, bu durumu şöyle değerlendiriyor:

    “FIFA başkanının herhangi bir hükümetle bu kadar yakın temas kurması, özellikle böylesine dev bir organizasyon öncesinde, tarafsızlık algısına ciddi zarar verir. Siyasetçilerin tribünlerde olması normaldir ama yönetim masasında olması, adil oyunun temelini sarsar.”

    Alman spor gazetecisi ve futbol otoritesi Raphael Honigstein ise konuyu daha geniş bir perspektife oturtuyor:

    “FIFA, her zaman büyük ekonomik güçlerin etkisi altında kalmakla eleştirilmiştir. Ancak Trump dönemindeki bu açık kucaklaşma, ‘Spor siyasetin aracı olabilir mi?’ sorusunu futbol kulübelerinden çıkarıp parlamento koridorlarına taşımıştır. Ev sahibi ülkelerin siyasi ağırlığı, özellikle Orta Doğu politikaları ve İsrail lobisi gibi hassas konularda, FIFA’nın terazisini etkileyebilir mi? İşte bu, bugün en çok sorulan sorudur.”

    Arjantin ve Messi: “Korunan Yıldız” Algısı

    Turnuvanın en çok konuşulan tartışmalarından biri, Lionel Messi ve Arjantin Milli Takımı etrafında dönen “ayrıcalıklı muamele” iddialarıdır. Özellikle İsviçre maçında Messi’nin hakeme yönelik sert itirazlarının cezasız kalması, eski futbolcular ve yorumcular arasında büyük yankı uyandırdı.

    Brezilyalı efsanevi futbolcu ve yorumcu Rivaldo, konuyla ilgili Twitter hesabından şu eleştiriyi dile getirdi:

    “Benim zamanımda bu kadar sert itiraz eden bir oyuncu, sahayı bir dakika içinde terk ederdi. Messi dünyanın en iyisi ama bu, kuralların onun için esnetilmesi anlamına gelmez. Eğer hakemler büyük yıldızlara farklı uygulama yaparsa, futbolun adalet fikri yok olur.”

    İngiltere’den eski Premier Lig hakemi Keith Hackett, bu durumu daha kurumsal bir çerçeveye oturtuyor:

    “FIFA talimatları, hakeme saygısızlığın mutlak surette sarı kart, ağır hakaretlerin ise kırmızı kartla cezalandırılmasını öngörür. Görüntüler incelendiğinde Messi’nin vücut dilinin oldukça agresif olduğu açıktır. Kart verilmemesi, VAR’ın sadece ofsayt ve penaltılar için değil, aynı zamanda disiplin ihlalleri için de kullanılmadığı sürece bu tür tartışmalar bitmez.”

    Arjantinli spor yorumcusu Juan Pablo Varsky ise bu eleştirilere karşı bir savunma geliştiriyor:

    “Büyük oyuncular her zaman avantajlı olmakla suçlanır. Maradona da öyleydi, Ronaldo da. Ama Messi, kariyeri boyunca bu tür kartlardan kaçınmayı bilen bir oyuncudur. Verilmeyen kart, hakemin o anki değerlendirmesidir. Bunu FIFA’nın Arjantin’i koruduğu şeklinde yorumlamak, büyük bir komplo teorisine hizmet etmekten öteye gitmez.”

    Mısır’ın Elenmesi ve VAR’daki Çifte Standart

    Mısır’ın turnuvadan elenmesinin ardından Arap futbol çevrelerinde yükselen “hakemler bizi hedef aldı” sesleri, VAR sisteminin nesnelliğine olan güveni yeniden sorgulattı. Kritik pozisyonlarda VAR’ın devreye girip girmemesi, FIFA’nın “teknolojik adalet” iddiası ile uygulama arasındaki makası gözler önüne serdi.

    Mısırlı eski milli futbolcu ve yorumcu Ahmed Hassan, bir televizyon programında şu ifadeleri kullandı:

    “Bakın, biz kaybettiğimiz için değil, aynı pozisyonlara farklı kararlar verildiği için isyan ediyoruz. VAR odasında oturanların hangi kriterlere göre hareket ettiğini kimse bilmiyor. Sadece bizim maçımızda mı bu kriterler değişti? Tabii ki hayır. Ama bu sistematik hale geldiğinde insanlar artık hataları değil, niyetleri sorgulamaya başlar.”

