Blog

  • (27 MAYIS 1915)  HÜKÜMET NİHAYET TEHCİR KARARI ALDI

    (27 MAYIS 1915) HÜKÜMET NİHAYET TEHCİR KARARI ALDI

    ERMENİLER İÇ BÖLGELERE GÖÇ ETTİRİLİYOR

    Bu yazı serimizin altıncı ve son bölümünde sizlere Tehcir yani zorunlu göç kararının nasıl alındığını belgelerin ışığında anlatmaya devam ediyoruz. Ancak bu konuyu özellikle Türk aydınlarının nasıl ele aldığını, bundan sonraki faaliyetleri daha iyi açıklayabilmek için öğrenmek istiyoruz. Bu nedenle okurlarımızdan küçük bir katkı bekliyor ve elektronik posta adresimize okurlarımızın sadece; bu seriyi okudum, kısmen okudum veya hiç okumadım şeklinde varsa görüşlerini de ekleyerek bir not göndermelerini rica ediyoruz.
    Van Bölgesinin isyancı Ermeniler tarafından ele geçirilip düşman ülke Rusya’nın Ordusuna teslim edilmesi ve Van’da Rusya’nın kontrolünde bir Ermeni Devletinin kurulması, bunun yanında bölgede yaşayan 500.000’i aşkın Türk ve Müslüman halktan sadece 1500 kişi kalıncaya kadar kırılması Osmanlı Hükümetini çok zor bir durumda bıraktı. Ermeniler için acil ve sert tedbirler tartışılmaya başlandı. 27 Mayıs günü toplanan hükümet üyeleri değişik olasılıkları tartıştıktan sonra, Harbiye Nazırlığının tavsiye ettiği Tehcir ( Zorunlu Göç) kararı aldı. Olaylar şöyle gelişti:
    Göç Yasasının çıkarılmasının arifesinde, Doğu Anadolu’yu savunmadan sorumlu komutanların talebi üzerine, ön hazırlık mahiyetinde, Hükümet bölge yöneticilerine bazı direktifler göndermeye başladı. Osmanlı Devleti’nin zorunlu göç olayı ile ilgili verdiği direktiflerden bazıları aşağıya çıkarılmıştır. 23 Mayıs 1915 tarihinde, Erzurum’a 14, Van’a 21 ve Bitlis’e 14 sayılı şifre ile şu talimat veriliyordu:
    “Vilayet içindeki Ermeniler, Van vilayeti ile hudut komşusu olan, kuzey kısmı hariç olmak üzere, Musul vilayetinin güney kesimi ile Zor sancağı ve Merkez kazası hariç, Urfa sancağında gösterilecek yerlere göç ve barındırılacaktır. Barındırılacak yerlere gelen Ermeniler, Köy ve kasabalarda inşa edilecek konutlara yahut mahalli hükümetçe gösterilecek yerlerde yeniden kuracakları köylere yerleştirileceklerdir. Göç ettirilmeleri gereken Ermenilerin gönderilme ve iskânları mahalli yöneticilere aittir. Göç ettirilen Ermeniler, tüm taşınır mallarını beraberlerinde götürebilir. Bu taşımalar, doğal olarak, harp harekâtının müsaade ettiği yerlerde yapılır.”
    Aynı gün bir şifre de Musul Valiliği ile Urfa ve Zor mutasarrıflarına yollanıyordu. Bu mesajda şunlar isteniyordu.
    “Van, Bitlis ve Erzurum vilayetlerinden o taraflara gönderilecek Ermeniler Urfa’da Ermenilerin barındıkları yerlere, Musul ilinde ise vilayetin güney kesimlerine ve mahalli hükümetçe gösterilecek yerlere nakil ve oralarda barındırılacaklardır.”
    “Barınma bölgelerine gelecek Ermenileri, ya dağınık biçimde mevcut köy ve kasabalara inşa edecekleri konutlara, ya da mahalli hükümetçe gösterilecek yerlerde yeniden kuracakları köylere yerleştirileceklerdir. Ermeni barındırılacak köy ve kasabalarda yeniden kurulacak Ermeni köyleri sınırının Bağdat Demiryolu’na ve diğer demiryollarına en az 25 km. uzaklıkta bulundurulması gerekecektir. Barındırma yerlerine gönderilecek Ermenilerin can ve mal güvenlikleri ile iaşeleri ve dinlenmeleri yol boyunca görevli memurlara aittir. Göç ettirilen Ermeniler tüm taşınmaz eşyalarını beraberlerinde götürebilirler.” (1)

    İstanbul’un Fransa Elçiliği İşgüderinin bir raporu üzerine düşman taraf olan 3’lü İttifak devletleri (İngiltere, Fransa ve Rusya) hükümetleri bir bildiri yayınlayarak Osmanlı Devleti’ni kınadılar. Bu devletleri böyle bir bildiriye zorlayan ana kaynak tabii ki İstanbul patriği, yani dinsel kaynaklar olmuştur. İngiltere, Fransa ve Rusya devletlerinin Ermenileri mağdur ve mazlum gösteren Nota’sı, 24 Mayıs 1915 günü Havas ajansı vasıtasıyla Osmanlı Devleti’ne verildi. Notanın özeti şöyleydi:
    “Rusya, İngiltere, Fransa devletleri aşağıdaki beyanın yayınlanması konusunda ittifak etmişlerdir. Hemen bir aydan beri Türk –İslâm ahali Osmanlı Hükümeti memurlarıyla birlikte ve çok zaman bunların yardımıyla Ermenilere soykırım uygulamaktadırlar. Adı geçen katliamlar özellikle Nisan’ın yarısına yakın zamanda Erzurum, Tercan, Bitlis, Muş, Sason, Zeytun ve bütün Kilikya çevresinde olmuştur. Van çevresinde yüze yakın köylerin Ermenileri katledildiği gibi aynı zamanda Osmanlı Hükümeti İstanbul’da oturan zararsız Ermenilere de musallat oldu. Türkiye’nin insanlık ve medeniyete karşı (bu kelimeler Hıristiyanlık ve medeniyete karşı idi, Hıristiyan olmayan ülkelerden tepki alır diye insanlığa çevrildi) yapa geldiği bu yeni cinayetlerden ötürü gerek Osmanlı Hükümeti üyelerinin ve gerek bu gibi katliamlara katılmış ve katılacak olanların şahsen sorumlu olacakları itilaf hükümetleri Bâb-ı Aliye açıkça tebliğ eder.” (2)
    Osmanlı Hükümeti bu Nota’ya derhal sert ve açıklayıcı bir cevap vermiş. Ermenilerin yaptıklarını ve alınan tedbirlerin her devletin kendi toprakları içinde yapmak mecburiyetinde olduğu polisiye tedbirler olduğunu belirtmeye çalışmıştır.(3)
    Bu sözlerde çok açık mesajlar mevcuttur. Anadolu Ermenilerinin isyan ve ihanetini geçmiş bölümlerdeki yazılarımızda açıkça izledik. Bu tarihte yüz binlerce Türk ve Müslüman’ın kanları Ermeni çeteler tarafından oluk gibi akıtılırken Osmanlı Devleti’nin aldığı yasal emniyet tedbirleri bile haksız işlem kabul ediliyor ve suçluların yakalanması hemen en güçlü batılı ülkeler liderleri arasında bile “Soykırım” olarak adlandırılabiliyordu. Bu kelimenin dünyada “bu kadar ucuz bu kadar kasıtlı ” bir şekilde kullanıldığı, bir başka örnek göstermek mümkün değildir. Bundan böyle Türklerin yaptığı her hareket, her savunma tedbiri, haklı da olsa, haksız da olsa sadece ve sadece “soykırım” olarak adlandırılacaktır. Bu Ermenilere dış dünyanın desteğini sağlamanın ve savaş sonunda dev bir Ermenistan yaratabilmenin tek yoludur.
    Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyoruz, o tarihte bu Nota’yı veren ülkeler Van’ın Ermeniler vasıtası ile Ruslara teslim edildiğini ve Van ili ve çevresindeki 509.707 Müslüman’dan (4) sadece 1500 kadın ve çocuğun kaldığını bilmiyorlar mıydı? Tabii ki biliyorlardı. Ama Nota’da Van için kullanılan “Van çevresinde yüze yakın köyde yaşayan Ermenilerin katledildiği” ifadesine dikkatinizi çekmek isteriz.
    Bu Nota bize Talat Paşanın sözlerini hatırlatıyor: “Ordu Göç ettirme kanununun uygulanmasını yeniden gündeme getirdi ve ısrar etti. Ben yine karşı çıktım. Birçok acı durumlar bana göstermiştir ki, Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümler Avrupa’da büyük bir hoşgörüyle, sessiz karşılandığı halde, Müslümanların en ufak bir hareketi gereğinden fazla büyütülüyordu. Bu bakımdan, Rusların bu savaşta Ermenilerin yanı başında bulunması yüzünden çıkacak olan düzensizliklerin bize karşı kötüye kullanılacağını önceden biliyordum.”(5)
    Ermeni faaliyetleri Mayıs ayı sonuna doğru dayanılmaz bir seviyeye geldi. Başkumandanlık 26 Mayıs 1915 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na, Ermenilerle ilgili bir yazı göndererek, bir ay önce Rusların bölgede yaşayan 100.000’e yakın Türk ve Müslüman halkın Türk hudutlarından içeri sürülmesine benzer şekilde Ermenilerin Rusya’ya değil fakat Osmanlı sınırları içinde bir bölgeye göç ettirilmesini talep eden aşağıdaki yazıyı göndermiştir.
    “Ermenilerin Doğu Anadolu vilayetlerinden, Zeytun’dan ve buna benzer yoğun bulundukları yerlerdeki Diyarbakır Vilayeti, güneyine, Fırat nehri vadisine, Urfa, Süleymaniye yakınlarına gönderilmeleri şifahen kararlaştırılmıştı. Yeniden fesat yuvaları meydana getirmemek için Ermenilerin göç ettirilmesinde şu düşünceler esas alınmalıdır:
    1-Ermeni nüfusu, gönderildikleri yerlerdeki aşiret ve İslâm sayısının % 10 nispetini geçmemelidir.
    2-Göç ettirilecek Ermenilerin kuracakları köylerin her biri elli evden çok olmamalıdır.
    3-Ermeni göçmen aileleri seyahat ve nakil suretiyle de olsa, yakın yerlere ev değiştirmemeli. Gereğinin yapılmasını ve sonucunun bildirilmesini rica ederim.” (6)
    Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Hükümeti; 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihinde geçici bir kanun çıkarmıştır. (Geçici denmesinin nedeni, Meclis’in o günlerde kapalı olmasıdır.)
    Bu geçici kanun “Savaş zamanında Hükümete karşı gelenler için askeri birlikler tarafından alınacak tedbirlerle ilgili geçici kanun” adını taşımaktadır. Bu kanuna göre;
    1-Savaş halinde Ordu, Kolordu, Tümen ve müstakil mevkii komutanları, yurt savunması, asayişin korunması ve hükümet emirlerine karşı halk tarafından karşı koyma, direnme veya silahlı tecavüz vaki olursa buna karşı derhal askeri kullanarak hareketi bastırmaya, tecavüz ve direnmeyi yok etmeye yetkili ve mecburdur.
    2-Ordu, Kolordu ve Tümen komutanları askeri gerekler karşısında casusluk, hıyanet halinde görecekleri kasaba ve köy halkını, teker teker veya toplu halde diğer yerlere sevk ve iskân ettirebilirler.
    3-Bu kanun yayınlandığı tarihten itibaren yürürlüğe girer.(7)
    Bu kanunun kabul edildiği günlerde, 26 Mayıs 1915 tarihinde verilmiş olan bir teklif 30 Mayıs 1915’te Bakanlar Kurulu tarafından görüşülmüş ve kabul edilmiştir. Buna göre, savaş bölgelerinde bulunan Ermenilerden bir kısmının düşman saflarına katılmaları, Osmanlı askerini arkadan vurmaları ve casuslukta bulunmaları nedeniyle cephe gerilerine sevk edilmeye başlandığı, görevlilere yardımcı olunarak, Devlet’in menfaatlerine uygun olarak devam ettirilmesi istenmiştir. Bunun yanında göç ettirilen Ermenilerin iaşe ve iskân masraflarının göçmenler için ayrılan ödenekten sağlanması, mali ve ekonomik meselelerinin halli, Ermenilere ait gayrimenkul ve diğer değerlerin tespit edilip korunması İstenmektedir.” (8)
    Yine Talat Paşa’nın anılarına dönüyoruz.
    “Göç uygulamasına önce Erzurum’dan başlandı.(2 Haziran 1915) Erzurum Valisi Tahsin Bey, Dâhiliye Nezareti’ne, Ermenilerin gönderilmeleri sırasında Kürt aşiretlerin saldırısına uğradığını bildirdi. Vali’yi telgraf başına çağırarak yardım için orduya başvurmasını ve saldıranların şiddetle cezalandırılmasını emrettim. Nitekim Ordu Komutanlığı bir tabur asker gönderdi ve ele geçirilebilenler kurşuna dizilerek cezalandırıldılar.” (9)
    Bu zorunlu göç olayının Osmanlı yöneticilerine çok pahalıya mal olacağı daha ilk andan, itibaren belli olmuştu. Dost, düşman binlerce gözetmenin denetiminde, savaşılan ülkelerin dışında, tarafsız kalmış ve müttefik diğer Hıristiyan toplulukların da dikkatle izlediği, en ufak bir sertlikte hemen “Soykırım” damgası vurulacak bir emniyet tedbiri almak bile neredeyse cesur, vatansever bir iki insan olmasa imkânsız hale gelecek gibi görünüyordu. Haksızlıkların önlenmesi, adil davranışlar, soygun, rüşvet, hırsızlık, intikam hırsı, Eşkıyalık ve hatta zalimlerin şerrinden kadın, erkek, çoluk, çocuk, yaşlı genç pek çok insanı mümkün olduğu kadar en az zararla gitmeleri gereken bölgeye ulaştırmak çok zor olacaktı.
    Yine de Osmanlı devleti bundan sonra ard arda yayınladığı talimatlarla bu göç olayını emniyetle ve düzenli bir şekilde yapmaya çalıştı. İşte Ermenilerin günümüzde her fırsatta “1915 soykırımı” diye adlandırdığı olay bu “zorunlu göç” olayıdır. Aslında o güne kadar ve Osmanlı himayesinde, hemen hemen 800-900 yıldır savaş, kaçma, göçme gibi talihsiz olaylarla Türkler gibi karşı karşıya gelmemiş, çocuklarını savaşlara göndermemiş ve acısını tatmamış, ticaret ve sanayii elinde bulundurma nedeni ile daha müreffeh bir yaşam sürdüğü bilinen Ermeni Cemaati, ilk defa savaş ve getirdiği zorlukların gerçek yüzü ile karşılaşınca paniğe kapılmış ve bu olayı görüp gördükleri en büyük felaket olarak vasıflandırmışlardır. Göçmenlere her türlü yardım yapıldı, koruyucu, denetleyici, yerli ve yabancı yardım ekipleri yer yer onlarla beraber yürüdüler. Oysa daha bir ay önce Van ve çevresinden göçen yüz binlerce Türk ve Müslüman’ın yanında Tanrı’dan başka hiç kimse yoktu. Üstelik geçtikleri yollarda canlarını ve ellerinde kalan son mallarını çalmaya kararlı Ermeni cinayet örgütleri pusuda bekliyorlardı. Ayrıca Ermenilerin acısı, göç bölgesine vardıklarında bitiyor veya yeni şartlara adapte olabildikleri ölçüde yeni bir yaşama geçiliyordu. Türk ve Müslümanların acısı ise Ermenilerden evvel başlamasına rağmen bu bölgelerde 1921 yılı, Batı Anadolu ve Trakya’da 1922 yılı son aylarına kadar devam edecekti.
    Ermeniler ve Ermeni taraftarı kişilerin “planlı ve kasıtlı olarak bir Toplumu toptan yok etme” amacı taşıdığı yolundaki iddialarını çürüten en önemli belgeler, Osmanlı Devleti’nin bu olayla ilgili değişik zamanlarda yayımladığı bildiriler ve verdiği talimatlardır. İkinci bir neden Ermenilerin en çok yaşadığı İstanbul – İzmir gibi büyük şehirlerde zorunlu göç olayı yaşanmaması ve bu kişilerin tehcir’e tabi tutulmaması ve en önemli belge de bizzat göçen insanların, büyük bir çoğunluğunun göç bölgesine ulaşıp, kendilerine sağlanan imkânlarla yaşamlarına devam etmeleridir.

    DİPNOTLAR:
    (1) Kamuran Gürün,Ermeni Dosyasıe., s.218-219( TTK Ankara-1983)
    (2) A.Alper Gazigiray,Osmanlıdan Günümüze Vesikalarla Ermeni Terörünün Kaynakları, s.325( İstanbul-1982); Ermeni Komitelerinin Amal ve İhtilaliyesi., s.307( Ankara-1983)
    Ulrich Trumpener, Germany and The Otoman, Empire 1914- 1918 adlı kitabının 210’ncu sayfa dip not 26. aynen şöyledir. “Rus Dışişleri tarafından hazırlanan memorandum Sır Edward Grey tarafından da onaylandı. Fransız hükümeti orijinal metindeki “Hıristiyanlık ve medeniyete karşı suç” ibaresini “insanlık ve medeniyete karşı suç” olarak değiştirilmesini istedi ve kolonilerdeki Müslümanları rahatsız etmemek için değiştirtti.
    (3) Esat Uras: Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi., s.606-609( İstanbul-1987).
    (4) Justin Mc Carthy The Population of The Otoman Armenians; Armenions in late Ottoman Period, s.70 (Edited by Türkkaya Ataöv, The Turkish Historical Society, Ankara – 2001).
    (5) Talat Paşa’nın Anıları, s.82-83 (Bas. Haz. Mehmet Kasım, Say Yayınları, İstanbul – 1986).
    (6) Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir olayı, s.110 (Van 100 ncü Yıl Üniversitesi -1990); Genelkurmay ATASE Arşivi, nu 1/1, KLS 44, Dos. 207. Fih. 2-3.
    (7) Azmi Süslü, a.g.e., s.111; Cemalettin Taşkıran, Osmanlıdan Günümüze Ermeni Meselesi, s.215 (Editör, Hasan Celâl Güzel Yeni Türkiye yayınları, Ankara – 2001).
    (8) A.Süslü, a.g.e, s.111.
    (9) Talât Paşa’nın anıları, s.83.

