Blog

  • Gezi’cilerin meyhane yaptığı cami!..

    Gezi’cilerin meyhane yaptığı cami!..

    Ahmet TAKAN

    “Muhteşem”  Gezi Parkı eylemi sırasında toplumu ajite edip kendi kitlesini kenetlemek için Dolmabahçe-Valide Sultan Camisi’nde alkol içildiğini iddia etti. Caminin müezzini ile imamı bunun doğru olmadığını söyleseler de hiç tınmadı. Dünkü grup toplantısında daha da ileri gitti,  “Camilerimizde alkol kullandılar”  dedi.
    ABD askerlerinin duacısı olup Irak’taki Müslümanların katledilmesi ve Camilerin ve içindeki kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimlerin yakılması için Türkiye’yi işgalcilere üs haline getiren  “Muhteşem”in gerçek yüzünün bir daha görülmesi için yeni bir belgeyi ortaya koyacağım.
    Dünya lideri(!) herkese posta koyan ve diklenen(!) “Muhteşem” bakalım buna cevap verebilecek mi?
    Savunma ve güvenlik konularında değerli görüş ve bilgilerinden istifade ettiğim Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, Rodos’tan yeni geldi. Ümit Yalım, Rodos’taki Türk camisinin nasıl meyhane haline getirildiğinin fotoğraflarını da gönderdi.
    Demokrat Parti Yüksek Danışma Kurulu üyesi Ümit Yalım öfkeliydi;
    “Gezi Parkı’nda meydana gelen olaylar sırasında, göstericilerin Dolmabahçe’deki camiye girerek içki içtikleri iddia edildi ancak bu iddia doğrulanamadı. Peki içerisinde içki içilen cami var mı? Evet var!.. Halihazırda Yunanistan’ın egemenliğinde bulunan Rodos Adası’nda,  Osmanlı’dan kalma Türk camisinde içki içiliyor. Cami, Rodos limanının hemen yanında, surlar ile çevrili olan Eski Kasaba’nın merkezinde bulunuyor. İbadete kapalı olan cami iki katlı ve caminin birinci katı alışveriş merkezi haline dönüştürülmüş. Caminin birinci katında çeşitli eşya satan dükkanlar ile kafe bar da bulunuyor. Kafe barda her cins içki mevcut ve müşteriler içki içiyor. Cami 2004 yılında, Avrupa Birliği tarafından restore edilmiş. Caminin girişine konulan levhada, Syntrivan Mosque yazıyor. Yani Avrupa Birliği, Osmanlı’dan kalan Türk camisini, 2004 yılında restore ederek AVM ve meyhaneye dönüştürmüş.”
    Peki Rodos’a gidip de bu acı fotoğrafı gören bir yetkili olmamış mı? Ümit Yalım’dan dinlemeye devam edelim;
    “AKP Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 2010 yılının Ağustos ayında Rodos Adası’na gidiyor ama Türk camisinin içinde işletilen meyhaneyi görmezden geliyor. Rodos Adası’nda T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın Başkonsolosluğu görev yapıyor. Başkonsoloslar da bu durumu görmezden geliyor. 2012 Eylül ayından bu yana Başkonsolos Hakan Aytek. Anlaşılan o da bu durumu görmezden geliyor.
    Bugünlerde Avrupa Birliği’ne posta koyan AB Bakanı Egemen Bağış da AB’nin, Rodos’taki Türk camisini meyhaneye çevirdiğini  görmezden geliyor. 2013 Yılı Haziran ayı itibarı ile Rodos Adası’nda 4 bin soydaşımız yaşıyor. Adada 27 Türk camisi var. Camilerden bir tanesi, sadece Cuma günleri ibadete açık. Cami müezzininin minareden ezan okumasına müsaade edilmiyor. Diğer 26 Türk camisinin kapısına kilit vurulmuş, hem ibadete hem de ziyarete kapatılmış. Soydaşlarımızın çocuklarının eğitimi için bir tek Türk okulu yok. 1972 yılından beri adada müftü de yok.”
    Yalım’ın Diyanet İşleri Başkanı’na da sorusu var;
    “Yunanistan topraklarında bulunan Türk ve Müslüman soydaşlarımıza her türlü eziyet ve zulüm yapılırken, camilerimiz AVM ve meyhaneye dönüştürülürken Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başkan Mehmet Görmez ne yapıyor? Diyanet İşleri Başkanlığı ve Mehmet  Görmez bütün bu olup bitenleri görmezden geliyor ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına destek veriyor.”
    Terörle mücadelede bir dönem önemli görevler üstlenen emekli Kurmay Albay Ümit Yalım acı bir gerçeği daha gözler önüne seriyor;

    Rodos Türk Camisi

    Caminin künyesi

    Kafe bar girişi

    meyhane cami
    Bardaki içki reyonu

    “Tayyip Erdoğan, Taksim Gezi Parkı’ndaki göstericilerin, etrafa büyük abdestlerini ve idrarlarını yapmalarından şikayetçi oluyor. Ama aynı Tayyip Erdoğan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde boş olan camilerimize, büyük ve küçük abdestlerini yapan, camilerimizi kendileri için koğuş ve tuvalete, katırları için de ahıra çeviren, camilerdeki Kur’an-ı Kerim ve diğer dini kitapları yakan PKK’lı teröristleri görmezden geliyor ve onların yurt dışına çıkmalarını istiyor. Erdoğan, TCK 283’ü ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1546 sayılı kararını açıkça ihlal ederek PKK terör örgütüne özel olarak af çıkartıyor. Bu ne yaman çelişki? Tayyip Erdoğan’ın sözde barış sürecine Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de konuşmaları ile destek veriyor. Yani Görmez, camilerimizi koğuş, tuvalet ve ahıra çeviren, Kur’an-ı Kerim ve dini kitapları yakan PKK’lı teröristlerin alenen affedilmesine destek veriyor.”
    Ümit Yalım’ın bu sorusuna da dikkat;
    “Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Muammer Güler, Gezi Parkı olaylarının sorumlularını tek tek bulup hesap soracaklarını söylüyor. Peki, Taksim Gezi Parkı’ndaki gösterilere katılarak, Anayasanın 34’üncü maddesinde belirtilen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını kullananlardan hesap soruluyor da, TCK 302’de belirtilen suçları işleyerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarını alenen Yunanistan’a veren ve vatanı bölenlerden neden hesap sorulmuyor?
    Ege Denizi ve Akdeniz’de, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait 16 ada ve 1 kayalığın Yunanistan’a alenen verilmesinden sorumlu olan başta Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu olmak üzere AKP Hükümetlerinin bakanlarından neden hesap sorulmuyor?”
    Dünya Müslümanlarının büyük lideri(!) delikanlı(!)  “Muhteşem” e  eğer münasip buyururlarsa ben de iki soru yöneltmek isterim;
    Müslümanların can evine vurulan bu asma kilit için Yunan dostlarına söyleyebilecekleri bir tek kelime var mı?..
    Bu asma kilidi Gezi’ciler Rodos’a göndermiş olabilir mi?..


    Yasal Uyarı:
    Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yeniçağ Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş’ye aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın

    Paylas:
    Yazarımızın diğer yazıları
    Diyanet’in cevabına cevap!.26/06/2013
    İktidarın ‘Muhteşem’ kavgaları25/06/2013
    Nerede bu devlet!..23/06/2013
    Terör örgütünün günlüğü!..22/06/2013
    Polisten tazminat fişlemesi21/06/2013
    Tehditlerden kulislere sızanlar…20/06/2013
    Tam gaz cadı avı!..18/06/2013
    Melih Gökçek af çıkardı!…16/06/2013
    Gözlerden kaçırılanların listesi15/06/2013
    AKP askeri nasıl hatırladı?..14/06/2013
    CHP’deki Çankaya Köşkü açmazı13/06/2013
    Gardıroptan çıkarılacak eski gömlek12/06/2013
    Erdoğan muhaliflerine kapıyı gösterdi…11/06/2013
    Nato mermer, nato kafalar!…09/06/2013
    AK tweet mi bunlar?..08/06/2013
    Aaa!.. Finans çetesi de varmış07/06/2013
    Erdoğan’ı Afrika’ya Gül gönderdi!..06/06/2013
    Siyaset işte böyle birşey!..05/06/2013
    Başbakan Pazar gecesi Ankara’ya neden gelemedi?..04/06/2013
    Gerginliklerin muhteşem ustası!..02/06/2013

    Yazarımızın tüm yazıları

  • PİYASALAR NAMINA TESLİM OL, ERDOĞAN

    PİYASALAR NAMINA TESLİM OL, ERDOĞAN

    Taksim Gezi Parkı Direnişi çizgilerin, renklerin, kitlelerin, matematik ölçülerin, geometrik biçimlerin mütemadiyen değiştiği dünyada yerini almış, ülkesine ve milletine özgün sevdası, imanı ve türlü birikimiyle vatandaşların,
    Başbakan Erdoğan’ın Batı’daki aydınlanma sürecini tersleyen yöntemlerle dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına ve oluşturmak istediği sosyo-kültürel yapıya isyanına dönüşmüştür.

    *
    AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, isyanın ardında Türkiye’de olaylar çıkarmak senaryosuyla Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nde (American Interprice Instute) eski ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, ABD Milli Güvenlik Kurulu Başkan Yardımcısı Elliot Abrams’ın olduğuna dair bilgi sahibi olduklarını söylüyor.

    *
    Çelik -bir zaman, ABD’nin Girişimcilik Enstitüsü ve daha bir çok kuruluşunun desteğini alan, özel kuvvetleri ve istihbarat ajanlarının besleyip- yetiştirdiği İslamcı dini ve siyasi liderler, siyasetçiler,aktivist kuruluşların Türkiye’de kurduğu yeni rejimin adamıdır.
    Eh! Bu etme-bulma dünyasıdır,şimdi – sevilmişinin derdine düşmüş, “Amerikalıların bu kadar ileri gidebileceklerini bilmiyorduk” diyor!

    *
    Halbuki,ABD’nin çevresinde bölge lideri olan ülkelerle çeşitlenmiş ve Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisinin dört ulusal çıkarı “Güvenlik, Refah,Değerler ve Uluslararası Düzen”in bir çerçeveye alındığı yeni bir dünya doğmuştur.
    Bu çerçeve -bir tarafta, Dünya Ticaret Örgütü bileşeninde yapılan ekonomik ve siyasi anlaşmalar ile bölgesel ve ikili serbest ticaret anlaşmalarıyla oluşturulmuş küresel serbest piyasaların,
    Ülkelerin uyum kapasitelerine verilen teşvikle -hem, ekonomilerin rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabileceği bir ekonomi varlığı içinde olmasının temini -hem, demokrasi başlığında hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarının güvenceye alınması suretiyle sağlanıyor…

    *
    Bu kapsama giren ülkelerin birbirleriyle çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmeleri, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye çalışmaları öngörülüyor.
    AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik’in -şimdi, ah’lanıp-vah’landığı -bir zaman, Batı’nın besleyip yetiştirdiği İslamcı dini ve siyasi liderlerin kurduğu yeni rejimlerin bu kapsamın dışında kaldığı anlaşılıyor!

    *
    Çünkü Tunus’ta,Libya,Mısır gibi bir kısım ülkede ve Türkiye’de dinin demokrasiye aykırı olmadığı teziyle geliştirilen İslamcı rejimlerin,
    kitlelerine Batı’nın İslam ve mukaddesatlarına savaş açtığı, Batı tipi düzenin gayri İslami bir istibdat düzeni olduğu,karşı çıkan Müslüman halklara her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrini azmettirdikleri -bu suretle
    İnsanları çağdaş düzeyi sorgulama, yakalama ve aşma anlayışından, insan hakları,düşünce, inanç ve girişim özgürlüklerinden,laik hukuk devleti, katılımcı demokrasi,liberal ekonominin benimsendiği bir toplumsal düzenin oluşmasına katkı koyma iddiasından kopardıkları görülmüştür -ki, İslamcı radikalizmin bu kaynaktan doğduğu -iki kere iki dört, garantisindedir.

