Blog

  • DR.FRANKENSTEIN

    DR.FRANKENSTEIN

    İngiliz Mary Shelley, Dr.Frankenstein adlı ünlü eserinde,doktorun bilimsel kibri ve Tanrı’nın yerine geçme arzusu ile yarattığı ucubenin aracılığıyla “Madem beni sevmeyecektin,beni neden yarattın?” feryadı ile Tanrı’ya başkaldırışını yazıyor.
    Rasyonel aklın egemenliğine karşı toplum dışında kalan, kendi savaşını veren, bu savaşta yenilen insanların romantik ve acıklı başkaldırısını anlatıyor.
    ABD’nin askeri gücünü yedekte tutarak etkili ekonomik ve siyasi gücü ile demokrasi, yetki devri,yeniden yapılandırmalar gibi yöntemlerle sınırsız bir dünyayı oluşturma düşünü andırıyor.

    *
    ABD kendisine küresel güc ve İsrail’e güvenlik sağlamayı teminen Türkiye ve Osmanlı’nın ardından oluşan devletlerde İslami hareketler vasıtasıyla kurulacak İslam Birliğinin,
    Hem,değişim sürecinde ülkelerin ekonomik ve sosyo-politik değişkenlerinin birbiriyle etkileştirilmesiyle zayıflatılmaları,
    Hem de -bu sayede, sağlanacak maksimum kârın lideri olduğu küresel ekonomiye ilişiklenmesini amaçlamıştır…

    *
    Fakat – birincisi;dünyanın bölgesel pazarlarla çeşitlenmesinden yana özgür birey ya da ulusların, Alman Filozof Friedrich Nietzsche’nin, “Sen yeni bir kudret ve yeni bir hak mısın? Kendi kendine dönen bir çark mısın? Yıldızları da zorlayabilir misin senin etrafında dönsünler diye? ” fikrinden gelişen kapitalist toplumculuğa nesnel ve Ortadoks eleştiri ile verilen eşitlik mücadelesi karşısında çaresiz kalınmıştır.
    İkincisi,ABD’nin Türkiye ve İslam ülkelerinde besleyip yetiştirdiği, İslamcılığın demokrasiye aykırı olmadığı önyargısında Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen,Muhammed Mursi gibi İslamcı dini ve siyasi liderlerin;
    Küresel zenginliğin başlıca hammaddesi ve ürünü olan “Bilgi”nin yaratılması ve sermaye hareketlerine cazibe oluşturması anlamında “İletişim”i anlamaktan çok uzak oldukları -ancak,
    Batı’nın aydınlama yöntemlerini tersledikleri için dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesi yerine nifakçı,ikiyüzlü ve takiyyeci karakterleri, ekonomik ve siyasal yönetim anlayışlarıyla bireysel ve toplumsal hafızayı zayıflatmak suretiyle tuhaf ve rahatsız edici sosyo-kültürel yapılar kurdukları görülmüştür.

    *
    Bu lider ve kadroların -birincisi, İslamcı siyaset ile Türkiye’den İslam coğrafyasında siyasi ve ekonomik durumda istikrar ve büyüme için gereken çok yüksek maliyetin tedarikinde stratejilerin eksikleri nedeniyle kilit sorunları asla çözemeyeceklerine ikna olunmuştur.
    İkincisi,bu lider ve kadroların İslam Birliği felsefesinde ayrı-gayrıları olmayan hizmetkârlar olduğu ve kitlelerini Batı tipi düzenin gayri İslami bir istibdat düzeni olduğuna azmettirdikleri -sonuçta,İslami radikalizmi ürettikleri görülmüştür.
    Üçüncüsü, bu lider ve kadroların oluşturduğu dinamiklerin İsrail’in bölgedeki izolasyonunu büyüttüğü,kapsamlı bir Ortadoğu barışının fiilen beklemede kalmasına neden olduğu farkedilmiştir.
    Dördüncüsü, ABD Suriye’deki iç savaşın Ortadoğu’nun parçalanmasında son perde olacağını görmüş, bölgeyi bir arada tutma ve hoşgörü, özgürlük ve demokratik istikrar temelinde yeniden inşa etmek fırsatını -mesela,Rusya’ya kaptırmamayı -teminen,
    Rusya’nın ekonomik ve siyasi alanda hem bölgede hem de küresel bazda artan gücü beraberinde yeni askeri ve ekonomik birliktelik ortaya çıkararak sağlamanın faydasına inanılmıştır.

    *
    Bölge lideri Rusya’nın da katılımı ile çeşitlenen ve “Güvenlik,Refah,Değerler” bileşeninde ABD’nin Uluslarararası Düzen’inden yükselen ve biricik alternatifi “Güçlü Amerika için Küresel Güvenlik, İstikrar ve Gelişme” konseptinin çökmesi olan yeni bir strateji geliştirilmiş bulunuyor.
    İsrail’in güvenliği merkeze alınmış, İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planı için Ortadoğu’da Suriye savaşının bölgeye yayılmasının önlenmesi,radikalizmin tasfiye edilmesi, yeni Suriye’nin kurulması- ardından, İran’ın nükleer programına diplomatik çözüm bulunması süreci yürütülüyor.

    *
    ABD ve Rusya’nın koordinasyonunda yeni Suriye’nin kurulmasında kritik eşik,muhaliflerin de Esad’ın da olduğu bir masa etrafında -henüz, tarihi belirlenmeyen Cenevre-2 Konferansı’dır.
    Önce ABD ve Rusya’nın işbirliği ve istihbaratlarıyla -bilhassa,Türkiye,Suriye,Irak’ta yuvalanmış İslami radikalizmin tasfiyesi,
    Radikalizmden arınmış zayıf ve dağınık Suriye muhaliflerinin müzakere masasında olabilmelerini teminen silah desteği ile Esad rejiminin güçlü ordusu karşısında dengelenmesi sağlanıyor.
    Sonra, Cenevre Konferansı ve sonuçlarının uluslararası hukuka ve küresel sistem ağlarına yansıtılması için Erdoğan’ın, Mursi’nin ülkelerini tüm müslümanların haklarını savunan dini bir çekirdek haline getirme siyasetinden başlanarak tasfiye edilmeleri için ortak bir pozisyon sergilenmesi sürecine yürünüyor -ki,ilerisi,
    Türkiye’nin uluslararası hukuk teminatı Lozan Barış Anlaşması’dan Kürtler ve Ermeniler lehinde kimi önerilerin gelişeceği ve -bugünün, Eşbaşkan Başbakanı ve şürekasının tüm ceddine dehşetin yağacağı süreçtir.

    *
    Başbakan Erdoğan,uluslararası hukuka rağmen müdahale ettiği Suriye’de 100 bin insanın öldürülmesinin bir amilidir, tasfiye edilmeye şiddetle direniyor.
    Atılı suçun Esad’a kalması için -hâlâ, Cenevre Konferansı’na Esad’ın gitmemesi ön koşulunu dayatıyor,kayıtsız Özgür Suriye ordusunu destekliyor ve Suudi Arabistan,Mısır,Tunus,Katar’ın konferansa katılımını engellediği söyleniyor.

    *
    İşte Mısır, Başbakan Erdoğan ile İslam Birliği felsefesinin hizmetkârı Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin göreve başlamasının 1.yıldönümünde gergin günler yaşıyor.
    Mursi’nin iktidarı “müminler, kendi sorunlarını ancak şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle çözebileceklerdir”esasında dayanıyor -nitekim, Mısır rejimin siyasi ve hukukî kimliğini İslami düzene-şeriata değiştirmiştir, ilerici ve ulusalcı güçlere karşı duruyor!
    Mısır’da bulunan siyasi güçlerin hiç biri ülke nufusunun çoğunluğunu temsil etmiyor,Mursi ne tedbir alırsa alsın nufusun büyük kısmınca desteklenmiyor.
    Muhalif Mısırlılar, Müslüman Kardeşlerin ülkeyi ekonomi ve siyasette uçurum kenarına getirdiği kanısındadır, Cumhurbaşkanı Mursi’nin yanlıları ise İslam faktörünün daha da güçlendirilmesinden yana şiddetle direniyor.
    Bu keşmekeşin hemen İsrail’in yanıbaşında yaşanması Cenevre Konferansıyla Ortadoğu’nun barışa evrilmesini engelliyor, Konferans’ın tarihi mütemadiyen ötelenirken, İsrail kabuslar yaşıyor…

    *
    ABD’nin İslamın demokrasiye aykırı olmadığı öngörüsüne kandığı ve yol verdiği İslamcı siyasetin nirengi noktası İslam Birliğinin ne menem bir küresel tehdit olduğu anlaşılmıştır.
    Bu ucubenin taraftarları -şimdi,”Madem beni sevmeyecektin,beni neden yarattın?” infialindedir…

    30.6.2014

  • “Atatürk’ü İsrail Öldürdü!”

    “Atatürk’ü İsrail Öldürdü!”

    Gazeteci Fatih Tezcan, “Mustafa Kemal Atatürk’ü İsrail zehirleyerek öldürdü. Tekrar otopsi yapılsın” dedi…

    OCU ALINACAKA Haber’de yayınlanan ‘%100 Siyaset’ programında şok bir iddia ortaya atıldı. Star gazetesi Yazarı Hikmet Genç, CHP Eski MYK Üyesi Savcı Sayan, gazeteci Fatih Tezcan ve analist İlhami Işık’ın katıldığı programda Tezcan, çok konuşulacak iddialarda bulundu.

    Tezcan’ın iddiaları şöyle:

    “Emperyalistler masaya oturduğunda kim Kemalist, kim AK Partili, kim CHP’li diye bakmaz. Kimi nasıl kullanacaklarına bakarlar. Türkiye’de 3 Kasım 2002’den başlayan bir devrim söz konusu. Geçenlerde 1960’tan kalan Menderes’i asanların yazdırdığı ‘Ak Devrim’ adlı kitap elime geçti. Orada çok önemli bilgiler var. Gezi Parkı eylemlerinde hedef Erdoğan mı gerçekten? Hayır değil. Erdoğan’ın yerinde her kim olursa olsun aynı şekilde pozisyon alacaktır. Gezi eylemleri gericidir.

    11.11.2011 tarihinde Gezi Parkı’nda olan bir mevzu var. Mehmet Ali Alabora’nın videosunu izledik. 11.11.11’in özelliği simetrik bir rakam olmasıdır. Kabalizm için bu rakam çok önemlidir. Mısır’da Keops Piramiti o gün kapatıldı. Mısır Arkeoloji bölümüne internetten ‘Orada eylem yapacağız’ diye yüzlerce mesaj almışlar. Doların üzerindeki gözün işareti kabalistiktir. Kabalizm, Yahudi mistisizmidir. İlluminati, Kabalizm desteklidir. İlluminati bildiğimizden çok daha büyük bir mevzudur. Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan bu topraklardan maksimum ne alabilirizin peşindeler. AK Parti ile başlayan süreç ‘Hiçbir şey alamazsınız’ demiştir. Artık 3. Köprüyü, Kanalistanbul’u biz yapıyoruz. Gezi darbe girişimidir. Siz emperyalizme pay vermediğiniz zaman size bu girişimi yaparlar.

    “İSRAİL’İN KURULMASINA KARŞI ÇIKTIĞI İÇİN ATATÜRK ÖLDÜRÜLDÜ”

    Ne olur devlet yetkilileri duysun Mustafa Kemal Atatürk’e tekrar bir otopsi yapılsın. Yüzde 100 söylüyorum, yarın yazarlığı bırakırım nüfus cüzdanımı Marmara’ya atarım. İngiltere, ‘İsrail 1936’da kurulacak’ dedi, 1937’de Atatürk ‘Canımız pahasına buna karşı çıkarız’ dedi, 1938’de öldürüldü. Bu Türkiye’nin insanlarını Kemalistiyle, Müslümanlarıyla birbirine yaklaştıracak olgudur. ‘Türkiye Türklerindir’ mottosunu söyleyen gazete 1 Mayıs 1948’te İsrail’in kurulmasına karşı çıkan İnönü’ye karşı kuruldu. Sen nasıl bir oyun oynuyorsun bana? Bu gazetenin daha sonra MOSSAD ile işbirliği ortaya çıktı.”

    .haberhilal

  • CIA Suriyeli muhalifleri İncirlik’te eğitti

    CIA Suriyeli muhalifleri İncirlik’te eğitti

    Alman basını, Adana’daki İncirlik Üssü’nde, Esad rejimi karşıtlarına antitank silahları ve uçaksavar füzeleri eğitimi verildiğini yazdı.

    Ali GÜLEN – SOZCU

    Gezi Parkı eylemlerinde polisin sert müdahalesini eleştiren Almanya ile diplomatik kriz sürerken; Alman basını, ”CIA, Suriye rejimi karşıtlarını Türkiye’deki üslerde eğitiyor” iddiasında bulundu. ”Suriye’nin Dostları” grubunun Dışişleri Bakanları’nın Katar’da yaptığı toplantıda, rejim karşıtlarına askeri yardım yoluyla destek kararı çıktı. Toplantı sırasında ABD Dışişleri’nden gelen açıklamada, Esad rejimine direnen grup ve militanlara Türkiye ile Ürdün’de Amerikan Gizli Haber Alma Teşkilatı (CIA) tarafından ‘gizli’ eğitim verildiği belirtildi. Rejim karşıtlarına antitank silahları ve uçaksavar füzeleri eğitimi yaptırıldığı açıklandı. Alman Focus Dergisi, ”Türkiye ve Ürdün’de eğitim… CIA, gerillaları savaşa hazırlıyor” başlığını attı.
    MECLİS KARARI VAR MI?
    ABD’li Los Angeles Times’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi de ”CIA ve eğitimli özel birlikler birkaç aydır bu eğitimleri veriyor” yorumunu yaptı. Rejim karşıtlarının bir süre önce modern silahlar aldığını ve çatışmaların seyrini değiştirecek donanıma sahip olduğunu belirten Özgür Suriye Ordusu sözcüsü Luai Mukdad, ”Bu silahları kullanabilmek için özel bir eğitim talep ettik” diye konuşmuştu.

    Meclis’in, ”Yabancı ülke askerlerine ülke topraklarında silahlı eğitim verilmesi” konusunda bir kararı yokken, bunun hükümet izniyle yapıldığı yorumlarına neden oldu.

  • Eski MİT’çi Eymür: Bölünme endişesi taşıyorum

    Eski MİT’çi Eymür: Bölünme endişesi taşıyorum

    Eski Mit’çi Eymür: Bölünme…

    eymurEymür’den çarpıcı çıkış…

    Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bir dönem önemli görevlerde bulunan Mehmet Eymür kaleme aldığı yazısında “Son günlerde Cizre’den gelen PKK ile ilgili tatsız haberleri gördükçe, ABD elçisinin zamansız Güneydoğu seyahatini de dikkate alıp Türkiye’nin bölünmesi ve istikrarı açısından derin endişeler taşıyorum!” dedi.