    Dr. M. Galip Baysan
    [email protected]

  • Türkiye Başbakanı Erdoğan ile İlgil Olarak ABD’nin Karamsar Görüşü

    Türkiye Başbakanı Erdoğan ile İlgil Olarak ABD’nin Karamsar Görüşü

    America’s Dark View of Turkish Premier Erdoğan

    erdogan-imam-hatipler-bu-milletin-goz-bebegi-olacak
    Türkçe tercümesi aşağıda…..

    Der Spiegel’dan zehir zemberek bir yazi..

    The ‘Tribune of Anatolia’

    America’s Dark View of Turkish Premier Erdogan

    By Maximilian Popp
    The US is concerned about its NATO ally Turkey. Embassy dispatches
    portray Prime Minister Recep Tayyip Erdogan as a power-hungry Islamist
    surrounded by corrupt and incompetent ministers. Washington no longer
    believes that the country will ever join the European Union.
    Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan is the most important
    Muslim ally of the United States. On coming into office he promised a
    democratic Islam — a vision that could have become a model for other
    countries in the region.
    But if the US dispatches are to be believed, Turkey is far from
    realizing that vision. Erdogan? A power-hungry Islamist. His
    ministers? Incompetent, uneducated and some of them corrupt. The
    government? Divided. The opposition? Ridiculous.
    US diplomats have sent thousands of reports from Ankara to Washington
    in the past 31 years. Recent documents, though, are merciless. They
    convey an image of Turkey which is at odds with almost everything the
    US government has officially said about the country.
    First and foremost, the US distrusts Erdogan. A dispatch dated May
    2005 says that he has never had a realistic worldview. Erdogan, the
    document says, thinks he was chosen by God to lead Turkey and likes to
    present himself as the “Tribune of Anatolia.”
    US diplomats claim that Erdogan gets almost all of his information
    from Islamist-leaning newspapers — analysis from his ministries, they
    say, is of no interest to him. The military, the second largest among
    NATO member states, and the secret service no longer send him some of
    their reports. He trusts nobody completely, the dispatches say, and
    surrounds himself with “an iron ring of sycophantic (but contemptuous)
    advisors.” Despite his bravado, he is said to be terrified of losing
    his grip on power. One authority on Erdogan told the Americans:
    “Tayyip believes in God … but doesn’t trust him.”
    Accusations of Corruption
    Erdogan took office as prime minister in 2003, two years after having
    founded his party, the Islamic-conservative AKP. During the campaign
    Erdogan announced his intention to tackle corruption.
    Since 2004, however, informants have been telling US diplomats in
    Turkey of corruption at all levels, even within the Erdogan family.
    None of the accusations have been proven — it could be that the
    informants merely want to denigrate the premier. But their reports
    help shape the Americans’ image of Turkey — and as such they are
    devastating.
    The rumors sound outrageous. A senior government advisor is said to
    have confided to a journalist that Erdogan enriched himself from the
    privatization of a state oil refinery. Furthermore, a source within
    the Ministry of Energy told the US that the prime minister pressured
    the Iranians to ink a gas pipeline deal with a Turkish company owned
    by an old schoolmate of his. The deal surprised observers: the company
    builds ports, but has little experience in the energy business. Two
    unnamed US sources claim that Erdogan presides over eight Swiss bank
    accounts.
    Erdogan’s party, the AKP, vehemently denies all allegations. And the
    premier says he acquired his wealth in the form of gifts presented by
    guests at his son’s wedding. Furthermore, he says, a Turkish
    businessman is paying for his four children to study in the US. The
    American Embassy sees such explanations as “lame.”
    A ‘Lack of Technocratic Depth’
    Erdogan, though, apparently knows how to score points at the grass
    roots level. According to US dispatches, when his AKP suffered a
    painful defeat in the Trabzon mayoral election of 2004, he allegedly
    installed his close friend Faruk Nafiz Özak as the head of the local
    Trabzonspor football club. In accusations which have not been proven,
    informants told the US Embassy that Erdogan sent Özak millions of
    dollars from a secret government account. Özak was to use the money,
    states a dispatch dated June 2005, to buy better players in an effort
    to overshadow the mayor. Erdogan did not respond to SPIEGEL efforts to
    contact him, but said on Monday that the credibility of WikiLeaks was
    questionable.
    According to US Embassy analysis, he has transformed the AKP into a
    party which works almost exclusively on his behalf. Many top AKP
    leaders including Erdogan and President Abdullah Gül are said to be
    members of a Muslim fraternity.
    There is generally a “lack of technocratic depth” in the government,
    criticized US Ambassador Eric Edelman back in January 2004: “While
    some AK appointees appear to be capable of learning on the job, others
    are incompetent or seem to be pursuing private … interests” or those
    of their religious congregations. “We hear constant anecdotal evidence
    … that AK appointees at the national and provincial levels are
    incompetent or narrow-minded Islamists.”
    Many high-ranking state officials have told the Americans they are
    appalled by Erdogan’s staff. Erdogan, one such official told US
    diplomats, appointed a man exhibiting “incompetence, prejudices and
    ignorance” as his undersecretary. Another informant told the US that
    Women’s Minister Nimet Çubukçu, an advocate of criminalizing adultery,
    got her job because she is a friend Erdogan’s wife, Emine. Another
    minister is accused of nepotism, links to heroin smuggling and a
    predilection for underage girls.
    Getting Off the Train
    Erdogan and the AKP are revered by the electorate. The prime minister
    is a “natural politician,” US diplomats wrote in one dispatch from
    early 2004. He “possesses a common touch,” is “charismatic” and has
    “street-fighter instincts.” The prime minister grew up in Kasimpasa, a
    rough port district of Istanbul, and became involved in a radical
    Islamist organization as a young man before joining the conservative
    Order of the Naksibendye. Before entering government, he said:
    “Democracy is like a train. We shall get out when we arrive at the
    station we want.”
    As a young man he met Abdullah Gül, with whom he later orchestrated
    the rise of the AKP. A deep-seated rivalry now exists between the two.
    Again and again Gül has stirred up trouble against Erdogan,
    particularly when the prime minister is traveling abroad. In a report
    from March 2005 when Gül was Turkish foreign minister, US diplomats
    described this as Gül’s attempt to undermine Erdogan’s policies and
    gain more power in the party. Unlike Erdogan, Gül speaks English, say
    the diplomats, and presents himself as moderate and modern.
    In truth, however, the US sees Gül as more ideological than Erdogan
    and anti-Western, according to embassy dispatches based on statements
    from those close to Gül. Gül uses almost every opportunity to make
    Erdogan look bad, the documents claim, even talking badly about him in
    front of state visitors. Gül worked for a long time to become
    president and therefore Erdogan’s equal. Erdogan tried to prevent his
    rise — without success. In the summer of 2007 Gül took up residence
    in the presidential palace in Ankara.
    ‘Murky’ and ‘Muddled’
    US diplomats are likewise unflinching when it comes to Erdogan’s
    advisor and foreign minister, Ahmet Davutoglu. They say he understands
    little about politics outside of Ankara. They see this as unfortunate,
    because they want to see Turkey join the EU — but they don’t believe
    it will ever happen. In order to make progress toward EU accession,
    the US ambassador wrote, the government must “hire a couple thousand
    people skilled in English or other major EU languages and up to the
    bureaucratic demands of interfacing with the Eurocrats.” The AKP,
    write US diplomats, had thus far employed mostly confidants from the
    Sunni brotherhoods.
    Some AKP politicians, according to a US assessment, support Turkish
    membership in the EU for “murky” and “muddled” reasons, for example
    because they believe Turkey must spread Islam in Europe. A US dispatch
    from late 2004 reports that a member of a leading AKP think tank said
    that Turkey’s role is “to take back Andalusia and avenge the defeat at
    the siege of Vienna in 1683.”
    Foreign Minister Ahmet Davutoglu largely shares this viewpoint and the
    Americans are alarmed by his imperialistic tone. In a summary of a
    speech by Davutoglu delivered in Sarajevo in January 2010, the US
    ambassador wrote: “His thesis: the Balkans, Caucasus and Middle East
    were all better off when under Ottoman control or influence; peace and
    progress prevailed. Alas the region has been ravaged by division and
    war ever since…. However, now Turkey is back, ready to lead or even
    unite. (Davutoglu: ‘We will re-establish this (Ottoman) Balkan’).”
    Of Rolls Royce and Rover
    Davutoglu’s hubris and his neo-Ottoman vision is cause for US concern.
    Turkey has “Rolls Royce ambitions but Rover resources,” reads the same
    2010 cable. According to embassy dispatches from 2004, Defense
    Minister Mehmet Gönül warned of Davutoglu’s Islamist influence on
    Erdogan. He is “exceptionally dangerous” Gönül told the US.
    Under Erdogan, relations with Israel have dramatically deteriorated.
    The two governments are at odds over the war against Hamas in late
    2008 and early 2009 and over the attack on the Gaza fleet earlier this
    year. The Israeli ambassador to Ankara, Gabby Levy, claimed in October
    2009 that Erdogan was behind the cooling of relations: “He’s a
    fundamentalist. He hates us religiously,” Levy was quoted as saying in
    a confidential US embassy dispatch from October 2009.
    The Americans are watching with concern as Erdogan distances NATO
    member-state Turkey further and further from the West. They are
    concerned about the country’s stability. “Every day is a new one here,
    and no one can be certain where this whole choreography will fall out
    of whack,” James Jeffrey, then the US ambassador in Turkey, wrote in
    late February 2010. “Then, look out.”
    Translated from German by Josie Le Blond

    URL:

    – – – – – – – – – – – – Türkçe çeviri – – – – – – – – –

    Cigdem T. Akkurt, IDEC, IASTE, NCIDQ
    Associate Professor, Interior Design Coordinator of ID Internship
    Program DoGE and Coordinator of ID Graduate Program

    581 College of Design Iowa State University
    Ames, IA 5001
    T. 515.294.8978 F. 515.294.2725 [email protected]

    The Tribune of Anatolia
    Türkiye Başbakanı Erdoğan ile İlgil Olarak ABD’nin Karamsar Görüşü
    Maximilian Popp, Der Speigel

    ABD, NATO müttefiği Türkiye hakkında endişe taşıyor. Elçiliğin çizdiği portreye gore Başbakan Erdoğan, yozlaşmış ve çevresi yetersiz bakanlarla sarılmış, güce susamış bir islamcı.

    The US is concerned about its NATO ally Turkey. Washington, ülkenin Avrupa Birliğine girebileceğine ihtimal dahi vermiyor.

    Türk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin en önemli Müslüman müttefiği ve iktidara geldiğinde, bölgedeki diğer ülkelere model oluşturacak demokratik İslam sözü vermişti.

    Ancak ABD’ne gönderilen raporlar doğruysa Türkiye bu vizyonu
    gerçekleştirmekten çok uzak. Erdoğan? Güç aşığı bir İslamcı.
    Bakanları? Kifayetsiz, eğitimsiz, ve bir bölümü çürümüş. Hükumet? Bölünmüş. Muhalefet? Rezalet.

    Son 31 yılda ABD diplomatları, Ankara’dan Washington’a binlerce rapor gönderdiler, ama yakın zamanda gönderilenler, acımasız; bu raporlar, Türkiye’nin imajı ile ilgili olarak, Birleşik Devletler’in resmi söylemlerindeki ifadelerinin tamamen aksini belirtmekte.

    Öncelikli ve en önemli nokta şu: ABD Erdoğan’a güvenmiyor. 2005 yılındaki bir gönderi, onun hiç bir zaman gerçekçi bir dünya görüşü taşımadığı yönünde. Belge, Erdoğan’ın, Türkiye’yi yönetmek üzere kendisinin Tanrı tarafından seçildiğine inanmakta ve kendini “Anadolu’nun Savunucusu” olarak tanıtmayı sevmektedir.

    ABD’li diplomat, Erdoğan’ın hemen hemen tüm istihbaratını İslamik yönelimli gazetelerden almakta ve bakanlık analizlerinin onun için bir önem taşımadığını söylemektedir. NATO’nun ikinci büyüğü olan ordu ve gizli servisler, bazı raporlarını göndermeye gerek duymaz olmuşlardır.
    Hiç kimseye tam güveni yoktur, kendini dalkavuk (aynı zamanda kibirli) danışmanlarla kuşatmıştır. Kabadayılığına karşın, gücü elinden kaçırma dehşeti taşımaktadır. Erdoğan hakkında bilgili bir yetkili;
    Amerikalılara, “Tayyip tanrıya inanır…. ama güvenmez” demiştir.

    Yozlaşma Suçlamaları

    Erdoğan iktidara partisi İslamcı, muhafazakar AKP’yi kurduktan iki yıl sonra 2003’te geldi. Kampanya sırasındaki en önemli işinin kirlenme ve yozlaşmayı önlemek olduğunu ifade etti. Bununla beraber ABD diplomatları, 2004’ten bu yana çürümenin her düzeyde, hatta Erdoğan ailesinin içinde devamlı yayılmakta olduğunu söylemişler, ancak iddialar doğrulanmamıştır. Bunun nedeni, bilgi kaynaklarının Başbakanı karalama amacı olabilir; ancak raporlar, Amerika’nın Türkiye imajını şekillendirmesi açısından önemlidir ve bunun yıkıcı olduğu kesin.

    Dedikodular şok edici. Önemli bir hükumet danışmanı bir gazeteciye, Erdoğan’ın devlete ait bir petrol rafinerisinin özelleştirilmesi aşamasında büyük paralar vurduğunu söylemiştir. Dahası, Enerji Bakanlığındaki bir kaynak, İranlılarla yapılacak boru hattı sözleşmesinin Erdoğan’ın okul arkadaşına ait bir firma aracılığıyla yapılması için baskı yapıldığını söylemiştir. Anlaşma gözlemcileri şaşırtmıştır: Şirket liman inşa etmekle beraber, enerji konusuna tamamen yabancıdır. Adı açıklanmayan iki ABD kaynağı İsviçre’de Erdoğan’a ait en az sekiz hesabın varlığına işaret etmektedir.

    Erdoğan’ın partisi AKP, bu iddialara şiddetle karşı çıkmaktadır ve
    Başbakan, bu günkü duruma oğlunun nikah hediyeleriyle geldiğini öne sürmektedir. Ayrıca, dört çocuğunun okul masraflarının bir iş adamı tarafından karşılandığını söylemektedir. ABD Elçiliği, bu tür açıklamaları ‘sıkıcı’ bulmaktadır.

    Teknokratik Derinlik Yoksunluğu

    Erdoğan, bir çok konuyu kendi lehine kullanmayı iyi bilmektedir. ABD kaynaklarına göre, 2004’te Trabzon belediye seçimini kaybettiğinde yakın arkadaşı Faruk Nafiz Özak’ı Trabzonspor’a başkan olarak yerleştirmiştir. Kesin kanıtlanmamış olmakla beraber ABD’ye bilgi aktaran kaynaklar, Özak’ı, örtülü ödenekten alınan milyonlarca dolarla gönderdiğini söylemişlerdir. 2005 tarihli bir gönderi, Özak’ın görevinin takımı iyi oyucularla takviye ederek belediye başkanını gölgelemek olduğunu bildirmektedir. Erdoğan, SPEIGEL’in kendisiyle temas etme isteğini reddetmiş, Wikileaks belgelerinin kuşkulu olduğunu söylemiştir.

    ABD Elçilik analizlerine gore AKP’yi kendisi için çalışan bir kuruma dönüştürmüştür. Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahil bir çok parti üst düzey yöneticisinin Müslüman Kardeşliği üyesi oldukları söylenmektedir.

    Ocak 2004’te Eric Edelman, hükumette “teknokratik derinlik”
    eksikliğinden söz etmişti: “AKP’nin atadığı çoğu kişi işi öğrenme

    yeteneğine sahip görünürken, bir bölümü, yetersiz kalmakta ya da
    …özel iş takipçisi durumunda kalmaktadır”. Bazıları da sadece cemaatle ilişkilidir. “Sürekli anekdot niteliğinde şunları dinliyoruz…. AKP ulusal ve vilayet bazında yetersiz ve dar görüşlü İslamcı kişlerin atamalarını yapıyor”.

    Bir çok yüksek düzey yetkili, Amerikalılara Erdoğan’ın personelinden dehşete düştklerini söylemişlerdir. Bu yetkililerden biri Amerikalı diplomatlara “yetersiz, ön yargılı ve cahil birinin kendisine müsteşar olarak atandığını söylemiştir. Bir başkası, zina suçları avukatı Kadın Bakanı Nimet Çubukçu’nun, göreve Emine Erdoğan’ın arkadaşı olduğu için atandığını söylemiştir. Bir diğer bakan, yakınlarına çıkar sağlamak, eroin kaçakçılığı ve küçük yaşta kız düşkünlüğü ile bilinmektedir.

    Trenden İnme

    Erdoğan ve AKP seçmenden saygı görmektedir. 2004 başlarındaki bir ABD gönderisinde Erdoğan’ın “doğal politikacı” olduğu belirtilmektedir.
    Ortak hislere temas eden, “karizmatik”, “sokak kavgacısı güdülerine sahip” birdir. Kasımpaşa’da büyümüş ve Nakşibendi tarikatına üye olmadan once köktendinci İslamik organizasyonlara katılmıştır. Hükumet

    olmadan önce, “demokrasi bir trendier. İstediğimiz istasyona varınca ineriz” demiştir.

    Gençliğinde, daha sonra dokuyacakları AKP’nin yükselişini
    gerçekleştirecekleri Abdullah Gül ile tanışmıştır. Bu ikisi arasında
    derinden bir rekabet sürmektedir. Gül, özellikle seyahatte olduğu
    zamanlarda Erdoğana karşı sorun olabilecek durumları beslemiştir. Gül Dış İşleri Bakanıyken 2005 tarihli bir raporda ABD diplomatları Gül’ün, Erdoğan’ın politikalarının altını kazdığını ve bunu partideki gücünü arttırmak amacıyla yaptığını belirtmişlerdir. Gül, Erdoğan’ın tersine, İngilizce bilmektedir ve diplomatlara kendisinin daha ılımlı ve modern olduğunu aşılamaktadır.

    Buna karşılık gerçekte, ABD, Elçilik gönderilerine dayanarak Gül’ü Erdoğan’dan daha ideolojik ve Batı Karşıtı olarak görmektedir. Gül, Erdoğan’ı kötü göstermek için neredeyse her fırsatı kullanmaktadır ve belgelere gore ABD ziyaretçileri önünde Erdoğan hakkında kötü şeyler söylemektedir. Gül Cumhurbaşkanı ve dolayısıyla Erdoğan’la eşit düzeye gelmek için çok çabalamıştır. Erdoğan, yükselişini korumaya gayret etmiş, ancak bunda pek başarılı olamamıştır. 2007 yazında Gül,
    Cumhurbaşkanlığı makamına yerleşmiştir.