    *
    Yeni Dünya -işbu, beraberlikler ve karşıtlar düzleminde meşruiyeti ve güvenilirlik sorunu ile tartışılan BM Güvenlik Konseyinde mevcut statükonun değiştirilmesine ilerliyor.
    Uluslararası hukukun üstünlüğünün eski dünyayı düzenleyen NATO,IMF,Dünya Bankası ve AB gibi gerek ekonomik gerek siyasi kuruluşlarla uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasına gidiliyor.
    Herhangi bir din’in demokrasi ile eşlenik edilmesi fikri çökmüştür, BM İnsan Hakları çerçevesinin herhangi bir dine mensubiyetin ya da Hüseyin Çevik’in müslüman oluşunun ekonomik,siyasi ve sosyal yapıyı asla belirleyemeyeceği bir kapsamla ilgili olduğu görülmüştür.

    *
    Yeni Dünya basit bir uluslararası hukuk kuralından hareket ediyor.
    Başbakan Erdoğan’ın İslamcı hassasiyetiyle fitneyi kaldırmak,zulümleri önlemek,Hak bayrağını yüceltmek,İslam ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırmak önyargısıyla “İslami Cihad”a yöneldiği,
    Aslında Suriye Devletinin iç işlerine müdahale etmek, barışı tehdit edici uygulamalarda bulunmak,sorunları barışçıl yollardan çözme yerine savaş yöntemlerine başvurmak, hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak ve iç savaşı körükleyerek uluslararası hukuku ihlalle,
    Suriye’de 100 bine yakın insanın hayatını kaybetmesi suçuna iştirak ettiği öngörülüyor.

    *
    Uluslararası hukukun üstünlüğünün eski dünyayı düzenleyen uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasına yolunda İslamcı radikalizmin sahadaki bilumum aşırıcılık tehdidi tasfiye edilmektedir.
    Bir zamanın Eşbaşkan’ı Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi İslam ülkeleri içinde tüm müslümanların haklarını savunan dini bir çekirdek haline getirme siyasetinden başlayarak,
    Cenevre Konferansında radikal tüm örgütlerin ve ayrı şahısların lağvedilerek ortak bir pozisyon sergilenmesi sürecine yürünüyor.

    *
    Erdoğan postu kaptırmanın telaşında, nitelik değil nicelik olarak değerlendirdiği Milli İrade için Sincan,Kazlıçeşme ,Kayseri, Samsun,Erzurum, Avrupa’da bir çok kentte “Saygı” mitingleri düzenliyor.
    Kendi halkına karşı nafile bir savaş açmıştır, nefret dolu söylemlerle milyonlarca insanı aşağılıyor,toplumsal güç çatışmasını körüklüyor.
    İtalya Dışişleri Bakanı Emma Bonino,”Umarım daha ılımlı olması konusunda kendisini uyaranların itirazlarını dikkate alır “ikazında bulunmaktadır,”Güç, beraberinde sorumluluğu da getirir ve garanti altında olan bazı haklar vardır ki bunlar çoğunluğun boyunduruğunda olamaz, bu yüzde 90 bir çoğunluk olsa bile” diyor.

    *
    Ne ki Erdoğan önyargıları peşinde Yeni Dünya’yı kurmakta olan değerlere Suriye’de, Avrupa’da posta koyuyor.
    Suriye’de kan akmaya devam ederken,Suriyeliler acı çekerken Arap ülkelerinde kendisi gibi İslam Birliğini hedefleyen Mısırlı,Tunuslu liderleri ya da benzer kişisel çıkarlarında Suudi monarşisini Cenevre Konferansının aleyhinde tavır almaları yönünde işliyor, AB ile müzakere sürecinin tamamen koparılmasına yükleniyor!

    *
    Cürmünden fazlasını işliyor; “İslami Cihad” önyargısıyla Yeni Dünya’nın “Güvenlik, Refah,Değerler ve Uluslararası Düzen” kurgusunu tehdit ediyor.
    Bakanlar Kurulu Toplantısı ardından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç karanlıktan bir ışık çıkarabilmek umudunda heyecanla, “Başkan Obama Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı aradı.Telefon görüşmesinin çok olumlu geçtiğini ben biliyorum”diyor!
    Yok artık! ABD Başkanı Obama yaptığı görüşmede Erdoğan’dan, Türkiye’deki hükümet karşıtı direniş gösterilerinde şiddet
    yöntemlerinin uygulanmamasının önemini, ifade, özgür basın ve toplanma özgürlüğüne dair esasları,
    Yeni Suriye’ye doğru Cenevre sürecini teşvik etmek için muhaliflerin güçlü Esad rejimi karşısında yok olmamaları, masada bulunmalarını teminen yapılan yardımların kolaylaştırılmasını -o sırada,radikal tüm örgütlerin ve ayrı şahısların lağvedilerek kendileriyle ortak bir pozisyon sergilenmesini istemektedir!

    *
    Kemal Kılıçdaroğlu partisinin grup konuşmasında “Saygıdeğer işadamlarına seslenmek istiyorum. Eğer bir ülkede özgürlük ve demokrasi yoksa kazandığınız paraların bir önemi yok. Baskının olduğu yerde malvarlığınızın güvencesi de yoktur. Bir gece diktatör karar alır, TMSF bütün malvarlığınıza el koyar bunu unutmayın” derken, bunun tersinin de olabileceğini düşündürüyor?
    Ya da Suriye’de 100 bine yakın hayatını kaybeden insanın asgari yarısının vebalinin Erdoğan’dan çıkarılacağını düşünmek -harika bir şey midir,derseniz -eh, “Keser Döner Sap Döner,Gün Gelir Hesap Döner!”

    26.6.2013

  • Müzakereleri Erteleme Gayreti

    Müzakereleri Erteleme Gayreti

    Kıbrıslı Rum Lider Anastasiadis Şubat ayında seçimleri kazandıktan sonra, KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu ile müzakereleri başlatmamak için ekonomik krizi öne sürmüş ve sosyal yemeğe katılmamak için bile ayak diretmişti, ne olur ne olmaz, yemekte masaya bir kağıt koyarlar, müzakereler endirekt başlayabilir çekincesi ile…

    Özel temsilcisini, yani müzakerecisini de atamamıştı, BM çağrı yapar müzakerecileri masaya oturtup, bir şekilde müzakereleri başlatabilir diye.

    İstanbul’da Taksimdeki Gezi Parkında yaşanan olaylar, bu konuda Rumların ekmeğine yağ sürdü ve iyice ayak diremeğe başladılar.

    Kıbrıslı Rum Yöneticiler şimdi de aynen “oynamak istemeyen gelinin yeri dar olur” deyimine uygun olarak Türkiye’de Gezi Parkı olaylarını bahane ederek, “Türkiye’de siyasi ortam kaygan” bahanesini öne sürüp, “zaten Yunanistan’ın durumu berbat, biz de ekonomik krizle boğuşuyoruz, bu nedenle müzakereleri 2014 yılına erteleyelim” diyorlar.

    Bir de tüm bu gelişmelere, KKTC’de 2009 yılından beri iktidarda olan UBP hükümetinin, yapay bir şekilde yaratılan kurultay sorunu sonrasında istifa eden 7+1 milletvekilinin de desteklediği güvensizlik oylaması sonrasında düşmesi eklenince Türkiye, Yunanistan, KKTC ve Kıbrıs Rum kesiminde var olan siyasi tablo aniden değişikliğe uğradı.

    Hem Türkiye’de hem de KKTC’de, çok değil daha Haziran ayının başındaki siyasi ve sosyal tablo ile bugünkü tablo arasında oluşan dramatik değişiklikler, Kıbrıs konusunda Türk tarafının elindeki güçlü pozisyonun yara almasına neden oldu.  Üstelik bir de buna KKTC’deki seçim hükümetinin Güvenoyu yoklaması sırasında yaşanan rüşvet skandalı eklenince, yaranın üzerine tuz biber ekildi.

    Sonu düşünülmeden yapılan hareketlerle aradan elli yıl geçtikten sonra Rumlara karşı ele geçirebildiğimiz tüm siyasi, politik ve ekonomik yaptırım kozlarını ve bölgesel gücümüzü –neredeyse- kaybetme pozisyonuna geldik. Haziran ayının başındaki koşullar değişmeden devam edebilseydi, Kıbrıslı Rumları Ekim ayından müzakere masasına oturtmak çok kolay olacaktı. Hiç bir yere hiç bir bahane ile kaçamayacaklardı.

    Şimdi Kıbrıslı Rum lider Anastasiadis ve ekibi,  Siyasi görüntünün tamamen değişmesi nedeniyle Kıbrıs müzakerelerinin ekim ayında yeniden başlamasına ilişkin önceki projelerin uygulanmasının kuşkulu hale geldiği görüşünde. Ekip bu nedenle Kıbrıs konusunda yapılacak özlü müzakerelerin 2014’ten önce başlayamayacağını düşünüyor.

    Rum taktisyenlere göre,  KKTC’de erken genel seçimlerin ardından Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de erkene alınabileceği, Türkiye’deki gelişmelerin Kıbrıs sorununu Başbakan Erdoğan’ın öncelikler listesinde alt sıralara itmesine neden olduğunu, Yunanistan Başbakanı Samaras’ın koalisyon hükümetinden çekilmesinden sonra sonbaharda Yunanistan’dan da erken seçim sinyalleri geldiğini ve tüm bunlara ilaveten de Başkan Anastasiadis’in, Kıbrıs sorunu üzerinde yoğunlaşabilmek için kendine en büyük öncelik olarak belirlediği ekonominin istikrara kavuşturulması 20132ün sonbaharına kadar imkânsız göründüğünden müzakerelerin 2014 yılına ertelenmesi kaçınılmaz.

    Evvelki gün Lüksemburg’da yapılan AB Dış İşleri Bakanları toplantısında bu konuyu dile getiren Rumlar üye ülkelerden Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için yapılacak kapsamlı müzakerelerin 2014 yılında başlaması isteklerine destek talep ettiler.

    Benim tanıdığım Rumlar bu taleplerinin peşini bırakmayacaklar ve görüşlerini başta BM olmak üzere ilgili tüm yerlere aktaracaklar. Rusya, Fransa veya da Çin kanalı ile BM Güvenlik Konseyi üyelerinin bilgisine getirecekler ve gerek BM Genel Sekreteri Kıbrıs özel Temsilcisi Downer’in, gerekse de BM Genel Sekreterinin müzakerelerin başlaması yönünde yapacağı her tür girişime de peşinen engel çıkaracaklar.

    Bir taraftan Türkiye’de Gezi parkında yaşanan olayların, diğer taraftan da UBP Kurultayındaki başkanlık yarışının UBP hükümetinin düşürülmesine kadar uzaması,  siyasi hırslar nedeni ile biz Kıbrıslı Türklere ve anavatan Türkiye’ye dış politikada çok kayıplar verdirdiği kesin.

    En güçlü olduğumuz bir anda, gücümüzün böylesi nedenlerle elimizden kayıp gitmesi gerçekten çok üzücü…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    26 Haziran 2013

  • AKP gerçekleri -1-

    AKP gerçekleri -1-

    Bazıları AKP’nin demokrasi getirdiğini savunuyor.
    Eylemcilerin neden caddelerde eylem yaptığını anlamak için AKP’nin yolsuzluklarına bakmak yeterli olacaktır.