    Türkiye’ye biçilen rol netleşiyor

    Türkİye’nin iyi tanıdığı isimlerden eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, bir internet sitesinde ilginç ifadelerle ‘bölünme’ uyarısı yaptı. Eymür, “Türkiye’ye biçilen rol” başlıklı yazısında; Gezi olaylarının gölgesinde kalan son gelişmeleri ve endişelerini, ABD eski Başkanı Bill Clinton ve CIA Orta Doğu Dairesi eski Sorumlusu ve Büyük Orta Doğu Projesi’nin baş mimarı Graham Fuller’in ‘kritik’ değerlendirmelerini hatırlatarak ortaya koydu. İşte Eymür’ün profesyonel bakışıyla görünen tablo:

    Dönemin mimarları, ılımlı İslam

    Herkes tedirginlik içinde, ne olacağını soruyor. Cevap “Batı’nın ülkemize biçtiği rol”ün iyi tahlil edilmesi ile açığa çıkar. Daha önce yazmıştım; Batı, özellikle ABD, Türkiye’nin rolünü 1990’lı yıllarda biçmişti. Fuller, “Din siyasete soyununca gerçekçi bazı tavizler vermesi gerekir” diyor, Türkiye için 3 unsurun “demokrasi, laiklik ve din”in altını çiziyordu.

    Kırmızı çizgiyi Clinton çekmişti!

    ClInton, 1999’da Türkiye ziyareti öncesi konferansta “Onlara Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış tarzı ve Avrupalı güçlerin bu süreçte aldıkları kararlarla şekillendiğini anlatacağım. Türkiye demokratik, laik bir İslam ülkesi özelliğini korursa ümitli bir geleceğe kavuşuruz” demişti. Unsurlardan biri eksilirse müdahale edileceği kuvvetli bir varsayımdır!

    Eski MİT’çi Eymur’den bölünme uyarısı

    “ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin zamansız Doğu ve Güneydoğu seyahati ve son günlerde Cizre’den gelen PKK ile ilgili tatsız haberleri gördükçe, Türkiye’nin bölüneceği endişesini taşıyorum”

    Eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, son günlerde terör örgütü PKK içindeki gelişmeler ve ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin zamansız Doğu ve Güneydoğu bölgelerine yaptığı ziyaretleri yorumlarken, “Bu olayları birlikte ele aldığımızda, Türkiye’nin bölünmesi ve istikrarı açısından derin endişeler taşıyorum” dedi. MİT Müsteşarlığı’nın “tasviye” edildiğini açıkladığı Kontrterör Dairesi eski Başkanı Eymür, “son.tv” adlı internet sitesindeki köşesinde kaleme aldığı “Türkiye’ye biçilen rol” başlıklı yazısında, Türkiye’nin geleceği konusundaki endişelerini dile getirdi. Eymür, bu endişelerini ABD eski Başkanı Bill Clinton ile CIA Orta Doğu Dairesi eski Sorumlusu ve Büyük Orta Doğu Projesi’nin baş mimarı Graham Fuller’in değerlendirmelerine dayandırdı.

    Herkes tedirgin

    Mehmet Eymür, bu konuda herkesin tedirginlik içinde olduğunu, yakın dostlarının kendisine, “Acaba Türkiye İran gibi olur mu” sorusunu sorduklarını belirterek, bu sorunun cevabının, “Batı’nın ülkemize biçtiği rolün” iyi tahlil edilmesi ile açığa çıkacağına dikkat çekti. Eymür, daha önce de “Yaşadığımız Günlerin Mimarları Ve Ilımlı İslam” başlıklı bir yazı yazdığını hatırlatarak, “O yazıda daha 1990’lı yıllarda batı dünyasının, özellikle Amerika’nın günümüz Türkiye’sine nasıl bir rol biçtiği belli oluyordu” diyor. Eymür’ün yazısı şöyle devam ediyor:

    Laiklikle barışmak

    “O yazımda merhum gazeteci Ufuk Güldemir’in sorularını cevaplayan CIA Orta Doğu Dairesi eski Sorumlusu ve Büyük Orta Doğu Projesi’nin baş mimarı Graham Fuller şöyle diyordu: Mısır’daki, diğer Arap ülkelerindeki İslâmî hareket, ’İslâm tariktir’diyor. Yani ’yolumuz odur’ diyor. Bunu söyleyebilirler, ama bu kanıtlanmış bir gerçek değildir. Hele siyasi bir program hiç değildir. Siyasi yaşama katılıp, sanat, vergi, sağlık, eğitim ve sanayi politikalarının spesifik hatlarını açıklamak zorunda kaldıklarında, lâiklikle barışmaktan başka çare bulamıyorlar. O zaman İslâm’ın arkasına saklanma imkânları kalmıyor. Somutlaşmak durumunda kalıyorlar. Somutlaşma da uzlaşmayı beraberinde getiriyor.

    Din siyasete soyundu

    Eğer şiddete başvuran, devleti yıkıp İslâmî dikdatörlük kurmak isteyen bir eğilim varsa ki, bu çok olumsuzdur, o zaman demokratik devlet elbette güvenliğini sağlayacak adımları atar. Zaten İslami harekatın önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Diğer yandan İslam’ın bir de özel yaşamda yeri var ki, o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslam, ister Hıristiyanlık olsun, din birey yaşamındaki ahlaki değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca o zaman gerçekçi bazı ’tavizler’ vermesi gerekiyor. Gördüğünüz gibi Türkiye’ye biçilen rolde istikrarlı bir şekilde yürütülmesi gereken üç ana unsur var. ’Demokrasi, laiklik ve din’. Bu unsurlar olmadığı veya demokrasi ve laiklik gibi unsurlardan biri veya birkaçı eksik olduğu takdirde, sadece iç güçlerin değil, dışarıdaki süper güçlerin de Türkiye’ye belli yöntemlerle müdahale edeceği kuvvetli bir varsayımdır. Nitekim son günlerde benzer müdahaleleri görüyoruz. Bu nedenle ben Türkiye’nin İran tarzı bir İslam devleti olabileceğini düşünmüyorum. Ancak son günlerde Cizre’den gelen PKK ile ilgili tatsız haberleri gördükçe, ABD Büyükelçisi’nin zamansız Doğu ve Güneydoğu seyahatini de dikkate alıp, Türkiye’nin bölünmesi ve istikrarı açısından derin endişeler taşıyorum. Bakalım bu tatsız oyun nereye kadar gidecek.”

    yeniçağ

  • Toplumdaki rahatsızlıklar ve bölünme endişesi…

    Toplumdaki rahatsızlıklar ve bölünme endişesi…

    Türkiye’deki son iki aydan bu yana gelişen olaylara baktığımızda, toplumda son derece bir gerginliğin, endişenin ve bölünme korkusunun var olduğunu açık biçimde görüyoruz. Toplumun bu eğilimi, çeşitli eylem ve seslendirme biçimleri ile de ortaya çıkıyor. Bu gerginlik, endişe, korku sürdükçe toplumsal barışı sağlamanın da zor olduğunu artık bizi yönetenlerin bilmesi ve ona göre önlem alması gerekiyor. AKP Hükümeti’nin ortada sanki hiçbir şey yokmuş ve olmuyormuş gibi bir tavır içinde görünmesi ve her şeyi mükemmel görmesi bize göre büyük bir yanlışlık ve yanılgıdır.

    Gezi direnişinden sonra, özellikle aydın, sanatçı, siyasetçi, yazar ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin “Kaygılıyız” başlığı altında gazetelere verdikleri ilan, yaptıkları açıklamalar, hiç kuşkusuz çoğunluğun sesi olarak değerlendirilmelidir. Toplumun çok büyük bir kesimi gerçek anlamda gerginlik yaşıyor ve rahat değil. Bunun artık daha geç kalınmadan değerlendirilmesi ve gereken önlemlerin alınması gerekmektedir.

    “Kaygılıyız” başlığı altındaki ilanda, toplumun önde gelen isimleri bakınız ne diyor, kendilerini dinleyelim:

    “Ortada yine bir öfke ve nefret kokusu var. Sanatı ve sanatçıyı değersizleştirme, hedef gösterme, itibarsızlaştırma, suçlama, baskı altına alma girişimleri olanca hızıyla sürüp gidiyor. ‘Ayaklar baş oldu’ sözünü sakınmadan söyleyen dil, topluma nefret tohumları ekiyor. ‘Siz ve biz’ söylemi, toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor.”

    BÖLÜNME ENDİŞESİ ARTIYOR

    Hükümetin, PKK ile “barış süreci” başlatmış olması, Doğu ve Güneydoğu’da PKK ve yandaşlarının adeta buralarda devlet içinde devlet görüntüsü vermesi yenilir yutulur gibi değildir. Türkiye’yi bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, aynı gerginliğin, endişenin Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürt vatandaşlarımızda da var olduğunu görüyoruz.

    Ülkeye barışın gelmesini, huzur ortamının sağlanmasını hepimiz istiyoruz. Bunu isterken, bölünme endişemizi de dile getirmeden edemiyoruz. Çünkü başlatılan süreç ülkeyi bir bölünme noktasına götürüyor. Gelişen olaylar, yapılan açıklamalar bunu açık biçimde gözler önüne seriyor. Hükümet olanlar, bu konuda yapılan tüm açıklamalara, endişelere ne acıdır ki kulaklarını tıkıyor.

    Geçenlerde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)’de uzun süre önemli görevlerde bulunan Mehmet Eymür, kaleme aldığı bir yazsında ilginç saptamalarda bulunuyor. Bugün, toplumun çok büyük kesiminin endişelerine ışık tutar biçimde “Bölünme endişesi taşıyorum” diyor.

    TÜRKİYE’YE BİÇİLEN ROL

    Eymür, yazısında özellikle Cizre’deki olayların önemine parmak basıyor, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi’nin Doğu ve Güneydoğu’ya zamansız ziyaretlerinin masaya yatırılması gerektiğinin altını çiziyor. “Herkes tedirginlik içinde, ne olacağını soruyor. Cevap Batı’nın ülkemize biçtiği rol’ün iyi tahlil edilmesi ile açığa çıkar” diyor. Konumuz içinde olduğu için Eymür’ün yazısından kısa bir alıntıyı silerle paylaşmak istedik:

    “ Eğer şiddete başvuran, devleti yıkıp İslâmî diktatörlük kurmak isteyen bir eğilim varsa ki, bu çok olumsuzdur, o zaman demokratik devlet elbette güvenliğini sağlayacak adımları atar. Zaten İslami harekâtın önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Diğer yandan İslam’ın bir de özel yaşamda yeri var ki, o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslam, ister Hıristiyanlık olsun, din birey yaşamındaki ahlaki değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca o zaman gerçekçi bazı ’tavizler’ vermesi gerekiyor. Gördüğünüz gibi Türkiye’ye biçilen rolde istikrarlı bir şekilde yürütülmesi gereken üç ana unsur var. ’Demokrasi, laiklik ve din’. Bu unsurlar olmadığı veya demokrasi ve laiklik gibi unsurlardan biri veya birkaçı eksik olduğu takdirde, sadece iç güçlerin değil, dışarıdaki süper güçlerin de Türkiye’ye belli yöntemlerle müdahale edeceği kuvvetli bir varsayımdır. Nitekim son günlerde benzer müdahaleleri görüyoruz. Bu nedenle ben Türkiye’nin İran tarzı bir İslam devleti olabileceğini düşünmüyorum. Ancak son günlerde Cizre’den gelen PKK ile ilgili tatsız haberleri gördükçe, ABD Büyükelçisi’nin zamansız Doğu ve Güneydoğu seyahatini de dikkate alıp, Türkiye’nin bölünmesi ve istikrarı açısından derin endişeler taşıyorum. Bakalım bu tatsız oyun nereye kadar gidecek.”

    Toplumdaki rahatsızlık ve bölünme endişesi ile ilgili görüş ve yorumlarımızı önümüzdeki günlerde sizlerle başka yazılarımızda paylaşmayı sürdüreceğiz.

  • AKP gerçeği -2-

    AKP gerçeği -2-

    AKP YOLSUZLUK BROŞÜRÜ

    1. AYDA 9 MİLYAR MAAŞLA GEÇİNEMEYEN BİR BAŞBAKAN.
    7 yılda dolar milyarderi olan Recep Tayyip Erdoğan, ayda 9 milyar liralık Başbakanlık maaşıyla geçinemediğini söylüyor!
    Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olduğu gün açıklanan serveti: “Kasımpaşa’da bir daire, Maltepe’de bir kooperatif hissesi, Bolluca da (Gaziosmanpaşa) 346 metrekare arsa, Burak Gıda ve Ticaret Limited Şirketinde yüzde 10 hisse.” (20 Şubat 1994 tarihli SABAH Gazetesi). 7 yıl sonra Rahmi Koç, ‘Tayyip Bey 1 milyar dolar para biriktirmiş.” açıklamasını yaptı (3 Ağustos 2001-CNN Türk).
    Başbakanın 26 yaşındaki oğlu Ahmet Burak Erdoğan, 2.325.000 dolara bir kuru yük gemisi aldı. Başbakanın diğer oğlu Bilal Erdoğan, ABD’de 261.000 dolara daire sahibi oldu.
    Ayrıca iki kardeş, Çamlıca Kısıklıda “tapu kayıtlarına göre” 1 trilyon liralık villanın sahibi oldular. Başbakan, aynı yerde, içi 450 metrekare olan villanın bir benzerini kendisi için satın aldı.
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Ben ticaret yapmasam, oradan para kazanmasam, bu maaşla (Başbakanlık maaşı) geçinemem.” diyor.
    Peki, halk nasıl geçinsin?

    2. NAYLON FATURA DÜZENLEMEKTEN SANIK BİR MALİYE BAKANI.
    Sanık Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah Unakıtan, hiç çalışmadan, yorulmadan, oturduğu yerde bir kalemde 366 milyar lira kazanıyor.
    Peki nasıl? 17 Nisan 2003 tarihinde önce mısır ithalatındaki gümrük vergisi %20′ye indiriliyor. 4 Ağustos 2003 tarihinde Kemal Unakıtan’ın oğlu 4000 ton mısır ithal ediyor. İthalat işlemi bittikten sonra, 8 Ağustos 2003 tarihinde mısır ithalinde gümrük vergisi yeniden %45′e çıkarılıyor.
    Kimin hakkı yeniyor? Tabii ki halkın!
    Abdullah Unakıtan, pastörize yumurta ithalatı işine de giriyor. Önce şirketi AB Gıda San. ve Tic. A.Ş.’ye 2,5 milyon YTL’lik teşvik belgesi veriliyor. İşe başlamadan önce pastörize yumurtada KDV oranları %18′den %8′e indiriliyor.
    Yani Maliye Bakanı, aileye çalışıyor!