    “Karanlık ve Sersem”

    ABD diplomatları, söz Erdoğan’ın danışmanı ve Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na geldiğinde de aynı sertlikte konuşmuşlardır. Ankara dışındaki politikadan pek anlamamaktadır ve bunu talihsizlik olarak değerlendirmektedirler; çünkü Türkiye’yi AB üyesi olarak görmek istemelerine karşın bunun hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine inanmaktadırlar. AB’ye giriş yönünde adım atılabilmesi için ABD Büyükelçisi, hükumetin “belli başlı AB dillerine hakim, AB Avrokrat’larının bürokratik taleplerine yabancı olmayan” iki bin kişinin istihdam edilmesi gerektiğini; ancak AKP’nin Sünni kardeşlik taraftarını işe aldığını yazmıştır.

    Bir ABD değerlendirmesine gore bazı AKP’li politikacılar, Türkiye’nin AB üyeliğini bazı sersem ve karanlık nedenlerle desteklemektedirler;
    örneğin, onlara gore Türkiye İslam’ı Avrupa’da yaymalıdır. 2004
    sonlarındaki bir gönderi, AKP’nin önde gelen bir planlamacısı
    Türkiye’nin önde gelen görevinin “Endülüs’ü geri kazanmak ve 1683’teki Viyana kuşatmasının rövanşını almak” olduğunu söylemiştir.

    Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu görüşü önemli ölçüde

    paylaşmaktadır ve ABD, onun bu emperyalistik ses tonundan rahatsız olmaktadır. ABD Büyükelçisi, Ocak 2010’da Davutoğlu’nun Sarajevo’da yaptığı bir konuşmada özetle, “Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu, Osmanlı Yönetimi ve etkisi altındayken daha iyi durumdaydı; bariş ve ilerleme hakimdi. Yazık ki bölgenin tümü o zamandan beri bölünmüş ve harap durumdadır. Ancak yeni Türkiye geri dönmüştür, liderliğe, hatta
    birliğe hazırdır (Davutoğlu: Osmanlı Balkan’ı yeniden kuracağız)”
    dediğini ifade etmiştir.

    Rolls Royce ve Rover

    2010 tarihli bir mesaj, “Davutoğlu’nun kibri ve Yeni Osmanlı vizyonu ABD için kaygılandırıcıdır. Türkiye bir Rolls Royce hırsına ancak Rover olanaklarına sahiptir” demektedir. 2004 gönderilerine göre Milli Savunma Bakanı Gönül, Davutoğlu’nun Erdoğan üzerindeki İslamist etkileri konusunda uyarıda bulunmuştur. ABD yetkilisine “o çok tehlikeli biri” demiştir.

    Erdoğan’la beraber İsrail’le ilişkiler iyice gerilemiştir. İki ülke,

    2008 sonlarında Hamas ile savaş ve 2009 başlarında Gazze filosu saldırısı konusunda karşı karşıya gelmişlerdir. İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, 2009 Ekim’inde Erdoğan’ın ilişkilerin soğumasından yana olduğunu belirtmiş, “o bir kökten dinci. Bizden dini nedenlerle nefret ediyor” demiştir.

    Amerikalılar, NATO üyesi Türkiye’nin Batıdan giderek daha fazla
    uzaklaşmasını kaygıyla izlemekteler. Ülkenin istikrarından dolayı
    endişeliler. ABD Büyükelçsi, James Jeffry 2010 sonlarında, “burada her gün yeni şeyler oluyor ve hiç kimse tüm koreografinin ne zaman çakılacağı konusunda fikir sahibi değil” diye yazdı.

  • Yükseliş,duraklama ve düşüş dönemi…

    Yükseliş,duraklama ve düşüş dönemi…

                                                   AKP, iktidara geldiği 2002 yılında bir ilke imza atmış, üç kez üst üste seçim kazanarak zirveye yükselmişti. İktidar partisinin % 50 oranında oy alması hiç kuşkusuz hiçbir zaman küçümsenmemelidir. Partinin bu başarısında ve oy oranında Başbakan Erdoğan’ın performansının var olduğunu söylemeliyiz.

                                                Dünyada, hiçbir şey kalıcı değildir. Özellikle siyaset bilimcilerinin siyasi partilerle ilgili şu öngörülerine katılmamak mümkün değildir:

                                                 “ Gücüne güç katan, bütün gücü elinde toplayan liderler, öylesine hatalar yapar ki, bu hatalar daha önce yaptıkları başarıları da gölgeleyebilir. Toplumda biriken gerilimleri de göremezler. Bu da hata üzerine hata getirir. Bazen güç kontrolden çıkar. Kontrolden çıkan güç ise artık güç değildir. Partilerin en güçlü göründüğü ve zirveye oturduğu anlar, aslında bir süre sonra düşüşe geçmeye başlayacakları anlardır. “

                                                           İKTİDAR PARTİSİ DÜŞÜSE GEÇTİ

                                                   Dikkat edilecek olursa, bugün iktidar Partisi AKP’nin yaşadıkları bu öngörülerle örtüşüyor. Özellikle Gezi Parkı eylemleri ile başlayan süreç ve sonrasında AKP oylarında bir erime, partide hızlı bir düşüş gözlenmektedir. Her dönemde olduğu gibi, iktidar partisinde de yükseliş, duraklama ve düşüş dönemi yaşanmaktadır.

                                                    Geçenlerde konu ile ilgili geniş bir yazı yazmış ve AKP’deki bu düşüşün nedenlerini sizlerle paylaşmıştık. Burada özellikle partiyi tek başına sürükleyen Başbakan Erdoğan’ın artık ülkeyi yönetemeyecek duruma gelmesi, özellikle genç kuşakların isteklerine yanıt verememesi ve dayatmacı politikalarının baş rol oynadığını bir kez daha burada vurgulayalım. Özellikle hem dışarıda, hem içeride “Polis devletine doğru gidiş görüntüsü” çok eleştiriliyor ve tepki topluyor.                                             

                                                              Liderler zaman içinde kendilerini yenilemek durumundadırlar. Kadrolarını da buna göre düzenlemeleri gerekir. Seçim kazanmak, ülkeyi istediği gibi yönetmek anlamına gelmez. Sokağın sesine kulak vermeyen liderler ve kadroları en kısa zaman içinde tasfiye edilir. Siyasi tarihte bunun somut örnekleri vardır. Bugün, Türkiye’de yaşananlar da bunlardan farksızdır. Bizi yönetenlerin bu gerçekleri görmezden gelmesi durumu daha da çıkmaza sürüklüyor.

                                                  BASKICI REJİMLER TEPKİ ALIYOR

                                                      Özellikle baskıcı rejimlere karşı, halkın direncinin arttığını bugünkü hükümet olanların görmesi gerekiyor. Bu baskıcı rejimler eninde sonunda demokratik yoldan, sandığa gömülmüşlerdir. Çünkü baskı ile korku ve tehdit ile hiçbir ire yönetim şekli başarılı olamamıştır. Eğer, AKP zirveden birden bire düşüşe geçtiyse, bunun nedenleri de ortadadır.

                                                            Son yazılarımızda “Bugün seçim yapılsa oyunuzu hangi partiye verirsiniz?” sorusu yönetilenlerle yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarını da sizlerle paylaştık. Burada iktidar partisinin % 14 oranında bir oy kaybının var olduğu görülüyor. Kaldı ki, AKP kendi çalıştığı kamuoyu şirketlerine yaptırdığı anketlerde de aynı sonuçlarla karşılaşıyor. Bugün, konu ile ilgili olduğu için elimizde yeni bir kamuoyu araştırması sonuçları bulunuyor bunu da sizlerle paylaşalım.

                                               İsabetli kamuoyu araştırmaları ile adından sıkça söz ettiren KONSENSÜS’ün son yaptığı ankette AKP’nin oy oranı % 47,1 olarak görülüyor. CHP’de sıçrama var ve oy oranı % 30,9 olarak tespit edilmiş. MHP’nin oy oranı ise % 14,6 olarak gözleniyor. BDP’liler ise yüzde 5 barajını bile aşamıyorlar.

                                                    MHP’NİN OYLARI YÜKSELİYOR

                                                       Aynı amaçla kamuoyu araştırması yapan 7 şirketin elde ettiği sonuçların ortalamasında AKP’nin oy oranının % 37’lere kadar düştüğü görülüyor. Buna karşın oyunu en fazla artıran parti de % 19,4 ile MHP gösteriliyor. Hatta kamuoyu araştırma gruplarının yetkilileri “MHP bir ivme kazandı. Bunu iyi kullanabilirse oyunu % 25’lere kadar çıkarabilir” görüşünde birleşiyorlar.

                                                        Şurası bir gerçek:

                                                           AKP’nin artık eskisi gibi oy alabilmesi pek mümkün görünmüyor. Bu, iktidar olmayacak anlamına gelmemelidir. Partide düşüş başlamıştır. Eskilerin deyimi ile “Bu kumaş artık dikiş tutmaz.” Tarih, her zaman olduğu gibi tekerrürden ibarettir. AKP de yükselişi yaşamış, duraklama dönemine girmiş şimdi de düşüşe geçmiştir.

  • Almanya ile İpler Geriliyor

    Almanya ile İpler Geriliyor

    Gezi Parkı bağlamındaki son olaylar karşısında Avrupa Parlamentosu’na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Haddinizi bilin”, “AP’yi tanımıyorum” gibi oldukça sert sayılabilecek tepkiler vermesi, son zamanlarda Avrupa Birliği ile yumuşayan ilişkileri neredeyse kopma noktasına getirmiştir.

    Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu,  AP’den çıkan kararın kendileri açısından ‘yok hükmünde’ olduğunu söylemiştir.

    Alman Der Spiegel dergisinin internet sitesinde yer alan habere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin Almanya Büyükelçisi  Karslıoğlu, Cuma günü Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış’ın Almanya Başbakanı Angela Merkel ile ilgili sözleri sebebiyle Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmıştır.

    Buna karşılık Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl  de  Dışişleri Bakanlığına  davet edilmiştir.

    Avrupa Parlamentosu’nun ilki 1987 yılında alınmış ve Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımın tanımaya davet eden 4 kararı bulunmaktadır. Unutulan bu kararların da hatırlanarak “tanınmaması” da dile getirilmiş olsaydı, AB’ye daha kuvvetli bir mesaj verilmiş olurdu.

    Başbakan Erdoğan’ın tepki gösterdiği Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarından biridir. Eğer Türkiye günün birinde AB üyesi olacak ise, son kararı Avrupa Parlamentosu üyeleri verecektir.

    Gelecek yıl 5 – 8 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin öne çekilerek 22 – 25 Mayıs 2014 tarihlerinde yapılması kararlaştırılmıştır.

    Belki yeni seçilecek Avrupa Parlamentosu üyeleri, Türkiye’ye daha farklı bir açıdan yaklaşabilirler. 

    Başbakan’ın çıkışından sonra Avrupa Parlamentosu ve  AB Komisyonu’nda toplantılara katılacak olan  Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Brüksel ziyaretini iptal etmiştir. 13 parlamenterden oluşan Avrupa Parlamentosu  Dışişleri Komisyonu (AFET) heyetine hükümetin verdiği randevular iptal edildiği için AFET yetkililerin de Türkiye ziyareti gerçekleşmemiştir.

    Brüksel’de bulunan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu da AP İnsan Hakları Alt Komisyonu’nda düzenlenecek Türkiye’yle ilgili bir toplantıya katılmama kararı almıştır.

    AP Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda, kendisini eleştiren Başbakan Erdoğan’a yazılı bir açıklamayla cevap vererek  “AP’yi görmezden gelmek sadece Erdoğan’ın Türkiye’yi AB üyesi yapmak istemediğini gösterir” demiştir.

    Gerginleşen ilişkiler, 27-28 Haziran’da yapılması öngörülen AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu toplantısının yapılmasını da tehlikeye sokmuştur.

    Eğer Türk tarafı KPK toplantısına katılmayacak olursa, taraflar arasındaki gerginlik tırmanacak, ipler kopma noktasına gelecektir.  

    Türkiye Avrupa Birliği ile 5 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere Hırvatistan ile birlikte başlamıştır.  Hırvatistan 1 Temmuz da AB’nin 28’nci üyesi olacaktır. Bu süre içinde 35 başlıktan 13’ü açılmıştır.

    Açılan başlıklar şunlardır: 4. Sermayenin Serbest Dolaşımı (Fransa: 18 Aralık 2008), 6. Şirketler Hukuku (Slovenya: 12 Haziran 2008), 7. Fikri Mülkiyet Hukuku (Slovenya: 12 Haziran 2008), 10. Bilgi Toplumu ve Medya (Fransa: 18 Aralık 2008), 12.Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı (İspanya: 30 Haziran 2010), 16.Vergilendirme (Çek Cumhuriyeti: 30 Haziran 2009), 18. İstatistik (Almanya: 26 Haziran 2007), 20. İşletme ve Sanayi Politikası (Almanya 28 Şubat 2007),  21. Trans – Avrupa Ağları (Portekiz: 19 Aralık 2007), 27. Çevre (İsveç: 21 Aralık 2009), 28.Tüketicinin ve Sağlığın Korunması (Portekiz: 19 Aralık 2007), 32.Mali Kontrol (Almanya: 26 Haziran 2007).

    Bu başlıklardan sadece biri geçici olarak kapatılmıştır.

    Başlıklardan 8’i Ek Protokol’ün  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de  içine alacak şekilde genişletilmemesi sebebiyle  askıya alınmıştır.

    Bunlar; Malların Serbest Dolaşımı, İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunum Serbestisi,  Yerleşim ve Hizmet Sağlama, Mali Hizmetler, Tarım ve Kırsal Kalkınma, Balıkçılık, Taşımacılık Politikası, Gümrük Birliği ve Dış İlişkiler’dir.

    Tarım ve Kırsal Kalkınma (11, AB tarafından da askıya alınan başlıklar arasındadır), Ekonomik ve Parasal Politika, (17)  Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu, (22)  Mali ve Bütçesel Hükümler  (33) ile Kurumlar (35) başlıkları Fransa tarafından üyelikle doğrudan ilgili olması gerekçesiyle engellenmektedir.

    Geriye Türkiye’nin ilerleyebileceği çok kısıtlı bir alan kalmaktadır. Sosyal Politika ve İstihdam, Rekabet Politikası ve Kamu Alımları başlıklarını ise Türkiye AB’den tam üyelik perspektifi almadan açmama konusunda kararlıdır.

    Fransa’da 2012 yılında göreve gelen François Hollande yönetiminin, Bölgesel Politika başlığındaki engelini kaldıracağını açıklamış olması ve başlığın Haziran ayında müzakerelere açılacağı yönündeki beklenti, Paris’in diğer başlıklardaki engellerini de kaldırabileceği yönünde bir beklenti oluşturmuştur ama bu defa Almanya ve Hollanda’dan itiraz gelmiştir. 

    Reuters haber ajansına göre Almanya Başbakanı Angela Merkel‘in CDU partisi ve kardeş partisi CSU’nun taslak parti programında  “Avrupa Birliği ve Türkiye arasında güçlü bir işbirliğinin yanı sıra dışişleri ve güvenlik konularında takın bir stratejik işbirliği istiyoruz. Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkıyoruz çünkü ülke Avrupa Birliği’ne katılma kriterlerini yerine getirmiyor. Ülke, büyüklüğü ve ekonomisinin yapısı sebebiyle Avrupa Birliği’ne yük olacaktır”  denilmiştir.

    Merkel’in, 22 Eylül’de Almanya’da yapılacak olan federal seçimlerde Türkiye’nin üyeliğini  koz olarak kullanma arzusu vardır.

    Almanya’da Türkiye karşıtlığında son zamanlarda  artış olmuştur.

    Avrupa Türk Demokratlar Birliği eski Başkanı Hasan Özdoğan, Gezi Parkı olaylarından sonra Almanya’da Türkiye karşıtı karalama kampanyalarının devreye sokulduğunu söyleyerek Türkiye’de savaş varmış gibi hava oluşturdular” demiştir.

    Focus Dergisi’nin Türkiye hakkında yazdıklarını hayretle karşıladıklarını şöyle ifade etmiştir: “Bütün medya seferber oldu. Türk vatandaşı olarak bunlara dayanmak çok zor. Hükümet sözcüsü ve Başbakan Merkel’in yaptığı açıklamalar da Avrupa’da çok kötü bir imaj çizdi. Yapılan anketlerde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanlar yüzde 60’lardan yüzde 90’lara çıktı.”

    Almanya’da bu gelişmeler olurken AK Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye’nin AB’ye alınmaması konusunda çaba göstereceği sözlerine şu cevabı vermiştir:

    “Önce imtiyazlı ortaklık dediler, sonra stratejik ortaklık diyorlardı. Eskiden beri biz bunların hiçbirini kabul etmedik. Son hadiseyle birlikte, AB cephesinden gelen açıklamalar, hiçbir vatandaşımızın moralini bozmamalıdır. Biz, AB üyelik sürecine yapışmış vaziyetteyiz, sonuna kadar götüreceğiz. Masadan kalkan biz olmayacağız. Sürecin sonunda bizi almak istemezlerse, kendileri bilir.”

    Avrupa Birliği ile gerginleşen ilişkiler üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Almanya ve Hollanda  Başbakanlarına bir mektup yazarak müzakere başlıklarının açılmasına engel olmamalarını istemiştir.

    Geçen hafta Brüksel‘de toplanan AB Daimi Temsilciler Komitesi, 26 Haziran‘da açılması öngörülen Bölgesel Politikalar başlığıyla  ilgili hazırlıkları ele alırken diğer 25 üye ülkenin onay verdiği açılışa Almanya ve Hollanda‘dan itiraz gelmiştir.

    Yapılan  temasların olumlu sonuç vermesi ve Berlin’in pozisyonunu değiştireceğinin sinyalinin alınması halinde konu COREPER tarafından bugün  ele alınacaktır. Aksi takdirde konu gündeme getirilmeyecektir.  Bu durumda başlık 26 Haziran’da açılamayacaktır.

    Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, geçen hafta Kayseri’deki Türk Akreditasyon Kurumu Danışma Kurulu Toplantısının açılışında yaptığı konuşmada AB’ye  rest çekmiştir:

    “… Bu süreci durduracak sadece iki opsiyon vardır. Ya AB sürecinden Türkiye resmen çekilecektir ya da yine oybirliğiyle Türkiye’nin AB sürecini karşı taraf bitirecektir… Bulun 27’yi ondan sonra gelin konuşalım. Bulamıyorsanız ne bizim vaktimizi siz israf edin ne biz sizinkini.”

