Türkiye’de son yılların en ilginç mesleklerinden biri, galiba “eski kumpas mağduru” olmaktır. Emekli olduktan sonra konferans konferans dolaşılır, kitap kitap yazılır, ekran ekran anlatılır. Aynı cümleler, aynı ezberler, aynı serzenişler…
İnsan bazen “Acaba bunlar tarih anlatımı mı yapıyor, yoksa yıllar sonra toplu bir vicdan rahatlatma seansı mı düzenliyor?” diye düşünmeden edemiyor.
Oysa asıl soru bambaşka.
O gün gerçekten herkes aynı mı davrandı?
Hayır.
Bazıları, FETÖ-Erdoğan kumpasları döneminde kurulduğu düşünülen CIA-NATO kurgulu sahte hukuk düzeninin ve kumpas mahkemelerinin karşısında savunma yapmayı tercih etti. Bu mahkemeler, eleştirenlerin gözünde CIA bağlantılı bir yapının Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarını hedef aldığı, hukuk görüntüsü altında işletilen kumpas mekanizmalarıydı.
Ancak bazı komutanlar farklı bir tavır sergiledi.
Eski Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in duruşu, bu farkın sembolü hâline geldi.
Hüseyin Kıvrıkoğlu emekli olmasına rağmen kendisini almaya gelenlere karşı geri adım atmadı. “Sıkıyorsa gelin alın, çatışırız.” şeklinde özetlenen kararlı bir duruş ortaya koydu.
Saldıray Berk ise Üçüncü Ordu Komutanı olarak aynı iradeyi gösterdi; emrindeki askerleri harekete geçirdi ve adliye üzerinde savaş uçaklarının uçmasıyla sembolleşen bir mesaj verdi:
“Bu ordu, sadece emir bekleyen bir bürokrasi değildir.”
Kumpasçıların karşısında bu iki komutanın tavrı, teslim alınması kolay olmayan bir iradenin göstergesi olarak görüldü.
Bana göre mesele tam da burada düğümleniyor. Eğer Erdoğan-FETÖ kumpasları döneminde TSK’nın komuta kademesi Saldıray Berk ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun gösterdiği bu kararlılığı gösterebilseydi, TSK’nın geçirdiği dönüşüm çok farklı olur, kumpas düzeni bu kadar kolay işletilemezdi. Kumpasçılar darmadağın edilir, can havliyle kaçacak delik ararlardı.
Benzer şekilde, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “kozmik oda” süreciyle ilgili açıklamaları da Türkiye’nin yakın tarihindeki en tartışmalı başlıklardan biri olarak kaldı.
Başbuğ’un kendi açıklamalarına ( Emekli Hava Korgeneral Erdoğan Karakuş’da Televizyon’da belirtti) göre, kozmik odadaki devlet sırrı niteliğindeki bilgiler FETÖ mensuplarının eline geçti. Başbuğ, bu süreçte 856 kişilik gizli görev ağının deşifre edildiğini; bunların 200’den fazlasının PKK içerisinde, diğerlerinin ise dünyanın çeşitli bölgelerinde görev yapan Türk istihbarat unsurları olduğunu ifade etti.
Bu kişilerin ifşa edilmesiyle Türkiye’nin istihbarat kapasitesinin ağır bir darbe aldığı, istihbarat unsurlarının infaz edildiği ve çok ciddi sonuçlar doğduğu belirtildi.
Peki sonra ne oldu?
Bazıları, kendilerine karşı kurulduğuna inandıkları bu kumpas düzeninin mahkemelerinde ifade verdi, savunma yaptı ve hukuk yoluyla “mücadele” etmeye çalıştı.
Ancak asıl soru şuydu:
Karşınızdaki yapı hukuk görüntüsü altında kurulmuş bir kumpas düzeniyse, yalnızca savunma metinleriyle mi mücadele edilir? Yoksa mahkemeye çıkmayarak ve ifade vermeyerek mi?
İşte burada insanın aklına Atatürk geliyor.
Acaba Mustafa Kemal Atatürk böyle bir durumda ne yapardı?
Saatlerce ifade mi verirdi?
Mahkemeye gidip, kendisine karşı kurulduğuna inandığı bir düzenin hâkim ve savcılarının karşısında savunma mı yapardı?
Benim kanaatime göre Atatürk, böyle bir durumda olayların sonucunu başkalarının belirlediği bir sürecin parçası olmayı kabul etmezdi.
Çünkü onun mücadele anlayışı; beklemek, savunmaya çekilmek ve kararın başkaları tarafından verilmesini izlemek değil, şartları değiştirecek bir irade ortaya koymaktı.
Bu nedenle eleştirenlerin “CIA-MOSSAD bağlantılı FETÖ-Erdoğan yapılanmasının kurduğu kumpas mahkemeleri” olarak nitelendirdiği süreçlerde görev yapan FETÖ-Erdoğancı hâkim ve savcılar da bu tartışmanın merkezinde yer aldı.
Bu bakış açısına göre mesele sadece birkaç dava değildi; devlet kurumlarını ele geçiren bir yapının hukuk görüntüsü altında yürüttüğü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı büyük bir tasfiye süreciydi.
Yine bu değerlendirmeyi yapanlara göre, Erdoğan-FETÖ ilişkileri ve bu yapının ortaya çıkış süreci Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük siyasi kırılmalardan biri oldu. Onlara göre bu süreç, devlet yapısında derin değişimlere ve Türkiye’nin geleceğini etkileyen sonuçlara yol açtı.
Peki Atatürk ne yapardı?
Yoksa Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Saldıray Berk gibi kararlı bir duruş mu sergilerdi?
Bana göre cevap açıktır.
Atatürk, şartlar ne olursa olsun iradesini teslim etmezdi. Ülkenin kaderini başkalarının kurduğu oyunlara bırakmaz, gerektiğinde tarihsel sorumluluk alırdı.
Atatürk’ün subay anlayışı; sadece emir bekleyen, prosedürlerin arkasına saklanan bir memur anlayışı değildi. Gerektiğinde risk alan, irade ortaya koyan ve milletin geleceği için sorumluluk üstlenen bir subay anlayışıydı.
Bana göre o gün Atatürk’ün ruhunu arayanlar, onu yalnızca CIA-NATO tarafından kurgulandığı düşünülen kumpas mahkemelerinin salonlarında yapılan savunmalarda değil; Saldıray Berk ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun temsil ettiği kararlı duruşta aramalıdır.
Çünkü fark şudur:
Biri, “Emredersiniz.” diyerek tarihin akışını izler.
Diğeri ise, “Buraya kadar.” diyerek tarihin yönünü değiştirmeye çalışır.
Ve benim değerlendirmeme göre, eğer o dönemde Saldıray Berk ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun tavrı tüm TSK’da hâkim olsaydı; aynı dinî-siyasi amaçlarla Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirildiği bilinen ne 15 Temmuz’daki FETÖ darbe girişimi ne de Erdoğancı 16 Temmuz darbesi sonrasında yaşanan siyasi kırılmalar ve tasfiyeler Türkiye’nin önüne bu şekilde gelirdi.
Böyle bir durumda Türkiye’nin rejim tartışmaları, yeni anayasa arayışları ve PKK terör örgütü ile Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen müzakere süreçleri de yaşanmazdı.
Çünkü mesele sadece bir dava veya birkaç subayın kaderi değildi.
Mesele, bir devletin kritik anlarda nasıl davrandığıydı.
İşte Atatürk gibi Türk subayı olmakla, Orient tipi memur zihniyetli subay olmak arasındaki fark budur.




Bir yanıt yazın