    3. BİR ARSA SATIŞINDAN BİR TRİLYON VERMEYEN BİR MALİYE BAKANI.
    Kemal Unakıtan, kendi aldığı mülkü kendine sattı, 19 ayda 1.244.400.000.000 TL kazandı!
    İzmir’in Foça ilçesinde bir taşınmaz, Kemal Unakıtan’a ait BEM Dış Ticaret A.Ş. tarafından 12 Ekim 2000 tarihinde 15.600.000.000 TL’ye satın alındı. Aynı taşınmaz, 10 Mayıs 2002 tarihinde, yani 19 ay sonra 1.260.000.000.000 TL’ye bir özel finans kurumuna satıldı. Satan şirketin ortağı Kemal Unakıtan, alan şirketin genel müdürü de Kemal Unakıtan!
    Bu olağanüstü kârdan kurumlar vergi ödenmedi, şirket tasfiye edildi.

    4. 13 GÜNDE 219 YOL İHALESİ.
    AKP hükümeti 18 Kasım 2002de kuruldu. Hükümetin henüz ilk 13 gününde, 31 Aralık 2002 tarihine kadar, tam 219 adet yol ihalesi yapıldı. Toplamı 52 trilyon lira olan ihale bedelleri, Sayıştay vizesinden kaçırılmak için 750 milyar lirayı aşmayacak şekilde ayarlandı. Böylece, yolsuzluk saptamasın diye Sayıştay devre dışı bırakıldı.
    Yolsuzluk yapmadığını söyleyen bir hükümet, Sayıştay denetiminden niçin kaçar?

    5. YEŞİL KARTLI AKP’Lİ MÜTEAHHİT.

    TCDD’nin açtığı 50 istasyon yenileme ihalesinin 10′unu alan AKP Kadın Kolları MKYK üyesi Emine Alioğlu’nun yeşil kartlı olduğu ortaya çıktı.
    Emine Hanım’ın şirketinin sermayesi, 25 milyar lira. Hem devletten ihale al, hem de fakir fukaranın hakkı olan yeşil kartı kullanıp, devleti soy…
    İşte AKP’nln devleti soyma anlayışının en somut örneği.

    6. HORTUMCULAR VIP SALONUNU KULLANMAYA DEVAM EDİYOR.

    Adalet Bakanı Cemil Çiçek, “Havaalanının VIP salonunda bankasına el konulan birisini gördüm. Adamın ayakkabısının fiyatına bir ay evrak memuru çalıştırıyorum. Nasıl olur, VlP’te ne işi var diye baktım.” diyebiliyor. Aradan 4,5 yıl geçti, bu konuda hiç birşey yapılmadı.
    Aynı adamlar, bugün de VIP kapısından geçiyorlar.

    7. HORTUMCU HELİKOPTERİYLE, HORTUMCU KÖŞKÜNE GİDEN BİR BAŞBAKAN.
    Halis Toprak, özel helikopterini göndererek AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, Bozüyük’teki köşküne getirtti. Görüşmeye bazı hortumcu banka patronları da katıldı.
    Hortumluların helikopteriyle gezen bir Başbakan, hortumculara VIP kapısını kapatır mı?

    8. İHALESİZ 2 MİLYON DOLARLIK İŞ ALAN AKP’Lİ.
    TCDD İzmir Limanı, 15 yıllığına Reha Denizcilik adlı şirkete (toplam 2 milyar 100 milyon dolarlık iş) ihalesiz olarak bir sözleşmeyle verildi. Reha Denizcilik, sözleşme tarihinden sadece bir hafta önce kuruldu. Bu ballı işi ihalesiz alan şirketin büyük hisseli ortaklarından biri, AKP’nin Bakırköy İlçe Başkanlığı’nı yapmış olan Rahmi Genç.
    ‘Yolsuzluklarla mücadele edeceğim.”diye halka söz verip, vatandaşın oyunu alan AKP, böylece yandaşlarını devletin olanaklarıyla besliyor.

    9. HORTUMCUDAN PAHALIYA AL, YANDAŞINA UCUZA SAT.
    Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, Ceylan Grubundan, banka borcuna karşılık 52 milyon dolara Antalya’daki Deluxe Resort Otel’i aldı. Karşılığında da Ceylan Grubunun 52 milyon dolarlık borcu silindi.
    Devletin 52 milyon dolara aldığı otel, bir süre sonra 25 milyon dolara AKP yandaşı bir şirkete satıldı. Devletin bu ticaretten zararı tam 27 milyon dolar.
    Bunun adı, hortumcunun cebine devlet kesesinden para koymaktır; halktan çalmaktır…

    10. DEVLETİN 51 MİLYON DOLARLIK FABRİKASI, AKP YANDAŞINA 1,1 MİLYON DOLARA SATILDI.
    Gerçek değeri 51 milyon dolar olan Balıkesir SEKA Kağıt Fabrikası 1,1 milyon dolara AKP yandaşı Albayraklar A.Ş.’ye satıldı.
    Selüloz-İş Sendikası, mahkemeden fabrikanın satışını iptal ettirdi. Ancak bu arada şirkette 12,7 trilyonluk bir varlık kaybı tespit edildi (yaklaşık 10 milyon dolar). Halkın vergisiyle kurulan birçok şirket, AKP yandaşlarına bu şekilde peşkeş çekildi.
    Bunun adına AKP’nin özelleştirme – hortumlama politikası deniyor.

    11. VER İHALEYİ, KAP MİLLETVEKİLİNİ.
    İkinci Beyaz Enerji Operasyonu’nda AKP’nin yolsuzluk batağına ne denli girdiği telefon kayıtlarıyla da ortaya çıktı.
    Milletvekili Cemal Kaya, işadamıjbrahim Selçuk’u arayarak eşi üzerine kayıtlı Aram Şirketi’ne, EÜAŞ’dan ihale alma girişiminde bulundu. Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede, “Bu amaçla Kargamış, Özlüce ve Urfa ihaleleriyle ilgili ayrıntılı görüşmeler yaptıkları, bu görüşmelerde sanık Selçuk’un, Milletvekili Cemal Kaya’ya yapması gereken kırımları dahi söylediği, Cemal Kaya’nın teklif edilen bazı ihaleleri küçük bularak, kendisine daha büyük ihaleler vermesini istediği” ifadelerine yer veriliyor. İddianamede ayrıca, işadamı İbrahim Selçuk’un, Teftiş Kurulu Başkanı Cevdet Mal koç a baskı yapması için, AKP Genel Sekreteri İdris Naim Şahinle görüştüğü ve Malkoç’a Şahin aracılığıyla baskı yapıldığı” açıklaması da yer alıyor.
    CHP’den AKP’ye geçen, yolsuzlukları ortaya çıkınca milletvekilliğinden istifa edip ayrılan ve yargılandığı dosyadan mahkum olan Cemal Kaya, 2007 seçimlerinde AKP’den Ağrı milletvekili adayıdır.

    12. İÇİŞLERİ BAKANININ ‘   İŞ BİTİRİCİ OĞLU.
    İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Bakan olduktan sonra Türkiye Jokey Kulübü hakkında inceleme – soruşturma açtırıyor. Ancak, Türkiye Jokey Kulübü, Bakan’ın avukat oğlu Murat Aksu’yu, aylık 7,5 milyar liraya danışman olarak tutuyor.
    Yani hem hakim, hem de savcı aynı aileden…

    13. İHALEYE FESAT KARIŞTIRAN MİLLİ EĞİTİM BAKANI.

    Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir kamu kurumu, bir bakan hakkında yolsuzluk iddiasıyla ilgili olarak soruşturma açılmasını istedi.
    Milli Eğitim Bakanlığı, 7 Haziran 2004 tarihinde,135 ilköğretim okulu inşaatı için 62 ihale açtı. Ancak ihalede yapılan yolsuzluklar nedeniyle, Kamu İhale Kurumu, Başbakanlığa resmen başvurarak Mili Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hakkında soruşturma açılmasını istedi. Peki, soruşturma açıldı mı? Hayır… Yolsuzluk yapan AKP’li olduğu için özenle korundu.
    Böylece, Recep Tayyip Erdoğan, yolsuzluk yapan bir bakanı daha kanatlarının altına almış oldu.

    14. ÖZELLEŞTİRME YAĞMASINA ÖRNEK.
    Gemlik Gübre Sanayii A.Ş., 83,1 milyon dolara özelleştirildi. Oysa bu fabrikanın sadece arsası, içindeki 154 lojmanla birlikte 120 milyon dolar ediyor.
    Limanıyla birlikte fabrikayı satın alan işadamı Ali Rıza Yıldırımın basına yaptığı açıklama: “IGSAŞ gübre, 90 milyon dolara satıldı, içinde 60 milyon dolar para vardı. Eti Gümüş, 33 milyon dolara satıldı, 20 milyon dolar nakiti vardı. Gemlik Gübre bugün satılsa, iki katına satılır.”
    İşte, ülkemiz bu şekilde yoksullaştırılıyor…

    15. YAĞMAYA DEVAM: ‘   4,5 AYDA 4 MİSLİ KÂR.
    3 milyon 751 bin dolara özelleştirilen Sümerbank’ın arsasının sadece bir bölümü 13 milyon 750 bin dolara satıldı!
    Sümerbank’ın 50 yıl önce kurduğu Pamuklu Mensucat A.Ş., 13 Temmuz 2005te, Özelleştirme Yüksek Kurulunca 3 milyon 751 bin dolara, 47 ortaklı Ortak Girişim Grubuna (OGG) satıldı. OGG’nun başında AKP’li Manisa Belediye Başkanı Bülent Kar bulunuyor.
    Şirketi alan grubun ilk icraatı, Sümerbank’ın 90 dönümlük arsasının 55 dönümlük bölümünü, alışveriş merkezi yapılmak üzere KİPATESC0 şirketine 13 milyon 750 bin dolara satmak oldu. Böylece şirket, sadece arsanın bir bölümünü satarak yatırdığı paranın 4 katını 4,5 ay sonra kazanmış oldu. Kaldı ki, daha fabrikanın 35 dönümlük arsası duruyor.
    Böylece özelleştirme bir yağmaya dönüştü; bir yatıranlar daha bir yıl geçmeden 4,5 ay sonra sadece arsanın bir bölümünü satarak 4 misli kâr elde ettiler. Tabii fabrikanın satılan bir trilyonluk hurdaları bu kârın içinde değil…
    OGG Yönetim Kurulu ve AKP Manisa Belediye Başkanı Bülent Kar, ÖİB ile yaptıkları gayriresmi anlaşmanın “fabrikayı ekonomiye kazandırma amacı taşımadığını’da açıkça belirtti.
    Amaç, özelleştirmek değil, halkın hakkını yağmalamak…

    16. ULAŞTIRMA BAKANININ OĞLU NASIL GEMİ SAHİBİ OLDU?
    Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırımın oğlu Erkan Yıldırım, Almanya’daki Santour GmbH firmasından aldığı 200.000 Euro ile İtalya’da bir gemi satın aldı. Binali Yıldırım, milletvekili olmadan önce bu firmanın Genel Müdürüydü.
    Peki, Binali Yıldırım’ın oğluna 200.000 Euro para veren şirkete nasıl bir kıyak yapıldı? Türkiye Denizcilik İşletmesi’ne ait bir gemi ihalesiz olarak, Santour GmbH firmasına kiralandı!
    Kimin eli kimin cebinde?

    17. AKP’NİN ULUSAL YOLSUZLUK MARKASI: OFER
    AKP hükümeti, yasalara aykırı olarak İsrailli işadamına 6 ayda 755 milyon dolar kazandırdı!
    TÜPRAŞ’in yüzde 14,76′lık hissesi, kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla, yasadışı olarak İsrailli işadamı OFER’e 446 milyon dolara satıldı. Ancak 6 ay sonra TÜPRAŞ’ın %51 ‘lik hissesi ihaleyle satıldığında gerçek fiyatın, bu rakamın çok üstünde olduğu anlaşıldı. 6 ay arayla yapılan, biri ihaleli, diğeri ihalesiz iki işlem karşılaştırıldığında, AKP hükümetinin OFER’lere 755 milyon dolar kazandırdığı ortaya çıktı. Danıştay, ihalesiz satışın yasalara aykırılığını karara bağladı. Fakat yargı kararı yerine getirilmedi.
    Önce OFER’i tanımadığını söyleyen Tayyip Erdoğan, daha sonra bir kez görüştüğünü açıkladı. Ancak OFER’le birden fazla görüştüğü ortaya çıktı.
    Kemal Unakıtan, Kuşadası, Galataport ve Tüpraş ihaleleriyle ilgili olarak kapalı kapılar ardında OFER ailesiyle pek çok kez görüşmeler yaptı. OFER’in özel uçağıyla Hong Kong’a gitti. Umanların özelleştirilmesiyle ilgili olarak, Mehmet Kutman adlı bir işadamından ihale tekliflerini gizli yazılarla aldı.
    Hükümet, Türk halkından yana değil, OFER’den yana tavır alıyor. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve onun Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, OFER’i koruyor.

    18. AKP’NİN YEREK YOLSUZLUK MARKASI: ALİ DİBO
    AKP’lilerin kurdukları “ALİ DİBO” düzeni, AKP’nin yolsuzluklarının yerel markası oldu.
    AKP Grup Başkan Vekili Sadullah Erginin de adının karıştığı Hatay’daki yolsuzluklar zinciri, halk tarafından “ALİ DİBO” düzeni olarak adlandırılıyor. Yolsuzluğu ortaya çıkaransa bir başka AKP milletvekili. AKP Grup Başkan Vekili Sadullah Erginin kendi el yazısıyla ihalelerin AKP’lilerce nasıl paylaşıldığı belgeleriyle ortaya kondu. Bir süre sonra AKP’nin yerel yönetimlerde nasıl bir ihale yağması yaptıkları, belgeleriyle birlikte Türkiye’nin her tarafından medyanın gündemine düştü. Kısa sürede görüldü ki, “ALİ DİBO” düzeni sadece Hatay’da değil, Türkiye’nin pek çok ilinde kurulmuş. Çorum, İstanbul, Samsun, Sinop, Ankara, Kırklareli, Gümüşhane, Bolu, Afyonkarahisar, Adana ve Amasya, “ALİ DİBO” düzeninin kurulduğu başlıca iller…
    “ALİ DİBO” düzeninin medyada sık sık yer alması üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Bir AKP’li 10,20,50 milyarlık kamu ihalesine girse, o adam yandı. Elinize, dilinize dursun ya, insaf. Yani AKP’li bu memleketin evladı değil mi?” dedi. Oysa aynı Başbakan daha önce, “İş başka, siyaset başka; müteahhitlik yapmak isteyen başka yere gitsin.” demişti.
    Bizzat Başbakan, “ALİ DİBO” düzenini meşrulaştırıyor ve “ALİ DlBO”nun, AKP’nin yolsuzluklarının yerel markası olarak Türk siyasal tarihinde yerini almasını sağlıyor.