    AB müzakerelerinde önümüzdeki  hafta açılması gereken  başlık ile  ilgili olarak Almanya ve Hollanda’nın veto kararının sorulması üzerine  Bağış şu cevabı vermiştir:

    “… Bugün Türkiye’nin AB’ye ihtiyacından çok daha fazla AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır… Biz daha evvel olduğu gibi gerektiğinde, ‘Bak oğlum git’ demeyi de çok iyi biliriz.”

    11-12 Haziran’da EXPO 2020 aday kentleri sunumu kapsamında Paris’e giden Bakan Bağış, Fransa’nın AB İşlerinden Sorumlu  Bakanı Thierry Repentin ile  açılması beklenen bölgesel politikalar başlığını ve  Fransa’nın vetosunu kaldırılması talep edilen mali politikalar başlığını  görüştüklerini belirtmiş, aday ülkelerin açmakla yükümlü olduğu 23 ve 24’ncü başlıkların da  gündeme geldiğini açıklamıştır.

    Bağış, “26 Haziran’da faslın açılması için Kalkınma Bakanımız Cevdet Yılmaz ile Brüksel’de olacağız. 26 Haziran’da Türkiye 3 yıl aradan sonra bir fasıl açacak. Bölgesel politikalar faslı diyerek ilişkilerin bir yol kazasına kurban gitmemesi konusunda olumlu bir demeç vermiştir ama daha sonraki gelişmeler pek olumlu değildir.

    Gezi Parkı olaylarında hükümetin tavrını eleştirmesine rağmen, müzakerelerin hızlandırılmasını savunan Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Swoboda, Almanya’nın tavrını “iyice düşünülmemiş, kötü bir tepki” olarak nitelendirmiştir.

    Swoboda, sadece 22 değil temel hak ve hürriyetler ile yargı ve adalet konularını ilgilendiren 23 ve 24’ncü başlıkların da  açılması gerektiğini savunmuştur.

    Zaman gazetesine verdiği demeçte “Vakit Türkiye’nin üyeliğine destek verme vakti” diyen Swoboda, aksi takdirde bazılarının başlığın açılmasını engelledikleri için Gezi Parkı göstericilerini suçlayabilecekleri uyarısı yapmış, müzakerelerin Türk halkının refahı ve mutluluğu ile ilgili olduğunu söylemiştir.

    Geçen hafta Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye’deki basın özgürlüğüyle ilgili sorunları masaya yatırmak üzere Brüksel’de ikincisi düzenlenen “Speak Up!2” başlıklı konferansta konuşan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, üye ülkelerin açılıp açılmayacağını değerlendirdikleri başlıkla ilgili şunları söylemiştir:

    “Bence de süreç teknik düzeyde kalmalı ama İstanbul’da Türk yetkililerden sürecin teknik kalması ve siyasileşmemesi için gerekli önlemleri almalarını ve başlığı açabilmemiz için olumlu katkı yapmalarını istemiştim.”

    AB ile Türkiye arasındaki söz düellosuna değinen Füle, “Kimin kime daha fazla ihtiyacı olduğu yönünde yorumlar duyuyorum. Globalleşmiş dünyada birlikte daha güçlü oluruz. Her iki tarafın da birbirine ihtiyacı var.  Türkiye ile engelleri kaldırın, fasılları açın…Eğer açılırsa 3 yıl aradan sonra bir ilk  olacak” demiştir.

    Türkiye AB ilişkilerinde bu hızlı gelişmeler olurken,  bu ay sonunda BETA yayınevi tarafından yayınlanacak kitabımın başlığını  “Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” olarak belirlemekte tereddüt etmedim.

    Son gelişmeler karşısında  pireye kızıp yorgan yakmamak gerekir. Aksi takdirde, Türkiye’de bir eksen kayması olabilir.

    Büyük Önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi Türkler, Batı’ya yönelmiş bir millettir. Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde bu konudaki tercihini şöyle açıklamıştır:

    “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”

  • FED, YENİ DÜNYA VE TÜRKİYE

    FED, YENİ DÜNYA VE TÜRKİYE

    Amerikan Merkez Bankası (FED), 2008 yılından beri uyguladığı parasal genişleme programına bu yıl sonuna doğru bir azaltma getireceğini ve 2014 yılı ortalarına doğru son vereceğini açıkladı.
    Bu karar ABD’nin dünyada yaşanan krizde bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere,bölgeye ve dünyaya yayılma olasılığına daha fazla dayanamayacağı anlamındadır.
    ABD’nin küresel lider olarak çevresinde bölge lideri ülkelerle çeşitlenen yeni bir dünyanın kurulmasına, ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye yöneldiğini gösteriyor.

    *
    Merkezini ABD’nin oluşturduğu gelişmiş ülke ekonomileri 2008’de başlayan ekonomik sıkıntılarının altıncı yılında işsizlik ve yoksulluk artışı sorununa,güçlü merkez bankaları ve devlet müdahaleleri ile engel olmak dışında hiç bir çözüm getiremiştir.
    Ekonomi sınırsız, sorumsuz bir biçimde basılan paranın piyasalara sürülmesiyle ayakta tutulmaya çalışılmış, bu büyük likiditasyona rağmen üretim ve ticaret tahminlerin ötesinde gerilemiştir.
    Büyümeyi sağlamak için alınan malî önlemler büyümeye engel yaratmış, mali konsolidasyona başvurulmuş; bir kısır döngü oluşmuştur -ki, büyüme hedefleri aşağı çekilmiş -hâlâ, üretim nasıl sağlanacağı, istihdamın nasıl arttırılacağı sorunu çözülememiştir.

    *
    2013’te dünyanın en büyük ekonomisi ABD’de büyümenin yüzde 1.7’de kalacağı bekleniyor.
    Avrupa Birliği borç batağını çözmeye çalışırken, mali tasarruf politikasıyla genişletici para politikaları kombinasyonu mali piyasaları sakinleştirmenin ötesinde ekonomik büyüme sağlamıyor.
    Afrika en büyük engeli olan çeşitli yerlerde yaşanan askeri çatışmalara rağmen,petrol ihraç eden ülkelerin performansı,alt yapı projelerine mali harcamaların devam etmesi,Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin genişletilmesi sayesinde, yoksulluğun azaltılmasına yetmemesine rağmen sürekli büyüyen bir eğilim gösteriyor.
    Güney Amerika’nın bir bütün olarak yavaşta olsa bir büyüme sağladığı görülüyor.

    *
    ABD,AB ve Japonya’nın ekonomik sıkıntılardan,kendi ihraç ürünlerine talebin zayıflaması, sermaye akışı ve emtia fiyatlarında artan hareketlilikten gelişmekte olan ülkeler de nasibini alıyor.
    Gelişmekte olan ülkeler -üstelik,finansman kısıtlılığı, kimi sektörde aşırı üretim kapasitesi ya da yatırım talebinin zayıf olması gibi kendi iç sorunlarının da katkısıyla ekonomik yavaşlamanın artan etkisiyle karşı karşıyadır.

    *
    Batının ekonomik çıkış için ortaya koyabildiği bir programı olmamasına rağmen Rusya ve Çin istihdamı arttırıcı yeni yatırım stratejileri yürütebiliyor.
    Özellikle Çin ekonomik büyümesini üretim ilişkileri ya da biçimini değil üretimin yapısını değiştirmek suretiyle sağlıyor.
    Öncelik kamu yatırımlarına veriliyor ama büyüme hızını kontrol altında tutmak ve gelir dağılımını düzenleyen mekanizmaları geliştirerek ucuz emeğe dayalı üretimin yapısı değiştiriliyor-bu suretle, büyümenin dış taleple değil,iç taleple sağlanabiliyor.
    Rusya ve Çin bulundukları bölgenin ülkeleri arasında gümrükleri azaltarak Filipinler’den Vietnam’ı kapsayan alanda dünyanın en büyük ticaret bölgesini oluşturmuştur -şimdilerde, dünya rezerv parası doların dışına çıkıp-mesela,2011’de 600 milyar dolara eşdeğer kendi paraları üzerinden ticari ilişkiler geliştiriyor, doların ticaret alanını daraltıyorlar.

    *
    Buna karşın gelişmiş ekonomiler -bir yandan, Rusya ve Çin’in şirketlerine ve mallarına artan ölçekte engeller çıkarıyor – öte yandan, bu ülkelerle ortaklıklar kurmayı,müşterek yatırımlar yapmayı önemsiyor!
    Ya da gelişmiş ekonomiler büyümeleri önünde mali konsolidasyonun engel olduğunu gördükçe rekabetçi devalüasyonlara başvuruyor.
    Kurlarla oynayarak kendilerine uluslararası ticari rekabette avantaj sağlarken, ticaret ortaklarını zarara sokuyorlar.
    Aslında orta vadede ihracaatın ucuz, ithalatın pahalı hale gelmesiyle cari dengenin iyileşmemesini,uzun vadede ihracaat ve ithalat değerlerinin, ticaret ve cari hesap dengelerinin olumsuz yönde etkilenmesini satın alıyorlar.
    Üstelik -özellikle,Çin’in yeni ekonomik stratejisi çerçevesinde büyüme hızını kontrol altında tutması halinde,toplam dünya üretiminin, toplam ticaret hacmının düşmesine yol açacağı düşüncesiyle Çin’den kurlar üzerindeki baskısını kaldırmasını ve ithalatını artırmasını istiyorlar.

    *
    Ne ki, gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin, gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri yalnızca bir kaynak ve pazar olarak görmelerinin sonu geliyor.
    Çünkü finansal krizden bu yana gelişmiş ülkelerin küresel ekonomideki payları azalır ve itici gücü zayıflarken,gelişmekte olan ülkelerin payları artmıştır, -özellikle,Çin giderek küresel ekonominin itici gücü haline gelmekte kalmayıp siyasal sistemde de büyük yol alıyor.
    Çin gelişmiş ülkelerle sanayide, ticarette, yatırımda ve sermaye akışında dikey rekabettedir ve gelişmekte olan ülkelerle de ticaret ve doğrudan yatırımlarla yatay rekabette dünyanın en büyük ticaret alanını oluşturuyor – adeta, küresel dengenin sigortası mekanizması görevini yürütüyor..

    *
    Bu çerçevede FED parasal genişleme programına 2014 yılı ortalarında son vereceği açıklaması;
    FED’in dünya tahvil piyasasına aktif olarak girmesi, bu piyasadaki en güçlü rakip ABD Hazinesinden yüksek tutarlı varlık alımı yapmasıyla dünya rekabetinden uzak tutulması ve faiz oranlarının tüm ülkelerde geri çekilmesi anlamına geliyor.
    Faiz oranlarının düşmesiyle yatırım yapma maliyetlerinin düşmesi ve yatırımlara özendirici etki yapması -bu suretle, yatırımların artmasıyla büyüme ardından küresel ekonomik krizden çıkış planlanıyor.

    *
    Dolar’ı rezerv para olarak dünyaya benimseten, dünya tahvil pazarının en büyük alıcısı FED -şimdi, dünyaya saldığı sermayesini geri çağırıyor.
    Elbette küresel rekabet sürüyor ama -özellikle, Çin’i yeni ekonomik stratejisiyle kurduğu dünyanın en büyük ticaret alanında kendi başına bırakıyor,bölgesel liderliğine alkış tutuyor.

    *
    Küresel lider ABD; siyasi alanda Rusya ile birlikte Orta Doğu’da Suriye Sorununu çözme kararı alması Rusya’nın Avrasya bölgesinde liderliğinin kabülüdür -ardından,
    FED kararı Çin’in Asya -Pasifik bölgesi lideri olarak algılandığını gösteriyor ki -artık, dünya çok kutupludur…

    *
    Gelişmekte olan ülke konumunda Türkiye -bir yanda, Başbakan Erdoğan ile uluslararası hukuka aldırmadan Suriye devletine müdahale etmek benzeri suçlara muhatap olmamak için -hâlâ,” Eset Defol” noktasındadır.
    O yüzden, Erdoğan Cenevre Konferansıyla Avrasya’da yeni düzen ve yeni Suriye kurulmasının önünü -hem, yurt içi -hem de yurt dışındaki İslamcı hempalarıyla engelleme çalışıyor!

    *
    Ya FED kararı?
    Erdoğan iktidarı sürecinde çok ağır borç yükü altına alınan Türkiye,kısa vadeli uluslararası sermaye akımlarının etkisiyle borçlarını ödeyebilirken -şimdi, FED kararıyla bu yılın sonlarına doğru sermaye girişlerinde ciddi azalmaların olmasıyla vadesi gelen borçların ödenmesinde iki şeye mahkum oluyor;birincisi yüksek kur’dur, ikincisi Türkiye emeğinin ve varlıklarının ucuzlaması!

    *
    11 yıllık iktidarıyla Başbakan Erdoğan’ın toplumsal yapısını lime-lime ayrıştırdığı Türkiye’nin bu siyaset,bu ekonomi sonucuna nasıl dayanacağı,bilinmiyor…

    246.2013

  • Keşke Annan Planına Evet Deseydik

    Keşke Annan Planına Evet Deseydik

    Yunanistan’ın Başbakanı Antonis Samaras’ın “Annan Planı’nın tekrardan diriltilmesine kesin olarak karşıyım” sözlerinin Güney Kıbrıs’ta alenen eleştirilmesi ve birçok kişinin yüksek sesle  “Samaras’tan sağduyulu olmasını beklemek yapılacak en son iştir” diyerek bu görüşe karşı çıkması, güneyde yıllardır tabu olan birçok kavramın değişmeye başladığını ortaya koymakta.

    Bizdeki demagogların kendisini alkışladığını görmek hiçte sürpriz olmadı” diyorlar ve “Genç Papadopulos” olarak tanımlanan DIKO Lefkoşa Milletvekili Nikos Papadopulos’un  “Samaras, Kıbrıs’ın içinde veya dışında Annan Planı’nın geri gelmesini planlayan veya da dört gözle bekleyen ilgili herkese net mesajlar gönderdi” sözlerini de “Artık böylesi saçma deyimleri duymak istemiyoruz” şeklinde protesto ediyorlar.

    Bunları söyleyenler Rum solcular ya da Rum komünistler değil, sıradan ve artık sesini çıkarmaktan korkmayan Kıbrıs Rumlar.

    Rum taksici, satıcı, gazeteci, market çalışanı, memuru, sendikacısı, garsonu, bankacısı ve sıradan kişilerin birbirlerini tanımamalarına rağmen farklı şikâyetlerinde çok ortak noktalar var. Bakın neler diyorlar;

    “Papadopulos ve birlikte olduğu kişilerin sınırı olmayan cüreti çok hayret verici. 2004 referandumundan 9 sene sonra ve bunların paranoyak davranışlarından dolayı Kıbrıs’ın kalıcı olarak bölünmesi nedeni ile seslerini kesmeleri gerek…

    Aklı başında olan herhangi bir Rum inanır mı ki, Papadopulos (DIKO Milletvekili), Garoyan (DIKO Başkanı),  Omiriu (EDEK Başkanı), Perdikis (Ekologlar Başkanı), AKEL’in yönetim kadrosundakiler ve 2004 yılında Annan Planını reddeden diğer kişiler, verdikleri kararın bizleri nerelere sürüklediklerinin farkında değiller.

    Bize neler söylediler, hatırlayın.

    Hayır deyin ve korkmayın. Bir hafta içinde AB’nin üyesi olacağız. Türkiye artık Kıbrıs sorununu Avrupa ile müzakere edecek ve herkesin haklarının korunduğu, tüm göçmenlerin geri döneceği, taşınmaz malların iade edileceği Avrupalı bir çözümü kabul etmek zorunda kalacak. Her şey AB müktesebatına göre yapılacak” diyorlardı.

    Şimdi bu demagoglar, kandırdıkları tüm bizlere açıklama yapmak zorundadırlar.

    Papadopulos bize “Avrupalı Çözüme” ne olduğunu söylemelidir.  İnsan haklarına saygı nerede. Kuzeyde kalan taşınmaz mallardan ne haber. Bize kötü, meşum ve hayatımızı karartacak diye tanıttığınız Annan Planı, 2004 yılında Maraş’ı, 2007 yılında da Güzelyurt’u geri verecekti ve bunlarla birlikte de 50 tane köyümüzü geri alacaktık. Nerede bunlar…

    Hayırcılar verdikleri bu kahramanca mücadele ile kaç tane şehrimizi ve köyümüzü özgürlüğe kavuşturdular. Annan Planı, göçmenlerden arzu eden olursa 150 bin kişinin terk ettikleri köy ve şehirlere geri dönüşüne olanak sağlıyordu, bu dokuz senelik süre içinde bu büyük vatanseverler kaç tanesini kahramanca geri göndertmeyi başardılar? Kaç tane taşınmaz mal eski sahiplerine iade edildi? Türkiye tümünü satın almaya başladığı için kısa bir müddet sonra kuzeyde hiç bir taşınmaz malımızı kalmayacak. İşte bunlar bizim sözde kahraman takımımızın elde ettiği başarılardır.

    Bu kötü plan tüm Türk ordusunu Anadolu’ya geri gönderecekti. Geriye sadece hafif silahlarla 600 asker kalacaktı. 2004 yılından beri Papadopulos ve Garoyan kaç tanesini geri göndertmeyi başardı?

    Türk ordusuna ait tankların Mesarya ovasında tatbikat yaparken çıkardığı tozlar ve sesler buradan bile duyulmakta. Bu tanklar ve askerler Türkiye’nin 2004’de geri çekmeye onay verdikleriydi ama bizim süper kahramanlarımız buna izin vermeyip, Türk askerlerine adada kalın dediler. Türk askerleri bu askeri eğitimi sürekli yapıyorlar, hazır olmak için. Eğer bir gün Erdoğan hadi derse, bir gecede Baf’a kadar gelecekler. Kim durabilecek ki karşılarında…

    Papadopulos, Garoyan, Omiriu, Lissaridis, Perdikis, Hristofyas gibi tüm süper vatanseverler ve geri kalan tüm Hayırcılar 2004 yılında yaptıklarından utanç duymalıdırlar. Selanik’ten bize mesaj gönderip cüretkar bir şekilde kötü ve lanet Annan Planı konusunda dikkatli olmamızı tavsiye eden Samaras da tabii…”

    İşte Güney Kıbrıs’ta çeşitli mesleklerden sıradan Rumların, ağız birliği etmişçesine söyledikleri bunlar.  Anlaşılan Güney Kıbrıs’ta yaşanan ekonomik kriz, Rumların Kıbrıs konusuna ve Kıbrıs’ta yaşanan olaylara bakışını değiştirmeye yetmiş.