    İspanyol spor gazetecisi Alfredo Relaño, VAR’ın geldiği noktayı şu sözlerle özetliyor:

    “VAR, futbolu daha adil kılmak için icat edildi ama şu anda futbolun en büyük tartışma kaynağı haline geldi. Çünkü teknoloji, kararı veren kişi kadar adildir. Ve FIFA maalesef bu kararların arkasında durmak yerine, genellikle belirsiz açıklamalar yapmayı tercih ediyor.”

    Norveç ve Kamera Kablosu Krizi: Teknolojiye Dokunan Şüphe

    Norveç ile İngiltere arasındaki maçta, topun saha kenarındaki kamera kablosuna temas ettiği iddiası, teknolojiye olan güvenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren en somut örneklerden biriydi. Oyunun durdurulmaması ve İngiltere’nin bu aksiyon sonrası gol bulması, Norveç basınında “kamera skandalı” olarak manşetlere taşındı.

    Norveçli eski futbolcu ve TV yorumcusu Jan Åge Fjørtoft, maçın ardından yaptığı açıklamada çok sert eleştiriler yöneltti:

    “Bu bir utanç. Topun kabloya çarptığını milyonlarca insan ekranında gördü. FIFA’nın o an verilerin temas göstermediğini söylemesi inandırıcı değil. Çünkü eğer topun izlediği yolu biliyorsak, bu açık bir hatadır. Neden oyun durdurulmadı? Çünkü büyük takımların lehine işleyen bir sistem var. Bu, ister istemez böyle düşündürüyor.”

    İngiliz yorumcu Gary Lineker, bu tartışmaya daha soğukkanlı yaklaşarak teknolojinin kusurlarına dikkat çekiyor:

    “Futbolda teknolojiyi seviyorum ama hiçbir sistem yüzde yüz kusursuz değildir. FIFA’nın top sensörü verilerine güvenmesi normal. Ancak bu olay, teknolojinin de insan yorumuna ihtiyaç duyduğu gerçeğini bize bir kez daha hatırlattı. Sorun, teknolojinin yanılması değil, bu yanılmanın nasıl yönetildiğidir.”

    Kırmızı Kartlar ve FIFA Disiplininde “Uluslararası Ayrıcalık”

    ABD’li oyuncu Folarin Balogun’un aldığı kırmızı kart cezasının FIFA tarafından geri çekilmesi, disiplin kurallarının herkese aynı şekilde uygulanıp uygulanmadığı sorusunu yeniden alevlendirdi. Bu karar, özellikle İsrail ve ABD yanlısı politikaların FIFA üzerindeki etkisini tartışan çevreler için yeni bir argüman oldu.

    İrlandalı eski hakem ve yorumcu Alan Kelly, bu tür kararların yarattığı algıyı şöyle açıklıyor:

    “Cezaların geri çekilmesi, eğer kanıtlar açıkça bir hata olduğunu gösteriyorsa normaldir. Ama bu tür müdahalelerin sıklıkla büyük federasyonlar için yapıldığı gözlemleniyor. Bu da ister istemez ‘Burada bir ayrıcalık mı var?’ sorusunu doğuruyor. FIFA, bu algıyı kırmak için her kararını çok daha şeffaf bir şekilde açıklamak zorunda.”

    Türk spor yorumcusu ve eski futbolcu Rıdvan Dilmen, konuyu siyasi boyutuyla ele alıyor:

    “Futbolda siyaset vardır, bunu inkar edemeyiz. Ama bu kadar açık bir şekilde bazı ülkelerin lehine, bazı aleyhine işleyen bir mekanizma olduğunu düşünüyorsanız, o zaman bu işin içine sadece futbol değil, sermaye ve uluslararası dengeler de girer. Balogun’un cezasının kaldırılması başlı başına tartışmalı bir örnektir.”

    Ünlü Futbolculardan Sert Siyasi Eleştiriler

    Turnuva boyunca sadece yorumcular değil, efsane futbolcular da FIFA’ya ve hakem kararlarına yönelik eleştirilerini dile getirdi. Bu isimler, sorunu yalnızca saha içi hatalara indirgemeyerek, kurumsal yozlaşma ve siyasi müdahaleye dikkat çekti.

    Fransız efsane Thierry Henry, bir röportajında şu ifadeleri kullandı:

    “Futbolun ruhu, herkesin aynı kuralla oynadığına inanmasıdır. Ama bugün bu inanç sarsıldı. Hakem kararları, VAR uygulamaları, hatta FIFA’nın siyasetle kurduğu ilişki… Bunlar, bir çocuğun futbolu izlediğinde ‘Bu adil mi?’ diye sormasına neden oluyor. Bu çok tehlikeli.”