    19. BİR BAŞBAKAN DOKUNULMAZLIKLARIN KALDIRILMASINI NEDEN İSTEMEZ?
    Dokunulmazlıklar kalkarsa, başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, pek çok bakan yargılanacak!
    2002 seçimleri öncesinde, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Uğur Dündar’ın sunduğu “seçim arenası” programında dokunulmazlıkları kaldıracaklarına dair halka söz verdiler. Recep Tayyip Erdoğan, dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda daha da ileriye giderek, “Neden kürsüdeki konuşmaya dokunulmazlık olsun? Gönül ister ki, o da kalksın. El ele verip onu da kaldıralım.” dedi.
    Aradan 4,5 yıl geçti ama milletvekili dokunulmazlığı kalkmadı.

    20. AKP, NEDEN YOLSUZLUKLARIN ÜZERİNE GİDEMİYOR?
    AKP, yolsuzlukların üzerine gidemez çünkü kendisi yolsuzluk batağına batmış durumda.
    Bazı bakan, il ve ilçe başkanlarının kapalı kapılar ardında nasıl ihale pazarladıkları, belgeleri ve mahkeme kararlarıyla kesinleşmiş durumda. Yurt dışında alın teri dökerek para biriktiren vatandaşlarımızın 5 milyar doları hortumlandı; AKP kılını bile kıpırdatmadı. Bir hortumcuyla aynı safta yer alan bakanlar, gazetelerin manşetine bile çıktı.

    21. AVRUPA BİRLİĞİ TÜRKİYE’DEKİ YOLSUZLUKLAR KONUSUNDA NE DİYOR?
    Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili olarak yayınladığı 2006 yılı ilerleme raporunda, yolsuzluklar konusunda şu gerçeğin altını çizilmektedir: “…yolsuzluk yaygın ve yolsuzlukla mücadele eden makamlar ve politikalar zayıf olmaya devam etmektedir.”
    AKP iktidarının yolsuzluklarını Avrupa Komisyonu da kabul etmekte ve raporuna almakta sakınca görmemektedir.

    22. AKPNİN YOLSUZLUKLARINI AKP’Lİ MİLLETVEKİLLERİ NASIL İTİRAF EDİYOR?
    Bir AKP milletvekili diyor ki, “DUA İLE İKTİDARA GELDİK, ŞİMDİ BEDDUALAR BAŞLADI.”
    (Hamza Albayrak – AKP Amasya Milletvekili – Tempo Dergisi -3 Mayıs 2007)

  • Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ilklere imza atıyor

    Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ilklere imza atıyor

    Sadece Bodrum ve çevresinin değil, Türkiye’nin de en modern pazar yerlerinden biri olacak olan Konacık Pazarı projesi vekapsadığı yer alanı olarak da önemli bir hizmeti yerine getirecek. Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, yaptığıa açıklamada “Bu yerin yapım aşamasını sürekli denetleyip, en kısa sürede tamamlanmasını sağlayacağız” diyor.

    Konacıkj Pazar Yeri’nin yapımı büyük bir hızla devam ediyor. Pazar yeri tamamlandığında esnafın malını rahat pazarlaması, Bodrum halkının da rahatlıkla alış-veriş yapması sağlanmış olacak.

    KONACIK BELEDİYE BAŞKANI MEHMET TOSUN

    “HİZMETTE SINIR TANIMIYORUZ” DİYOR

    KONACIK’I BODRUM’UN EN MODERN

    BELDESİ HALİNE GETİREN BAŞKAN MEHMET TOSUN

    YENİ PROJELERİYLE DE İLGİ ODAĞI OLUYOR

                                                                        Konacık Belediyesi, Yarımada’da bir ilke daha imza atıyor. Bugüne kadar yaptığı çalışmalarla Bodrum Yarımadası’nda Konacık Beldesi’ni en modern kent görünümüne getiren Belediye Başkanı Mehmet Tosun, yeni projeleri ile de dikkatleri üzerine çekiyor. Başkan Tosun “Biz, belediyeciyiz.hizmet adamıyız. Yaptıklarımız ve yapacaklarımız bizim referansımızdır. Hizmet sınır tanımıyoruz”diyor.

                                                                       Yaptığı projeleri kamu vicdanıyla buluşturmaya devam eden Konacık Belediyesi, Gazderesi Cami, AKUT Hizmet Binası ve Cem Evi ile birlikte şimdi ise Muğla bölgesinin ve Bodrum Yarımadası’nın ilk modern pazar yeri projesinin çalışmalarına başladı. Kapalı otoparklı toplam 7 bin 700 metre karelik alana inşa edilecek olan “Konacık Belediyesi Modern Pazaryeri”nin ilk betonu döküldü.

                                                                      Belediye meclis üyeleri, belediye personelleri ve yüklenici firmanın elemanları ile birlikte Konacık Belediyesi Modern Pazar Yeri’nin grobetonunu attıklarını belirten Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun şunları söyledi:

                                                                      “Bugün bizim için mutlu bir gün. Çünkü Konacık için, Yarımadamız için en büyük projelerimizden birinin ilk betonunu döküyoruz. İnşallah en kısa sürede de görkemli bir temel atma töreni gerçekleştirerek. Buradaki inşaatımızı tüm hızıyla devam ettireceğiz. 6-7 aylık bir zaman dilimi içerisinde Konacık Beldemize ve Bodrum Yarımadamıza modern bir pazar yeri kazandıracağız.  Bu projenin hayata geçmesinde emeği geçen meclis üyelerimize, belediye personelimize çok teşekkür ediyorum.”

                                                                      Yerel seçimlerde MHP’den Bodrum Belediye Başkanlığı adaylığına da hazırlanan Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun, “Biz hizmet etmeyi kendimize ilke edindik. Hizmet ederken parti rozetimizi çıkarıyoruz ve bize oy verene de vermeyene de aynı mesafade duruyoruz, hizmette ayırım yapmıyoruz “diyor.

     

  • PKK’lılar suç işliyor ama ceza yok…

    PKK’lılar suç işliyor ama ceza yok…

                                                    AKP Hükümeti, suç işleyen PKK’lılara adeta kucak açıyor. Kaldı ki, daha önce suç işlemiş, ceza almış ve cezaevine konulmuş olan PKK’lıların bile gruplar halinde serbest bırakıldığını görüyoruz. Hiç kuşkusuz suç işleyen kim olursa olsun, cezasız kalmaması gerektiğini savunanlardanız. Ancak, bu konuda da ayırımcılık yapılması, bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür. Üstelik böyle hareketler, ayırımcılığı körükler, insanlarımızı da kamplara ayırır.

                                                     Bunu neden yazmak ihtiyacı duyduk, kısaca da olsa bugünkü yazımızda buna değineceğiz. Özellikle PKK’nın devlete meydan okuduğu, resmen suç işlediği noktalarda bizi yönetenlerin içine düştüğü çıkmaz ve bu suç işleyenlere karşı nelerin yapılıp yapılmadığını görmek ve öğrenmek istiyoruz. Terör örgütü PKK, meydan okuyor, her türlü sucu işliyor, devlete baş kaldırıyor, ancak bunlar yapıldığı ile kalıyor.

                                                      PKK’LILAR SUÇ İŞLİYOR AMA…

                                                         Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde terör örgütü PKK’nın YDG-H (Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi)  asayiş birimleri oluşturduğu,  binlerce kişinin katıldığı ilan töreninde YDG-H olarak Kürdistan halklarının öz savunmasını tarihsel bir sorumluluk olarak üstlendikleri ifade edildi. Özel güvenlik güçlerine diplomaları verildi. Açıkça ifade edilmesi gerekiyorsa, bu işi organize eden ve işin içinde olanların hepsi suç işlemişlerdir ve devlet de bunlar için gereğini yapmalıdır.

                                                        Tek tip elbise giyen teröristler, daha sonra kimlik kontrolleri yaptılar. Bize gelen haberlere göre yerleri tespit edilen bu gruplara güvenlik güçlerince baskın düzenlendi, çatışma çıktı. Sonrasını bilmiyoruz, çünkü konu ile ilgili hiçbir açıklama yapılmadı. Bu baskında kaç terörist yakalandı, kaçı hakkında işlem yapıldı, kaçı suçlu bulundu, tutuklandı hiç kimse bir şey bilmiyor.

                                                 Aslında bu olayı küçümsememek gerekiyor. PKK, devlet içinde devlet kurma girişiminde bulunuyor. Kendi güvenlik birimlerini oluşturuyor. Bu, tam anlamı ile bir anayasal suçtur. Bu işe giren herkes de anayasal suç işlemiştir. Gruplar halinde tutuklamaların olması gereken bir olayı yaşıyoruz ama, sanki ortada hiçbir şey olmuyormuş gibi ne yetkililer, ne karşı taraftan hiçbir açıklama yapılmıyor.

                                                          DEVLETE BAŞ KALDIRI VAR

                                                          Gelelim ikinci konuya:

                                                    Diyarbakır’ın Lice İlçesi Kayacık Köyü’nde Jandarma Karakolu’na yapımı süren ek inşaatı engellemek isteyen 200 kişilik grup ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda şu ana kadar 1 kişinin öldüğü 10 kişinin yaralandığı haberlerini aldık. Devlete karşı bir baş kaldırının olduğu bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu olaydan sonrasına da bakacağız. Olayları kimlerin çıkardığı tespite edilecek, olaya karışanlar ve suçlu olanlar görülecek bakalım kaç kişi yargı karşısına çıkarılacak, kaç kişi tutuklanacak? Böyle bir girişim olunca terör örgütü yandaşlarının tepkisi ne olacak?

                                                            Bu ülkede bir devlet, bir hukuk sitemi varsa, bu herkes için aynı şekilde işletilmelidir. Gezi Parkı ile başlayan olaylarda bu devlet, nasıl suçlu arayışına girdi, sabah baskınlarına imza attı, birçok kişinin tutuklanmasında rol oynadıysa, aynı şeyi Cizre ve Lice’deki olaylarda da göstermelidir. “Aman süreç zarar görmesin” anlayışı ile PKK ve yandaşlarının her işlediği sucu görmezden gelenler bakalım bu işlenen suçlar karşısında ne yapacaklardır?

                                                  HER FIRSATTA TEHDİT YAĞIYOR

                                                  PKK ile başlatılan “barış süreci” konusunda terör örgütüne ne vaatlerde bulunuldu bunu da tam olarak kimse bilemiyor. Ancak, Hükümet olanların PKK ile kol kola girmesi ve PKK’ya Meydanı boş bırakması sürekli tartışılacak bir konu olarak karşımızda duruyor. Gerek Öcalan, gerek Karayılan, gerekse PKK’nın siyasi uzantıları BDP’liler “sürece zarar verilmemeli” diyerek sürekli tehdit savuruyor. Yaptıkları her hukuksuzluk, işledikleri her suç ortada kalıyor. İşte, bu durumun toplumu ikiye böldüğü ve toplumsal barışı da tehdit ettiği unutuluyor.

                                                     Demokratik hakları olan şiddete baş vurulmadan yapılan eylemlere karşı güvenlik güçlerini acımasızca kullananlar, gözaltı ve tutuklamaları hızlandıranlar, Doğu ve Güneydoğu’da at oynatan, suç işleyen, devletin her türlü araç ve gereçlerine zarar verenleri sadece seyrediyorlar. Biz, o nedenle son günlerde işlenen suçlarla ilgili nelerin yapılacağını bekleyip göreceğiz.

  • “Başbakan Erdoğan haine dost, Türk’e düşman haline geldi…”

    “Başbakan Erdoğan haine dost, Türk’e düşman haline geldi…”

    MHP Muğla İl Başkanı Mehmet Korkmaz, yaptığı yazılı açıklamada, bugünkü AKP Hükümeti tafaından PKK’ya verilen tavizler nedeni ile Türklüğün yok edilmeye çalışıldığını söylüyor. Korkmaz “Başbakan Erdoğan haine dost, Türk’e düşman haline geldi” diyerek tepkisini vurgulamaya çalışıyor.

     

     

    KORKMAZ “IRAK’TA VE SURİYE’DE TÜRKMENLER,

    ÇİN’DE UYGURLARA KATLİAMLAR YAPILIYOR, AKP

    HÜKÜMETİNDEN ÇIK ÇIKMIYOR” DEDİ.

    MHP MUĞLA İL BAŞKANI MEHMET KORKMAZ, BUGÜNKÜ

    AKP HÜKÜMETİ DÖNEMİNDE TÜRK OLMANIN NEREDEYSE SUÇ HALİNE

    GELDİĞİNİ İFADE ETTİ

     

                                                          MHP Muğla İl Başkanı Mehmet Korkmaz, son olayları değerlendirdi ve özellikle Kerkük’te Türkmenlere, Suriye’de Suriyeli Türkmenlere ve Çin’de Uygur Türkleri’ne karşı girişilen katliamların Türk soyuna karşı bir insanlık sucu olduğunu söyleyip “Başbakan Erdoğan, suskunluğu ile haine dost, Türk’e düşman haline geldi” dedi.

                                                        Irak’ta son haftalarda Türkmenlere yönelik işlenen cinayetler ve Türk düşmanı Barzani’nin oyunlarına dikkat çeken Korkmaz “Kerkük bir Türk kenti olmasına rağmen, burada işlenen cinayetler, zorla göçe zorlamalar, tehdit ve korku imparatorluğuna karşı Başbakan bugüne kadar sesini çıkarmamıştır. Türklerin her tarafta katliamlara kurban gitmesi adeta seyrediliyor.  Suriyeli Türkmenler de Esad’ın acımasızlığı karşısında erimektedirler. Çin zulmü Uygur Türkleri’ni sindirmekte, zulme karşı çıkanlar infaz edilmekte ya da cezaevlerine tıkılmaktadır. Başbakan, Türklere sahip çıkmıyor. Ancak, aynı Başbakan hain PKK’lılarla kol kola girmekte, hainlere sahip çıkmakta ve Türklüğü ikinci sınıf haline getirmektedir”demiştir.

                                                           MHP Muğla İl Başkanı Mehmet Korkmaz, PKK’lıların çekilmesi konusuna da değinerek şunları söylemiştir:

                                                          “Başbakan kendisi itiraf etti, PKK’lıların ancak % 15’inin çekildiğini söyledi. Bu hainler, oyun oynuyor. Türk’e düşman, hainlere dost olan Başbakan, hala bu oyunu görmüyor. PKK’lılar hiçbir zaman çekilmezler, çekilseler bile yine istedikleri anda silahları ile birlikte gelirler. Artık bu oyun bozulmalı, özümüze dönülmelidir.”