    Belli ki ekonomik kriz Rumların kör gözlerine iyi gelmiş ve aniden etraflarını net olarak görmeye ve olan biteni anlamaya başlamışlar.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    24 Haziran 2013

  • Taksim’de karanfilli eyleme polis müdahalesi

    Taksim’de karanfilli eyleme polis müdahalesi

    Taksim’de ‘Duran Adam’ eylemleri devam ederken, önceki akşam forumlarda alınan karar üzerine vatandaşlar dün İstanbul’un dört bir yanından ellerinde karanfillerle Taksim’e akın etti. Polisin dağılmaları yönünde uyardığı gruplar alanı terk etmeyince yüzlerce polis meydana indi. Bir süre daha anonsa devam eden polis, dün saat 20.35 sıralarında eylemcilere müdahale etti. Polis meydanda tazyikli su kullanırken ara sokaklarda ise gaz bombasıyla grupları dağıtmaya çalıştı.

    KARANFİLLİ EYLEME POLİS MÜDAHALESİ – FOTO GALERİ

    YABANCI MUHABİR TOMA’NIN HEDEFİ OLDU

    Taksim Dayanışması tarafından yapılan çağrıyla, Gezi Parkı olaylarında hayatını kaybeden ve yaralananlar için geniş katılımlı bir anma töreni yapıldı. Yüzbine yakın eylemci dün saat 19.00 sıralarında Taksim Meydanı’na ellerinde karanfillerle geldi. Bu sırada polis ekipleri de Gezi Parkı girişinde güvenlik önlemi aldı.

    İSTİKLAL’DE POLİS MÜDAHALESİ / HÜRRİYET TV

    Vali Mutlu’dan müdahale açıklaması

    Ankara’da polis müdahalesi

    TOMA’lar da meydanda hazır bekletildi. Gezi Parkı olaylarında yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulunulmasının ardından hayatını kaybedenlerin isimleri tek tek okundu. İsmi okunanlar için ‘burada’ diye seslenildi.

    gezi-ankTAKSİM MEYDANI’NDA POLİS MÜDAHALESİ

    KARANFİLLERİYLE GELDİLER / Foto Galeri

    TAKSİM’DE KARANFİLLİ AANMA EYLEMİ / HÜRRİYET TV

    Eylemciler adına yapılan basın açıklamasının ardından küçük bir grup Gezi Parkı içine girerek karanfil bıraktı. BDP’li milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder, Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü de Gezi Parkı içerisinde bir süre kalarak inceleme yaptı. Alandaki yüz bine yakın kişi sloganlarla Gezi Parkı eylemlerine karşı uygulanan şiddeti protesto etti.

    CNN muhabirinden şok iddia

    Taksim’de polisin müdahalesi sonrasında bir grup TOMA’ların önüne oturma eylemi yapıyor.

    POLİS TOMA İLE MÜDAHALE ETTİ

    Eylemciler, “Kamuya ait parkı açın” sloganları atarken polis de eylemcilere dağılmaları yönünde uyarı anonsları yapmaya başladı. Polis megafonundan, “Basın açıklaması yaptınız. Lütfen alanı terk edin, dağılın” anonsu yapıldı. Grupların alanı terk etmemesi üzerine polis ekipleri Taksim Meydanı’nda konuşlanarak eylemcileri İstiklal Caddesi yönünde alandan uzaklaştırmaya çalıştı. Eylemcilerin meydanı terk etmemesi üzerine dün saat 20.35 sıralarında polis müdahalesi başladı.

    Göstericilerin arasına giren bir TOMA, tazyikli su kullanarak eylemcileri dağıtmaya çalıştı. Eylemciler Kazancı Yokuşu, Harbiye ve Gümüşsuyu’na doğru çekilirken polisin gruplara biber gazıyla müdahalesi ara sokaklarda gece geç saatlere kadar devam etti. Henüz resmi bir açıklama yok ancak müdahale sırasında bazı eylemcilerin polis tarafından gözaltına alındığı belirtiliyor.

    gundem/23565482.asp

  • İnsan insan derler idi… Köln de

    İnsan insan derler idi… Köln de

    Her yer Taksim, her yer direniş sloganı altında 22.06.2013 Almanya’nın Köln şehrinde gerçekleşen, tarihin en büyük mitingine katılanlardan biriydim.

    Alman basınına göre 40 bin insan Avrupada’dan bu mitinge katılmak için akın ettiler. Asıl sayının 100 bin civarında olduğu da söylenenler arasında.
    Mitinge vardığınızda inanılmaz bir insan kitlesi ile karşı karşıya idiniz. En küçük direnişçi 1 yaşında bebek, en yaşlısı 90 yaşında ninelerimiz.
    Ellerinde sloganlı pankartlı gençler çoşkuyla “Her yer Taksim, her yer Direniş” diye var güçleri ile bağırıyorlar. Yorulan yaşlı ninelerimiz köşelerde yere oturuyor, dinleniyor ama kısa bir süre sonra tekrar ayağa kalkıp, tekrar gençlere destek vermek için aralarına dalıyor. İnanılmaz görüntüler, insanlık, kardeşlik, dostluk manzaraları her köşede.
    Kürt, Türk, Alevi, Sunni, Alman, yaşlı, genç, beşiktaşlı, galatasaraylı… hepsi bir, biri hepsi olmuş.
    Almanya’nın her şehrinden gelmişler, Hamburg, Krefeld, Düsseldorf, Berlin, Lübeck, Offenbach, vs…
    Fransa’dan, Hollanda’dan, Avusturya’dan, İsviçre’den, hülasa Avrupanın her yerinden gelen insanlar meydanda.

    Hepsi bir, biri hepsi idi!
    Birine dokunsan, hepsinin canı incinir, hepsine laf etsen bir gönül incinir. “Kırkımiz bir, birimiz kırk” manasında yol almışlar.
    Kime elinizini uzatsanız su için, şisesini uzatıyor, çantasindan börek, lahmacun, ekmek, elma, yiyecek ne varsa, etrafındakiler ile paylaşmadan ağzına lokma atmıyor.
    Bu nasıl bir şeydir.., sadece hayranlık içinde izliyorsunuz!
    Mümkün olsa, her eli öpülesi kadınlar kirk bin insanı doyuracak.  Ellerinden gelse, herkese su dağıtacak. Herkes, herkese hizmet etme çabasında…
    Sonra ellerinde kocaman mavi çöp torbaları ile milim milim ortalığı temizleyen gençlerimiz. Ellerinde bir Megafon ve herkese sesleniş:
    – Arkadaşlar, lütfen meydanımızı temiz tutalım. Yere çöp atmayalım, toplayalım yerdeki çöpleri…

    Polisler şaşkın
    Alman polisler şaşkınlık içinde sadece seyirci…
    Geçen saatlerde Direnişçiler ile artık şakalaşmalar, polisler ile gençlerin sohbetini gözlemek çok hoş bir görüntü.
    Ne yapsın Polis, bir kuşun dahi burnu kanamayınca… öyle ya..!
    Emniyet güçleri ne yapabilir bu durumda? Gayet tabii sadece seyirci kalmalıdır…


    O kitlenin arasında siz artık “bireysel” kalmıyorsunuz. Siz onlar oluyor, onlar siz oluyorsunuz.
    O meydanda, Kürt-Türk yok!
    Alevi-Sunni yok!
    Genç-Yaşlı yok!
    Müslüman – Ateist yok!
    Hülasa hiç bir kimlik yok…!

    O meydanda dün sadece “INSANLIK” vardi!

    Güzel şair Muhyiddin Abdal:

    İnsan insan derler idi
    İnsan nedur şimdi bildim
    Can can deyu söylerlerdi
    Men can nedur şimdi bildim ” demiş.  Ben dün o meydanda İNSANLIK nedir onu öğrendim!

    Hiç bir kuvvet bu insanları durduramaz artık, okyanusa kafa tutmak ancak ahmakların işidir..!

    Not: Bizleri, bir kuruş almadan evimizden alıp, oraya kadar götürüp, sağ salim tekrar dönmemizi sağlayan Krefeld Alevi Kültür Derneğine teşekkürlerimi sunuyorum. Hakk yoldaşınız olsun, emeklerinizi hakkınızda hayırlı kılsın inşallah.

    Mustafa Çelebi

  • Tuncay Guney ve Referans

    Tuncay Guney ve Referans

    Ayhan KILIC

    Baslik su: “Haham’dan gezi aciklamalari”

    Habervaktim denen bir siteye roportaj vermis, cart demis curt demis, yazinin icerigine hic girmek istemiyorum, son soz manidar”

    Haham efendiye soruyorlar?

    Son sozunuz?

    8 ay sonra secim var, kuresel guclere karsi saflari siklastiralim.

    Gulelimmi aglayalimmi buna simdi?

    Hahamdaki secimlere ilgiye bak???

    Gezi’de durum ne olacak?

    Hulya hanima soralim. Hulya Avsar Basbakanla gorustukten sonra acikliyor, Gezi olaylarinda durum etraflica izah ediliyor.

    Kaynak Hulya Avsar

    Berlin in Berlin filminde masturbasyon yapinca

    Ne olacak O….bu, fahi……se diyorlar

    Akil adam kim olsun? Aciklamalara kim inanir

    Kadir Inanir

    Oldu bu is

    Icki yasagi ile  ilgili aciklama yapinca eski solcu parcasi.

    Bize ne degdi kimbilir?

    Bunu en iyi Polat bilir

    “bize galiba nazar degdi”

    Kaynak Polat Alemdar

    Benim istediklerimi soyluyorsa haham, fahise, artiz, deli kadir farketmez.

    Istediklerimi soylemiyorsa da Alleme-i Cihan olsa adi belli: ajan, provoketor, satilmis, hain, faiz lobisi……siralamaya kotulerden ne koysan gider.

    Burada bir tezat yokmu sizce?

    Haham denen Tuncay Guney’i referans olarak, Gezi olaylarinda kaynak olarak sunanlara sormak isterim?

    Ileriki bir tarihte Ayni sahis “Tayyip Bir Vatan Hainidir” derse de referans olarak kabul edip sayfalarinizda yer verecekmisiniz?

    Eger cevabiniz evet ise yaman bir celiski, ve inanilmaz bir kafa karisikligi icindesiniz demektir.

    Haham dediginiz adam haham falan degildir bir kere. Annesi Corum’lu bes vakit namazinda bir annenin evladidir.

    Enistesi Istanbul Sisli Belediyesi’nde calisir, Mustafa Sarigul’e sorun soyler size.

    Ingilizce bilmeyen bir insan nasil anlatiyor acaba Tevrat’i?

    Mehmet Ali Birand Icin de ingilizlere calisiyor’u ima etmis ama soylememisti?

    Bence Sahte Haham once sunlari aciklasin sonra Gezi olaylarini aciklar.

    Amerika’da Newyork’ta yasayan Jacop John, ve Henry Terganyan kimdir?

    Sakir sakir Turkce de konusan bu insanlarlar la nasil bir bagi vardir?

    Amerika’da bir kilise’de Amerika’li bir kisi Tuncay”a “seni Turkiye’de bir gun gelecek herkes taniyacak” dedikten yaklasik 4 yil sonra nasil olmus bu soz gercek olmustur?

    Tim Stevans kimdir?

    Yillar once kendisinden Tayyip Erdogan hakkinda dosya isteyen Cem Uzan hakkindaki dusuncelerini nasil aciklamistir?

    Toronto’da roprortaj yapip internet ortamina koydugu eski bir Yeni Safak calisani olan muhabir susu verilmis  sahis kimdir?

    Ergenekon olaylari patlak vermeden Dogu Perincek ile ve Mehmet Eymur ile siklikla gorusmesindeki gaye nedir?

    Renat Elizarov kimdir?

    Daha bir suru soru var sayfaya sigmaz.

    Uzun lafin kisasi sudur: Gezi olaylari ile ilgili aciklama yapan Sahte Haham Tuncay Guney   referans olarak kabul goruryorsa bundan sonraki yapacagi aciklamalarda da referans olarak alinmalidir.

    Demem o ki yarin Basbakan hakkinda da aciklamalar yaparsa sudur budur demeyin, referans olarak kabul ederim haberiniz olsun…

    Ayhan KILIC

    [email protected]

    Kanada

  • Suriye’nin geleceği nasıl belirlenecek?…

    Suriye’nin geleceği nasıl belirlenecek?…

                                              Geçenlerde 11 ülkenin Dışişleri Bakanı Suriye konusunda Katar’da bir araya geldi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da katıldığı bu toplantıda Suriye’nin geleceğinin nasıl belirleneceği masaya yatırıldı. Biz, iki yıldır bu tür toplantıları izliyoruz. Alınan tüm kararlara rağmen, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın bugüne kadar devrilemediği, hatta daha da güçlendiğini görüyoruz. O nedenle bu toplantıların da giderek hedefinden uzaklaştığı izlenimini ediniyoruz. Daha önce konu ile ilgili yazdığımız yazılarda Türkiye’nin Suriye konusunda kaderi ile baş başa bırakıldığını, bütün yükün de Türkiye’nin üzerinde kaldığını yazmıştık.

                                                  Bütün olay şu:

                                                  Suriye’de, Esad’a karşı savaşan gruplar, dışarıdan derme çatma toplanan aşırı İslamcı gruplardan oluşuyor. Bugüne kadar da aralarında bir türlü anlaşamadılar. Dağınıklar ve birbiri ile de mücadele diyorlar.

                                                           TERÖRİST GRUPLARIN SAVAŞI

                                                   Esad’a karşı savaşanlar arasında El Nusra örgütü başrol oynuyor. El Nusra, Amerika tarafından “Terörist grup” listesinde yer alıyor. Bu nedenle Amerika, muhaliflere ağır silah göndermede ağırdan alıyor. Bu silahların El Nusra’nın eline geçebileceğinden endişe ediyor. Bu konuda İsrail’in de baskısı var.

                                                            Rusya, Suriye’nin arkasında duran en güçlü varlık olarak dikkat çekiyor. Rusya ile Suriye arasında silah anlaşması da bulunuyor. Nitekim, son günlerde Rusya Suriye’ye çok önemli miktarda silah gönderdi.

                                                            İran’ın da destek verdiği Esad, şimdi Hizbullah’ın silahlı güçleri ile daha da güç kazandı. Daha önce elinden çıkan birçok stratejik yeri muhalif gruplardan geri aldı. Dengeler de oldukça değişmiş görünüyor.

                                                          TÜRKİYE ZOR DURUMDA

                                                          Şimdi gelelim bizim durumumuza:

                                                  Suriye’deki savaş uzadıkça bundan en fazla zararı gören ülkeyiz. Bugüne kadar uyguladığımız yanlış Suriye politikaları nedeni ile şu ana kadar 200 bini kayıtlı, 300 bini kayıtsız 500 bin Suriyeli sığınmacı Türkiye’de bulunuyor. Sınırımız yol geçen hanına dönmüş, tam kontrol edilemiyor. Bu sığınmacılar hem ekonomik, hem siyasi yönden bize son derece ağırlık veriyor.Gelecekte ne olacağı bu işin nereye uzanacağını da tahmin edemiyoruz.

                                                           Zaten Suriye’deki iç çatışmalar ülke boyutunu aşmış, bölgesel bir savaşa dönüşmek üzere bulunuyor. Hatta Ortadoğu uzmanları bunun gelecekte küresel bir savaşa neden olabileceğini de söylüyorlar. Ortaya çıkabilecek bir mezhep çatışmasından en fazla etkilenecek ülkenin de Türkiye olacağına dikkat çekiyorlar.

                                                           Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Katar’daki son toplantıda yaptığı açıklamada Suriye muhalefetine desteğin güçlenerek devam edeceğini söyledi. Zaten baştan bu yana, özellikle dışarıdan ithal edilen aşırı İslamcı gruplara destek veren Türkiye, bizim için son derece yanlış olan bu tutumunu hala sürdürme kararlılığında bulunuyor. Hiç kuşkusuz bunun olumsuz sonuçlarının da faturasını millet ödemek durumunda kalıyoruz.

                                                     RUSYA AĞIRLIĞINI KOYUYOR

                                                     Bu noktada Rusya’nın tutumu önem kazanıyor. Gerek Rusya Devlet Başkanı Putin, son yaptığı açıklamasında “Esed halkı ile değil, dışarıdan gelen eğitimli militanlarla savaşıyor. “diyor. Sonra da sözlerini şöyle sürdürüyor:

                                                       “ Irak’ta problemler var. Libya’da daha fazla sorun var. Dikkatli hareket etmek için bunlar yeterli değil mi? Bölge, kimsenin kontrol edemediği Pakistan-Afganistan sınırına dönüyor. Bundan sonra bu sorunlar altından kalkmak daha da zorlaşacaktır.”

                                                Gerek Rusya Devlet Başkanı Putin, gerekse Dışişleri Bakanı Lavrov Amerika’ya adeta meydan okuyorlar ve “Suriye’de seçiminizi yapın” diyorlar.

                                                    Suriye, görüldüğü gibi, birçok ülkenin ve gücünün meydan savaşı verdiği bir yer haline dönüşüyor. Bu, çok daha büyük tehlikeleri de beraberinde getirecektir. Suriye’deki durum nasıl gelişirse gelişsin, bunun sonuçlarından en fazla etkilenen ülke yine Türkiye olacaktır.

  • İktidar partisinin oyları neden eriyor?…

    İktidar partisinin oyları neden eriyor?…

                                                  Son iki ay içinde yapılan kamuoyu araştırmalarının ortalamasına baktığımızda iktidar partisi AKP’nin yüzde 14 oranında oy kaybettiğini görüyoruz. AKP’ye yakın kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptığı araştırmalarda da iktidar partisinin oy kaybettiği görülüyor. Özellikle PKK ile başlatılan “Barış süreci” ile başlayan oy kaybı, Gezi Parkı eylemleri ile tavan yapmış görünüyor. Peki, bu oy kaybı nereden kaynaklanıyor, bugünkü yazımızda kısaca buna değinelim.

                                                    Birçok analist “AKP, Barış süreci ile kaybettiği prestijini, Gezi Parkı eylemlerini bastırarak kazanmak istiyor” diyor. Biz, şimdilik bu görüşlere katılmıyoruz. Çünkü Gezi Parkı eylemleri Türkiye’de çok şeyi değiştirdi. Özellikle de Başbakan Erdoğan’ın daha çok imaj kaybetmesine neden oldu. Dikkat edilecek olursa içte ve dışta, AKP’den çok Başbakan eleştiriliyor. Hedef haline geliyor. Özellikle barışçı olmayan söylemleri, kışkırtıcılık yapması, kitleleri “onlar, bizler” diye ikiye ayırması, olayları sağduyu ile karşılamaması sürekli olarak eleştiriliyor.