    İtalyan eski hakem ve şu an yorumcu olan Pierluigi Collina da FIFA hakem komitesi eski başkanı olarak süreci değerlendiriyor:

    “Hakemler insandır, hata yaparlar. Ancak günümüzde artık sadece hatalar değil, hataların ardındaki sistematik örüntüler tartışılıyor. Bir ülke lehine sürekli olarak benzer hatalar yapılıyorsa, bu ya tesadüftür, ya da sistemdeki bir çarpıklıktır. FIFA’nın bu algıyla mücadele etmesi gerekiyor.”

    Hollandalı efsane Marco van Basten, en sert eleştirilerden birini dile getirerek işi daha ileri taşıyor:

    “Bu Dünya Kupası, kirli ve şaibelidir. Sadece hakem hataları değil, aynı zamanda ABD ve İsrail gibi ülkelerin lehine işleyen bir mekanizma görüyoruz. Siyaset futbola girdi ve maalesef FIFA buna seyirci kaldı. Hatta bazı durumlarda aktif olarak destekledi. Bu, futbolun sonunun başlangıcı olabilir.”

    “Şike” mi, “Algı Krizi” mi?

    Tüm bu tartışmaların merkezinde, somut bir şike delili olmamasına rağmen, kamuoyunda oluşan güçlü bir güven erozyonu vardır. 2015 FIFA yolsuzluk skandalları, 2022 Katar’ın siyasi tartışmaları ve şimdi 2026’daki bu kararlar, taraftarların kuruma olan sorgusuz güvenini tarihe gömmüştür.

    Amerikalı spor gazetecisi Grant Wahl turnuva öncesi kaleme aldığı son yazılarında bu durumu şöyle özetlemişti:

    “FIFA, milyarlarca doları yöneten dev bir kurum. Bu kadar para ve güç varken, tamamen tarafsız olmasını beklemek naiflik olur. Ama sorun, bu tarafsızlığın korunuyormuş gibi yapılmasıdır. Taraftarlar, adil oyun fikrine inanmak ister. Ancak her tartışmalı karar, bu inancı biraz daha zedeler.”

    İngiliz yorumcu ve eski oyuncu Alan Shearer ise meseleyi bireysel hatalardan arındırarak kurumsal bir çerçeveye oturtuyor:

    “Somut bir şike kanıtı yok. Ama kanıt olmasa da, insanların zihninde oluşan şüphe artık bir gerçeklik haline geldi. FIFA, bu şüpheleri ciddiye almak zorunda. Aksi takdirde, gelecekteki Dünya Kupaları sadece şampiyonları değil, tartışmaları ve protestolarıyla anılacak.”

    Skor Tabelasının Ötesinde Yitirilen İnanç

    2026 Dünya Kupası, sahadaki gollerin ve zaferlerin ötesinde, çok daha derin bir krizin aynası olmuştur. Bu kriz, hakem hatalarının ötesinde, futbolun temelinde yatan adalet inancının sarsılmasıdır.

    FIFA, bu eleştirilere karşı şeffaflık ve bağımsızlık mesajı verse de, özellikle ABD ve İsrail ekseninde şekillenen siyasi algı, bu mesajların inandırıcılığını zayıflatmaktadır.

    Alman futbol sosyoloğu ve yazar Christoph Bausenwein, bu süreci şöyle yorumluyor:

    “Futbol, modern dünyanın en büyük seküler dinidir. Ve her din gibi, inananlarının ona olan inancıyla ayakta durur. Eğer hakem kararları, VAR tartışmaları ve siyasi ilişkiler bu inancı zedelerse, futbol artık sadece bir endüstriye dönüşür. Ve bir endüstri, asla bir inanç sistemi kadar güçlü olamaz.”

    Sonuç olarak, milyarlarca insanın izlediği bu turnuvanın mirası, belki de kazanan takımın adından çok, tartışmaların gölgesinde kalacaktır. Eğer FIFA, kurumuna olan güveni yeniden inşa edemezse, gelecek Dünya Kupaları sadece stadyumlarda değil, aynı zamanda mahkemelerde ve kamuoyu baskılarıyla şekillenen arenada oynanacaktır.