     

               

     

  • Bütün hedef Müslümanları birbirine kırdırmak…

    Bütün hedef Müslümanları birbirine kırdırmak…

                                                   Başta Amerika ve Batı ülkeleri şimdi tam bir Haçlı Ordusu konumunda Müslümanları Müslümanlara kırdırmak için var güçleri ile çalışıyor. Geçmişte olduğu gibi, adı geçen ülkeler artık askerlerini ortaya atmıyor, can kaybı yaşamıyor. İşi, oturdukları koltuktan yönetiyor. Müslümanları Müslümanlara kırdırmak için, grupları ayrıştırıyor, silahlandırıyor ve ortaya sürüyorlar. Hedeflerine de ulaşıyorlar. Bugün, Suriye’de iç çatışmalar başladığı günden bu güne kadar 100 bin kişinin hayatını yitirdiğini görüyoruz.

                                                    Aynı Haçlı kafası, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da ve diğer bazı Arap ülkelerinde de aynı oyunu tezgâhladı ve başarılı da oldular. Burada özellikle altını çizmemiz gereken konu, bu Haçlı kafasına Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer bazı Müslüman ülkelerin de katkıda bulunmalarıdır. İşte Suriye örneği önümüzde duruyor. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ikilisi, Suriye’de akan kanda Amerika, İsrail ve Batı ülkeleri ile birlikte hareket etmiyor mu?

                                                             ŞİMDİ DAHA ÇOK KAN AKACAK

                                                     Hizbullah’ın Esad’ın yanına yer alması ve daha önce yitirilen bazı bölgelerin yeniden Esad’ın eline geçmesinden sonra, Suriye muhalefet güçlerinin yenilgiye uğramaya başlaması, Amerika’yı yeniden hareketlendirdi. Suriye’de Esad’a karşı çatışan muhalif güçlerin silahlandırılması ve güç dengesinin kurulması hedefleniyor. Böyle bir durumda Suriye’de daha çok insan ölecek ve kan akacak demektir.

                                                                Geçenlerde Amerika’da en çok okunan gazetelerden Wall Street Journal’da bir yazı çıktı. Yazıda, Esad’a karşı savaşan muhaliflerin silahlandırılması ve güç dengesinin kurulmasının en az 5*6 ay zaman alacağı ifade ediliyor. CİA’nın hedefi Ağustos ayından itibaren yeni silah teminine başlamak ve muhalifleri eğitmek olarak gösteriliyor. CİA’nın gizli bir depodan silahları Ürdün’e göndermeye başladığı da aynı yazıda kaleme alınıyor. Bu arada, bazı ağır silahların da Türkiye üzerinden Suriyeli muhalif güçlere ulaştırılması hedefleniyor.

                                                              Hani diyoruz ya “daha çok kan akacak” diye, bu Amerika’nın, İsrail’in ve Batı dünyasının umurunda bile değil. Çünkü onların hedefi, tek askerlerini kaybetmeden Müslümanların birbirini katletmesi ve silah sanayilerinin durmaksızın işlemesidir. Bunun yanında Ortadoğu’daki hedeflerine de ulaşılmış olması da aynı çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

                                                          MEZHEP ÇATIŞMASI YAYILIYOR

                                                            Müslamanlar’ın katledilmesi olayına Türkiye’nin, Suudi Arabistan, Katar gibi Müslüman ülkelerin destek vermesi ve Haçlı kafasının yanın yer alması sanırız sürekli olarak tartışılacak bir konudur. Çünkü her ne kadar adı geçen ülkeler, bölgede bir mezhep çatışmasından endişe ettiklerini söylüyorlarsa da bunda inandırıcı olamıyorlar. Tam tersine, mezhepçiliği körüklüyorlar be mezhep çatışmalarının yayılmasında öncülük ediyorlar. Şii yayılmacılığından endişe eden Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler, Türkiye’yi öne sürerek, kendi koltuklarını ve geleceklerini garantiye almanın yollarını arıyorlar. Kardeş kardeşi öldürüyor, Müslümanlar birbirini boğazlıyor umurlarında bile olmuyor.  

                                                  Biz, bu konuda daha önce yazdığımız yazılarda endişelerimizi dile getirmiş ve Türkiye’nin özellikle Suriye politikalarında yanlış yaptığını söylemiştik. Kaldı ki, bu yanlışın yapıldığını bizim gibi birçokları da dile getirdi. İç ve dış basında bu dış politika anlayışı uzun süre de tartışıldı. Buna rağmen, Türkiye’nin halen Haçlı kafalılarla kol kola girip, Müslümanların birbirini katletmesine katkı sağlaması ne ile izah edilebilir, bunu hala biz de anlatma güçlük çekiyoruz?

                                                          SIKINTIYI TÜRKİYE ÇEKİYOR

                                                             Çünkü Suriye krizinde ortada kalan tek ülke konumundayız. Şu anda 200 bini kayıtlı 500 bin Suriyeli sığınmacı topraklarımızda bulunuyor. Suriye sınırımız yol geçen hanı durumuna gelmiş bulunuyor. Suriye politikaları nedeni ile tüm komşularımızla sorunla hale geldik. Ekonomik ve siyasi yönden sıkıntı her geçen gün artıyor.İç çatışmaların mezhep kavgasına dönmesi ile bu ateşin bizi de içine çekebileceği endişesi içindeyiz. Bölgenin daha kötüye gitmekte olduğunu da artık herkes rahatlıkla görebiliyor. Bundan da en fazla istifade eden ülkenin İsrail olduğunu söylemeliyiz.

                                                   Öyle görünüyor ki, Suriye’deki çatışmalar daha da kan akarak uzayacaktır. Bunun uzaması isteniliyor, Haçlı kafası bunu böyle istiyor. Asıl düşündürücü olan, bu kafaya hala hizmet yarışı içinde olmamızdır.

  • DEMOKRATİK ÇÖZÜM SÜRECİNİN BU NOKTASINDA

    DEMOKRATİK ÇÖZÜM SÜRECİNİN BU NOKTASINDA

    Akil İnsanlar Heyeti temaslarının ardından hazırladıkları raporları Başbakan Erdoğan’a sundu.
    Toplantı öncesi Heyet Başkanı Ahmet Taşgetiren,”En genel fotoğraf barış sürecinin sonuna kadar desteklendiğinin fotoğrafıdır”dedi.
    Sonra AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik,”Olayı sadece Kürt meselesi şeklinde değil, genel demokratikleşme prensibiyle çözme isteği öne çıktı”dedi.

    *
    Ne Başbakan-ne de, Akil İnsanlar Heyeti,Murat Karayılan’ın Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetinin amili olan Lozan Anlaşmasından kaynaklandığı, cumhuriyetin ulusal,üniter esaslarının bu sorunun çözümünü zorlaştırdığı söyleminden -ya da,
    “Madem Cumhuriyet’in kuruluşunda siyasi İslami çevreler dışlanmış ve Kürtler inkar edilmişse; bugün siyasi İslam bakış açılı bir iktidar söz konusu olduğuna göre, egoist davranıp her şeyi kendine mal etmemesi gerekiyor ” ifadesiyle işbirlikçi ortaklık önerisinden rahatsız değildi.

    *
    Rağmen,Akil İnsanlar Heyeti Demokratik Çözüm sürecine ilişkin Başbakan Erdoğan’a, -mesela,
    Sosyal Psikoloji başlığında; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın barış sürecinde aktif rol üstlenmesi, veda hutbesi ekseninde kardeşlik hukukunu öne çıkarması /tekçilikten vazgeçilmesi, tek dil, tek millet değil, ortak vatan, ortak devlet denmesi /Türk bayrağı, Türk milleti, ne mutlu Türküm diyene gibi kalıplaşmış deyimlerden vazgeçilmesi,
    Hukuk başlığında;Anadilde eğitim/Yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi/TMK’nın kaldırılması/Siyasal genel af/Öcalan’ın serbest bırakılması/ yerel parlamentoların ve eyalet sisteminin olması,
    Yürütme,İdare ve Güvenlik başlığında; Yol kontrollerinin kaldırılması/ Bölgeye atanan yöneticilerin halkla uyumlu olması/Cadde, okul, havaalanı gibi yerlerde İnönü, Fevzi Çakmak, Sabiha Gökçen gibi isimlendirmelerin terk edilmesi/Türk gibi kavmiyetçi ifadelerin kaldırılması,
    İktisadi süreç başlığında;Sınırların önemsizleştirilmesi politikası çerçevesinde serbest dolaşım düzenlemelerinin yapılması,
    Eğitim başlığında; Sıkıntının temelinde eğitim sistemi olduğu vurgusuyla sistemin baştan aşağı sıfırdan yenilenmesi/ bölgenin İslami sivil toplum kuruluşları ve laik ulusalcı yaklaşımlardan uzak tutulması/ Kürt Dil Kurumu, Kürt Tarih Kurumunun kurulması,
    Sosyal Adalet başlığında;Gelir güvencesi için sosyal politikalar geliştirilmesi/Bölgeye yönelik teşvikler artırılması gibi akıllara zarar talepler önerdiler!

    *
    Ne Başbakan Erdoğan -ne de, Akil İnsanlar Heyeti Ankara,Diyarbakır’da, 29/30 Haziran’da Brüksel’de bütün Kürdistan örgütlerinin dayanışmasıyla “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı”ndan çıkan ve çıkacak iradeyi önemsemedi.
    Kuzey Kürdistan olarak anılan bir kısım Türkiye topraklarında -önce, ortak yaşamda anayasal Kürt Statüsü talebinde olunması -sonra; Türkiye,Suriye,Irak ve İran’da dört parçadaki Kürtlerin ortak iradesini belirleyen Kürt Birliği hedefine de aldırılmadı !

    *
    Rağmen,bu süreçle birlikte -işte,kan akmadığından,Türkiye’nin büyüyeceğinden, bölgeye huzur ve refah geleceğine dair inançlardan bahsedildi…
    Demokratik Çözüm sürecinin ayrılma değil, bir arada aydınlık yarınlara umutla bakabilme süreci olduğu söylendi, bölünme endişesinin bir kenara bırakılması istendi.

    *
    Bendeniz -ne yapayım? Başbakan ve Akil İnsanlar Heyeti’nin oluşturduğu gündemin tam bu noktasında, Milliyet Gazetesi Genel Yönetmeni Derya Sözük? sazık? suzuk, sezik, süzük, soyuk -affedersiniz, Sazak’ın eşsiz ferasetiyle çekip-çıkardığı ve Akil İnsan Heyetine girmesine delalet ettiği “Yeni Akıl” kod adlı Fuat Keyman’la oluşturduğum bir empatinin krizinde tutuşurken,

    *
    Birdenbire-birincisi,Türkiye’nin karakterini oluşturan kitlesinin Başbakan Erdoğan ve İslamcı-neoliberal iktidarının Batı’daki aydınlanma sürecini tersleyen,dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına süren direnişi,
    İkincisi, Erdoğan ve iktidarının bu iğreti duruşunun sakıncalı sonuçlarının bölge lideri ülkelerle çeşitlenen ve “Güvenlik,Refah,Değerler” bileşeninde ABD’nin Uluslarararası Düzen’inden yükselen yeni Dünya tarafından da reddedilişinin farkına vararak -birden, Yaşasın Gerçek’e uyandım !

    *
    Bir kerre -bir zaman,ABD’nin Ortadoğu’yu sömürüye açmak,kontrol etmek ve üzerinde baskı kurmak amacıyla ulusal devlet modelinin aşılması,sınırların anlamsızlaştırılması ve İslam Birliği hedefinde her mezhep,her etnik kimliğe ortak vatan edilmesi konseptinde, İsrail’in güvenliğini ve itikadi hedeflerini temin etmek düşüncesi,
    İsrail’in bölgedeki geleneksel güvenlik ortaklarından izolasyonunun büyümesi ve kapsamlı bir Ortadoğu barışının fiilen beklemede kalması nedeniyle terkedilmiştir.

    *
    Bu suretle Eşbaşkan Erdoğan’ın “bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanırız”hedefiyle 2023 ufkunu kapsayan Türkiye’ye ilişikli topraklardan ve İran’ın batısından, Irak’ın kuzeyine,Suriye’nin kuzeyinden doğusuna ve Akdeniz’e ulaşan koridora kadar Konfederal bir devlet hayali suya düşmüştür!

    *
    Çünkü, bölge lideri ülkelerle çeşitlenen ve “Güvenlik,Refah,Değerler” bileşeninde ABD’nin Uluslarararası Düzen’inden yükselen yeni Dünya;İsrail’in güvenliğini merkeze almış, İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planını Ortadoğu’da Suriye savaşının bölgeye yayılmasının önlenmesi,radikalizmin tasfiye edilmesi, yeni Suriye’nin kurulması – ardından,İran’ın nükleer programına diplomatik çözüm bulunması süreciyle geliştirmektedir -ki,

    *
    Bu yeni Dünya’nın Ortadoğu’daki paylaşım kavgasını karşılıklı olarak dengelemek,
    Paylaşım’ın zengin kaynaklar üzerinde Türkiye topraklarından ve İran’ın batısından, Irak’ın kuzeyine,Suriye’nin kuzeyinden doğusuna ve Akdeniz’e ulaşan koridora kadar Kürdistan ulus devleti üzerinden yapılmasının öngörülmesi anlamına geliyor.

    *
    Başbakan Erdoğan -hem yurtiçi -hem, yurtdışından cendereye alınmış ve eski gücünü aramanın nafilesindedir.
    Erdoğan,Demokratik Çözüm sürecinin bu noktasında Akil İnsanlar Heyeti ile yaptığı toplantıda -henüz,1.aşamanın sürdüğünü ifadeyle seçim barajı, ana dilde eğitim gibi konulara olumsuz yaklaşıyor.
    Rağmen Murat Karayılan’ın “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ardından, 1924’ten sonra dışlanan Kürtler ve İslamcı kesimlerden
    – bugün, İslamcı kesimin devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmesinde Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin rolü vardır. Bu çerçevede Türkiye toplumu kendini yeniden biçimlendirmek zorundadır ” fikri üzerinden,

    *
    Kürt Hareketinin “Meclis tatile girse bile AKP ve BDP arasında siyasi bir mekanizmanın kurulması” talebi -hem, yurtiçinde direniş,yurtdışından reddediliş ile kuşatılan Erdoğan’ın akıbetinin beklenmesi -hem de, hareketin daha örgütlü yerleşikliğini sağlamak anlamında Demokratik Çözüm sürecinin şu noktasını oluşturuyor.
    Çok akil Doğu Ergil Akil İnsanlar Heyetinin Türk-Kürt bölünmesindeki aceleciliğine işaret ediyor,”Başbakan Erdoğan seçim barajı, ana dilde eğitim gibi konularda olumsuz yaklaşım ortaya koyduğunda hepimiz ‘yahu,ne oluyoruz dedik’ diyor!