    Akp’nin yasakları;

    Bir çok sahil şeridinde, şehir merkezlerindeki restoranlara içki servisi ve satışı yasaklandı.

    Kapalı alanlarda tütün mamüllerine yasak getirildi.

    Grev yasağı getirildi ve grev yasağına uymayanlar işten çıkarıldı.

    Sanal alişverişe 07.10.2009 tarihinde yasak getirildi.

    TV’lerde tütün görüntülerine yasak getirildi.

    Okullarda kız çocukları ile erkek çocukları 45 cm den fazla yakın olmasi yasaklandı.

    Etek giyen öğrencilerin önüne tahta yaptırıldı.

    Heykel yasağı getirildi.

    Youtube gibi sosyal video paylaşım sitelerine erişim yasaklandı, uzun zaman sonra bu yasak kaldırıldı.

    24 yaşından aşağı olanlar için, festivallerde ya da etkinliklerde alköl satışı olduğu takdirde, katılmaları yasaklandı.

    Rapidshare, Fileserve ve benzeri sitelere yasak getirildi.

    Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yasaklandı.

    19 Mayıs Gençlik Ve Spor Bayramı kutlamaları yasaklandı.

    10 Kasım’da Atatürk’ü anmak yasaklandı.

    Anıtlara çelenk koymak yasaklandı.

    Öğrencilerin parasız eğitim istemeleri yasaklandı.

    Geçeği yazan Gazetecilerin yazıları yasaklandı.

    Nükleerlere karşı eylemler yasaklandı.

    Mayo ve Bikini reklamlarına yasak getirildi.

    Başbakanı protesto etmek yasaklandı.

    Kürtaj yasaklandı.

    Sokak hayvanlarının yaşam hakkı yasaklanmak istendi.(isteniyor halâ)
    Ulusalcılık yasaklandı.

    Twitter yasaklanacak!
    Google yasaklanacak!
    Bir ihtimal, Facebuk yasaklanacak!

    Türbana özgür diyenlerin başkalarının özgürlüklerini kısıtlaması cidden ilginç bir yaklaşım.

    Neleri özgür bıraktıklarına da bir göz atalım isterseniz.

    Atatürk’e hakaret yasallaştı.

    18 yaşındakilere seçme seçilme hakkı getirildi.

    Apo yasallaştı.

    Pkk yasallaştı, üyeleri serbest bırakıldı ve davul zurna ile karşılandı.

    PKK’nin polis teşkilatı kurmasına göz yumuldu.

    Protestoculara her türlü şiddet yasallaştı.

    18 yaşındakilerin silahlanması serbest bırakıldı.

    Bölücü propaganda yapmak yasallaştı.

    Kamuda türban ve cübbe serbestliği geldi.

    4+4+4 ile çocukların imam hatiplere daha erken yaşta gitmesi serbestleşti.

    Hizbullah yasallaştı ve üyeleri serbest bırakıldı.

    Sivas Madımak katliamı yasallaştı. Zaman aşımından dosya kapatıldı!

    Deniz Feneri yolsuzluklarına göz yumuldu.

    HES ile suların satışı yasallaştı.

    Hayvan katliamı yasallaştı.

    Çevre katliamı yasallaştı.

    Kadın cinayetleri yasallaştı.

    Genç kızlara tecavüz etmek yasallaştırılmamış olsa dahi, ceza verilmez oldu.

    Polisin silahsiz birine ateö edip öldürmesi yasal olmasa dahi ceza verilmez oldu.

    devami gelecek

  • “Yedi Cihan Kazan” fotoğraflarla ölümsüzleştirilecek…

    “Yedi Cihan Kazan” fotoğraflarla ölümsüzleştirilecek…

    Kazan Belediyesi tarafından organize edilen “Yedi Cihan Kazan” projesi çerçevesinde Türkiye’ye gelen Türk dünyasından fotoğrafçılar toplu halde görülüyor. Fotoğraf sanatçılarının fotoğrafları bir sergi ile Ankaralılarla buluşturulacak.

    Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk, ilk fotoğrafı çekerek start verdi. Başkan Ertürk, bu tür etkinliklerin genişletilerek uluslararası boyutta devam ettirilmesi için çalışma yapacaklarını da söyledi.

    TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ

    HER YERDE TANITILACAK

    Kazan Belediyesi tarafından gerçekleştirilen “Yedi Cihan Kazan” projesinin açılış töreni Kazan Belediyesi Köprübaşı Sosyal Tesislerinde gerçekleştirildi.  Proje kapsamında Azerbaycan, Bosna-Hersek, Kazakistan, K.K.T.C., Tataristan (Rusya Federasyonu), Ukrayna ve Türkiye’den 7 fotoğraf sanatçısı Kazan ilçesine konuk oldu. Fotoğrafçılar 7 gün boyunca Kazan’ın kültürel, sanatsal, tarihi değerlerini görüntüleyecekler. Proje sonunda seçilen fotoğraflardan oluşan bir fotoğraf sergisi açılacak. 01 Temmuz 2013 tarihinde Kızılay Metro Sanat Galerisi’nde açılacak olan fotoğraf sergisi 10 Temmuz’a kadar devam edecek.

    Kazan Belediyesi tarafından organize edilen açılış törenine başta Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk ve Kazan Kaymakamı Veysel Beyru olmak üzere Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi Janseyit Tüymebayev, TÜRKSOY Genel Sekreteri Düsen Kaseinov, EkoAvrasya Derneği Başkanı Hikmet Eren ve çok sayıda davetli katıldı.

    Ertürk: “Bu projenin tüm halkımıza hayırlı olmasını diliyorum”

    Açılışta bir konuşma yapan Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk, “Belediye olarak, tarihi çok eskilere dayanan Kazan’ın gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında tanınması, bilinirliğinin artırılması amacıyla birçok kültürel ve sanatsal faaliyete imza atıyoruz. “Yedi Cihan Kazan” projesi  de özellikle kültürümüzü, tarihimizi ve geleneklerimizi tanıtma noktasında gerçekleştirmeyi arzu ettiğimiz önemli projelerden biri. Bu projenin tüm halkımıza hayırlı olmasını diliyorum” dedi. Proje kapsamında Azerbaycan, Bosna-Hersek, Kazakistan, K.K.T.C., Tataristan (Rusya Federasyonu), Ukrayna ve Türkiye’den 7 fotoğraf sanatçısının, 7 gün boyunca Kazan’da gezip gördükleri yerleri, tattıkları lezzetleri, tarihi, doğayı fotoğraflayacaklarını ifade eden Ertürk, “hepsi birbirinden değerli sanatçılarımıza ve bu projenin hayata geçmesinde bizlere katkı sağlayan başta Ankara Büyükşehir Belediyesi olmak üzere ANFA, TAİ, Ankara Lojistik Üssü, Mim Mühendislik, EkoAvrasya, TÜRKSOY ve Kanal Avrupa’ya çok teşekkür ediyorum.” dedi. Başkan Ertürk, bu tür organizasyonların uluslararası boyutta daha kapsamlı biçimde yapılması gerektiğini, bu konuda da belediye olarak üzerlerine düşen görevleri yerine getireceklerini söyledi.

    Tüymebayev: “ Hoş geldiniz”

    Açılış törenine katılan Kazakistan Ankara Büyükelçisi Janseyit Tüymebayev, yaptığı konuşmasında kardeş iki ülke olan Kazakistan ve Türkiye’nin dost ilişkilerinin özellikle kültür-sanat ve ekonomide hızla geliştiğine dikkat çekti. “ Bugün burada Kazan’da olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Başta Kazakistan’dan gelen fotoğraf sanatçımız olmak üzere Yedi Cihan Kazan Projesi kapsamında Kazan’da konuk olacak tüm sanatçılarımıza ben de hoş geldiniz diyorum” dedi. Özellikle uluslararası kültür-sanat faaliyetlerinin yürütülmesinde maddi boyutun ne kadar önemli olduğunun altını çizen Tüymebayev, “yapılan bu tür faaliyetleri maddi olarak destekleyen tüm kurum ve kuruluşları da duyuarlılıklarından ötürü tebrik ediyorum” dedi.

    Kaseinov: “ TÜRKSOY üye ülkeleri fotoğraf sanatçıları Kazan’da”

    TÜRKSOY (Uluslararası Türk Kültür Teşkilatı) olarak bu yıl kuruluşlarının 20. yılını kutladıklarına dikkat çeken TÜRKSOY Genel Sekreteri Düsen Kaseinov, “Bizler Türk Dünyası devletleri arasında özellikle kültür-sanat ilişkilerinin gelişmesi, toplumların kaynaşması için buluşmalar, organizasyonlar, toplantılar, sergi ve konserler gerçekleştiriyoruz. Bu alanda faaliyet yapmak isteyen kurum ve kuruluşlarla ortak projeler yapıyoruz. TÜRKSOY üye ülkeleri  fotoğraf sanatçıları bu defa Kazan Belediyesi’nin davetlisi olarak Kazan’da bir araya geldi. Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk’ü böyle kapsamlı bir projeye imza attığı için tebrik ediyorum” dedi.

    Eren:” Türk Dünyasında yapılan kültür-sanat projelerine destek veriyoruz”

    Dernek olarak kuruldukları ilk günden itibaren özellikle Türk Dünyasında yapılan kültür-sanat projelerine destek verdiklerini dile getiren Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren de yaptığı konuşmada “Bugün burada davetimizi kabul edip gelen fotoğraf sanatçılarımız vesilesiyle Kazakistan’ın başkenti Astana’ya, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye,  Tataristan’ın başkenti Kazan’a, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’ya, KKTC’nin başkenti Lefkoşa ve Ukrayna’nın başkenti Kiev’e selamlarımı gönderiyorum.  Bizim ana hedefimiz Türk Dünyasını bir araya getirecek etkinliklere imza atmaktır. Kısa zaman içinde bu konuda önemli yol aldık. Bundan sonra da Türk Dünyasının olduğu her yerde olacağız ve bu tür etkinliklere de destek vereceğiz.“ dedi.

    Açılış konuşmalarının ardından projenin ilk fotoğrafı Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk tarafından çekildi. 

  • Kerkük’ten “imdat” sesleri geliyor…

    Kerkük’ten “imdat” sesleri geliyor…

     

                                                     Sabah bir okurumuz aradı. Kerkük’te, Barzani’nin Türkmenlere karşı bir yıkım politikası uyguladığını, Kerkük Valisi’nin emriyle Albay Adnan’ın şu ana kadar 30 tane Türkmen’in evini yıktığını, ard arda patlayan bombalarla da birçok Türkmen’in hayatını kaybettiğini söyledi. Ardından Çiğden Oakes bize mail ile ulaştı. Ondan da aynı şikayetleri okuduk. “Kerkük bir Kürt kenti yapılmak isteniyor. Bunu da bizzat Barzani yapıyor.”dedi.

                                                       Önce Çiğden Oakes’i dinleyelim:

                                                       “Kerkük’teki bütün Türkmen köylerinden kurtulup, orayı “Kürdistan” adı altında Türkiye’nin de Güneydoğusu dahil İsrail’e bağlamaktır. Öldürmekle bitiremediler, tapu ile ilgili bütün daireleri yaktılar, tapu kanıt gösterilmesin diye. Onda da başarılı olamadılar, şimdi bu yola baş vuruyorlar. Şu anda Kerkük’teki bütün Türkmen vatandaşlarımız ölümle burun burunalar. Lütfen, Kerkük’e yüzünüzü dönün, buradaki kardeşlerimizin imdat seslerine kulak verin.”