    Peki Ne Yapmalı? Futbolun Geleceği İçin Somut Öneriler

    Yukarıda tespit edilen sorunlar, futbolun temelindeki adalet inancını derinden sarsmıştır. Bu durum, sadece hakem hataları veya tartışmalı kararlarla açıklanamayacak kadar kapsamlıdır. Futbolun ruhunu korumak, FIFA’ya duyulan güveni yeniden inşa etmek ve bu tür algı krizlerinin tekrar yaşanmasını engellemek için aşağıdaki somut ve kapsamlı adımlar atılmalıdır:

    FIFA’nın Yapısal Reformları ve Şeffaflık Taahhütleri

    FIFA, 2015 yolsuzluk skandallarının ardından bazı reformlar yapmış olsa da, bugünkü tartışmalar bu reformların yetersiz olduğunu göstermektedir. Yeni bir bağımsızlık ve şeffaflık hamlesi zorunludur.

    1. Bağımsız Hakem Gözlem Kurulu Oluşturulmalı: Hakem kararlarını denetleyecek, FIFA’dan tamamen bağımsız, eski hakemler, hukukçular ve teknik direktörlerden oluşan uluslararası bir kurul kurulmalıdır. Bu kurul, turnuva boyunca tüm tartışmalı kararları bağımsız şekilde incelemeli ve raporlamalıdır.
    2. VAR Protokolleri Kamuoyuyla Paylaşılmalı: VAR odasında hangi kriterlere göre karar verildiği, hangi pozisyonların incelendiği ve inceleme süreçleri, maç sonrası ayrıntılı şekilde yayınlanmalıdır. Şu anki “gizli VAR odası” algısı, güvensizliği besleyen en büyük faktördür.
    3. Disiplin Kararlarında Şeffaflık: Kırmızı kart cezalarının geri çekilmesi veya oyunculara verilen cezaların hafifletilmesi gibi kararlar, hangi gerekçelere dayandığı kamuoyuyla paylaşılmadan alınmamalıdır. Bu kararlar, FIFA disiplin kurulunun resmi internet sitesinde şeffaf şekilde yayınlanmalıdır.
    4. Yıldız Oyuncular İçin Eşit Uygulama: Büyük yıldızların hakemlerle olan diyalogları ve itirazları, diğer oyuncularla aynı standartta değerlendirilmelidir. Bu konuda hakemlere yönelik özel eğitimler verilmeli ve “yıldız ayrıcalığı” algısı kırılmalıdır.
    5. FIFA Başkanı ve Siyasi Liderler Arasındaki İlişkiler Sınırlandırılmalı: FIFA başkanının ev sahibi ülke liderleriyle temasları, organizasyonun teknik ve lojistik boyutlarıyla sınırlandırılmalı, siyasi veya stratejik işbirliklerine dönüşmemelidir. Bu ilişkilerin şeffaflığı için özel bir etik kurul görevlendirilmelidir.

    Hakem Eğitimi ve Teknoloji Yönetiminde Reformlar

    Hakem hatalarının azaltılması ve teknolojinin daha etkin kullanımı, güvenin yeniden inşasında kritik rol oynar.

    1. Hakemlere Psikolojik ve Duygusal Zeka Eğitimi: Hakemler, sadece fiziksel ve kurallara dayalı eğitim almamalı; aynı zamanda büyük maçların baskısına dayanabilmeleri, taraftar ve oyuncu baskısını yönetebilmeleri için psikolojik destek ve duygusal zeka eğitiminden geçirilmelidir.
    2. Teknoloji Sistemlerinin Bağımsız Denetimi: Kameradan topa temas verileri gibi teknolojik sistemlerin doğruluğu, maç öncesi ve sonrası bağımsız üçüncü taraflarca denetlenmelidir. FIFA’nın kendi verilerine dayanarak açıklama yapması, taraftarlar nezdinde inandırıcılığını yitirmiştir.
    3. VAR Odası Ses Kayıtlarının Yayınlanması: Tartışmalı pozisyonlarda VAR odasındaki konuşmalar, tıpkı rugby ve krikette olduğu gibi, maç içinde veya maç sonrası yayınlanmalıdır. Bu, karar sürecinin şeffaflığını artıracak ve hakemlerin kararlarını savunabilir kılacaktır.
    4. Hakem Atamalarında Coğrafi ve Siyasi Denge: Hakem atamalarında, takımların menşe ülkelerine yakın veya uzak bölgelerden hakem seçilmesi konusunda denge gözetilmeli, olası çıkar çatışmaları veya önyargılar minimize edilmelidir.
    5. Teknolojiye Tam Entegre Top Sistemi: Norveç örneğinde yaşanan tartışmaların tekrar etmemesi için, topun saha içinde temas ettiği her yüzeyi anlık olarak kaydeden ve hakeme sinyal gönderen tam entegre bir teknoloji sistemi geliştirilmelidir.