                                                           ELEŞTİRİ OKLARI ERDOĞAN’IN ÜZERİNDE

                                                               Ortada bir gerçek var, bunu özellikle vurgulayalım: O gerçek de AKP’de Başbakan Erdoğan’ın ağırlığı ve partiye kişisel olarak kazandırdığı oylardır. Kimileri AKP’nin aldığı oylarda Erdoğan’ın yüzde 20, kimileri yüzde 30 olduğunu söylüyor. Ancak, partinin aldığı oylarda Erdoğan’ın ağırlığını inkâr etmemek ve görmek gerekiyor.

                                                     Konuya bu açıdan yaklaştığımızda, “Barış süreci” ile başlayan günlerden, günümüze Gezi Parkı ile süren eylemlere kadar geçen sürede Başbakan Erdoğan’ın tutumu, davranışları, uzlaşmasız ve hırcın görünümü hiç kuşkusuz partisinin hızla düşen oylarında etkili olmuştur. Nitekim son kamuoyu araştırmasını yapan kurumların yetkililerinin açıklamaları da bu görüşümüzü doğruluyor.

                                                         AKP TABANINDAN YÜKSELEN SESLER

                                                            Daha önce AKP’ye oy verdiklerini söyleyen bazı deneklerin soruları yanıtlarken “Başbakan artık eskisi gibi değil. Kendisi için AKP’ye geçmişte oy verdik, ama şimdi oy vermeyeceğiz” demeleri, Başbakan’a karşı parti tabanında bile tepkilerin olduğunu gösteriyor.

                                                          Aslında, konuyu enine boyuna masaya yatırıp, analiz ettiğimizde Başbakan Erdoğan’ın artık partiye zarar veren bir lider konuma doğru hızla yaklaştığını da görürüz. Buna çarpıcı bir örnek verelim. The Globalist’in Genel Yayın Müdürü geçenlerde köşesinde Erdoğan ile ilgili bir yazı yazdı ve yazının sonunu şöyle bitirdi: “ AKP için çözüm, Erdoğan’dan kurtulmaktır.”

                                                         Gerek Amerika, gerekse Batı basını 10 yıllık iktidarı döneminde Başbakan Erdoğan’ı hep havalara uçuran yazılar ve makaleler kaleme almıştı. Son birkaç ay içinde Amerika ve Batı basınına iyice baktığımızda tüm okların Başbakan Erdoğan’a doğru çevrilmiş olduğunu da görüyoruz. Başbakan, tek hedef haline gelmiştir. Bu tek hedef haline gelişi de partisindeki oyları eritmektedir. Biz, bu gerçekleri açık biçimde görüyoruz. Başbakan da, kurmayları da bu gerçekleri görmelidir.

                                                               ERDOĞAN GÖZDEN ÇIKARILDI MI?

                                                               Şimdi burada akıllara gelecek soru şu:

                                                                  Amerika ve Batı basını 10 yıldır korumaya aldığı Erdoğan’ı hedef haline getirdiğine göre, Başbakan artık gözden çıkarılmış mıdır? Özellikle Gezi Parkı eylemcilerine karşı polis şiddetinin dışarıdan sürekli olarak eleştirilmesi, Erdoğan’ın yanlış yaptığının açıklanması, hiçbir yerden destek bulmaması da ayrıca tartışılması gereken bir başka konu olarak önümüzde duruyor.

                                                                Aslında dışarıdaki imajının yaralanmaya başlaması, Başbakan’a gönül verenlerde de düş kırıklığı yaratıyor. Başbakan’a daha önce destek verenlerin frene basmasına da neden oluyor. Bu yazıların ve yorumların Türkiye’nin iç politikasını ve seçmenini etkilediği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Çoğu taban seçmeninin Erdoğan’ın artık yıpranmış olduğunu söylemesi de AKP’nin oy kaybında bir başka nedendir.

                                                     Başbakan, sanki ortada hiçbir şey yokmuş gibi artık hareket etmemelidir. Söylemlerini yumuşatmalı, herkese aynı mesafede olmalı, ayrıştırmadan uzak, barış ve huzur ortamının sağlanmasında sağduyulu hareket etmelidir. Daha da açıkçası artık milletin sesine kulak vermelidir.

     

                                                     

                                                        

        

                

     

               

  • ULUSAL İDEAL VE  ULUSAL ONUR GÖNDERE  ÇEKİLMEZSE

    ULUSAL İDEAL VE ULUSAL ONUR GÖNDERE ÇEKİLMEZSE

    Taksim Gezi Parkı’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasının engellenmesi eylemi, iktidarın eylemcilerin önüne çıkarttığı polisin zulmüyle genişledi.
    Türlü birikimde milyonlarca vatandaş merkezinde kendisini belirleyen biricik doğru Türklüğün yüce iradesinde bütünleşti -diğerlerini, cezbetti.

    *
    Yüce irade Türklüğün ulusal ideali ve ulusal onurdur -buna; Atatürk “Milletimiz yüzyıllardan beri iki kuvvetin, iki zorba kuvvetin, iki yok edici kuvvetin baskısı altında üzüntü ve elem duymakta idi.
    O kuvvetlerden -birisi, doğrudan doğruya memleket ve milleti yönetmek iddiasında bulunan zorbalar – ikincisi, bütün bir emperyalist ve kapitalist âlemidir.
    Millet içerideki cahil ve dalgınların ve hainlerin telâkki ve ifade edemeyecekleri büyük bir aşkla ve aşkî bağ ile vicdanî bağ ile bağımsızlık ve onuruna bağlılıkla aynı zamanda bu iki kuvvete karşı isyan etmiş ve mücadeleye başlamıştır” ifadesinde dikkat çekiyor.

    *
    Milyonlar -bu iştiyâkla, Başbakan Erdoğan’ın Batı’daki aydınlanma sürecini tersleyen yöntemlerle vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmak benzeri uygulamalarına,dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına ve oluşturduğu fikir hayatına isyan ediyor.
    Bu iştiyakla, Eşbaşkan Erdoğan’ın emperyalizmin evrensel tek pazarın oluşturulmasında sürdürdüğü kavgaya ortak olması karşılığında, Türkiye’yi İslam ülkeleri içinde tüm müslümanların haklarını savunan dini bir çekirdek haline getirme oportunizmine isyan ediliyor.

    *
    Erdoğan, emperyalizmin tek pazar oluşturmak yolunda Orta Doğu’da sürdürdürdüğü mücadelenin Eşbaşkanıydı.
    Suriye ve Irak jeopolitiğinde “bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır” vaadi peşinde PKK’ya silah bıraktırma açılımı yaptı.
    Pan-kürdik bir yapı ve Büyük Kürdistan Devleti idealinde Kürtlerin hukuksal olarak sahipleneceği özerk bölgelerinden Türkiye’nin kıyı şehirlerine,limanlarına uzanmasını -bunun,Türk ve Kürt olmak üzere iki etnili karma bir cumhuriyetle yapılmasını öngördü.

    *
    Ne ki, emperyalizmin Orta Doğu’daki alanı Suriye,İran ve destekleyicilerinin direnişiyle daralmaktaydı.
    Çünkü Suriye’den gelişen İsrail’i merkezde tutan Sünni-Şii/Alevi eksenindeki yüksek gerilimin İsrail’in bölgedeki geleneksel güvenlik ortaklarından izolasyonuna neden olduğu -hem,Ortadoğu barışı için umutları tükettiğini -hem de,İsrail’in güvenliğini sekteye uğrattığı görülüyordu.

    *
    İsrail’in güvenliği merkeze alındı ve Filistin ile yeni bir barış sürecinin başlatılması ve sürdürülmesini -teminen,
    Suriye’de geçici bir yönetimi sağlayacak Cenevre sürecinin desteklenmesiyle tüm Suriyelilerin onayını alan yeni bir Suriye Federal devletinin ve hükümetinin desteklenmesi kararına geçişle Orta Doğu jeopolitiği değiştirilmeye-yazıldı…

    *
    Öylece Erdoğan’ın Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır öngörüsü iflas etti.
    Aksine Orta Doğu’da paylaşımı ortaklaştıran taraflar, zengin kaynaklar üzerinde Kürtlerin öneminden hareketle;
    Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması talebi olan Kürt Sorununu Türkiye,Suriye ve İran’ın çözmesine,
    Irak Kürdistan’ında da kendi üzerinde egemenliği kabul etmeyen bir ulus devlet kurulması anlamında Kürdistan Sorununun desteklenmesinde uzlaştılar.

    *
    Erdoğan’ın inşa ettiği bu yapıda -işte,DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, Diyarbakır’da Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın sonuç bildirgesini,
    “Türkiye Cumhuriyeti, resmi kurucu ideolojisiyle tekçi ulus-devlet anlayışının en ağır örneğini yaşatmıştır. Kuzey Kürdistan’da Kürt halkı ve Kürdistani tüm toplulukları baskı ve sömürüyle yok etmeye-göç etmeye ve Türklük içinde eritmeye zorlamakla kalmayıp, Anadolu’daki farklılıklara da yaşam hakkı tanımamıştır. Bu bağlamda, Asuri-Süryani, Ermeni, Laz, Gürcü, Alevi, Hıristiyan, Musevi, Arap, Çerkes, Türkmen, Mıhallemi, Yezidî, Romanlar gibi halklar ve kültürler ile İslami grup, cemaatler ve özellikle kadınlar inanılmaz bir baskı ve yıldırma mekanizmasının mağdurları olmuştur” ifadesiyle açıklıyor!

    *
    Türkiye Devletinden kullanılan dil ve uslubu değiştirmesini/her türlü askeri hareketliliğe son vermesini/Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü/Kürdistan halklarının kendi tercihleriyle özerklik-federasyon-bağımsızlık gibi statülerini belirleme haklarına sahip olduğunu kabul etmesini / Kürdistan’ın bir statüsü olmadan Kürt Sorununun çözümünün olmayacağının bilinmesini /Çağdaş demokratik bir anayasa ile Kürdistan halklarının kendi kimliği ile örgütlenme özgürlüğünün tanımasını /Anadilde eğitim ve Kürtçe’nin resmi dil olarak Anayasa’da güvence altına almasını /Siyasetin-sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu bir mekanizma ile kamu kaynaklarını Kürdistan’a aktarmasını /Siyasi tutukluların serbest bırakılması için yasal düzenlemeleri yapmasını / Kürdistan topraklarında yaşayan Ermeni,Süryani gibi bir çok halkın, her din ve mezhepte inanç gruplarının uğradığı tahribat nedeniyle Cumhuriyet Devletiyle yüzleşmenin yolunu açmasını / Faili meçhullerin aydınlatılması için sorumlulukların yerine getirilmesini talep ediyor.
    Vay Canına! Alınan bu kararlarda Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Kalkınma Örgütü ve Avrupa Birliği’ni sorumlu davranmaya davet ediyor…

    *
    Milyonlarca insanın ulusal idealleri ve ulusal onurlarıyla bütünleştiği direnişine ana muhalefet partisi CHP, tüzel kişiliği ile değil gerçek kişileriyle destek vermektedir.
    O yüzden direnişin gönderine ne ulusal idealler ne de ulusal onur çekilemiyor!

    *
    “Yoksa, direnişin heyecanı mı sönüyor” karamsarlığı yayılırken,direnişin gölgesinde kalan “Demokratik Çözüm” müzakeresi yeniden kızışmaktadır.
    İşte, Murat Karayılan kendilerinin verdikleri sözleri yerine getirdiklerini,devletin ve hükümetin yaklaşımından kaygı duyduklarını açıklıyor.
    “2-3 hafta içerisinde, özellikle de TBMM kapanmadan bazı adımların atılmasını bekliyoruz. Madem 6 aydır bir süreç başladı, tek mermi patlamıyor, PKK geri çekiliyor ve birinci aşama bitti;buyurun siz de samimi adımlar atın, bir görelim sizi… Yoksa süreç böyle yürümez”diyor, posta koyuyor!

    *
    Direnişler Başbakan Erdoğan’da mecal bırakmamıştır.
    CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi bir öneri yapıyor -buna göre, Erdoğan önce ülke genelinde meydana gelen direnişleri ve nedenlerini iyi analiz ederek değerlendirmeli ve bundan gerekli dersleri çıkaran bir bakış açısına gelmelidir.
    Sonra birlikte “Demokratikleşme ile hak ve özgürlükleri merkeze alan bir programı Meclis’in tatile gireceği Temmuz ayının ilk haftasına kadar yasalaştırabiliriz” diyor!
    Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın sonuç bildirgesinde yer alan seçim barajı, gösteri ve toplantı yürüyüşleri, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması başta olmak üzere bir demokratikleşme paketini gerçekleştirme çağrısında bulunuyor.

    *
    CHP -ya Erdoğan’a şaka yapıyor -ya da, Erdoğan’ın ve Kürt Sorununun imdadına yetişiyor.
    Nereden bakılırsa bakılsın bu duruş ulusal ideal ve ulusal onuru çerçevelemiyor.

    22.6.2013

  • Türk Dünyası’ndan Kazan’a gönül köprüsü…

    Türk Dünyası’ndan Kazan’a gönül köprüsü…

    TÜRK DÜNYASI’NDAN KAZAN’A

    GÖNÜL KÖPRÜSÜ

     

    KAZAN BELEDİYESİ “YEDİ CİHAN KAZAN”

    PROJESİ KAPSAMINDA FARKLI ÜLKELERDEN

    FOTOĞRAF SANATÇILARINA EV SAHİPLİĞİ

    YAPIYOR

     

    7 ÜLKEDEN 7 FOTOĞRAF SANATÇISI

    7 GÜN ANKARA KAZAN’DA

     

                                                        Başkent Ankara’nın Kazan İlçesi Belediyesi bir ilki gerçekleştiriyor. “Yedi Cihan Kazan” adı altındaki proje kapsamında Azerbaycan, Bosna-Hersek, Kazakistan, KKTC, Tataristan (Rusya Federasyonu) ,Ukrayna ve Türkiye’den 7 fotoğraf sanatçısı Kazan’da konuk ediliyor.

                                                        Tarihi çok eskilere dayanan Kazan’ın gerek yurt içi, gerekse yurt dışında tanıtılması amacı ile bugüne kadar birçok kültürel ve sanatsal etkinliklere imza atan Kazan Belediyesi, şimdi de Türk Dünyası’ndan Kazan’a bir dostluk köprüsü kurdu. Tarihi İpekyolu’nda bir teknoloji vadisi olarak da bilinen Kazan’ın bu tarihsel yapısının da ortaya çıkarılıp kamuoyu ile paylaşılması hedefleniyor.

                                                      24 Haziran-1 Temmuz tarihleri arasındaki program çerçevesinde Azerbaycan, Bosna-Hersek, Kazakistan, KKTC. Tataristan, Ukrayna ve Türkiye’den konuk edilen fotoğraf sanatçıları 7 gün boyunca Kazan’da gezip gördükleri yerleri, tattıkları lezzetleri, tarihi ve doğayı fotoğraflayarak ölümsüzleştirecekler. Etkinliğin başladığı saatte ilk fotoğrafı Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk çekecek. Fotoğraflar 1 Temmuz 2013 tarihinde Kızılay Metro İstasyonu’ndaki sanat galerisinde Başkentlilerle buluşacak.

                                                    Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk, Kazan ilçesinin geleceğin eğitim, sanayi, tarım, ticaret, turizm ve kültür kenti yapmak için yoğun çaba gösterdiklerini söylüyor. Ertürk “Milli kültürümüzü, geleneksel değerlerimizi yaşatmaya ve bu değerlerimizi uluslar arası arenada tanıtmaya çalışıyoruz.”diyor. Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk’ün etkinlikle ilgili açıklaması da şöyle:

                                                                           Geçmişini bilen, geleceğe güvenle bakan bir gençliğin yetişmesi, tarihi ve kültürel birikimi kadar teknoloji alanında üstlendiği misyon ile de önemi gün geçtikçe artan ilçemizi tüm dünyaya tanıtmak için gerçekleştireceğimiz bu proje kapsamında dünyanın farklı yerlerinden yedi fotoğraf sanatçısı yedi gün boyunca Kazan’da konuğumuz olacak. Yedi farklı göz ilçemizi fotoğraflayacak. Sadece fotoğraf mı çekecekler? Elbette hayır… İlçemizde hala sürdürülen gelenek ve göreneklerimizi yakından tanıma fırsatı bulacaklar, zengin mutfak kültürümüz ile tanışacaklar.“ şeklinde açıklama yapan Ertürk, “Başta bu projenin hayata geçmesinde bizlere katkı sağlayan Ankara Büyükşehir Belediyesi olmak üzere ANFA, TAİ, Ankara Lojistik Üssü, Mim Mühendislik, EkoAvrasya, TÜRKSOY ve Kanal Avrupa’ya çok teşekkür ediyorum. Hikayesi İpekyolu’nda başlayıp bir teknoloji vadisinde devam eden ilçemizi tanıtmak için başlattığımız “Yedi Cihan Kazan” projemizin Kazanlılara hayırlı olmasını diliyorum.”

  • PKK’nın ihanet toplantısı ve gelen tehditler…

    PKK’nın ihanet toplantısı ve gelen tehditler…

     

                                                   Yoğun gündem nedeni ile, AKP Hükümeti’nin, PKK’lılarla olan çözüm konusundaki anlaşmada hangi noktaya gelindiği bir bilmece olarak karşımızda duruyor. PKK’nın çekilme süreci ne durumda, ortaya konulan istekler hangi noktalarda yerine getirildi, bundan sonra atılması gereken adımlar ne olacak? Hükümet kanadı, her şeyin yolunda gittiğini söylüyor, PKK kanadından yapılan açıklamalarda da Hükümetin hiçbir adımı atmadığı ifade ediliyor.

                                                     Geçenlerde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ile bir toplantıda karşılaştık. PKK ile çözüm sürecinde etkin rol oynayan Atalay bize “Barış süreci şu ana kadar hedeflendiği gibi gidiyor, herhangi bir sorun yok. Konuyu provoke etmek isteyenler ortaya olumsuz görüşler koyuyor “ dedi. Atalay, aynı şekilde PKK’lıların çekilmesi konusunda da şu ana kadar herhangi bir olumsuz hareketle karşılaşılmadığının altını çizdi.