                                                              BAZRZANİ YAKIYOR YIKIYOR, ÖLDÜRÜYOR

                                                                  Bu satırları yazarken, halen Kerkük’ten aramalar sürüyordu.

                                                                  İşte, Mustafa Tolga Ercedoğan’dan bir çığlık daha:

                                                                      “  BUGÜN SABAHTAN BERİ BARZANI GÜÇLERİ KERKÜK’TE TÜRKLERİN EVLERİNİ MAKİNALARLA YIKMAKTA ŞU AN 30 UN ÜZERİNDE EV YIKILMIŞ 1 ÖLÜ 10 UN ÜZERİNDE YARALI VAR VE YIKIM DEVAM ETMEKTEDİR… BARZANİ BÖLGEDEN TÜRKMEN KANDAŞLARIMIZI KAÇIRTMAK İÇİN HER TÜRLÜ BASKI VE ZULÜMÜ YAPMAKTAYDI ŞU AN İTİBARI İLE KERKÜK’TE KÜRT TÜRKMEN İÇ SAVAŞI ÇIKTI ÇIKMAK ÜZERE. KÜRTLER, AKP HÜKÜMETİ’NİN DESTEĞİ İLE HER TÜRLÜ BASKI VE ZULÜMÜ TÜRKLERE YAPMAKTA VE KUZEY IRAK’IN DA IRAK TÜRKMENİSTANI OLMAYIP KÜRDİSTAN OLMASI SEBEBİ İLE DEVLETİN TÜM İMKANLARI İLE TÜRKMENLERE SALDIRMAKTA MİLLİ BİR KÜRDİSTAN’I GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN TÜRKMENLERE HER TÜRLÜ BASKIYI UYGULAMAKTADIR ŞİMDİ TELEFONLA GÖRÜŞTÜM GÖRÜŞÜYORUM VE YIKILAN EV SAYISI 40 OLDU EVLERİN İÇİNDEN İNSANLAR ÇIKARILMADAN İŞ MAKİNALARI İLE EVLERİ YIKIYORLAR. “

                                                          Erdem Akıncı ise Başbakan Erdoğan’a sesleniyor:

                                                              “Zulüm görenlere koşmak, onların sorunları ile ilgilenmek için bunların illa Arap mı olması gerekiyor? İlla Filistinli olması gerekiyor? Zulüm görenlere el uzatmak için Türk adını taşımak yetmiyor mu? Kerkük’teki Türkler örgütlenmeli, kendilerini koruyacak konuma getirilmelidir. Bunu eğer bugünkü AKP Hükümeti yapmıyor, yapamıyorsa MHP mutlaka olaya el atmalıdır. Biz, Türklük derken, Turan derken bu Kürtler nasıl olur da Türklere zulüm yapabilir? Musul-Kerkük bizim derken, Türk’ün yurdunda Türk zulüm görüyor.”

                                                               KARDEŞLERİMİZİ KORUYAMIYORUZ

                                                         Kerkük konusunda bugüne kadar yazdığımız yazılarda özellikle bugünkü AKP Hükümeti’nin Türkmenleri kaderine ve yalnızlığa mahkum ettiğin vurguladık. Barzani, her ağzını açtığında “Kerkük bir Kürt kentidir” demiştir. Kuzey Irak’ta egemenliğini ilan ettikten sonra da Kerkük’ün statüsünü değiştirmiş, Türkmenleri sindirmiş, bombalamış, göce zorlamıştır. Ancak, işin ilginç tarafı, Türkiye’den hiçbir tepki görmemiştir. Bu da Barzani’yi daha da şımartmış ve azgınlaştırmıştır.

                                                        Dış politikada ne hale geldiğimiz açık biçimde görülüyor. Kendi yurtlarındaki ve topraklarındaki kardeşlerimizi bile koruyamıyoruz. Uygulanan zulme, bombalama, kaçırılma ve sindirmelere karşı sessizliğimiz sürdürüyoruz. Barzani denem Türk ve Türkiye düşmanı adamı ayaklarının altına kırmızı halılar sererek karşılıyor, kucaklıyor, konuk ediyoruz. Kerkük’ten gelen feryatlara kulaklarımızı tıkıyoruz.

                                                                  Dr. Erhan Sarıkahya’dan son aldığımız notu da sizlerle paylaşıyoruz:

                                                      “Bakalım Türkmenlerin başına daha neler gelecek? Feryadımızı duy Anavatan Türkiye… Ana vatan Azerbaycan… Ey Türk Dünyası, Birleşmiş Milletler… Irak Türkmen Cephesi Başkan Yardımcısı ve Selahattin İl Meclisi Üyesi Ali Haşim Muhtaroğlu şehit oldu.”

  • AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır!

    AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır!

    AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır!

    Fahişelik bir paket sigara parasına düşünce Dortmund sokaklarında yasaklanmasına “belediye işyerimi elimden aldı” diyerek dava açan kadın davasını kazandı.

    Vatandaş artık bacasını kendi bölgesindeki değil istediği baca temizleyicisine temizletebilecek.

    Geçen yıl yangınlarda 40 (sayı ile kırk) kişinin ölümünden sonra bu yıl Nisan ayından itibaren tüm Almanya’da evlerde yangın alarmı bulundurma zorunluluğu başladı. Alarmları ev sahibi, pilleri kiracı takdırmak zorunda.

    Dünya Nadir elementler pazarının neredeyse tamamına hakim çin’e karşı Almanya geri dönüşümden daha çok faydalanmayı planlıyor.

    Kamuya açık alanlarda elektriğin kaynağının yazılması tartışılıyor.

    Avrupa çiftçisi daha kaliteli üretim için daha az üretim ve dışasatıma razı geldi.

    Neden, neden Türkiye’den konuşmuyorsunuz? Battınız haberiniz yok. Türkiye kurtarır ancak sizi. Türkiye’ye ihtiyacınız var…

  • Hakan Fidan’la ilgili şok iddia meclis gündeminde

    Hakan Fidan’la ilgili şok iddia meclis gündeminde

    Hakan Fidan’la ilgili şok iddia meclis gündeminde

    hfCHP Konya Milletvekili Atilla Kart, internet üzerinden yayın yapan cryptome.org adlı istihbarat bilgileri yayınlayan sitenin Hakan Fidan ile ilgili şok iddiasını Başbakan’a sordu.

    İddialara göre 15 Şubat 2013 tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşmeden ayrılan ABD’nin terör örgütü listesinde bulunan Suudi vatandaşı Yasin Abdullah A. Kadı, Kadı’nın iş ortağı ve yakın akrabası Usame Kutub ve Başbakanlık Koruma Şubesinde görevli polis memuru İbrahim Yıldız gerçirdikleri trafik kazasında yaralandı. Kaza üzerine , Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan‘ın da hastahaneye gittiği yazılırken, Yasin El Kadı ve Usame Kutub’un yaralarının ağır olmadığı, ancak İbrahim Yıldız’ın yarasının ağır olduğu kazayla ilgili tutanaklar değiştirilerek araçta sadece İbrahim Yıldız’ın bulunduğuna dair not düşüldüğü yazıldı.

    Atilla Kart Erdoğan’a şunları sordu:

    1) Kazayla ilgili Mobese kayıtları ne durumdadır? Bu kayıtlar imha mı edilmiştir? İmha edildiyse , hangi gerekçeyle bu işlem yapılmıştır? Bakırköy gibi merkezi bir yerde vuku bulan kazayla ilgili Mobese kayıtlarının olmaması söz konusu olabilir mi?

    2) 15 Şubat 2013 tarihinde, öncesinde ya da sonrasında ; Suudi İş Adamı Yasin El Kadı , MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Makamında ya da başka bir ortamda görüşme yapmış mıdır? Yasin El Kadı hangi sıfat ve gerekçeyle bu görüşmeyi yapmıştır?

    3) Bu görüşmeden sonra, 16 Şubat 2013 tarihinde ya da başka bir tarihte; Yasin El Kadı, iş ortağı Usame Kutub ve Başbakan Erdoğan’ın korumalarından İbrahim Yıldız’ın da aralarında bulunduğu resmi bir otomobil ; Bakırköy ya da o çevrede herhangi bir trafik kazasına karışmış mıdır? Kaza sonucunda yaralılar Bağcılar Medipol Hastanesinde tedavi altına alınmışlar mıdır? Başbakanlık bünyesinde İbrahim Yıldız adında bir görevli var mıdır?

    4)16 şubat 2013 tarihinde Başbakanlığa ait resmi plakalı bir araç,  İstanbul Bakırköy ya da civarında herhangi bir kazaya karışmış mıdır? Araçta kimler vardır? Bu araç hangi görev sebebiyle olay tarihinde İstanbul_Bakırköy’dedir?

    5)Yasin El Kadı ve Usame Kutub; 15-16 Şubat 2013 tarihinden önce hangi tarihte Türkiye’ye giriş yapmışlar; hangi tarihte Türkiye’den ayrılmışlardır?

    2013-06-25

  • İranın içinde`de Vaşinqtona hizmet edenler var

    İranın içinde`de Vaşinqtona hizmet edenler var

    (Bakı-Tahran-Bakı)

    Gülnara İnanc

    Azərbaycan İslam Partiyasının (AİP) 50 nəfərlik nümayəndə heyəti iyunun 3-dən 10-a kimi  İran İslam Respublikasının dəvəti ilə  İmam Xomeyninin vəfatının 24-cü ildönümünə həsr olunmuş mərasimlərdə iştirak edib. Azərbaycan nümayəndə heyətinə AİP-in sədrəvəzi Hacı Elçin Manafov rəhbərlik edib.

    Səfərin birinci günü Azərbaycan və Türkiyədən gələn qonaqlar «Miladi» teleqülləsində İran XİN-ninYaxın Şərq və Afrika Departamentinin rəhbəri Murtaza Firdousipur və Tehran Universitetinin Dünya araşdırmaları fakultəsinin müəllimi, elmlər namizədi Foad İzadi ilə görüşü  keçirildi. F.İzadinin islamınsesi.az portalına eksklüziv müsahibəsi.

    -İranda baş tutumuş növbəti prezident seçkilərinin qalibindən yeni bir siyasət gözləmək olarmı?

    • Kimin prezident  seçilməsindən asılı olmayaraq, yalnız daxili siyasətdə yenilənmə gözləmək olar. Xarici siyasətdə dəyişiklik aparmaq istəyən namizdlərə dəstək verənlərin sayı çox deyil. Yalnız İranda deyil, dünyanın harasında olursa-olsun xalq antiimperialist proqramla çıxış edən siyasətçini dəstəkləyir.

    -Prezident seçkilərindən sonra İranda etiraz aksiyalırının baş verməsini gözləmək olarmı?

    -ABŞ-ın XİN-nin nümayəndələri etiraf ediblər ki, İranda iğtişaşlar törətmək üçün  1 milyard 200 milyon dollar maliyyə ayrılıb. Vaşinqton İran iqtidarını devirmək üçün xalq etirazlarını qızışdırmağa səy edir.

    Şəksiz, İranın daxilində də bu məqsədə xidmət etmək istəyən adamlar var. Ötən seçkilərdən yalnız 4 il keçib. Bu siyasi proseslər üçün qısa müddətdir. Düşünmürəm ki, bu dəfə ABŞ İranda seçkisonrası iğtişaşlar yaratmağa müvəffəq olsun.

    -ABŞ-nın Dövlət Departamentinin illik hesabatlarında İranda milli azlıqların, o cümlədən Azərbaycan türklərinin hüquqlarının pozulması ilə bağlı xüsusi maddə var. Bildiyimiz kimi Vaşinqton İrana qarşı siyasətində ölkədə yaşayan türklərdən istifadə etməyə çalışır. Sizcə, bu, mümkündürmü?