    Futbol Kamuoyu, Taraftar ve Medyanın Rolü

    Güvenin yeniden inşası, sadece FIFA’nın değil, tüm paydaşların sorumluluğundadır.

    1. Bağımsız Spor Medyası ve Sivil Toplum İzleme Platformları: Turnuvalar sırasında bağımsız medya kuruluşları ve sivil toplum örgütleri tarafından “FIFA Adalet İzleme Raporları” hazırlanmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
    2. Taraftar Temsilcilerinin Sürece Dahil Edilmesi: Karar süreçlerinde taraftar derneklerinden temsilciler yer almalı, özellikle tartışmalı kararlar sonrası bu temsilcilerle istişare toplantıları düzenlenmelidir.
    3. Sosyal Medya Dezenformasyonuna Karşı Mücadele: FIFA, sosyal medyada yayılan yanlış bilgi ve komplo teorilerine karşı hızlı ve doğru yanıtlar verecek bir dijital iletişim birimi kurmalıdır.
    4. Futbol Tarihçileri ve Akademisyenlerle İşbirliği: FIFA, turnuva kararlarının tarihsel bağlamını ve sistematik hataları analiz edecek bağımsız akademik komisyonlarla çalışmalıdır.

    Spor Diplomasisi ve Siyasetin Ayrıştırılması

    Siyasetin futbola müdahalesinin sınırlandırılması, tarafsızlığın korunmasında hayati önemdedir.

    1. FIFA Etik Kurulunun Yetkilerinin Artırılması: FIFA etik kurulu, başkan ve yönetim kurulu üyelerinin siyasi aktörlerle ilişkilerini denetleme konusunda daha geniş yetki ve bağımsız bütçeye sahip olmalıdır.
    2. Ev Sahibi Ülke Seçiminde Siyasi Kriterlerin Belirlenmesi: Ev sahibi ülke seçiminde, insan hakları, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü gibi kriterler, sadece birer tavsiye değil, bağlayıcı şartlar haline getirilmelidir.
    3. Siyasi Liderlerin Stadyum Protokolünde Sınırlandırılması: Siyasi liderler, turnuva açılış ve kapanış törenleri dışında, saha içi kararları etkileyecek protokollerde yer almamalıdır.
    4. Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) ile Daha Güçlü İşbirliği: Tartışmalı disiplin kararları, FIFA içi mekanizmalardan önce veya eş zamanlı olarak CAS’a taşınabilmeli ve bağımsız bir yargı süreci işletilmelidir.
    5. Ülke Federasyonlarına Şeffaflık Zorunluluğu: FIFA’ya bağlı tüm ulusal federasyonlar, uluslararası turnuvalardaki hakem atamaları ve disiplin kararları konusunda kendi kamuoylarını bilgilendirmekle yükümlü olmalıdır.
    6. FIFA Lobicilik Faaliyetlerinin Kamuya Açılması: FIFA’nın uluslararası kurumlar, hükümetler ve lobi gruplarıyla yaptığı tüm görüşmeler ve yazışmalar, belirli bir süre sonra arşivlenmeli ve kamuoyunun erişimine açılmalıdır.

    Son Söz: Futbolun Ruhu İçin Ortak Seferberlik

    Futbol, milyarlarca insanı birleştiren evrensel bir dildir. Ancak bu dilin gücü, oynayanların, yönetenlerin ve izleyenlerin adil bir oyun izlediğine olan inancından beslenir. 2026 Dünya Kupası, bu inancın ne kadar kırılgan olduğunu ve ne kadar hızlı kaybedilebileceğini göstermiştir.

    Yukarıda sıralanan öneriler, sadece teknik veya kurumsal düzeltmeler değil, aynı zamanda futbolun özüne dönüşü için bir manifesto niteliğindedir. Bu öneriler hayata geçirilmedikçe, gelecek turnuvalarda sadece şampiyonlar değil, tartışmalar, protestolar ve kayıp güven de konuşulacaktır.