    28.6.2013

  • İKİBİNİKİYÜZYİRMİİKİ/2222

    İKİBİNİKİYÜZYİRMİİKİ/2222

    İKİBİNİKİYÜZYİRMİİKİ/2222

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                   İki tane bin yıl, iki tane yüz yıl, iki tane de iki yıl..

    2222.

    Nevzuhur restoratörlerin kerameti kendinden menkul restorasyon hayallerinin on, yirmi, yüz, ve en fazla altı yüz yıla erişebildiği bir ufuk çapsızlığında 2222 yıl, hayal bile edilemeyen “hayaller ötesi” bir kavramdır.

    Yazının başlığındaki çarpıcı 2222 rakamı, Mete Han tarafından kurulan ve dünyanın en eski ordusu olan Türk Kara Kuvvetlerinin “yaşı” olup 28 Haziran’da 2223’üncü yıla girilecektir.

    BİLİYOR MUYDUNUZ?

    Türkiye’de 24-28 Haziran 2013 haftasında ise şunlar olmuştur;

    1. Terörist Öcalan BDP heyeti aracılığıyla; devam eden çözüm sürecinde ikinci aşamaya geçildiği ve önerilerin devlete sunulduğunu kamuoyuna duyurdu. “Bazı güçlerin engellemelerine rağmen süreci ilerletmekte kararlıyım ve her hafta kamuoyuna bilgilendirme yapmak istiyorum” dedi.

    2. Alman “Die Welt” gazetesine konuşan PKK’nın iki numaralı teröristi Karayılan, tarihi bir süreç olarak tanımladığı barış sürecinin üçüncü aşamasının tamamlanmasıyla birlikte terörist Öcalan’ın da serbest kalacağını iddia etti.

    3. Diyarbakır’da konuşan BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, “Eğer biz güçlü bir şekilde bu süreci ilerletebilirsek, demokratikleşmeyi ve barışı sağlarsak, normalleşme sürecine geçebilirsek PKK da legal siyaset yapacak” dedi.

    4. Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde PKK’ya yakınlığıyla bilinen Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) asayiş birimlerinin kuruluşunu törenle ilan etti. Törenin askeri kurallara göre yapılması dikkat çekerken, asayiş üyelerine diploma verildi. Bu “güvenlik birimleri” Nusaybin ve İdil Caddeleri’nde kimlik kontrolleri yaptı. Akşam saatlerinde ellerinde telsiz ve Abdullah Öcalan fotoğraflı tişörtler giyen YDG-H’li gençler, kimlik kontrollerine devam etti.

    5. Mardin Bağımsız Milletvekili ve DTK Genel Başkanı Ahmet Türk, Diyarbakır’da Kürtlerin bütün taleplerini dile getirecek ve Kürtlerin tamamını temsil edecek bir komite, meclis ya da komisyon kurma kararı alacaklarını belirtti. Türk, “İsmini şu anda netleştirmediğimiz bu oluşum, hem devletle, hem uluslararası ilişkilerde, hem siyasi partiler arasındaki diyalog konusunda tamamen Kürt halkını temsil edecek, onların isteğini dile getirecek” dedi.

    6. “Meseleye doğrudan etki etmeyecek lüzumsuz bir faktör” ve “nafile bir teferruat” ama; iki gün önce Irak’ta Türkmen bölgesi Tuzhurmatu’daki saldırıda Irak Türkmen Cephesi Başkan Yardımcısı Ali Haşim Muhtaroğlu’nun da aralarında bulunduğu 13 Türkmen ve Çin’in uzun dönemdir tansiyonun yüksek olduğu Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde de dün sabah saatlerinde meydana gelen çatışmalarda aralarında polislerin de bulunduğu 27 kişi öldü..

    FARKINDA MISINIZ?

    Ben yazıya koymak için bu 2222’inci yıl haftasının “mânâ ve ehemmiyetini” en içten yansıtacak fotoğrafı seçmekte büyük zorluk çektim.

    Üç fotoğraf arasında kararsız kaldım.

    İlki, Cizre’de terör örgütü tarafından kurulan “asayiş birliği”nin tören ve diploma fotoğrafı idi.

    İkincisi Sayın Necdet Beyefendi ve erkânının, sandviç ekmekleriyle “Mehmetçik Daima Hazır” yazılmış fırın tepsisi önünde verdikleri pozun fotoğrafı idi.

    Üçüncüsü de yine Sayın Necdet Beyefendi’nin, cephanelik patlaması ve şehit cenazeleri ardından Afyon Valisi’nden “kilim” alırken çekilen fotoğrafı idi.

    Hem de Atatürk’ün 31 Temmuz 1920 tarihinde, Kolordu Dairesi’nde subaylara hitaben konuşma yaptığı Afyonkarahisar’da…

    O konuşmayı..

    HATIRLIYOR MUSUNUZ?

    Yukarıdaki üç fotoğraf arasında değil haftanın, yılın hâttâ yılların “mânâ ve ehemmiyetini/anlam ve önemini” en iyi aksettiren fotoğraf seçimindeki tercihi okuyucunun engin öngörüsüne bırakıyorum.

    Bir parçaları olmakla gurur duyduğum kahraman silah arkadaşlarımın 2222’İNCİ KURULUŞ YILLARI KUTLU OLSUN..26 Haziran 2013

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • Kataklizmos, Şafak Nöbeti ve Vatandaşlık

    Kataklizmos, Şafak Nöbeti ve Vatandaşlık

    Biz Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs’ta, Rumlarla ortak hiç bir yanımız ve tarafımız yok.

    Ne dilimiz benzer, ne dinimiz, ne de kültürümüz.

    Tarihimiz ve tarihi değerlerimiz de farklıdır. Bizim sevinçle kutladığımız, kahramanlarını takdirle andığımız Kurtuluş Savaşımız onlar için “Küçük Asya Felaketi”dir. Biz kutlarken onlar ağlarlar.

    Cumhurbaşkanımız Derviş Eroğlu ile Rum Lider Anastasiadis’in sosyal nitelikli bir toplantı amacı ile BM tarafından 29 Mayıs gecesi olarak organize edilen akşam yemeği, Rumların bu tarihin İstanbul’un Fethinin 560’ci yıldönümü olduğu gerekçesi ile itiraz etmeleri sonucunda değiştirildi. İstanbul’un fethini biz kutlarken onlar duymak bile istememektedirler.

    Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında hiç ortak bir şirket, ortak köy kahvesi, ortak spor kulübü ve benzeri sosyal faaliyetlerin yapıldığı yerler ve kuruluşlar olmadı. Evlilikler ise hiç yapılmadı.

    Ben hayatımın tümünü, eğitim yıllarım hariç hep Mağusa’da geçirdim.

    Kıbrıs adasında sözde Rumlarla ortaklaşa yaşadığımız yıllarda, yani 1974 öncesi, Rumların adına Kataklizmos dedikleri, dini kökenli “Deniz Panayırı”nı hiç birlikte kutlamadığımız gibi, Rumların, biz Türklerin kutladıkları bir şenliğe veya da dini bayrama katıldıklarını da görmedim.

    Ortak bir kültürümüz, dinimiz, dilimiz, geleneklerimiz ve göreneklerimiz olmadığı için hiç bir sosyal, kültürel ve dini faaliyetimiz de ortak olmadı Rumlarla.

    Ama sanki de daha evvel böylesi faaliyetlerimiz varmış gibi, bir müddettir Mağusa Belediye plajında Kataklizmos kutlaması yapılıyor Rumlarla birlikte. Konuşmalar yapılıyor, yeniliyor, içiliyor, Belediyenin folklor ekibi gösteriler yapıyor sonra da birleşme ve ortak yaşam için vaazlar verilip, isteklerde bulunuluyor.

    Gerçekten de bu ortak ve iç içe yaşam istek ve dileğinin nerden kaynaklandığını anlamakta zorlanıyorum. Geçmişte bu adadan bizi atmak ve izlerimizi silmek için elden gelen her şeyi yapmış olan, 1974 sonrası da bizleri dünyadan soyutlamak ve kendi idareleri altına sokmak için her tür ambargoyu uygulatan, izolasyonların kaldırılmaması için her yolu deneyen bu Kıbrıslı Rumlarla nasıl ortak ve eşit düzeyde bir yaşam sürdüreceğiz, anlamak mümkün değil.

    Bu tür faaliyetlere destek veren zihniyet, sokaktaki vatandaşın adına “23 Nisan Hükümeti” dediği geçici seçim hükümetinde kaderin politik bir cilvesi olarak yer alınca da, ilk iş 1974 yılının 19 Temmuz’unu 20 Temmuz’a bağlayan gecenin sabahında, hepimizin siperlerde “Türk askeri bu sefer gelir İnşallah” dualarının kabul görüp, Türk ordusunun adaya çıkarak bizleri özgürlüğe kavuşturduğu sabahın kutlamasına karşı çıkmakta.

    Elinden gelse kutlamaları yasaklayacak ama bunu yapamadığı ve yapamayacağı için sadece parasal katkıda bulunmayacağını açıklayabildi. İster katkıda bulunsun ister bulunmasın, 20 Temmuz sabahı “Şafak Nöbeti” tutulacak ve Türk askeri sembolik olarak karşılanıp bağrımıza basılacak ve şehitlerimizin ruhları da şad edilecek.

    Aynı zihniyetin bir başka kolu da ikbalden (piyangodan) çıkmış koltuğuna oturur oturmaz, ilk açıklamasını vatandaşlıklar konusunda yaptı. Sanki de yasalara uygun bir şekilde hak sahibi olan kişileri, bu topraklarda yıllarca terini akıtmış, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış insanlarımızı, soydaşlarımızı vatandaş yapmak suçmuş gibi, 2009 yılından beri yapılan vatandaşlıkların sayısını açıklayarak ve “Araştırılacaktır” gibi büyük laflar ederek sanki ortada bir suç varmış da kendisi bu suçun faillerini cezalandıracakmış havası yaratmaya çalışmakta.

    Bu laf-ı güzafları duyunca aklıma 2005 yılında Annan Planı rüzgarı ile 35 yıllık varoluşları içinde ilk defa iktidara gelen CTP hükümetinin ilk icraatları içinde yer alan vatandaşlıkları iptal etme kararı geldi. Büyük bir tafra ile sanki de çok önemli bir iş yapılmış gibi gazetelerde ve TV’lerde yayınlatılarak yapılan vatandaşlıkları iptal işlemleri içinde, Jak Kamhi gibi uluslararası üne ve saygıya sahip nice Türkiyeli ileri gelen kişilerin de vatandaşlığı iptal edilmişti.

    Anayasamıza göre herhangi bir icraat yetkisi olmayan bu geçici hükümet de sanki “büyük işler yapıyormuş” havalarında atıp tutuyor. Gelecek ay bu vakitlerde tarihin tozlu sayfalarına havale edilecekler, istihza ile…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

  • Bodrum, gezi eylemlerinden nasıl etkilendi?…

    Bodrum, gezi eylemlerinden nasıl etkilendi?…

                                                  Gezi eylemlerinin Bodrum turizmini de vurduğunu söyleyelim. Önce, bu eylemlerin Bodrum’u nasıl etkilediğine bir bakalım:

                                                    Yaz aylarını Bodrum’da geçiriyoruz. Otelci, lokantacı, esnaf ve bazı sivil toplum kuruluşlardan dostlarımızla konuşuyoruz. Şu an itibari ile sezonun başlamasına rağmen işlerde bir hareketlilik olmadığını söylüyorlar. Bazı büyük otel işletmecileri “Gezi eylemleri nedeni ile yurt dışı bağlantılı rezervasyon iptalleri yaşıyoruz” diyorlar. Rezervasyon ertelenmiyor, iptal ediliyor, buna dikkatleriniz çekelim.

                                                        YABANCI VE YERLİ TURİST YOK

                                                            Geçen gün de Red Dragon Çin Lokantalarının işletmecisi Haşim Işık ile görüştük. Bodrum’un en iyi iş yapan işletmecilerinden biri olan Işık “ Sezonun neredeyse ortalarına geliyoruz ama geçen sezonki farklılığı halen göremedik, işlerin pek iyi olduğunu söyleyemeyiz”diyor.

                                                   Hadi, Turgutreis’e uzanalım. Yine bu beldede “en iyi işletmecilerinden biri” olarak gösterilen La Pikant’ın sahibi Mustafa Uğur ile konuşuyorduk. Uğur da, bu yıl iş yapamamaktan şikâyetçi. “Buralar bu mevsim özellikle Alman turist kaynardı. Bunun yanı sıra, yerli turistte de gözle görülür bir azalma var. Geçen yıl ki işimizi yakalayamadık” dedi.

                                                    Limanda görüştüğümüz tekne sahiplerinin ortak görüşü de şöyle:

                                                “ Hemen her gün teknelerimiz dolardı, para kazanırdık. Bu yıl haftanın üç-dört gününü yatarak geçiriyoruz.”

                                                        Gümüşlük Kadıkalesi’nde Bafra Pide’yi çalıştıran Recai usta ile de bir araya geldik. Bodrum, bu yıl neden böyle turist yönünden etkilendi? Onun görüşünü de yansıtalım:

                                                        “Etrafımız birçok site ile dolu. Biz, yılların esnafıyız. Bu siteler okullar tatil edilir edilmez dolardı, bu yıl dolmadı. Tek tük gelenler var, onlar da birkaç gün kalıp gidiyor. Çocuklarının gezi eylemlerine katıldığını, onları yalnız bırakmamak için İstanbul’a gitmek zorunda olduklarını söylüyorlar. En azından sitelerden siparişler gelirdi ve servis yapardık, bu da şu an kesildi. “

                                                      SAHİLLER DE BOŞ

                                                Sabah yürüyüşümüzü Ilgınlar’dan başlayıp, Ortakent-Yahşi sahilinden yapıyoruz. Camel Beach’te de denize girip, yürüyüşümüzü tamamlıyoruz. Gezi yolunda da birçok otel, beach işletme ve site var. Bugünlerde bütün şezlonglar, şemsiyeleri altı dolardı, şimdi yarısı bile dolmuyor. Sorduk, insanların gelmediğini söylediler. Buna gerekçe olarak da gezi eylemlerine katılımın devam ettiğini, bunun da sahili vurduğunu ifade ettiler. Özellikle İstanbullular gezi eylemleri nedeni ile ya gelmiyor, ya da gelip birkaç gün kalıp gidiyorlar. Bu durum da hiç kuşkusuz iğneden ipliğe her şeye yansıyor. Esnafın şikâyeti ve sıkıntısının da bu yönde görülüyor.