    -İranda yaşayan türklərdən istifadə etmək üçün daxili səbəblər yoxdur. «Amerkanın səsi» radiosunda İran azərbaycanlılarının  dilində də redaksiya var. Təbii ki, İranın içində də buna can atan qruplar var.

    Ümumiyyətlə isə, İranın Azərbaycan bölgələri seçkilərdə ən aktiv iştirak edir. İran-İraq savaşının Azərbaycan vilayətlərindən uzaq olmasına baxmayaraq, İran torpaqlarını qorumaq üçün müharibədə könüllü olaraq iştirak edən azəri türklərinin sayı digər məntəqələrdən daha çox idi.  Bu isə onu göstərir ki, azərbaycanlılar İranı öz vətənləri bilir.

    -Bakıda İran dövlətini  Azərbaycan respublikasında talış separatizmini dəstəkləməkdə günahlandırırlar…

    -Əvvəllər İranla Azərbaycan arasında nifaq, münasibətlərdə gərginlik olub. Əgər həqiqətən dediyiniz kimi belə bir fakt varsa, deməli, rəsmi Tehran  Azərbaycan dövlətinin İranda yaşayan türkləri təhrik etməsinə  bu şəkildə cavab verib.

    Nə keçmiş prezident Mahmud Əhmədinejad , nə də seçiləcək yeni dövlət başçısı qonşuları, o cümlədən Azərbaycanla münasibətlərini pozmaq istəməz. İranın düşməni onun qonşuları deyil, ABŞ və İsraildir. Əksinə,  rəsmi Bakının ABŞ-a və İsrailə yaxınlaşmaması üçün İran ciddi səylər göstərir, siyasətində diqqətli olur.

    -Ötən ay Azərbaycan XİN-nin başçısı E.Məmmədyarovun İsrailə səfəri, bunun ardınca iki nüfuzlu şəxsin – Azərbaycan Prezident Administrasiyasının rəhbəri Ramiz Mediyevin və Qafqaz müsəlmanları dini idarəsinin sədri Şeyxülislam Allahşükür Paşazadənin  İrana səfərləri baş tutub. Siz bu səfərləri necə şərh edərdiz?

    -Azərbaycan-İsrail münasibətləri daha çox Təl -Əvivə lazımdır. İran bu əlaqələrdən narahatdır və öz mövqeyini Azərbaycan tərəf bildirir. Düşünürəm ki, Azərbaycan rəsmilərinin bir-birinin ardınca Tehrana səfəri zamanı bu məsələ gündəmdə olan başlıca mövzulardan biri olub.

    İran bölgə ölkələrinin əlaqələrinin güclənməsini istəyir, amma kənar qüvvələrin regiona təsir etmək cəhdlərinə qarşıdır. Bu mənada, İran və Azərbaycan arasında dostluğun möhkəmlənəcəyinə inanıram.

  • “Polis terörü esiyor” endişesi…

    “Polis terörü esiyor” endişesi…

                                                      Gezi eylemleri ile başlayan olaylarda içte ve dışta en çok eleştirilen konu, polisin eylemcilere karşı orantısız güç kullanması olmuştur. Burada, şiddete baş vurmadan eyleme katılanlara karşı katliam gibi polis şiddetini biz de yazdığımız yazılarda kınadık ve bunun polis ile vatandaşı karşı karşıya getirmenin ötesinde hiç bir işe yarayamamağını vurguladık. Hiç kuşkusuz, olay çıkarmak isteyen, polise karşı şiddet uygulayan, kamu araç ve gereçlerine zarar veren, yakan, yıkan marjinal grupların yaptıklarının da her zaman olduğu gibi karşısında olduk.

                                                     Ancak, polis görevini yaparken, hiçbir zaman vatandaşına karşı düşmana saldırır gibi saldırmamalıdır. Orantısız güç kullanmamalıdır. Demokratik haklarını kullananlara karşı daha nazik ve hoşgörülü olmalıdır. Son olaylarda biri polis şefi 4 vatandaşımız hayatını yitirmiş, onlarcası gözünden olmuş, yüzlercesi yaralanıp hastanelere kaldırılmıştır. “Polis terörü esiyor” endişesi tavan yapmıştır.

                                                              POLİS HEPİMİZİN POLİSİDİR

    Bu noktada söylemek istediğimizi de söyleyelim:

                                                     Polise, bu saldırı emrini verenlerin, polisi yönetenlerin hiç mi sucu yok? Asıl suçluların bunlar olduğu görülüyor. Eğer, bir Başbakan ortaya çıkıp “Benim polisim kahramanlık destanı yazdı” gibisinden sözler söylüyor, vatandaşını ezme noktasına geliyorsa buraya bir nokta koymak gerekiyor. O zaman polis şiddeti daha da artacak, polis terörü esecek, polis vatandaşını da öldürse suç işlemiş sayılmayacaktır. Hiçbir demokratik ülkede olmaması ve yaşanmaması gerekenleri şu anda biz yaşıyoruz.

                                                              Polis, hepimizin polisidir. İçimizdekilerdir. Vatandaşın güvenebileceği, sığınabileceği bir güvenli limandır. Polisi, vatandaşına karşı kullanan, kışkırtan, ayırımcılık yapan kafa yapısı ile bu ülkeye huzur ve güvenin gelmesi mümkün değildir. Bugün, dikkat edilecek olursa polis vatandaşını düşman gibi görmekte, düşmana saldırır gibi saldırmaktadır. Başbakan Erdoğan da ortaya çıkıp “Bunun talimatını ben verdim” diyebiliyor. İşte bu nedenle “sözün bittiği noktada “olduğumuzu söylemeliyiz.

                                                            ÖLDÜR VE SERBEST KAL

                                                                Gezi Parkı eylemleri sırasında Ankara’daki gösterilerde Ethem Sarısülük kafasına aldığı kurşun yarası ile hayatını yitirmişti. Polis kurşunu ile öldüğü tespit edilen Sarkısülük’ü öldüren polis de tespit edildi ve tutuklanması istemi ile mahkemeye sevk edildi. Hakim polisi yargılanmak üzere serbest bıraktı.

                                                      İşte, bu kararın da çok büyük tepkilere neden olduğunu söylemeliyiz. Biz, suçu işleyen kim olursa olsun, adaletin pençesinde cezasını çekmesinden yanayız. Bu, sade bir vatandaş da, polis de, ya da bir başka üst düzeydeki birisi de olabilir. Öldüren polisin serbest bırakılması, bir yerde adalet sisteminin de iyi çalışmadığını, yanlı karar verdiğini, polisi daha da şiddete teşvik ettiğini söyleyebiliriz.

                                                                Siz, “şiddete baş vuruyor, polise taş atıyor, kamuya zarar veriyor” gerekçesi ile onlarca genci bir kararla cezaevine gönderebiliyorsunuz. Ancak, öldüren bir polisi serbest bırakabiliyorsunuz. Bu ne çelişkidir? Bunu yapan bir sivil olsaydı böyle bir karar çıkabilir miydi? Bu noktada hiç kuşkusuz hukuk, daha da tartışmalı hale geliyor. Hukukun iyice siyasallaştığı görülüyor. Bu, daha uzun süre tartışılacaktır. Bu konuyu bir başka yazımızda biz de enine boyuna ele alacağız.

                                                     DAHA DİKKATLİ OLMALIYIZ

                                                     Demokrasiyi içimize sindirebilmeliyiz. Polisin göstericilere ateş açıp, birini öldürmesi bir Avrupa ülkesinde olsaydı, o polis hakkında en ağır işlem yapılır, en ağır ceza da verilirdi. Hukuk sisteminde eşitlik şarttır. Hukuk, herkes için vardır ve hukuk karşısında suçlu kim olursa olsun, aynı kurallar çerçevesinde cezasını alır. Hem “ileri demokrasi” diyoruz, “hem bölgesel güç” havasını atıyoruz ama sürekli olarak da devlet olarak kural dışı hareket ediyoruz. Bu da bizi Batıda da, içeride de eleştiri noktasına getiriyor, imaj yitiriyoruz.

                                                                 Dünyanın her tarafında eylemler yapılıyor, her tarafta polis ile eylemciler karşı karşıya geliyor. Ancak, orantısız güç kullanımının olduğu noktada soruşturma açılıyor ve suç işleyenler tek tek tespit edilerek gerekli cezayı alıyorlar. Bu gösterici de olsa, polis de olsa fark etmiyor. Toplumu ayrıştırmanın, polis ile vatandaşı karşı karşıya getirip bir düşman gibi görmenin hiçbir anlamı yoktur. İşte, bu düşüncede olmak, polis terörünün estirilmesine teşvik etmek, polis devletine doğru yol almak olur ki, bunun getireceği yıkıntı ve ağırlığının altından hiç birimiz kalkamayız. Bu nedenle, bizi yönetenlerin çok daha dikkatli ve duyarlı olması gerektiği görüşümüzü bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz.

  • Pakradunilik: Türkiye’yi birbirine düşman iki millete ayırdılar

    Pakradunilik: Türkiye’yi birbirine düşman iki millete ayırdılar

    PakraduniPakradunilik bundan 2600 yıl öncesine dayanır. O tarihlerde Ermeni kralı Filistin’e sefer etmiş, Yahudi kralını yenmiş, ordusunu bozmuş ve büyük miktarda Yahudiyi Ermenistan’a köle olarak götürmüştür. Kısa bir müddet sonra bu Yahudiler yalancıktan Ermeni ve Hıristiyan olmuşlar, devletler kurmuşlardır.

    Mehmet Şevket Eygi‘nin Milli Gazete’de yer alan bugün kü yazısı:

    *Birinci gerçek:

    Türkiye halkını birbirinden kopuk, birbirine düşman, birbiriyle barışmaz, anlaşmaz, uyuşmaz iki kısma ayırdılar: Egemen azınlık halkı ile çoğunluktaki Müslüman halk.

    *İkinci gerçek:

    Müslüman çoğunluğu birbirinden kopuk irtibatsız bine yakın irili ufaklı parçaya, İslamcılığa, cemaate, gruba ayırdılar.

    *Üçüncü gerçek:

    Ümmeti yıktılar. Onun yerine hizip, fırka, cemaat, tarikat, parça, sekt asabiyeti, militanlığı ve fanatizmi getirdiler.

    *Dördüncü gerçek:

    Çoğunlukta olan Müslümanları dilsiz ettiler. Alfabeyi değiştirdiler, lisanı bozdular. Düşüncenin, medeniyetin, bütün hayırlı faaliyetlerin, yüksek kültürün ana vasıtası olan edebî, yazılı, zengin Türkçe elden gidince halk ve okumuşlar câhil kaldı.

    *Beşinci gerçek:

    Eğitimi çökerttiler… Eğitimde keyfiyete değil kemiyete önem verdiler… Okullardan bitirme imtihanlarını, liselerden bakaloryayı kaldırdılar. Seviyeyi korkunç şekilde düşürdüler. Eğitim çökünce medeniyet çöktü.

    *Altıncı gerçek:

    Uzun yıllar boyunca yüksek ve müzmin enflasyonla bütün kurumları çürüttüler. Kendileri yüz milyarlarca dolar faiz, borsa rantları elde ettiler, ceremesini ülke ve halk çekti.

    *Yedinci gerçek:

    İslam’ı mihraptan yıkmak için, birtakım sahte ve bid’atçi ilahiyatçılar vasıtasıyla dinde reform, dinde yenilik, dinde değişim, Fazlurrahmancılık, İslam feminizmi ve daha bir sürü bid’at cereyanı çıkarttılar, Ehl-i Sünneti sarstılar.