    FIFA, bu krizden daha güçlü çıkabilir. Ama bunun için, önce kurumsal kibri bir kenara bırakıp, futbolun gerçek sahipleri olan taraftarlara ve adalete hesap vermeyi kabul etmesi gerekir. Bu, sadece bir kurumun değil, tüm futbol ailesinin ortak sorumluluğudur.

    Kaynakça

    Al Jazeera. “Egypt’s elimination: VAR controversies and Arab world outcry.” 2026.

    Alfredo Relaño. “VAR’ın çıkmazı ve FIFA’nın suskunluğu.” El País köşe yazısı, 2026.

    Alan Kelly. “Disciplinary decisions and the perception of privilege.” Irish Independent, 2026.

    Alan Shearer. “Innocent until proven guilty, but the doubt remains.” BBC Sport, 2026.

    Ahmed Hassan. OnTV Mısır röportajı, 2026.

    Asharq Al-Awsat. “Arab teams and alleged double standards in World Cup officiating.” 2026.

    Associated Press (AP). “Infantino meets Trump at White House ahead of 2026 World Cup preparations.” 2025.

    BBC Sport. “World Cup refereeing controversies: VAR under fire again.” 2026.

    beIN Sports. “Arab teams and refereeing controversies: An in-depth discussion.” 2026.

    Center for Sports Ethics, Oxford University. “Perceived Bias in Global Sporting Events.” Oxford Sport Series, 2026.

    Christoph Bausenwein. “Futbolun seküler dini ve inanç krizi.” Frankfurter Allgemeine Zeitung, 2026.

    Corriere dello Sport. “Mondiali 2026: Polemiche arbitrali e sospetti di favoritismi.” 2026.

    DAZN. “World Cup 2026: The tournament of controversies.” Belgesel serisi, 2026.

    Deakin University – School of Sport Science. “VAR Implementation: A Global Survey on Fairness and Transparency.” 2026.

    Der Spiegel. “Die Schattenseiten der WM: Zwischen Technologie und Politik.” 2026.

    El País. “Fútbol y política: Los fantasmas del Mundial 2026.” 2026.

    ESPN. “Is FIFA protecting star players? Messi and the red card debate.” 2026.

    European Institute of Sports Governance. “FIFA and Geopolitics: The 2026 World Cup as a Case Study.” Yayın No: EISG-2026-04, 2026.

    FIFA.com. “Goal-line technology and sensor data: Norway vs England incident review.” 2026.

    FIFA.com. “Infantino and Trump: A meeting to discuss 2026 tournament infrastructure.” 2025.

    FIFA.com. “Statement regarding disciplinary decision on Folarin Balogun.” 2026.

    FIFA Disiplin Kurulu. “2026 World Cup Disciplinary Overview (Public Summary).” 2026.

    Frankfurter Allgemeine Zeitung. “Christoph Bausenwein yorumu: Futbol ve inanç ilişkisi.” 2026.

    Gary Lineker. “Technology, truth and trust.” BBC Sport, 2026.

    Gazzetta dello Sport. “Collina: ‘Errori umani o sistema corrotto?’” 2026.

    Globo Esporte. “Rivaldo critica arbitragem e defende fair play no Mundial.” 2026.

    Grant Wahl. “FIFA’s credibility crisis.” Sports Illustrated, 2025.

    Haaretz. “Politics and sport: Is FIFA favoring certain nations?” 2026.

    Jan Åge Fjørtoft. “Kameratråden som endret kampen.” TV 2 Norveç, 2026.

    Juan Pablo Varsky. ESPN Argentina yorumu, 2026.

    Keith Hackett. “Messi and referee leniency: A dangerous precedent.” You Are The Ref blog, 2026.

    L’Équipe. “Henry et les autres: Les légendes qui dénoncent.” 2026.

    Le Monde. “Coupe du monde 2026: Les décisions arbitrales qui font débat.” 2026.

    Marco van Basten. “This World Cup is tainted.” Ziggo Sport Hollanda, 2026.

    Marca. “El VAR y el polémico arbitraje que marcan el Mundial.” 2026.

    Mark Halsey. “FIFA’s political ties undermine football’s integrity.” The Referees’ Association Podcast, 2026.

    Middle East Policy Institute. “Sports Diplomacy and the Israel Factor in International Football.” MEPI Rapor No: 14, 2026.

    Norwegian Institute for Sport Studies. “Technology Acceptance and Trust in Football Officiating.” NISS Yıllık Raporu, 2026.