                                                          DİYARBAKIR’DAKİ İHANET TOPLANTISI

                                                  Bizim için asıl önemli olan, bundan sonra Kürt’lerin ne istediği, hangi isteklerde direndiği ve tehdit üzerine tehdit savurmasıdır. Bunları görmezden gelemeyiz. Örneğin, İmralı canisinin talimatı ile Diyarbakır’da bir ihanet konferansı düzenlenmiş, BM’ye de gönderileceği açıklanan bildirgede pazarlıklar ortaya konulmuş, bazı istekler de Hükümetin önüne konulmuştur. Diyarbakır’da yapılan Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı bir ihanet ve Türkiye’yi paylaşma toplantısı özelliği taşıyor. Hükümet olanlar buna neden sessiz kalıyor? Bunların ne olduğuna bir göz atalım:

                                                            * Kürtler özerklik, federasyon, bağımsızlık gibi siyasal talepleri belirleme hakkına sahiptir. Kendi kaderini tayin hakkı Kürdistan halkına aittir. Kürdistan’ın statüsünü kabul edin, kaynak aktarın. 

                                                           * İmralı’da tutulan Abdullah Öcalan’ı tahliye edin. Terör gerekçesiyle tutuklananları serbest bırakın. PKK’yı terör örgütleri listesinden çıkarın. Kürtçeyi resmi dil olarak kabul edin. 

                                                           * Kamu kaynaklarını pozitif ayrımcılık ilkesi temelinde Kürdistan’a aktarın. Ana dilde eğitimi anayasal güvenceye kavuşturun. Yeni karakolların yapımını durdurun. Koruculuğu kaldırın.

                                                         KANDİL YİNE TEHDİT ETTİ

                                                     PKK ile başlatılan çözüm sürecinde ne oluyor, ne bitiyor şu ana kadar kamuoyu bunları bilmiyor. Çözüm süreci ile başlayan günlerde Başbakan da, kurmayları da “ Biz, hiçbir konuda PKK ile pazarlık yapmadık ve hiçbir vaatte bulunmadık” demişlerdi. Bugün, PKK kanadından yükselen sesler bunun hiç de böyle olmadığını gösteriyor.

                                                    PKK’nın siyasi uzantısı BDP’liler ve terör örgütünün silahlı gücü Kandil’deki Murat Karayılan, yine tehdit üzerine tehdit yağdırmaya başladı. Açıklamalarda AKP Hükümeti’ne “Verdiğiniz sözleri tutun, size 3 hafta mühlet veriyoruz” deniliyor. Bu da, iki taraf arasında bir pazarlığın var olduğunu gösteriyor.

                                                    Konuyu daha iyi anlayabilmek için, Kandil’den Murat Karayılan’ın şu açıklamalarını bakmak gerekiyor, bakın terör örgütünün ele başlarından Karayılan neler diyor:

                                                                “Biz AKP’nin düşüncesi nedir anlamak istiyoruz. Koruculuğu lağvedecek mi, etmeyecek mi. Bu, savaş nedeniyle oluşturulmuş bir yapıdır. Şimdi savaş sona erdiğine göre bu yapı varlığını sürdürecek mi, sürdürmeyecek mi. Bu konuda açıklama yapılmasını bekliyoruz. Neden biz geri çekilmeyi sürdürürken yeni korucu kadroları alınıyor. Bu, ciddi bir durumdur. Bir ara keşiflerin hafiflediğini belirtebilirim ama şimdi medya savunma alanları dediğimiz güney bölgelerinde daimi bir şekilde keşif var. Bu keşifler neyi amaçlıyor. Askerlikte keşif demek, bir eyleme hazırlanmak demektir. O zaman ben de PKK’nın güçlerine, ’siz de gidin devlet ve güvenlik kuvvetlerini keşfedin, eyleme hazırlanın’diyebilirim. Böyle mi diyelim yani. Böyle süreç gelişir mi. Böyle gelişmezse devlet niye bunu sürdürüyor. AKP, gerçekten barış istiyorsa ortaya çıksın, koruculuğa ilişkin ne yapmak istiyor, bu kadar özel operasyon birliklerini yerleştirmekle neyi hedefliyor, bunları açıklasın. Bütün bunlar olurken biz nasıl rahat olalım.” 
    Önümüzdeki 2-3 hafta içerisinde, özellikle de TBMM kapanmadan bazı adımların atılmasını bekliyoruz. Madem 6 aydır bir süreç başladı, tek mermi patlamıyor, PKK geri çekiliyor ve birinci aşama bitti, o zaman tutuklu siyasetçilerin de bırakılması gerekiyor.
    Eğer sorun gerçekten çözülecekse bu İmralı tecrit sisteminin değişmesi gerekiyor. Önderliğin dışarıyla rahat bağ kurması gerekiyor. Bizimle rahat iletişim kurması ve görüşebilmesi gerekiyor. Bu konuda da herhangi bir yenilik yok. Tecrit halen devam ediyor. Lafla söylemek olmaz. Buyurun siz de samimi adımlar atın, bir görelim sizi. İmralı’da tecrit devam edecek, Kürt siyasetçileri tutuklu kalacak, hastalar cezaevlerinde ölecek, güçler de askeri hazırlıklarını sürdürecek, bir de kalkıp samimiyetten bahsedilecek. Bu böyle olmaz. Öcalan, Kürt halkının temsilcisidir ve resmi olarak devlet ve hükümetle bu vasıfla diyalog sürdürmektedir. Çözüm sürecinin gelişmesi için biz görevlerimizin gereğini yaptık. Aynı proje çerçevesinde devletin ve hükümetin de yapması gerekenler var.”

  • Mersin direniyor Son dakika…

    Mersin direniyor Son dakika…

    mersinSaat 21:15 itibariyle Forum’da toplanan direnişçilerle ilgili son bilgiler
    Mustafa Esmer Cengiz bildiriyor…

    Dün gece Barış meydanındaki çadırların polis tarafından kaldırılmasından sonra eylemciler bugün (20 Haziran 2013) 17:30’da Forum’de ve Mezitli’de toplanma kararı almışlardı. utoplanan yaklaşık 10 bin kişi Mezitli’den gelecek eylemcilerle birleşmek üzere yürüyüşe geçmek istedi. Yürüyüşe başlayan eylemcilere polis basınçlı su ve gaz fişekleriyle müdahale etti. Mustafa Esmer Cengiz’in bildirdiğine göre polis eylemcileri dağıtmaya yönelik müdahale etmiyor. Polisin müdahalesi eylemcilerin yürüyüşüne engel olma amaçlı. Yürümeye kalkan eylemcilere müdahale eden polis, eylemciler geri adım atınca müdahaleyi durduruyor.

    Muatafa Esmer Cengiz, polisin müdahalesi sırasında 7-8 kişinin atılan gaz kapsüllerinin çarpması ve jop darbeleri nedeniyle yaralandığını bildirdi. Polis plastik mermi kullanmıyor. Öte yandan, zaman ilerledikçe kentin her yanından gelenler eylemci kalabalığı daha da büyütüyor.

    CHP Milletvekilleri Aytuğ Atıcı ve Vahap Seçer, CHP İl Başkanı Faruk Mehmet Akar ve bazı il yöneticileri, CHP İl Kadın Kolları Başkanı Nevin Zaimoğlu, ve kadın kolları yöneticileri, CHP Toroslar İlçe Başkanı Mustafa Erkoç, CHP Yenişehir İlçe Başkanı Rıza Turan da olay yerinde. CHP Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın İl Emniyet Müdürü Arif Öksüz’ü telefonla defalarca aradığını, Öksüz’ün telefonuna yanıt vermediğini bildiren Mustafa Esmer Cengiz, Atıcı’nın İçişleri bakanının Özel kalem müdürü ile görüştüğü, İl Emniyet Müdürü Arif Öksüz’e polisin çekilmesi talimatının verilmesini istediği, polis çekildiği taltirde eylemcilerin yürüyüş yönünü Barış Meydanına çevireceğini söylediği bigisini verdi.

    Eylemciler “Direne direne kazanacağız”, “Hükümet İstifa” ve “AKP Defol Bu memleket bizim” şeklinde sloganlar atıyor. Forumda bulunan Zara mağazası ve Cafe Homestore, kapılarını yaralılara açtı…

    Gelişme: Değerli okurlar, gelişmeleri haberimizin altında size bildirmeye devam edeceğiz.

    Haberimiz yayınlandıktan hemen sonra Mersin İl Emniyet Müdürü Arif Öksüz Aytuğ Atıcı’yı aradı. Aralarında geçen konuşmada Atıcı, eylemcilere İzin verilmesini istedi. Yönlerinin Stadyum değil, Barış meydanı olacağı konusunda garanti verdi. Öksüz ikna olmadı. Bu gelişmeyi size aktardığımız sırada telefon görüşmesi devam ediyordu. Sonuçtan siz değerli okurlarımızı haberdar edeceğiz…

    Gelişme Saat:22:00

    Telefon görüşmesinden sonuç alınmadı. Polis göstericileri dağıtmaya hazırlanıyor. Göstericilere 10 dakika süre verlidi. kadınların ve çocukların alandan ayrılmaları istendi. Polisle göstericiler neredeyse yüz yüze.

    Gelişme 22:30

    Bekleyiş sürüyor. CHP Milletvekilleri Seçer ve Atıcı, CHP İl Başkanı Akar, Toroslar İlçe Başkanı Erkoç, Yenişehir İlçe Başkanı Rıza Turan polis barikatının karşısında halkın önünde yere oturdular. Onlara ADD Mersin Şb. Başkanı Saadet Bilir de katıldı. Polis müdahale edeceği yönünde uyarılarını sürdürüyor. Ama hala müdahale etmedi…

    Gelişme: 22:43 Mersin Forum Avm Lacoste’un yan tarafı revirin sabaha kadar açık olduğu bildirildi.

    Gelişme 22:47 Polisin Forum’da toplanan göstericileri çevreleyerek tam çembere aldığı bilgisi geldi

    Mersin Barosundan  hukuki yardım almak için başvuru telefonları:  0533 490 55 410533 490 55 42

    Gelişme: 23:30 Polisin göstericilerin çevresindeki çemberi açmaya başladığı bilgisi geldi…

    Gelişme 23:35 Eylemcilerin büyük bölümü dağıldı. Kalanların sayısının bin kişi civarında olduğu bildirildi. Polis de Forum’dan çıkarak Gazi Mustafa Kemal Bulvarında konuşlandı. Eylemciler aralarında yürüyüp yürümeme konusunda tartışıyor. Polis yürüyüşe izin vermemekte.  kararlı. Aytuğ Atıcı konuşuyor. Yürüyüş yapılmamasını öneriyor. Yürüyüş yapmak isteyenlerin engellenmeyeceğini söylüyor. “Hesabımız devlet memuru olan polisle değil.” diyor. Halka zarar veren polislerden hesap soracaklarını söylüyor. Yarın 19:30’da Postane önünde toplanarak direnişe devam edeceklerini söylüyor. Kitlesel eylemin bulundukları yerde devam edeceğini, yürümek isteyenin bireysel tercihiyle yürüyebileceğini söylüyor… (Not: Konuşmasını telefon aracılığıyla canlı dinledik)

    Gelişme 23:53 CHP’liler alanı terketti. yaklaşık 500 kişilik bir gösterici grubu kaldı. Barış Meydanına doğru yürüyüşe geçmek istediler. Gazi Mustafa Kemal Bulvarında konuşlanan polis onları ablukaya alarak yürüyüşlerine engel oldu. Gruptan kimseyi dışarıya bırakmıyor. Gurupla polis tartışıyor. Polisin gruba herhangi bir müdahalesi yok.

    Gelişme: 00:00 Polis 500 kişilik grubun küçük gruplar halinde ayrılmasına izin verdi. 50-60 kişilik bir grup alanda kaldı. Eylem de böylece sonlandı…

  • Çığrından çıkan rejim..

    Çığrından çıkan rejim..

    yetvart_danzikyan

    YETVART
    DANZİKYAN

    [email protected]» Tüm Yazıları

    Unutmayın ki 12 Eylülcüler ve onları öven basın da sonsuz derecede haklı olduğunu düşünüyordu. Bu da mı size bir şey anlatmıyor?

    15 ve 16 Haziran’da peşpeşe iki kara gün yaşadık, bu yazı yazılırken hala da yaşıyorduk.. Polis Taksim ve çevresinde neredeyse sokağa çıkma yasağı ilan etti, şüpheli gördüklerini, bazı gazetecileri, sağlık görevlilerini gözaltına aldı, sokak aralarında bile yüzlerce biber gazı sıktı, Mecidiyeköy, Taksim, Beşiktaş arasında kalan büyük bir bölgede adı konmamış bir olağanüstü hal ilan etti. Söylenecek hem çok şey var, hem de yok aslında. Birkaç durum saptamasıyla, soruyla yetineceğim..

    -15 Haziran, yani cumartesi günü Taksim Dayanışması, parkta bir büyük çadır bırakmayı, bireysel olarak kalanlara da karışmamayı tartışıyordu. Hatta neredeyse karara varılmıştı ve partiler, örgütler çadırlarını, pankartlarını sökmeye başlamışlardı. Bir yandan yaşlılar, anneler, küçük çocuklar, gençler, basitçe: insanlar parkta vakit geçirmeye devam ediyordu. Neden sert biçimde müdahale ettiniz? Erdoğan Kazlıçeşme mitingine muzaffer bir eda ile çıksın diye mi? Bu devlet AKP mitinglerine atmosfer hazırlamakla mı yükümlüdür? Mevcut durumda parti-devlet birleşmiş gibi görünüyor. Bunun ne manaya geldiğinin farkında mısınız?

    -Gezi Parkı’nın işgal altında olduğu da nereden çıktı? Çadırlar varken park hiç olmadığı kadar güvenliydi ve belki de hiç olmadığı kadar yaşam doluydu. Bu sizi neden bu kadar rahatsız etti? Devlet otoritesinin muhafazakarlıkla içiçe geçtiği durumlarda görüldüğü gibi, özgürce, yanyana, birlikte, dayanışma içinde yaşanan bir hayattan mı rahatsız oldunuz?

    -Divan Oteli’ne sığınanlara ve otele gareziniz nedir? Amaç sadece parkı boşaltmak idiyse otele sığınan yaralılarla ne alıp veremediğiniz vardı? Otelin kapısına ve içine neden gaz bombası attınız? Kapalı mekana gaz atılmasın can kaybına yol açabileceğini bilmiyor muydunuz? 12 Eylül döneminde görev yapan güvenlik güçlerinden ne farkınız var?

    -Neden sürekli yalan söylüyorsunuz? Camide içki içilmedi, o polis şehit edilmedi, siz de biliyorsunuz ki eylemcilerin faiz lobisiyle, dış güçlerle, 27 Mayıs darbesini yapanlarla şunla bunla bir ilgisi yok. Neden yalan söyleme ihtiyacı duyuyorsunuz? Başka türlü mücadele edemeyeceğinizi mi düşünüyorsunuz?

    -Eylemler sırasında 4 kişi hayatını kaybetti. Ethem Sarısülük silahla başından vuruldu, görüntüleri de var. İstanbul’da bir kişi hala yaşam mücadelesi veriyor. Bu ölümlerle ilgili süreç nedir? Polisler saptandı mı? Görevden el çektirildi ya da açığa alındı mı? Devletin bu tür dönemlerde serbestçe adam öldürme yetkisi var mıdır? Eğer varsa 12 Eylül döneminden ne farkınız kalıyor? Kaldı ki yüzlerce de yaralı var, beyin sarsıntısı geçirenlerin sayısı az değil, son olarak 14 yaşında bir çocuk daha yaşam mücadelesi veriyor, çoğu kişi gözünden ya da başından yaralandı, birçok kişinin kolu ya da bacağı kırıldı, polislerin hedef gözeterek gaz bombası attığı ortada. Bu polislerle ilgili süreç nedir? “İnceleniyor” gibi bir cevap sizce de tatmin edici midir?

    -Pazar gecesi itibariyle gözaltılar başlamış durumda, biber gazından etkilenenleri tedavi eden doktorlar ve tıp öğrencileri bile gözaltına alınıyor, polis tarafından götürülenler kendi isimlerini bağırıyor. Böyle manzaralara hangi ülkelerde rastlanır?

    -Faiz lobisi diyerek aslında kimi tehdit ediyorsunuz? Üstü kapalı tehditlerle bir süreliğine de olsa size mesafeli duran iş ve medya dünyasını mı hizaya getirmeye çalışıyorsunuz? Devlet gücünü eline alan bir iktidarın iş dünyasını böylesine tehdit etmesine hangi rejimlerde rastlanır? Bir fikriniz var mı?

    -Dış basın sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Kusursuz bir sicilleri olmadığını biz de biliyoruz ama böyle dönemlerde o ülkeden yoğunlukla yayın yapmaları normal değil mi? Bütün Türk televizyonları bilhasa Mısır’da olup bitenler sırasında saatlerce yayın yapmadı mı? Mitingler ve polis müdahaleleri saatlerce ekrandan yayınlanmadı, tüm televizyonlar ekranın bir köşesine Tahrir Meydanı görüntüsü koymadı mı? Her şeyi geçtim. Yabancı basından rahatsız olan ve bunu bu kadar mesele haline getiren ülkeler sizce hangileridir? Demokratik rejimler mi, yoksa dışa kapalı otoriter rejimler mi?

    -Koca bir meydanı ve meydana çıkan yolları halka kapattınız, jandarmadan ek güç getirttiniz, bir nevi olağanüstü hal/sıkıyönetim ilan ettiniz. Niçin? 12 Eylül’ün sloganı olan “Huzur ve güven ortamı” sizi de mi büyüledi? Bir tür “sokağa çıkma yasağı” ilan etmekle meselenin kolaylıkla halledileceğini mi düşündünüz? Peki gerekçeniz nedir? Polis müdahale etmediğinde insanlar hiçbir problem çıkarmadan yaşıyorlardı. Ne zaman polis müdahalesi olsa, mesele o zaman çıkıyor. Bu durumda ismi konmamış sıkıyönetim ilan etmenin mantığı nedir? Size oy vermeyen insanları eve kapatmak mı? Böyle bir rejime ne ad verilir?

    -Avrupa Parlamentosu ya da basitçe Avrupa ile restleşme halindesiniz. İki ay öncesi kadar aranız çok iyiydi. Bu nasıl olabiliyor? Değişen Avrupa mı, yoksa siz misiniz? 12 Eylül sonrasında ve Güneydoğu’da kirli savaşın sürdüğü 90’larda da Avrupa ile aramız iyi değildi.. AB üyeliği fikri ciddiye binince vesayetçi TSK’nın da arası hiç iyi olmadı. Bunlar size bir şey ifade etmiyor mu?

    -Yaptığınız konuşmalarda rahatlıkla yargıya emir/talimat verebiliyorsunuz. Şöyle bir baktığımızda yargı, emniyet, bürokrasi, medya ve iş dünyasının iktidar emrinde olduğunu görüyoruz. Böyle bir tabloya hangi rejimlerde rastlanır?