    *Sekizinci gerçek:

    Bugün Türkiye’de iki ayrı medeniyet çarpışmaktadır. Biri, çağdaşların ve laiklerin şeytani medeniyeti, diğeri Müslümanların medeniyeti. İslam’ın medeniyeti demedim. Müslümanlar çağdaş kültür, İslam ahlakı, İslam’ı doğru şekilde anlamak, İslam sanatı, İslam mimarisi, kurumsallaşma, yazılı kültür, şehir kültürü konularında maalesef gerçek İslam’ın gerisinde kalmıştır. Bunun başlıca iki sebebi vardır. Yetersizlik ve din sömürüsü.

    *Dokuzuncu gerçek:

    Şu anda İslami kesimin içinde sürüsüyle casus, ajan, provokatör, istihbaratçı, kripto bulunmaktadır. Bunlar Müslümanları parçalamakta, birbirine düşürmekte, yanlış yollara yönlendirmektedir.

    *Onuncu gerçek:

    Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir hürriyet, serbestlik, imkân ve fırsat olmasına rağmen Müslümanlar, gevşek bir konfederasyon şeklinde bile olsa birleşemiyorlar, tek bir ümmet olamıyorlar, başlarına ehliyetli bir İmam-ı kebir seçerek ona biat ve itaat edemiyorlar.

    *On birinci gerçek:

    Bugünkü Türkiye Müslümanları bir fetret devri yaşamaktadır… Başlarında bir imam bulunmayan, tek bir ümmet oluşturamayan Müslümanlar fetret Müslümanlarıdır. Kimse aksini iddia etmeye kalkışmasın. Cahilî, Şifahî, sathî ve bedevî kültür, çoğunluktaki Müslümanları zillet, esaret ve güçsüzlük içinde bırakmıştır.

    *On ikinci gerçek:

    Bu ülkede her yıl İslami hizmet ve faaliyetler için muazzam paralar, milyarlarca dolarlar toplanıp harcanmaktadır ama Müslümanlar yine de birleşememekte, yine de biatli ve itaatli olamamaktadır. Bunda cahilî ahlakın büyük rolü vardır. Maalesef Türkiye Müslümanları Kur’anî, Nebevî, Şer’î yüksek ahlaktan büyük ölçüde kopmuşlardır. İslamla bağdaşmayan cahilî ahlak… Nerede Kur’an ahlakı, Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem) ahlakı, Selef-i Sâlihîn ahlakı; nerede bugünkü ahlak.

    Türkiye’nin bugün karşıya karşıya bulunduğu çok vahim, çok büyük, çok derin krizlerin çare ve çözümleri Kur’anda, Sünnette, Şeriatta, İslam Hikmetindedir.

    Bu çare ve çözümleri arayıp bulacak, Müslüman halkı irşad edip ona yol gösterecek, idarecilere rehberlik edecek büyük ulema, büyük fukaha, büyük meşayih, büyük kamil mürşidler, ziyalı yüksek kültürlü Müslüman düşünürler nerededir?

    (İkinci yazı)

    Pakradunileri Bilmek Tanımak

    Halkımız Sabataycılık hakkında az buçuk bilgi sahibidir ama Pakraduniler hakkında yoğun bir cahillik ve karanlık vardır.

    Pakradunilik bundan 2600 yıl öncesine dayanır. O tarihlerde Ermeni kralı Filistin’e sefer etmiş, Yahudi kralını yenmiş, ordusunu bozmuş ve büyük miktarda Yahudiyi Ermenistan’a köle olarak götürmüştür. Kısa bir müddet sonra bu Yahudiler yalancıktan Ermeni ve Hıristiyan olmuşlar, devletler kurmuşlardır.

    Yakın tarihlere kadar Pakraduniler bir tür Ermeni Sabataycısı gibiydiler. Cumhuriyet devrinde bunların bir kısmı iğreti Ermeni kimliğini bırakmış Müslüman görünmüştür.

    Sabataycılar hakkında çok kitap ve araştırma var ama Pakraduniler hakkında çok az bilgi vardır.

    Türkiye’de olup bitenleri anlamak istiyorsak mutlaka ama mutlaka Pakradunileri tanımak zorundayız. Aksi takdirde oynanan oyunları anlamamız mümkün olmayacaktır.

    Bendeniz bu konuda uzman değilim, derin bilgiye sahip değilim.

    Müslüman kesimde büyük paralara sahip vakıflar, dernekler, cemaatler vardır. Bunların bir ehil ve güçlü tarihçilerden ve uzmanlardan oluşan bir ekip kurarak Pakraduniliği ve Pakradunileri incelemeleri ve araştırmaları gerekir.

    Pakradunilik Türkiye’ye özel bir şey değildir. Birçok ülkede Pakraduniler vardır O ülkelerin kimliğine, dinine, rengine, kültürüne boyanmışlardır.

    Anladığım kadarıyla Pakradunilere güvenemeyiz. O halde onları tanımamız gerekmektedir.

    Elinde para, imkan, fırsat olan Müslümanlar düşünsün.

    Müslümanlar şu realiteleri akıllarından hiç çıkartmamalıdır:

    Türkiye’de bir milyondan fazla Kripto Yahudi yaşamaktadır.

    Yine bir milyondan fazla Kripto Hıristiyan bulunmaktadır.

    Kripto Yahudiler sadece Sabataycılardan ibaret değildir.

    Bu konularda, elde belge bile olsa isim vermek doğru değildir.

    Müslümanlar “Kurtuluş Savaşının İçyüzü ve M. Kemal Araştırmaları Enstitüsü” kurup derin ilmî ve tarihî araştırmalar yapmalıdır.

    “Türkiye Yahudilerini, Sabataycıları, Kripto Yahudileri Araştırma Enstitüsü” adıyla başka bir araştırma merkezi kurulmalıdır.

    Bu anlattıklarım şifahî=sözlü kültürle başarılamaz.

    Yeterli sayıda Müslüman gence İbranîce ve Ermenice öğretilmelidir.

    Bunlar bedevî kültürü ile olmaz.

    Hahambaşı Haim Nahum’un 1920’lerin başında bağrımıza sapladığı Lozanın gizli protokolleri kazığını, 2013 yılına geldik ama hâlâ söküp çıkartıp yaramızı tedavi edemedik.

    Bugünkü şifahî, kırsal kesim, bedevî kültürü ile sömürgeci, emperyalist, acımasız egemen azınlıkların ve onları kışkırtıp destekleyen dış düşmanlarımızın daha çok kazıklarını yeriz.

    AKSİYON DERİGİSİ’NDE PAKRADUNİLER İLE İLGİLİ 2006 YILINDA YAPILAN HABER

    Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler’in hikâyesi günışığına çıkıyor…

    Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü ortaya çıktı. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor. İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri “acımasızca” yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante’yi gösteriyor. Galante, “Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı” adlı kitabında, “Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20’nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir.” diyor.

    Bizans’ın krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hakimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor.

    Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin’e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee’yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat’ın ötesine, Güney Ermenistan’a yerleştirir. M.Ö. 700’lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim’e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya’nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar’ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi’nin yarısını Kral Hıraçya’ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları’nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya’nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir.

    ESİRLİKTEN SOYLULUĞA

    M.Ö. l5O’lerde soyunun Hz. Davud’a (as) dayandığını iddia eden ve adı “Pakarad Şampa” olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak’a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat’ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak’ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları’na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36’larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler.

    Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi’yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği “Aşod” adında bir asil Yahudi’yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan’a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat’ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045’e kadar Ermenistan’da saltanat sürmeyi başarır.

    26 YÜZYILDIR YAHUDİLİKLERİ DEVAM EDİYOR

    “Kripto Yahudilik”konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, “Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı / Baskı: 1933, Fransızca İst.” adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor: “Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20’inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin’de, ‘Erzurum-Sivas arasında’, Marmara Denizi’nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy’de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano’lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler.”

    Dabağyan, Pakradunilerin kullandığı isimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek; Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi’den şu nakilde bulunuyor: “Simpat adını, ‘Pakraduniler’ oğullarına verirler. Bu isim İbranice’den geliyor ve aslı ‘Şampat’tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan ‘Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit’ gibi isimlerin Ermeni menşe’li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır.”

    Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavstos’un, 3. Asır’da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor.

    NASSİ: DOMUZ ETİ YEMEZLER

    Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi’ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova‘ya kadar uzanıyor.

    Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor. Bir Yahudi-Ermeni’nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da kaydediyor. Nassi, Pakradunilerin asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunu ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında “Yahudiliğin bir uzantısı” olarak değerlendirildiğini söylüyor. Nassi, Pakradunilerin, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19’uncu yüzyıla kadar Gürcistan’da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.

    RAFIZÎ ERMENİLER KİM?

    Fransız Mareşali Horace Sebastiani, Türkiye Ermenileriyle ilgili 1814 tarihli raporunda Ermenileri normal Ermeniler ve “Rafiziyyun/Rafiziler” olarak ikiye ayırır. Dabağyan “Osmanlı İmparatorluğunda Şer Akımlar” kitabında bu raporu değerlendirirken, Fransızların Türkiye’deki etnik yapıya daha 1800’lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarının anlaşıldığını ifade ederek şöyle tepki veriyor:

    “Selçuklular devrinde, Alparslan’ın saflarına geçerek, Bizans’a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilâhere ‘Alevi Mezhebi’ne geçmiş ve öyle kalmışlardır. (…) Demek ki, Mareşal Horace Sebastiani, Fransa’nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiş!”

    Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: “Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11’inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064’te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığındılar. Bu devre onlar için huzur oldu. Vatanlarına sımsıkı bağlandılar. Türkler tarafından bunlardan’ bazılarına ‘Amiral’lik unvanı verildi. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmış oldu. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I’in soyadı ‘Balcıyan’dır.” (Sorun olan Ermeniler / Suat Akgül, Ali Güler, Türkar Yay. İst. 2003. s: 402)

    “ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDALAR!”

    Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden “1. Zeytun İsyanı’nın” arkasında Fransa ve Vatikan’ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: “Ani Beldesi’nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu’nun muhtelif bölgelerine dağılan ‘Pakraduni Hanedanı’ mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa’nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi.”

    Dabağyan 1862 ve 1895’te iki kez denenen isyanın Türkiye’ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: “Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine ‘Pakraduni!’ dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, ‘Pakradunisin ulan sen!’ derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır.”

    TimeTurk, 20 Haziran 2013

  • HELLİM TURŞUSU

    HELLİM TURŞUSU

    HELLİM TURŞUSU

    HÜSEYİN MÜMTAZ

                    “Satılmış” olduğunu meclis kürsüsünde hem de kendi ağzıyla açıklayan adam, üstelik dolarları sallayarak fiyatını da ilan ediyorsa bunun adı artık “Hellimli Demokrasi” filan değil olsa olsa HELLİM TURŞUSU olur..

                    Ne kadar tuzlasanız yine de kokar.

                    Bir ay içinde iki meclis oturumunu canlı yayında izledim. Biri erken seçim oturumu idi, diğeri güven oyu..

                    İkisini seyrederken de sizlerle aynı duyguları paylaştım..

                    Ruhum sıkıldı.

                    Evet; Küçük’ün onca tutkala rağmen nihayet “eski başbakan” haline getirilmesi küçümsenmeyecek bir aşamadır ama Meclis’te dünkü manzara; “Peki 29 Temmuz’da farklı mı olacak?” sorusunu getirmiyor mu akla?

                    Yahut; “Dünden çıkarılan dersler” 29 Temmuz’daki farklılığın nedeni mi olacak?