    NRK (Norsk Rikskringkasting). “Fjørtoft: ‘Dette er en skandale’ – Kameratråd-kontroversen.” 2026.

    Pierluigi Collina. “Systematic errors or conspiracy?” Corriere dello Sport, 2026.

    Raphael Honigstein. “Trump, Infantino and the future of neutral sport.” The Athletic, 2026.

    Reuters. “FIFA appoints US task force for 2026 tournament organization.” 2025.

    Rıdvan Dilmen. “Futbol ve siyaset iç içe geçti.” CNN Türk yorumu, 2026.

    Rivaldo. Twitter/X gönderisi, 2026.

    Sky Sports. “VAR: The great divider.” Özel dosya, 2026.

    Süddeutsche Zeitung. “WM 2026: Die Glaubwürdigkeitskrise des Weltfußballs.” 2026.

    The Guardian. “Messi and Argentina: Are referees showing leniency towards superstars?” 2026.

    The New York Times. “FIFA’s growing political entanglement: From Qatar to North America.” 2026.

    Thierry Henry. “Football has lost its soul.” CBS Sports röportajı, 2026.

    TV 2 Norveç. “Norway’s match against England: The cable incident that sparked global debate.” 2026.

  • Üç Büyük Münazır: Hakikatin İflas BeyannamesiErdoğan, Netanyahu ve Trump Adlı Katıksız Yalan Makinaları

    Üç Büyük Münazır: Hakikatin İflas BeyannamesiErdoğan, Netanyahu ve Trump Adlı Katıksız Yalan Makinaları

    Dünya siyasetinin üç amiral gemisi var ki, rotalarını pusulayla değil, rüzgârın estiği yöne göre çizerler. Biri kırmızı kravatını bir sopa gibi sallar, öbürü asasını bir perde arkası sihri zanneder, üçüncüsü ise kara cüppesini bir kefen gibi giyer. Ortak meziyetleri ise kelimeleri birer mayın gibi kullanmaktır; bastığınız an patlar, geride gerçek değil, sadece duman ve birkaç yanık cümle kalır.

    İranlı bakan, “Trump 35 bin kez yalan söyledi” dediğinde, aslında bir istatistik vermekten çok, bir rekoru tescil etmiştir. Ne var ki bu rekora itiraz eden olmaz; çünkü rakip takımların da kendi skor tabloları vardır. Trump’ın dili, bir galerici ağzıdır: Her cümle yeni bir modeldir, kilometresi sıfırdır, ama motor hep aynı hurda parçalardan kuruludur. “Hiç kimse benim kadar doğru söylemedi” dediğinde, aslında kendi yalanlarının istatistiğini imha ettiğini bilmez; çünkü onun dünyasında istatistik, rakibini alt etmek için bir sopadan ibarettir. O, yalanı bir spor dalı olarak icra eder; antrenmanı Twitter’da, maçı ise kürsüdedir.

    Erdoğan’a gelince… O, siyasi söylemde bir akrobattan fazlasıdır; o, bir zaman mühendisidir. “Dün öyle dedim ama bugün şartlar değişti” cümlesini, bir nefeste felsefi bir derinliğe büründürebilir. Muhaliflerine göre onun sözlüğünde “tutarlılık” diye bir madde yoktur; savunucularına göreyse bu, “değişen dünyaya ayak uydurma sanatıdır.” Oysa perde arkasında görünen şudur: Her konuşma, bir öncekinin imhasıdır; her imha, yeni bir inşa vaat eder; o inşa tamamlandığında ise karşınıza bir önceki konuşmanın yırtılmış sayfalarından oluşan bir duvar serilir. Onun siyaseti satranç değil, tavla oyunudur: Zarları kendi atar, pul daima kendi hanesine gelir. Ve en önemlisi, kaybettiğinde masayı devirip “Ben aslında kazanmıştım” diyebilecek cesarete sahiptir.

    Netanyahu ise bu üçlünün kara büyücüsüdür. Onun söylemi, bir arkeolog kazısı gibidir; her katmanda başka bir “hakikat” fosili bulursunuz. Kimi zaman İncil’deki krallıklara dayanır, kimi zaman modern istihbarat belgelerini teraziye vurur. Ama asıl hüneri, tehdidi bir yoğurma makinesi gibi işlemesidir: Tehdit ne kadar büyükse, kendini haklı çıkarma lisansı da o kadar genişler. “İran, üç ay içinde bomba yapabilir” derken kendi istihbarat raporlarını hiçe saydığı bilinir; ama bu, onun için bir çelişki değil, bir reçetedir. O, yalanı bir varoluş sebebine dönüştürmüştür; çünkü tehdit olmazsa, kalkanın da bir anlamı kalmaz.