                                                  Büyük marketlere gidiyoruz, AVM’leri ziyaret ediyoruz. Geçen yıl bu aylarda adeta kaynayan marketler ve AVM’ler deyim yerinde ise “sinek avlıyor.” Alış veriş çılgınlığının da yerinde yeller estiğini her tarafta görebiliyoruz. Konacık’ta yeni açılan Avenua AVM ile Ortakent’te geçen yıl açılan Midtown AVM adeta “kan ağlıyor” konumunda görülüyor.

                                                        YURT DIŞI REZERVASYONLAR İPTAL

                                                     Özellikle yurt dışı bağlantılı rezervasyonların iptal edilmesi, otel işletmecilerinin işini de zora sokmuş. Önümüzde Ramazan var. Bu ayın da sıkıntılı geçebileceğini göz önünde tuttuğumuza, bu turizm sezonunu Bodrum’un parlak geçirdiğini söylemek oldukça zor olacak.

                                                   Geçen gün arkadaşlarımız anlatıyorlardı. Bodrum Limanı’na yabancı turist getiren kocaman bir gemi yanaşmış. Birkaç saat limanda kalan gemi, karaya turist indirmemiş, daha sonra geldiği gibi hareket etmiş.

                                                            Bodrum denince sadece burada yazlıkçılardan söz etmemek gerekiyor. Yaz aylarında yazlıkçılar kadar buraya tatil için gelenler de çoğunlukta. Ancak, yaz tatilini gezi eylemleri nedeni ile erteleyen ya da iptal edenleri de hesaba kattığımızda ortaya çıkan tablo bu tatil beldesinin gezi eylemlerinden nasıl etkilendiği gerçeğini daha açık biçimde ortaya koyuyor.

                                                   Ancak, şunu da ekleyelim: Gezi eylemleri sadece Bodrum’u vurmadı, İstanbul başta olmak üzere hemen bütün turizm beldelerinin aynı durumda olduğunu görmekteyiz.

  • Şike Süreci ve ADALET

    Şike Süreci ve ADALET

    Ben Fenerbahçeliyim , bilmeyen yok… Fakat , aynı zamanda , Aziz Yıldırım’ın yönetim tarzına da karşıyım . Başkanın , artık olaylara hakim olamadığını ve dolayısıyla Fenerbahçe’ye zarar verdiğini düşünüyorum . Yani , kimse bana Aziz Yıldırım’ın savunucusu demesin .

     3 Temmuz 2011’de , bu “şike operasyonu” ilk ortaya çıktığı zaman da aynı şeyi söylüyordum , şimdi de aynı şeyi söylüyorum . Yapılanlar , Fenerbahçe kamuflajı altında , Kadıköy’ü , Türk futbolunu , NATO ihalelerini ele geçirme savaşıdır . Beşiktaş , Trabzonspor ve diğer kulüpler , bu oyunu zenginleştirmek ve hedef şaşırtmak için , ortaya sürülmüşlerdir . Nitekim , Karadeniz bölgesinden gelen itirazlar üzerine , oy kaybetme kaygısı ile , Trabzonspor fiilen senaryodan çıkarılmıştır .

     Niçin Kadıköy ? Çünkü , AKP’nin bir türlü nüfuz edemediği , sosyo-ekonomik yapısı ile güçlü ve potansiyel tehlike oluşturan bir bölge ; aynı şey Beşiktaş için de geçerli … Niçin Türk futbolu ? Çünkü , gittikçe büyüyen bir potansiyelin var olduğu , hem ekonomik olanaklarından yararlanmak ve hem de insanları etki altına almak için ideal bir alan… Niçin NATO ihaleleri ? Çünkü , Hükümet ve Cemaatin henüz kontrol edemedikleri çok cazip bir ihale alanı…

     Olayın ilk açığa çıktığı günleri hatırlayın . Bütün gazetelere servis edilen haberler , fotoğraflar , hikayeler… Hemen tüm kanallarda boy boy üretilen senaryolar… “Aksi ispat edilene kadar herkes suçsuzdur” ilkesi rafa kaldırılmış , bütün televizyonlarda ve gazetelerde , kerametleri kendilerinden menkul , sözüm ona “uzmanlar” , tabiri caizse , adam asmakla meşgullerdi… Tam anlamı ile , klasik bir “cadı avı” tezgahlanıyordu…

     Konunun çok daha fazla detayları var . Türkiye Futbol Federasyonu’nda yer alan bazı görevlilerin kasıtlı olarak yalan ve yanlış bilgi vermeleri , Mehmet Ali Aydınlar’ın acemilikleri , vs… UEFA ,   bu olayın içinde bu kadar olduysa , bunun nedeni , o dönemdeki bazı kasıtlı bilgilendirmelerdir . Ancak , yazının amacını saptırmamak için , bunları burada yazmayacağım .

     * * * * *

     Şimdi , gelelim asıl konuya…

     Yukarıda yazdıklarımın anahatlarını alın , kişileri ve kurumları ve de hedefleri değiştirin , adını da “Ergenekon” veya “Balyoz” veya “Askeri Casusluk”  koyun… Tanıdık geliyor , değil mi ?…

    Hepsinin de ortak tarafı , senaryosu önceden yazılmış davalar olması !…

     Hiç aklınız alıyor mu ? Suçlanan insanlar , mahkemeye çıkarılmadan önce , aylarca yıllarca hapiste tutuluyorlar . Hani , bu şahısların işledikleri suçlar sabitti ?

     Suçlamalara gelince , hepsi aynı konfeksiyon atölyesinden çıkmış gibi , “terör örgütü mensubu veya yöneticisi olmak , terör örgütüne destek vermek , hükümeti yıkmaya teşebbüs etmek , halkı kin ve nefrete teşvik etmek” gibi kimsenin ne olduğunu bilmediği fakat kimsenin de aksini ispatlayamayacağı iddialar…

     Duruşmalara gelince , TRT spikerlerinin günlerce okuduğu bitmez tükenmez iddianameler , suçlanan insanlara verilen kısıtlı savunma hakları ve süreleri , yeri yurdu ve kim oldukları belli olan insanların tahliye taleplerinin “olmaz kaçarsın” veya “delilleri karartırsın” cevabı ile reddedilmeleri… Hani , deliller kesindi , hani kanıtlar sağlamdı ?… Bir Genelkurmay Başkanı’nın , Kuvvet Komutanlarının , yıllarca terörle mücadele etmiş komutanların subayların , “terör örgütü lideri veya üyesi olmak”suçundan içeride tutulmalarını aklınız ve vicdanınız kabul edebiliyor mu ?…

    Evrensel kuraldır , “suçlayan suçu ispat etmek zorundadır” , “suçlanan suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda” değil…

     Herkes diyor ki , yanlış kararlar Yargıtay’dan döner . Kimse kusura bakmasın , ama ben buna katılmıyorum . Yüksek Yargı’da da ne kadar kadrolaşma olduğu hepimizce malum . Bu kadar zamandır , Yürütme’nin Yargı üzerindeki etkisinden şikayetçi değilmiydik ?

    Hadi , varsayalım ki , mahkemeler tarafından verilen yanlı ve yanlış kararlar , gerçekten    Yargıtay’dan dönecek… Hapiste bu kadar zamandır tutulan insanların kaybedilmiş yılları nasıl geri verilecek , kendilerinin ve ailelerinin çektiği acılar nasıl telafi edilecek ? Ölen ve ağır hastalığa yakalanan insanlara yapılan muamelenin manevi bedeli ne olacak ?

     Peki , bu durumda , biz , toplum olarak , adaletten nasıl medet umacağız ?

    Toplumun temelindeki yapı taşıdır ADALET !!! Adalet kaybolmuşsa , kimsenin uşağı olmayan ,   biz sıradan insanlar nereye sığınacağız !!!???…

     Polis deseniz , şu son Gezi olayları , polisin ne durumda olduğunu açıkça gözler önüne serdi !…

     Basın deseniz , birkaç küçük televizyon ve gazete hariç , topluma karşı duyarsız , kör , sağır ve dilsiz !…

    Sözün özü , birbirimizden , sosyal medya aracılığıyla haberleşmemizden başka , güvenebileceğimiz bir dal yok !!!

     Hepimiz , tehlike altındayız ! Yarın öbür gün , yeni bir “iftira ve suçlama” piyangosunun hangimize vuracağını bilmiyoruz ! Bizler , yönetimin gözünde , potansiyel suçlularız ; çünkü , düşünüyoruz ve doğruyu arıyoruz ! Din üzerinden dahi toplumu bölmeyi göze almış bir yönetim , her şeyi ama her şeyi yapabilir !

    Son söz : Bu bir örümcek ağıdır !!! Örümcekler , avlarını önce yakalarlar , sonra uyuştururlar , en sonunda da içlerini emerek boşaltırlar !!!

  • MİT’e sınırsız yetki geliyor

    MİT’e sınırsız yetki geliyor

    image

    Eskişehir Baro Başkanı Avukat Rıza Öztekin yeni MİT yasa taslağının MİT’e sınırsız yetki vereceğini söyledi.
    Basın mensublarıyla Adalet Sarayı Baro Başkanlığında bir araya gelen Eskişehir Baro Başkanı Avukat Rıza Öztekin yeni MİT yasasını değerlendirdi. Öztekin MİT’e sınırsız yetki verileceğinin üzerinde durarak ancak böyle yasaların faşist ya da diktatoryal ülkelerde olabiceğini belirtti.
    MİT’e fişleme, her türlü izleme, psikolojik istihbarat amacıyla yayın yapma ve internet sitesi kurma, iç tehdit algılaması karşısında operasyon yapma, dış tehdit olursa yabancı ülkelerde aynı şekilde operasyon yapabilme, polis ve jandarmanın yetkilerini devralma gibi pek çok olağanüstü ve hukuk dışı yetkiler tanındığını belirten Tekin Fişleme için gizli protokol iddiaları doğruysa kamuoyuna yansıyan yeni MİT yasa tasarısı taslağının yasalaşması halinde hukuk dışı durumun hukuksal statüye kavuşacağını söyledi.

  • PKK HUCUMDA UYAN TAYYIP.. :: SON DAKIKA HABERI

    PKK HUCUMDA UYAN TAYYIP.. :: SON DAKIKA HABERI

    PKK

    İlişikte sizlere gece Suriye Türkmen  Haber ajansından

    Muhammet beyin bana  Suriyeden  telefon mesajı ile gönderdiği  haberi  bilgilerinize sunuyorum.

    24.06.2013 Tarihinde  saat 22.00 de gelen  Telefon mesajı.
    Suriyeli Türkmenlere  Kürt ve PKK saldırısı Halep kırsalında saldırısı

    1)  Suriye  Halep kırsalında bulunana  Baş köyü  PKK her tarafdan kuşattı. Türkmen  Zingi Taburu  lideri
    Yusuf Şipliyi esir aldı  ve koruması şehit oldu. Çok sayıda  Türkmen  yarali ve  şehit var.

    2)  Suriye  Halep kırsalı Çoban bey  köyü ve  kırsalındaki  Kürtler PKK ya Destek için  Baş köye yöneldiler.
    Büyük çatışmalar devam ediyor. Suriyeli Türkmenler  Türk Hükümetinden yardım girmesi şart .

    3) Suriyeli Türkmen  kardeşlerimiz  kendi aralarında örgütlenmiş ,yaşam savaşı veriyorlar.

    Bu haberden   Türkiyenin ve Dünyanın  haberi yok. Oradan haber geldikçe sizlere bildireceğim.
    Orta doğuda Türkleri yok etmek için büyük hareket var. Kürtler ve PKK yine sahnede. Onların

    artık baş düşmanımız olduklarını kabul  etmek mecburiyetindeyiz.

    Besle kargayı oysun gözünü.

    Yüce Türk Milletinin Atatürkümüz gibi düşünerek hareket etme zamanı gelmiştir. Türkün Türkten

    başka dostu yoktur.

    Gereği için bilgilerinize

    Saygılarımla

    A.Türer YENER

    ==========================================

    Önce Çiğden Oakes’i dinleyelim:

                                                       “Kerkük’teki bütün Türkmen köylerinden kurtulup, orayı “Kürdistan” adı altında Türkiye’nin de Güneydoğusu dahil İsrail’e bağlamaktır. Öldürmekle bitiremediler, tapu ile ilgili bütün daireleri yaktılar, tapu kanıt gösterilmesin diye. Onda da başarılı olamadılar, şimdi bu yola baş vuruyorlar. Şu anda Kerkük’teki bütün Türkmen vatandaşlarımız ölümle burun burunalar. Lütfen, Kerkük’e yüzünüzü dönün, buradaki kardeşlerimizin imdat seslerine kulak verin.”

                                                              BAZRZANİ YAKIYOR YIKIYOR, ÖLDÜRÜYOR

                                                                  Bu satırları yazarken, halen Kerkük’ten aramalar sürüyordu.

                                                                  İşte, Mustafa Tolga Ercedoğan’dan bir çığlık daha:

                                                                      “  BUGÜN SABAHTAN BERİ BARZANI GÜÇLERİ KERKÜK’TE TÜRKLERİN EVLERİNİ MAKİNALARLA YIKMAKTA ŞU AN 30 UN ÜZERİNDE EV YIKILMIŞ 1 ÖLÜ 10 UN ÜZERİNDE YARALI VAR VE YIKIM DEVAM ETMEKTEDİR… BARZANİ BÖLGEDEN TÜRKMEN KANDAŞLARIMIZI KAÇIRTMAK İÇİN HER TÜRLÜ BASKI VE ZULÜMÜ YAPMAKTAYDI ŞU AN İTİBARI İLE KERKÜK’TE KÜRT TÜRKMEN İÇ SAVAŞI ÇIKTI ÇIKMAK ÜZERE. KÜRTLER, AKP HÜKÜMETİ’NİN DESTEĞİ İLE HER TÜRLÜ BASKI VE ZULÜMÜ TÜRKLERE YAPMAKTA VE KUZEY IRAK’IN DA IRAK TÜRKMENİSTANI OLMAYIP KÜRDİSTAN OLMASI SEBEBİ İLE DEVLETİN TÜM İMKANLARI İLE TÜRKMENLERE SALDIRMAKTA MİLLİ BİR KÜRDİSTAN’I GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN TÜRKMENLERE HER TÜRLÜ BASKIYI UYGULAMAKTADIR ŞİMDİ TELEFONLA GÖRÜŞTÜM GÖRÜŞÜYORUM VE YIKILAN EV SAYISI 40 OLDU EVLERİN İÇİNDEN İNSANLAR ÇIKARILMADAN İŞ MAKİNALARI İLE EVLERİ YIKIYORLAR. “

                                                          Erdem Akıncı ise Başbakan Erdoğan’a sesleniyor:

                                                              “Zulüm görenlere koşmak, onların sorunları ile ilgilenmek için bunların illa Arap mı olması gerekiyor? İlla Filistinli olması gerekiyor? Zulüm görenlere el uzatmak için Türk adını taşımak yetmiyor mu? Kerkük’teki Türkler örgütlenmeli, kendilerini koruyacak konuma getirilmelidir. Bunu eğer bugünkü AKP Hükümeti yapmıyor, yapamıyorsa MHP mutlaka olaya el atmalıdır. Biz, Türklük derken, Turan derken bu Kürtler nasıl olur da Türklere zulüm yapabilir? Musul-Kerkük bizim derken, Türk’ün yurdunda Türk zulüm görüyor.”