                    Ama burası Kıbrıs..

                    Dostum bana ne haber göndermişti; “Abi bir süre sakın Kıbrıs’la ilgili yazı yazma, yorum da yapma, her an her şey olabilir”.

                    İçinde bulunulan çarpık düzeni ve neden fazla umutlanmamamız gerektiğini yine en güzel Beratlı açıklıyor;

                    “İkincisi; benim de hayatımı geçirdiğim ve bir dönem de vekilliğini yaptığım Güzelyurt İlçesi’nde, öne sürdükleri aday arkadaşların tümü de Güzelyurt’ta oturuyor ve güney göçmeni. –Yerli- aday yok! Seçmenin yarıya yakınının yaşadığı Lefke Nahiyesi’nden aday yok! Ve bu ikinci defadır tekrarlanıyor! Ve ayrıca, seçmenin %30’unu oluşturan Türkiye kökenli insanlara hitap eden bir aday da yok! -Bu nasıl liste?- dediğimde, bana verilen cevabı buraya yazarsam, ayıp olur… Kaldı ki benim hedefim onlar değil, daha çok yıpratmayı da istemem… Onun için, yazmıyorum…”

                    Yâni Beratlı diyor ki;

                    1.(Güzelyurt listesinde) Nüfusun yarısını oluşturan Lefke temsil edilmiyor;

                    2.Nüfusun %30’unu (Diğer bölgelerde daha da fazla) oluşturan “Türkiye kökenliler” temsil edilmiyor.

                    Böyle demokrasi kokmaz da ne olur?

                    Bu; meselenin bir yönü.. Beyninizi acıtan bir başka yönü daha var..

                    Mersin’de Akdeniz Oyunları yapılıyor..

                    Açılış Seremonisinde Rum kafilesi Rum bayrağı ile geçiyor, KKTC ve bayrağı yok..

                    Türkiye Rum kesimini tanımıyor.

                    Ama Türkiye KKTC’yi tanıyor.

                    Ama tanımadığı Rum’un bayrağı var, tanıdığı KKTC’nin yok..

                    Devletin hiçbir yetkili kurumuna danışmadan kendiliğinden Rum Futbol Federasyonu ile doğrudan görüşerek onların liginde yer almak istediği için hiçbir fikrine zerre kadar katılmadığım KKTC Futbol Federasyonu Başkanı bakın ne diyor;

                    “Gece bağırsam Mersin’den duyulur. Bir Akdeniz Oyunları organize edilir, Güney Kıbrıs katılır biz de burada kahroluruz. Ama bakıldığında yapılan doğrudur. Kahroluyoruz ama gerçek budur. Sporun dini, dili, ırkı olmaz. Yapılan spordur siyaset değil. Bu yüzden artık kimse bana telefon açamaz, çünkü bizim de yaptığımız spordur. Uluslararası hukuk neyi gerektiriyorsa onu yapıyoruz, siyaset yapmıyoruz. Bu memlekette 103 takım var. Bu gençlere yazık değil mi? Türkiye tanımam demesine rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı ile yan yana duruyor. Biz bir gençlik hareketi başlatacağız. Bu ülkeyi başka türlü kurtaramayız. Bende öncüsü olacağım”..

                    Doğrudur, gece bağırsanız Mersin’den duyulur, Beşparmaklardan baksanız Toroslar görünür..

                    Ama Mersin Girne’ye seslenmiyor, Toroslardan da Beşparmaklar bir türlü görülmüyor.

                    Havaalanında Ercan’dan yolcu bekliyorum..

                    Türkiye’de kimsenin dönüp yüzüne bile bakmayacağı sefil-hırpani bir hamam böceği yanındakine Kıbrıs anılarını anlatıyor; “Magosa’da banka’ya gittim, kız zorluk çıkardı, -bana bak- dedim, -senin paranı ben ödüyorum, yapacaksın dediğimi-“.

                    “Sana para veriyorum”la nereye kadar, hangi milli davayı halledeceksiniz?

                    KKTC’deki seçim hükümetinin Dışişleri Bakanlığı koltuğunda CTP’li Kutlay Erk oturmaktadır.

                    Erk; “KKTC’yi çözümün önünde tek engel olarak görürüm” demektedir ve 20 Temmuz sabaha karşı çıkarma plajındaki artık gelenekselleşen “Şafak Nöbeti”ne bu yıl maddi destek vermeyeceklerini açıklamıştır.

                    Her yıl Anzak’ların Gelibolu’daki “Şafak Âyini’ne gıpta ediyorsanız, 20 Temmuz’daki “Şafak Nöbeti”ne de para bulacaksınız efendiler..

                    Bu yıl, 63  Kanlı Noel’inin 50’inci yılı.. Kimsenin haberi yok, kimsenin aklına gelmiyor.

                    50 yıl önce Kızılay’ın kuru gıda yardımlarıyla, evlerimizin bahçesinde yetiştirmeye çalıştığımız üç domatesle geçiniyorduk. Gece evde nöbet tutuyorduk.

    Kaç kişi hatırlıyor?

                    Şimdi devletimiz var..

                    30 yıldır devletimiz var..

                    Ama ne Lefkoşa’da..

    Ne de Ankara’da..

                    Devleti tanıtmak için yollara düşen yok..

    KKTC’yi “tanıtmak” kimsenin resmi politikası değil..

                    28 Temmuz’da seçim yapsanız ne yazar, yapmasanız ne yazar?

                    Demek ki hellimin de turşusu oluyormuş.. 24 Haziran 2013

     

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

  • (27 MAYIS 1915)  HÜKÜMET NİHAYET TEHCİR KARARI ALDI

    (27 MAYIS 1915) HÜKÜMET NİHAYET TEHCİR KARARI ALDI

    ERMENİLER İÇ BÖLGELERE GÖÇ ETTİRİLİYOR

    Bu yazı serimizin altıncı ve son bölümünde sizlere Tehcir yani zorunlu göç kararının nasıl alındığını belgelerin ışığında anlatmaya devam ediyoruz. Ancak bu konuyu özellikle Türk aydınlarının nasıl ele aldığını, bundan sonraki faaliyetleri daha iyi açıklayabilmek için öğrenmek istiyoruz. Bu nedenle okurlarımızdan küçük bir katkı bekliyor ve elektronik posta adresimize okurlarımızın sadece; bu seriyi okudum, kısmen okudum veya hiç okumadım şeklinde varsa görüşlerini de ekleyerek bir not göndermelerini rica ediyoruz.
    Van Bölgesinin isyancı Ermeniler tarafından ele geçirilip düşman ülke Rusya’nın Ordusuna teslim edilmesi ve Van’da Rusya’nın kontrolünde bir Ermeni Devletinin kurulması, bunun yanında bölgede yaşayan 500.000’i aşkın Türk ve Müslüman halktan sadece 1500 kişi kalıncaya kadar kırılması Osmanlı Hükümetini çok zor bir durumda bıraktı. Ermeniler için acil ve sert tedbirler tartışılmaya başlandı. 27 Mayıs günü toplanan hükümet üyeleri değişik olasılıkları tartıştıktan sonra, Harbiye Nazırlığının tavsiye ettiği Tehcir ( Zorunlu Göç) kararı aldı. Olaylar şöyle gelişti:
    Göç Yasasının çıkarılmasının arifesinde, Doğu Anadolu’yu savunmadan sorumlu komutanların talebi üzerine, ön hazırlık mahiyetinde, Hükümet bölge yöneticilerine bazı direktifler göndermeye başladı. Osmanlı Devleti’nin zorunlu göç olayı ile ilgili verdiği direktiflerden bazıları aşağıya çıkarılmıştır. 23 Mayıs 1915 tarihinde, Erzurum’a 14, Van’a 21 ve Bitlis’e 14 sayılı şifre ile şu talimat veriliyordu:
    “Vilayet içindeki Ermeniler, Van vilayeti ile hudut komşusu olan, kuzey kısmı hariç olmak üzere, Musul vilayetinin güney kesimi ile Zor sancağı ve Merkez kazası hariç, Urfa sancağında gösterilecek yerlere göç ve barındırılacaktır. Barındırılacak yerlere gelen Ermeniler, Köy ve kasabalarda inşa edilecek konutlara yahut mahalli hükümetçe gösterilecek yerlerde yeniden kuracakları köylere yerleştirileceklerdir. Göç ettirilmeleri gereken Ermenilerin gönderilme ve iskânları mahalli yöneticilere aittir. Göç ettirilen Ermeniler, tüm taşınır mallarını beraberlerinde götürebilir. Bu taşımalar, doğal olarak, harp harekâtının müsaade ettiği yerlerde yapılır.”
    Aynı gün bir şifre de Musul Valiliği ile Urfa ve Zor mutasarrıflarına yollanıyordu. Bu mesajda şunlar isteniyordu.
    “Van, Bitlis ve Erzurum vilayetlerinden o taraflara gönderilecek Ermeniler Urfa’da Ermenilerin barındıkları yerlere, Musul ilinde ise vilayetin güney kesimlerine ve mahalli hükümetçe gösterilecek yerlere nakil ve oralarda barındırılacaklardır.”
    “Barınma bölgelerine gelecek Ermenileri, ya dağınık biçimde mevcut köy ve kasabalara inşa edecekleri konutlara, ya da mahalli hükümetçe gösterilecek yerlerde yeniden kuracakları köylere yerleştirileceklerdir. Ermeni barındırılacak köy ve kasabalarda yeniden kurulacak Ermeni köyleri sınırının Bağdat Demiryolu’na ve diğer demiryollarına en az 25 km. uzaklıkta bulundurulması gerekecektir. Barındırma yerlerine gönderilecek Ermenilerin can ve mal güvenlikleri ile iaşeleri ve dinlenmeleri yol boyunca görevli memurlara aittir. Göç ettirilen Ermeniler tüm taşınmaz eşyalarını beraberlerinde götürebilirler.” (1)