    Bu üç ismi yan yana koyduğunuzda, ortaya çıkan manzara bir trajikomediden başka nedir ki? Her biri, retorik atölyesinde ustalık belgesi almış cambazlardır. Trump yalanı bir gösteri sanatına çevirmiştir; Erdoğan yalanı bir idare tekniğine; Netanyahu ise yalanı bir teolojiye. Biri mikrofonu yumruklarken “Bu bir yalan değil, alternatif gerçek,” der; öbürü “Benim milletim bana inanır, gerisi teferruat,” diye fısıldar; üçüncüsü ise “Dünya zaten bize düşman, o yüzden her söz meşrudur,” savunmasına sığınır. Üçü de aynı noktada buluşur: Doğru, onların ağzından çıktığı anda şekil değiştiren bir balon gibidir; ne kadar şişirirlerse, o kadar uzağa uçar, ama sonunda ya patlar ya da söner. Bu üçü bilin ki o gün defalarca yalan söylemeden uyuyamaz. Yalan onları dinlendiren, haz veren uyku şekerlemesinin adıdır. Yalansız Erdoğan, Netanyahu ve Trump kimliksiz ve iğreti kalır. Onlar yalansız, yalan da onlarsız olamaz. Çünkü yalan onların, onlar da yalanın tapulu malıdır.

    Peki seyirci? Ah o seyirci… Milyonlar, bu oyunun hem kurbanı hem suç ortağıdır. Herkes kendi cambazını tutar, çünkü öteki cambazın düşmesi, kendi cambazının daha uzun havada kalması anlamına gelir. Oysa kulenin altından bakıldığında hepsi aynı ipin üzerinde oynar; ipe bakan olmaz, herkes sadece ellere bakar. Gerçek ise en başta ipin altına serilen fileye düşmüş, orada unutulmuş, çürümeye terk edilmiştir. Seyirci alkışlar; çünkü alkışlamazsa, kendi cüzdanından öder. Politika böyledir işte: Yalan, bir matematik problemi gibi sunulur; kimse çözümü kontrol etmez, herkes kendi denklemini beğenir.

    Belki de en acı olan, bu adamların yalanlarını değil, bu yalanlara duyulan ihtiyacın vahametidir. Toplumlar, yalanla beslendikçe hakikate olan bağışıklıklarını yitirirler. Üç lider de bu bağışıklık sistemini çökertmek için adeta yarışır. Trump açık açık yalan söyler, Erdoğan yalanını milli menfaate havale eder, Netanyahu ise yalanını ilahi bir emre dayandırır. Ve hepsi, alkış tufanı arasında, kendi kurdukları kuleyi yükseltmeye devam eder. Oysa kule ne kadar yükselirse, düşüş de o kadar sesli olur. Ama onlar sesi sever; çünkü gürültü, sessizliğin getirdiği muhasebeden daha güvenlidir.

    Sonuç? Kulenin en tepesinden bakan bu üç bilge, aslında aynı manzarayı görür: Dünya yuvarlaktır, ama onlar düz bir dünya haritası çizmişlerdir. O haritada her ülke, onların ağzından çıkan sözcüklere göre şekil alır. Ne var ki harita gerçeği değil, sadece yön bulma aracını gösterir. Ve ne zaman ki biri pusulasını kaybeder, üçü birden kendi çizdikleri haritaya sarılır, “İşte gerçek burası!” diye bağırırlar. Ama gerçek, haritanın kenarında yazılı olan uyarıda saklıdır: “Bu harita, kâşifler içindir; kaybolmaya hazır olanlar için değil.”

    O yüzden, bir dahaki sefere bir lider kürsüye çıkıp “Size tüm gerçeği anlatacağım” dediğinde, bilin ki o sahnede perde yeni açılıyor, ama senaryo hep aynı. Gerçek, perdenin arkasında değil, perdenin yırtıldığı yerde saklıdır. Ve o yırtığı görmek, ne yazık ki sadece cesur seyircilere düşer. Cesur olmayanlar ise alkışlamaya devam eder, ta ki kule devrilene kadar.