                                                               KARDEŞLERİMİZİ KORUYAMIYORUZ

                                                         Kerkük konusunda bugüne kadar yazdığımız yazılarda özellikle bugünkü AKP Hükümeti’nin Türkmenleri kaderine ve yalnızlığa mahkum ettiğin vurguladık. Barzani, her ağzını açtığında “Kerkük bir Kürt kentidir” demiştir. Kuzey Irak’ta egemenliğini ilan ettikten sonra da Kerkük’ün statüsünü değiştirmiş, Türkmenleri sindirmiş, bombalamış, göce zorlamıştır. Ancak, işin ilginç tarafı, Türkiye’den hiçbir tepki görmemiştir. Bu da Barzani’yi daha da şımartmış ve azgınlaştırmıştır.

                                                        Dış politikada ne hale geldiğimiz açık biçimde görülüyor. Kendi yurtlarındaki ve topraklarındaki kardeşlerimizi bile koruyamıyoruz. Uygulanan zulme, bombalama, kaçırılma ve sindirmelere karşı sessizliğimiz sürdürüyoruz. Barzani denem Türk ve Türkiye düşmanı adamı ayaklarının altına kırmızı halılar sererek karşılıyor, kucaklıyor, konuk ediyoruz. Kerkük’ten gelen feryatlara kulaklarımızı tıkıyoruz.

                                                                  Dr. Erhan Sarıkahya’dan son aldığımız notu da sizlerle paylaşıyoruz:

                                                      “Bakalım Türkmenlerin başına daha neler gelecek? Feryadımızı duy Anavatan Türkiye… Ana vatan Azerbaycan… Ey Türk Dünyası, Birleşmiş Milletler… Irak Türkmen Cephesi Başkan Yardımcısı ve Selahattin İl Meclisi Üyesi Ali Haşim Muhtaroğlu şehit oldu.”

  • Bu bir ihbar mektubu: Suç duyurusunda bulunuyorum

    Bu bir ihbar mektubu: Suç duyurusunda bulunuyorum

    oya-baydar

    Oya Baydar

    Köşe Yazarı

    19.06.2013 01:15

    Sayın Erdoğan,

    Bu mektup size acilen ulaşmalı, çünkü hem bir ihbar mektubu, hem de maalesef çok yakında patlak verebilecek tehlikeli gelişmeleri iş işten geçmeden haber vermeye çalışan bir uyarı mektubu. Suç duyurusu olarak da kabul edebilirsiniz.

    Çevreniz çıkar gruplarıyla, rant lobisiyle, ikbâl bezirgânları, bilinçli bilinçsiz ajan provokatörler, bir de siyasî-ideolojik atgözlükleri yüzünden olup bitenleri hiçbir şekilde kavrayamayan akıldanelerle öyle bir çevrilmiş ki en güçlü olduğunuzu sandığınız bir dönemde hızla siyasi sonunuza doğru itiliyorsunuz. Bunlara bir de sizin artık çok iyi öğrendiğimiz  kişilik özelliklerinizi, kör inadı tutarlılık sanmanızı, kibrinizi, öfkenizi, “var mı bana yan bakan!” bıçkınlığınızı ekleyince, sadece kendinizi değil, hepimizi, bütün ülkeyi tehlikeye sürüklüyorsunuz. Korkmayın, askerî darbe ihtimali yok; ama sizcileyin muktedirlerin sonu sadece darbeyle gelmez. Son seçimlerdeki yüzde 50’lik oyunuzun (ki bu oy oranına halen sahip olup olmadığınız çok şüpheli, ayrıca miting meydanlarındaki kalabalığa da fazla güvenmeyin)  düşüşü engellemeye yetmeyeceği durumlar vardır. Çünkü 50 yüzün sadece yarısıdır ve demokrasilerde oy çoğunluğu işin sadece bir bölümüdür. Yurt içinde ve dünya kamuoyunda kişisel yıpranma, itibar yitimi, güven aşınmasıyla; kendi adamlarınızın bile kapalı kapılar ardında yaptığı “ artık dizginlenemiyor, hepimizi uçuruma sürükleyecek bu adam” muhabbetleriyle; insanın bu kadar gerilimi yüklenemeyip zaten sarsılan ruhsal dengesini, sağlığını yitirmesiyle de gelir.

    Yerine ulaşacağından kuşku duyduğum, önünüze konan basın özetleri arasında yer bulabileceğini ve önemseyeceğinizi pek ummadığım bu açık mektup, sizi böyle bir düşüşten ve asıl, ülkemizi uçuruma düşmekten sakınmak için yazılıyor.

    Ben kim miyim?

    Bu mektup elinize ulaşırsa, “Bize akıl öğretmeye kalkışan bu dili uzun karı da kim?” diye soracağınızı tahmin ettiğim için, hiç hoşlanmadığım halde “ben” demek ve kendimden söz etmek zorundayım: 68 kuşağından, soldan gelen, 27 Mayıs darbesinden bu yana Türkiye’nin çalkantılarının içinde her türlüsünü görmüş, bütün darbelerin acısını çekmiş, askeri kışlaların işkencehanelerinden, hapishanelerinden geçip, 12 Eylül sonrasında 12 yıl mülteci olarak yaşamak zorunda kalmış, meslek hayatı, kariyeri, özel yaşamı alt üst olmuş, yani ülkenin duyarlı namuslu insanlarının ortak kaderini kendi çapında yaşamış 73 yaşını tamamlamak üzere olan bir yurttaşım. Hani iktidar olduktan sonra bile oynamaktan hoşlandığınız mağdur rolü var ya, onu rolde değil gerçekte yaşamış olan milyonlardan biriyim.

    Kendimi bildim bileli, ister devletten, ister iktidardan, ister örgütten, ister aileden, babadan, ister sevgiliden kocadan; nereden, kimden gelirse gelsin hotzotçuluğa, otoriteye, baskıya eyvallah demedim. Hani yalakalarınızın bile savunamayacağı sözler söyleyip ortalığı kırıp geçirdiğinizde “Başbakan’ın huyu böyle, üslubu böyle, alışacaksınız” deniyor ya, ben de böyleyim işte, huyum kurusun! Haa, bir de kendime yapılmasını istemediğim, bana yapılırsa isyan edeceğim şeylerin başkalarına yapılmasına da dayanamam, isyan ederim. Bu yüzden hem mağdur oldum hem de mağdurların yanında yer aldım hep: işçilerin, emekçilerin, mazlum halkın, Kürtlerin, bütün “ötekiler”in ve de vesayetçi elitlerin 90 yıldır hayat ve siyaset sahnesinin gerisine itmeye çalıştıkları İslami kesimlerin, küçümsedikleri “karnını kaşıyan” halkın yanında… Bir de unutmadan ekleyeyim: Ayıptır söylemesi sosyoloğum; hani bugünlerde pek moda olan, danışmanlarınızın da sizin de ağzınızdan düşmeyen sosyal bilim dalı. Yani son olayları analiz ederken, çevrenizdekilerin bir bölümü gibi işkembeden atmadan, gerçekleri eğip bükmeden, siyaseten değil objektif kriterlerle değerlendirmeyi bilirim. Hiçbir örgütsel-siyasal bağlantım, hiç kimseden, hiçbir kesimden en küçük çıkar beklentim, adalet-özgürlük-barış mahallesi hariç hiçbir mahalleye mensubiyetim olmadığı için de, kafa ve vicdan özgürlüğümün önünde kısıt yok. Bazı kesimlerin varlık nedeni haline gelmiş, psikolojik saplantı olmuş AKP düşmanlığım da yok. Bana göre iyi olanı, benim değerlerime doğrularıma uyanı; söyleyen, öneren, gerçekleştiren kim olursa olsun desteklerim.

    Bu yüzden söyleyeceklerime kulak verin. Önümüzdeki zor günlerde, eğer ki hatırlarsanız, “demişti” diyeceksiniz.

    Gezi’de ne olduğunu bir de benden dinleyin

    “Gezi bir parktan ibaret değil, ne olduğunu anlamıyorsunuz” diyenleri yüzbinlerin karşısında hedef göstererek saldırırken, aslında sizin de Gezi’nin Gezi’den ibaret olmadığını bildiğinizi düşünüyorum. Olayların yirmi günlük seyrini izleyen ortalama zekâdaki herkesin anladığını, bütün cinliğinizle sizin anlamamış olmanız mümkün değil. Parkta çevreci bir protestoyla başlayan olayların ülke çapında isyana dönüşmesi, sandığınız, daha doğrusu kandırılıp inandırıldığınız gibi iktidarınızı hedef almış iç ve dış bilmem ne lobilerinin komplosuyla gerçekleşmedi. Elimizde belgeler var denilerek önünüze sürülen düzmece paranoyak senaryolara inanmayın, güvenmeyin. Bunların bir bölümünü senaristlerinin ağzından veya kaleminden duyduk, okuduk. Siz de can simidi olarak yapıştınız bunlara.  Bir komplo teorisi kurduğunuzda, her şey paranoyayı destekleyen kanıt haline gelir, hele düzmece belge ve yalanlarla beslenirse.

    Gezi’deki ağaç koruma eylemini topyekûn direnişe ve isyana dönüştüren, ölçüsüz ne kelime, vahşi polis saldırısı oldu. Zamanlar kötü sayın Erdoğan, zamane çocukları da fırlama. Sosyal medya “başbelası” bir yandan, devletin siyasetin demir yumruğuyla henüz tanışmamış 90 kuşağının gözü kara pervasızlığı ve “sus otur”lara pabuç bırakmayan özgürlük ruhu öte yandan, o vahşi saldırının ört bas edilip geçiştirilmesine imkân tanımadı. Taksim’e önce onların, sonra herkesin dalga dalga akışı o saldırıdan sonra başladı. Henüz ne size ve iktidarınıza kast etmiş lobiler vardı ortada ne de Ergenekoncu komplo. Hele de CHP hiç yoktu, istenmiyordu da zaten. Bir süredir herkesi hizaya getirmeye çalışan buyrukçu, kibirli üslubunuza karşı çok değişik kesimlerde biriken tepki, Gezi eylemcilerini en ağır sözlerle suçlamanızdan ve saldırmanızdan sonra büsbütün kabardı. İsyan; hükümetinize, partinize bile değil, bir süredir sizden farklı düşünce, kültür ve yaşam biçimleri benimsemiş bütün insanları aşağılayan, “bunlar, bunlar” diyerek ötekileştiren,  dizilerin konusundan ne yiyip ne içeceğimize, nasıl sevişip kaç çocuk doğuracağımıza kadar bütün yaşam alanlarına burnunuzu sokan pervasızlığınıza karşıydı. Başkan Baba’lığınıza karşıydı.

    Herkesi zırcahil olmakla itham eden zır-alim danışmanlarınız, akla ziyan komplo teorileri üretmekle meşgul olacaklarına kitle psikolojisi üzerine düşünseler, sizi ona göre bilgilendirseler, üslubunuzu eleştirebilseler, size gerçekleri söyleselerdi işler bu boyuta varmazdı belki. Herkesin: şahsınıza, partinize, iktidarınıza, siyasetinize muhalif olan bütün insanların, partilerin, örgütlerin, sizin seveceğiniz deyimle “bütün karnı ağrayanların”, son zamanlarda aşağılayarak hedef aldığınız bütün kesimlerin “yetti gayri” diyerek Gezi’ye,Taksim’e koşmasından ve ülke sathında yeni Gezi parkları üretmesinden başka ne beklenebilirdi ki o koşullarda… Bu arada, evet: darbe nostaljikleri, devrimciliği askercilik oyunu veya şiddet sananlar ve belki gerçekten de yerli-yabancı ajanlar, buldukları fırsatı neden kaçırsınlar, tabii ki oraya doldular. Ve, bırakın bu çapta bir kitle hareketini, en küçük gösteride  birbirleriyle güç yarıştırmak ve kurtlarını dökmek için cam çerçeve kırıp, otobüs yakmaktan çekinmeyen, 80 öncesinin benzer örgütlerinin karikatür devamcısı olan grupçuklar da mevcutlarından daha fazla bayrakları, flamalarıyla oradaydılar. Ve tabii ezilmişliğinden, yoksunluğundan başka kaybedecek şeyi olmayan, mahkûm edildiği hayata itirazını ve öfkesini kör isyanla dile getiren çoğu genç kalabalıklar… Özetle, Gezi bir park olmaktan çıkıp, birbiriyle ilişkisi, ortak amacı olmayan size oy vermemiş öteki yüzde 50’yi birleştiren bir muhalefet odağı haline geldiyse, bu sonucu Beşiktaş Çarşı grubundan terör örgütü çıkarma becerisini göstermiş olan adamlarınız ve bizzat siz yarattınız.

    Gelişmeler boyunca her yumuşama ve normale dönüş umudunu kışkırtıcı, cepheleştirici, suçlayıcı söyleminizle yok ederken, komplo teorilerini besleyen yalanları miting meydanlarında kitleleri kışkırtmak için tekrarlarken dolduruşa mı getirildiniz yoksa sizi itidale davet eden yakın çevrenizi dinlemeyip bildiğinizi mi okudunuz, diye soruyorum kendime. Meselâ, köprülerin atılmasına neden olan Cumartesi gecesi saldırısını kimlerin hangi istihbaratı üzerine emrettiğinizi merak ediyorum. Eğer bilinçli olarak çarpıtılmış olmasaydı size ulaşan bilgiler, Gezi parkı direnişçilerinin çadırlarını toplamaya başladıklarını, parkı boşaltmaya hazırlandıklarını, bu işin artık bitirilmesi gerektiği yolundaki sağduyulu çağrıların birbirini izlediğini öğrenirdiniz.

    Ortada ağır bir suç var Sayın Erdoğan. Ortada anayasal bir suç var. Ortada demokrasiye kastetme suçu var. Ortada, son beyan ve tutumlarınızla Türkiye’yi dünyadan koparmaya, izole etmeye, yalnızlaştırmaya teşebbüs suçu var. Sizi bu suçlara azmettirenler çevrenizdekilerse onları size ihbar ediyorum. Eğer siz çevrenize rağmen tek başınıza karar verdiyseniz bu uygulamalara o zaman da siz Tayyip Erdoğan’ı Başbakan’a ihbar ediyorum.

    Ve yurttaşlık hakkımı kullanarak suç duyurusunda bulunuyorum.