    -Bu Topçu Kışlası neden bu kadar önemli? Anladık, Tek parti döneminde yıkılmış vs. Tarihsel kinlerle mi siyaset yapacaksınız hala? Ve sırf bu intikamı almak için ülkeyi ateşe mi atacaksınız? O kışlayı yapmasanız, o park yerinde kalsa ne kaybedersiniz? Otoritenizi mi kaybedersiniz? Birçok iktidarın tam da böyle takıntılar yüzünden güç, zemin ve prestij kaybettiğini de mi bilmiyorsunuz? Şu an demokratik bir ülkeden çok, iktidara destek veren kitleyi bir güç gibi kullanarak toplumun geri kalanını ezmeye çalışan rejimleri andırdığınızın farkında mısınız? Aynı onlar gibi muhalefeti dış kaynaklı olmakla suçluyor, toplumu ikiye ayırıyor, rejime sadık vatandaş-rejime sadık olmayan vatandaş ayrımı yapıyorsunuz. Bu totalitarizmdir. Ne yaptığınızın farkında mısınız?

    -Sivil halkın üzerinde güç denemesi yaptınız. Yetmezmiş gibi seçmeninizi bu insanlara karşı kışkırttınız. İnsanları, grupları sanatçıları hedef gösterdiniz. Neredeyse sırf pankart taşıyor diye partileri, örgütleri, sivil toplum kuruluşlarını kriminalize ettiniz. Demokratik hayatı dinamitliyorsunuz, farkında mısınız?

    -Evet bir zamanlar mazlumdunuz, mağdurdunuz. Ama artık muktedirsiniz. 28 Şubat’ta size yapılanların misliyle, sizin basınınız tarafından Gezi Parkı eylemcilerine yapıldığının farkında mısınız? Elbette ki farkındasınız. Peki bundan hiç rahatsızlık duymuyor musunuz?

    -Ethem Sarısülük’ün cenazesine bile müdahale ettiniz. Ceberrut devlet geleneğinden taviz vermediniz. Yıllar geçecek. Köprünün altından çok sular akacak. İnsanlar bu dönemi elbette ki hatırlayacak. Nasıl açıklamayı düşünüyorsunuz? Unutmayın ki 12 Eylülcüler ve onları öven basın da sonsuz derecede haklı olduğunu düşünüyordu. Bu da mı size bir şey anlatmıyor? Bir iktidarın “gerçeği” tekeline almasına, “fıtraten” haklı olmasına, artık son kez soruyorum, hangi rejimlerde rastlanır ?

    Yazarın Son Yazıları
    • Erdoğan tehlikeli yolu seçti..10.06.2013
    • Devrim dediğiniz bir “an”dır… Ve o da oldu zaten..03.06.2013
    • Demokrasi, barış ve yeni bir siyaset ihtimali..28.05.2013
    • Tamam bir örgüt var ama..Nasıl desek… 20.05.2013
    • İktidarın “gaz” hali13.05.2013
    • “Ormanda havaalanı olur, Taksim’de miting olmaz” rejimi06.05.2013
    • Derin devletle değil, otoriter kapitalizmle..02.05.2013
    • Hep Ermeniler anlatmasa..Biraz da “Çoğunluk” anlatsa..22.04.2013
    • Çabuk olmalıyız..Erdoğan fikrini değiştirmeden..15.04.2013
    • Evet, belli ki Ermeniyiz..08.04.2013
    Tüm “YETVART DANZİKYAN” haberleri için tıklayınız »
    Okur Yorumları (16 Yorum Yapıldı)

    Tüm Yorumları GörYorum Yaz
    17/6/201317:45

    Sizi okudukça gerçeğin değerini daha iyi anlıyorum. – gerçeklik

    Ne kadar saklasanız da sırıtıyor taraftar düşünce alt yapınız…Madem taraftarsınız, göreviniz elbette yanlışı olumlamaya çalışmak olacaktır. O halde karşı çıktıklarınızın sizin gibi davranma hakkına neden saygı duymazsınız ki? Ben yazara yada adama bakar bakmaz ne söyleyeceğini tahmin edebiliyorsam, ondan farklı bir şey bekleme iç güdüm zedelenmiş demektir. Ve maalesef siz sayın yazar, sizde onlardan birisiniz.O yüzden gerçeğin değerini bana hatırlatmaktan öte benim için bir önem teşkil etmiyorsunuz.

    8611
    17/6/201316:22

    malasa222 – muratcelik123

    Bu konu “üzerinde” durmayacağım daha eskilere gideceğim. Daha dün gibi hatırlıyorum Erdoğan sırf şov yapmak için “normal” raylarda hızlı tren yürütmeyi kafasına koymuştu. Ama personel eğitimsizdi ve raylar buna uygun değildi. Uzmanlar bu konuda hükümeti uyardı. Peki Erdoğan ne yaptı? Tabibki uzmanları dinlemedi bakanlık eğitimsiz personeli zorla görevlendirdi. Sonuç maalesef faciaydı. Elliden fazla vatandaşımız Erdoğanın “şov” hevesinin kurbanı oldu. Şimdide aynı şekilde yüzlerce vatandaşımız Erdoğanın Kazlıçeşme “şovunun” kurbanı oldu. Normal bir demokraside Erdoğan bugünleri göremezdi 2004’teki korkunç kazanın sorumlusu olmakla suçlanır ve istifa etmek zorunda kalırdı. Normal demokrasilerde istifa “normal” birşeydir. İleri demokrasilerde ise başbakanlar koltukla yekvücut hale geliyor ayırmak mümkün olmuyor. Baykal mesela çok daha “basit” bir nedenden dolayı istifa etmek zorunda kalmıştı. Örnek alın CHPyi. Erdoğana tapmayın…

    958
    17/6/201315:42

    muratcelik123 cavap – malasa22

    Şunu yazmışsın : “Normal” bir demokraside Erdoğanın istifa etmesi gerekirdi.” Normal demokrasi nedir? Eğer burada Batı demokrasi örnek alıyorsan, sana şunu sorarım : 2006’da Fransa’da banliyö olayları bastırıldığında Sarkozy istifa mı etti? OccupyWallStreet olayında neler yaşandı? Yunanistan’da son ekonomik krizde insanlara neler yaptılar? Brezilya’da yerlilere neler yapılıyor?… Daha çok örneği var… O nedenle, “Normal” Demokrasi diye birşey yoktur, bu bir ÜTOPYA’dır…

    7417
    17/6/201315:15

    Empati – Objektif007

    Bazı yorumcuların geçmişte AKP’yi çeşitli girişimlerinden dolayı desteklemiş olan yazarlara yüklenmesini empati eksikliğine bağlıyorum. Bu yazılarda içkin olan düşkırıklığını görebilmemiz zorunlu. Ülkemizin tarihi malum. AKP iktidarına kadar sözgelimi Kürt Sorunu tabu idi ve ancak solun gündeminde idi. AKP iktidarı öncesi kime Kürt varlığıyla ilgili bir soru sorsam ‘Kürt dağa çıkmış Türk’tür, karda yürürken kart kurt çıkan sesten almıştır ismini’ gibi yanıtlar alıyordum. Sonra herşey değişti. Bir diğer önemli problem ordunun siyasete çekilmesi ve dahil edilmesi idi. Bugün aynı anlayış egemen olsaydı, gündemimizdeki olaylar için kimbilir kaç kez muhtıra verilirdi. Bunca ilerlemeden sonra yazarlarımız güncel durumu düşkırıklığıyla yorumluyorlar. Yine de olup bitenin olumlu bir yanı var. Dediğim gibi, tarihimiz malum. Toplumda ne zaman bir karşıtlık belirse ordu hemen müdahale ediyor, toplumun sorunlarını kendisinin çözmesine izin vermiyordu. 80 sonrası apolitizasyon da ‘sorunun çıkmayacağı’ bir toplumu inşa etme girişimi idi. Bugün bu girişimin de başarısız olduğunu, karşıtlıkların farklı bağlamlarda ortaya çıkabileceğini görmüş oluyoruz.

    78
    17/6/201315:12

    medya medya dedikleri.. – lastikordek

    akp hükümeti devrildiğinde ve demokrasi hedefine ulaşıldığında gerçekliğin de zeminine oturmuş olacağız. burada asıl merak uyandıran konu ana akım medya ve onun destekçilerinin düşeceği sürrealist durumun ne olacağı. ortada bir yol ayrımı var. ya komplo teorileriyle süreç atlanır, böylelikle türkiyede bir cadı avı başlar ki zannetmiyorum çünkü diyalektiğin zorunlu ve kendiliğindenci bir durumu vardır. bunun sonucunda da türkiyenin yarısı cezaevlerini doldurur( avm ye giden sayısı yarı yarıya düşeceği için avmlerin hapishane olması önerisi bana ait)ya da bu süreç protestocuların kazanmasıyla tam tersi durumda görülür( sonuçta o kadar suça bulaşmış polis, mülki amir, bürokrat, hükümet bileşenleri için de bir o kadar cezaevine gerek olacak), buradan şu sonuç çıkıyor, bu başbakan erdoğanın bu sonuçları da kapsayan bir ya zafer ya ölüm türünden yürüttüğü bir süreç. asıl önemlisi ise aslında görüşmelerin nasıl da bir monolog olduğu sonucunda hükümetin sadece görüşmelere katılıyor olmasının medya tarafından bir taviz şeklinde pompalanması, buna karşılık gerçekliğin tek sahibi olan direnişçilerin, direnişe devam kararı almasının eleştiri konusu olması hali. yani başbakanımız aslında taviz vermemiş direniş sözcülerini ikna etmeye çalışmış, orada söylenen hiç bir şeyi dinlememiş ama nedense hükümet ve onun kalemleri bunun bir taviz olduğu konusunda bir dezenformasyona gitmiştir. yani yatacak yerleri yok bunların. hayatlarında aldıkları en büyük risk hükümete destek olmaları. ve bunun sonuçları da olacak mutlaka. hep birlikte göreceğiz.

    725
    17/6/201314:54

    BENDE SIZE SORSAM DIYORUM – 14Bernard

    Acaba; Gelisen Turkiye neden isinize gelemedi.BM salla basi almasi insanlarini kritik ettigi icinmi?Tum islam dunyasina demokrasi adi altinda cinayet,bomba,kaos tasinlarin onune gercek yuzlerini koydugu icinmi?Ve daha sizin de isinize gelmeyecek bircok seyi onundeki 10 yila yaydigi icinmi?Siz bizi niye hep aptal yerine koymaya devam ediyorsunuz.Aptal olmadigimizi sizlere sandikta ispat edebildigimizi neden anlamamakta inat ediyorsunuz.63 yil kardesim.Memleketi yaip yikmaya zaman ayirip kafa yorana kadar.Secimlere odaklaninda nasil kazaniriz diye kafa yorun.Benim size acizane tavsiyem.

    7617
    17/6/201312:57

    yeter artık – eylul

    evet, akpyi bizler sandığa gömemeyiz. kimsede gömemez. çünkü akp seçmeni başbakanın yaptığı gibi her şeye ve herkese kulağını, vicdanını, gözünü, gönlünü kapatmış. yeter artık. gerçekten görmüyor musunuz olanları ya da işinize mi gelmiyor. herkes açık açık tehdit ediliyor. yapmayın nolur. nasıl bu kadar vicdansız olabiliyorsunuz. artık dini kimse kullanmasın. bu ülkede din siyasete alet edilmesin.. yaşananlar yok sayılmasın.

    1083
    Okur Yorumları (16 Yorum Yapıldı)

    Tüm Yorumları GörYorum Yaz
    ADnet
  • Yalnız Değilsin Türkiye, New York

    Yalnız Değilsin Türkiye, New York


    yükleyen: beyzabo

     ccc
    To The Member of the Press, International Human Rights Organizations, and the People of New York City,

    We are artists, students, intellectuals and citizens of New York City. Together with supporters of Occupy Wall Street, we are here in Zuccotti Park to show solidarity with our friends and brothers and sisters who are occupying Gezi Parki in Istanbul. This is a peaceful event. Our goal is to attract public attention to the protests in Istanbul Gezi Parki and the consequent police brutality of the Erdogan/AKP government!

    Since Monday, May 27th, citizens of Istanbul from all backgrounds have been staging a peaceful resistance in Gezi Park, the city’s largest public park, protecting it and its trees from a large gentrification project to transform a public park into a shopping center. The demolition of the park should be understood as another incident of the government’s ongoing appropriation and privatization of public resources.

    Since the peaceful occupation started three days ago, The Turkish police have repeatedly intervened, with each intervention more violent than the last. The riot police set fire to the occupier’s tents, and used tear gas relentlessly, causing serious injuries.

    Finally on May 31st, the police attacks included rubber bullets, in addition to physically beating and ultimately killing of at least one protester.

    Today, hundreds of thousands of people in Istanbul are resisting the AKP government’s neoliberal policies and the brutal attacks on the protestors continue.

    This is not the first time protests have been met with state sanctions violence. Most recently, the Turkish police used unreasonable force to disperse May Day protestors again attacking a group of peaceful demonstrators in Istanbul’s Taksim Square. The Erdogan government’s excessive force and the use of tear gas and rubber bullets against peaceful protestors is unacceptable, it breaches international human rights criteria and must be stopped.

    We are calling on the international community to support the Turkish protestors’ right to peaceful assembly and freedom of expression. We demand an independent and impartial investigation into the allegations of excessive and unnecessary use of force, to ensure that any law enforcement officials responsible for arbitrary or abusive use of force are prosecuted.

    #occupyGeziNYC

  • Hükümetin Kararları Ne kadar Geçerli

    Hükümetin Kararları Ne kadar Geçerli

    11 Haziran Salı günü KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun yeni hükümeti kurmak görevini CTP Milletvekili Dr. Sibel Siber’e tevdi etmesi ve 13 Haziran Perşembe günü de Siber’in CTP-BG + DP-UB + TDP Koalisyonun üzerinde mutabakata vardığı Bakanlar Kurulu listesini Cumhurbaşkanına vermesi ile KKTC siyasi hayatında geçmişte benzeri olmayan, kendine özgü koşullarla yapay olarak yaratılan bir sürecin ilk adımları atılmış oldu.

    Cumhurbaşkanının aynı gün listeyi onaylaması ile de bu kendine özgü süreç başladı.

    CTP-BG + DP-UB + TDP Koalisyon hükümetinin meşrulaşması ve resmen göreve başlayabilmesi için de önce hükümet programının Mecliste okunması sonra da güvenoyu alınması gerekmekte.

    KKTC Anayasasına göre güvenoyu almadan söz konusu Bakanlar Kurulu sadece kağıt üstünde liste olarak kalıyor ve güvenoyu alınamazsa da hükümet kurma görevi verilmiş kişinin de Cumhurbaşkanına istifasını sunması gerekiyor.

    Güvenoyu alınmadan, Bakanlıklar da kurulamıyor. Bakanlıklar kurulamayınca da dairelerin, müdürlüklerin ve kurumların hangi Bakanlığa veya Bakana bağlı kalacağı belirlenemiyor.

    Bakanlıkların isim ve görev alanları, Bakanlığa bağlı dairelerin, müdürlüklerin ve kurumların belirlenebilmesi için de önce Meclisten güvenoyu alınması, sonra Meclisin güvenini kazanmış Bakanlar Kurulunun oturup karar alması ve sonra da bu kararın Resmi gazetede yayınlanması gerekmekte anayasamıza göre.

    Meclisten güvenoyu alınmadan, bunların yapılamayacağı için de, güvenoyu alınana kadar Bakanlar Kurulu herhangi bir karar almıyor ve sadece hükümet programını oluşturmakla uğraşıyor.

    19 Nisan 2009 tarihinde yapılan Milletvekili seçimlerinden sonra, 23 Nisan 2009 günü 2. Cumhurbaşkanı M. A. Talat hükümeti kurmak görevini UBP Genel Başkanı Dr. Derviş Eroğlu’na vermişti. Eroğlu’da Bakanlar Kurulunu 5 Mayıs Salı günü açıklamış ve Bakanlar görevlerine başlamıştı. 14 Mayıs’ta Eroğlu Hükümetinin programı Mecliste okunarak tartışılmaya açılmış, 18 Mayıs günü de Meclisten güvenoyu alarak resmen göreve başlamıştı.

    Ancak bu tarihten sonra Bakanlıklar yeni isim ve görev alanları ile kurulmuş, Bakanlıklara bağlı daireler, müdürlükler ve kurumlar belirlenmiş ve kararlar alınmaya başlanmıştı.

    Anayasamıza göre Siber hükümeti şu anda sadece Cumhurbaşkanı tarafından listesi onaylanmış, yeni hükümetin müstakbel adayıdır ve daha resmiyet kazanmamıştır. Güvenoyu aldıktan sonra resmi bir hüviyet kazanacak ve yaptığı işler, aldığı kararlar meşru olacaktır (Madde 108).

    Bakanlar Kurulu Listesinin Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması ile Meclisten güvenoyu alınması arasında geçen süre içinde müstakbel Bakanlar Kurulunun karar alıp alamayacağı Anayasamızda açık olarak belirtilmemiştir.

    Siber hükümetinin KKTC Meclisinden Güven oyu alabilmesi için Meclisinin salt çoğunluk oylarına gereksinimi vardır.  Salt çoğunluk, yarıdan bir fazla olarak tanımlandığı için KKTC Meclisinde yapılacak oylamadaki salt çoğunluk sayısı 25+1, yani 26’dır.

    İskele Milletvekili Ejder Aslanbaba’nın güvenoyu doğrultusunda oy kullanmaması durumunda, güvenoyu kritik sayı olan 26’da kilitlenmektedir. Eğer Ulusal Güçler olarak tanımlanan 8’lerden bir kişi daha, Ejder Aslanababa’ya yapılan haksızlığa karşı çıkıp güvenoyu doğrultusunda oy kullanmazsa, Siber hükümeti, Meclisten güvenoyunu almamış olur ve Anayasamıza göre istifa eder (Madde 109-6).

    Bu nedenle de, Cumhurbaşkanı tarafından Bakanlar Kurulu listesinin onaylanarak Bakanların atanması ile KKTC Meclisinden güvenoyu alınması arasında geçen süre içinde (müstakbel) Bakanlar Kurulunun hükümet programı dışında çalışma yapması ve kararlar alması siyasi etiğe uymamaktadır.  Daha güvenoyu almamış ve aday konumundaki bir Bakanlar Kurulunun aldığı kararların meşruluğu, Anayasamızdaki boşluktan dolayı tartışmaya açıktır.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    21 Haziran 2013