    İstanbul’un Fransa Elçiliği İşgüderinin bir raporu üzerine düşman taraf olan 3’lü İttifak devletleri (İngiltere, Fransa ve Rusya) hükümetleri bir bildiri yayınlayarak Osmanlı Devleti’ni kınadılar. Bu devletleri böyle bir bildiriye zorlayan ana kaynak tabii ki İstanbul patriği, yani dinsel kaynaklar olmuştur. İngiltere, Fransa ve Rusya devletlerinin Ermenileri mağdur ve mazlum gösteren Nota’sı, 24 Mayıs 1915 günü Havas ajansı vasıtasıyla Osmanlı Devleti’ne verildi. Notanın özeti şöyleydi:
    “Rusya, İngiltere, Fransa devletleri aşağıdaki beyanın yayınlanması konusunda ittifak etmişlerdir. Hemen bir aydan beri Türk –İslâm ahali Osmanlı Hükümeti memurlarıyla birlikte ve çok zaman bunların yardımıyla Ermenilere soykırım uygulamaktadırlar. Adı geçen katliamlar özellikle Nisan’ın yarısına yakın zamanda Erzurum, Tercan, Bitlis, Muş, Sason, Zeytun ve bütün Kilikya çevresinde olmuştur. Van çevresinde yüze yakın köylerin Ermenileri katledildiği gibi aynı zamanda Osmanlı Hükümeti İstanbul’da oturan zararsız Ermenilere de musallat oldu. Türkiye’nin insanlık ve medeniyete karşı (bu kelimeler Hıristiyanlık ve medeniyete karşı idi, Hıristiyan olmayan ülkelerden tepki alır diye insanlığa çevrildi) yapa geldiği bu yeni cinayetlerden ötürü gerek Osmanlı Hükümeti üyelerinin ve gerek bu gibi katliamlara katılmış ve katılacak olanların şahsen sorumlu olacakları itilaf hükümetleri Bâb-ı Aliye açıkça tebliğ eder.” (2)
    Osmanlı Hükümeti bu Nota’ya derhal sert ve açıklayıcı bir cevap vermiş. Ermenilerin yaptıklarını ve alınan tedbirlerin her devletin kendi toprakları içinde yapmak mecburiyetinde olduğu polisiye tedbirler olduğunu belirtmeye çalışmıştır.(3)
    Bu sözlerde çok açık mesajlar mevcuttur. Anadolu Ermenilerinin isyan ve ihanetini geçmiş bölümlerdeki yazılarımızda açıkça izledik. Bu tarihte yüz binlerce Türk ve Müslüman’ın kanları Ermeni çeteler tarafından oluk gibi akıtılırken Osmanlı Devleti’nin aldığı yasal emniyet tedbirleri bile haksız işlem kabul ediliyor ve suçluların yakalanması hemen en güçlü batılı ülkeler liderleri arasında bile “Soykırım” olarak adlandırılabiliyordu. Bu kelimenin dünyada “bu kadar ucuz bu kadar kasıtlı ” bir şekilde kullanıldığı, bir başka örnek göstermek mümkün değildir. Bundan böyle Türklerin yaptığı her hareket, her savunma tedbiri, haklı da olsa, haksız da olsa sadece ve sadece “soykırım” olarak adlandırılacaktır. Bu Ermenilere dış dünyanın desteğini sağlamanın ve savaş sonunda dev bir Ermenistan yaratabilmenin tek yoludur.
    Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyoruz, o tarihte bu Nota’yı veren ülkeler Van’ın Ermeniler vasıtası ile Ruslara teslim edildiğini ve Van ili ve çevresindeki 509.707 Müslüman’dan (4) sadece 1500 kadın ve çocuğun kaldığını bilmiyorlar mıydı? Tabii ki biliyorlardı. Ama Nota’da Van için kullanılan “Van çevresinde yüze yakın köyde yaşayan Ermenilerin katledildiği” ifadesine dikkatinizi çekmek isteriz.
    Bu Nota bize Talat Paşanın sözlerini hatırlatıyor: “Ordu Göç ettirme kanununun uygulanmasını yeniden gündeme getirdi ve ısrar etti. Ben yine karşı çıktım. Birçok acı durumlar bana göstermiştir ki, Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümler Avrupa’da büyük bir hoşgörüyle, sessiz karşılandığı halde, Müslümanların en ufak bir hareketi gereğinden fazla büyütülüyordu. Bu bakımdan, Rusların bu savaşta Ermenilerin yanı başında bulunması yüzünden çıkacak olan düzensizliklerin bize karşı kötüye kullanılacağını önceden biliyordum.”(5)
    Ermeni faaliyetleri Mayıs ayı sonuna doğru dayanılmaz bir seviyeye geldi. Başkumandanlık 26 Mayıs 1915 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na, Ermenilerle ilgili bir yazı göndererek, bir ay önce Rusların bölgede yaşayan 100.000’e yakın Türk ve Müslüman halkın Türk hudutlarından içeri sürülmesine benzer şekilde Ermenilerin Rusya’ya değil fakat Osmanlı sınırları içinde bir bölgeye göç ettirilmesini talep eden aşağıdaki yazıyı göndermiştir.
    “Ermenilerin Doğu Anadolu vilayetlerinden, Zeytun’dan ve buna benzer yoğun bulundukları yerlerdeki Diyarbakır Vilayeti, güneyine, Fırat nehri vadisine, Urfa, Süleymaniye yakınlarına gönderilmeleri şifahen kararlaştırılmıştı. Yeniden fesat yuvaları meydana getirmemek için Ermenilerin göç ettirilmesinde şu düşünceler esas alınmalıdır:
    1-Ermeni nüfusu, gönderildikleri yerlerdeki aşiret ve İslâm sayısının % 10 nispetini geçmemelidir.
    2-Göç ettirilecek Ermenilerin kuracakları köylerin her biri elli evden çok olmamalıdır.
    3-Ermeni göçmen aileleri seyahat ve nakil suretiyle de olsa, yakın yerlere ev değiştirmemeli. Gereğinin yapılmasını ve sonucunun bildirilmesini rica ederim.” (6)
    Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Hükümeti; 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihinde geçici bir kanun çıkarmıştır. (Geçici denmesinin nedeni, Meclis’in o günlerde kapalı olmasıdır.)
    Bu geçici kanun “Savaş zamanında Hükümete karşı gelenler için askeri birlikler tarafından alınacak tedbirlerle ilgili geçici kanun” adını taşımaktadır. Bu kanuna göre;
    1-Savaş halinde Ordu, Kolordu, Tümen ve müstakil mevkii komutanları, yurt savunması, asayişin korunması ve hükümet emirlerine karşı halk tarafından karşı koyma, direnme veya silahlı tecavüz vaki olursa buna karşı derhal askeri kullanarak hareketi bastırmaya, tecavüz ve direnmeyi yok etmeye yetkili ve mecburdur.
    2-Ordu, Kolordu ve Tümen komutanları askeri gerekler karşısında casusluk, hıyanet halinde görecekleri kasaba ve köy halkını, teker teker veya toplu halde diğer yerlere sevk ve iskân ettirebilirler.
    3-Bu kanun yayınlandığı tarihten itibaren yürürlüğe girer.(7)
    Bu kanunun kabul edildiği günlerde, 26 Mayıs 1915 tarihinde verilmiş olan bir teklif 30 Mayıs 1915’te Bakanlar Kurulu tarafından görüşülmüş ve kabul edilmiştir. Buna göre, savaş bölgelerinde bulunan Ermenilerden bir kısmının düşman saflarına katılmaları, Osmanlı askerini arkadan vurmaları ve casuslukta bulunmaları nedeniyle cephe gerilerine sevk edilmeye başlandığı, görevlilere yardımcı olunarak, Devlet’in menfaatlerine uygun olarak devam ettirilmesi istenmiştir. Bunun yanında göç ettirilen Ermenilerin iaşe ve iskân masraflarının göçmenler için ayrılan ödenekten sağlanması, mali ve ekonomik meselelerinin halli, Ermenilere ait gayrimenkul ve diğer değerlerin tespit edilip korunması İstenmektedir.” (8)
    Yine Talat Paşa’nın anılarına dönüyoruz.
    “Göç uygulamasına önce Erzurum’dan başlandı.(2 Haziran 1915) Erzurum Valisi Tahsin Bey, Dâhiliye Nezareti’ne, Ermenilerin gönderilmeleri sırasında Kürt aşiretlerin saldırısına uğradığını bildirdi. Vali’yi telgraf başına çağırarak yardım için orduya başvurmasını ve saldıranların şiddetle cezalandırılmasını emrettim. Nitekim Ordu Komutanlığı bir tabur asker gönderdi ve ele geçirilebilenler kurşuna dizilerek cezalandırıldılar.” (9)
    Bu zorunlu göç olayının Osmanlı yöneticilerine çok pahalıya mal olacağı daha ilk andan, itibaren belli olmuştu. Dost, düşman binlerce gözetmenin denetiminde, savaşılan ülkelerin dışında, tarafsız kalmış ve müttefik diğer Hıristiyan toplulukların da dikkatle izlediği, en ufak bir sertlikte hemen “Soykırım” damgası vurulacak bir emniyet tedbiri almak bile neredeyse cesur, vatansever bir iki insan olmasa imkânsız hale gelecek gibi görünüyordu. Haksızlıkların önlenmesi, adil davranışlar, soygun, rüşvet, hırsızlık, intikam hırsı, Eşkıyalık ve hatta zalimlerin şerrinden kadın, erkek, çoluk, çocuk, yaşlı genç pek çok insanı mümkün olduğu kadar en az zararla gitmeleri gereken bölgeye ulaştırmak çok zor olacaktı.
    Yine de Osmanlı devleti bundan sonra ard arda yayınladığı talimatlarla bu göç olayını emniyetle ve düzenli bir şekilde yapmaya çalıştı. İşte Ermenilerin günümüzde her fırsatta “1915 soykırımı” diye adlandırdığı olay bu “zorunlu göç” olayıdır. Aslında o güne kadar ve Osmanlı himayesinde, hemen hemen 800-900 yıldır savaş, kaçma, göçme gibi talihsiz olaylarla Türkler gibi karşı karşıya gelmemiş, çocuklarını savaşlara göndermemiş ve acısını tatmamış, ticaret ve sanayii elinde bulundurma nedeni ile daha müreffeh bir yaşam sürdüğü bilinen Ermeni Cemaati, ilk defa savaş ve getirdiği zorlukların gerçek yüzü ile karşılaşınca paniğe kapılmış ve bu olayı görüp gördükleri en büyük felaket olarak vasıflandırmışlardır. Göçmenlere her türlü yardım yapıldı, koruyucu, denetleyici, yerli ve yabancı yardım ekipleri yer yer onlarla beraber yürüdüler. Oysa daha bir ay önce Van ve çevresinden göçen yüz binlerce Türk ve Müslüman’ın yanında Tanrı’dan başka hiç kimse yoktu. Üstelik geçtikleri yollarda canlarını ve ellerinde kalan son mallarını çalmaya kararlı Ermeni cinayet örgütleri pusuda bekliyorlardı. Ayrıca Ermenilerin acısı, göç bölgesine vardıklarında bitiyor veya yeni şartlara adapte olabildikleri ölçüde yeni bir yaşama geçiliyordu. Türk ve Müslümanların acısı ise Ermenilerden evvel başlamasına rağmen bu bölgelerde 1921 yılı, Batı Anadolu ve Trakya’da 1922 yılı son aylarına kadar devam edecekti.
    Ermeniler ve Ermeni taraftarı kişilerin “planlı ve kasıtlı olarak bir Toplumu toptan yok etme” amacı taşıdığı yolundaki iddialarını çürüten en önemli belgeler, Osmanlı Devleti’nin bu olayla ilgili değişik zamanlarda yayımladığı bildiriler ve verdiği talimatlardır. İkinci bir neden Ermenilerin en çok yaşadığı İstanbul – İzmir gibi büyük şehirlerde zorunlu göç olayı yaşanmaması ve bu kişilerin tehcir’e tabi tutulmaması ve en önemli belge de bizzat göçen insanların, büyük bir çoğunluğunun göç bölgesine ulaşıp, kendilerine sağlanan imkânlarla yaşamlarına devam etmeleridir.

    DİPNOTLAR:
    (1) Kamuran Gürün,Ermeni Dosyasıe., s.218-219( TTK Ankara-1983)
    (2) A.Alper Gazigiray,Osmanlıdan Günümüze Vesikalarla Ermeni Terörünün Kaynakları, s.325( İstanbul-1982); Ermeni Komitelerinin Amal ve İhtilaliyesi., s.307( Ankara-1983)
    Ulrich Trumpener, Germany and The Otoman, Empire 1914- 1918 adlı kitabının 210’ncu sayfa dip not 26. aynen şöyledir. “Rus Dışişleri tarafından hazırlanan memorandum Sır Edward Grey tarafından da onaylandı. Fransız hükümeti orijinal metindeki “Hıristiyanlık ve medeniyete karşı suç” ibaresini “insanlık ve medeniyete karşı suç” olarak değiştirilmesini istedi ve kolonilerdeki Müslümanları rahatsız etmemek için değiştirtti.
    (3) Esat Uras: Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi., s.606-609( İstanbul-1987).
    (4) Justin Mc Carthy The Population of The Otoman Armenians; Armenions in late Ottoman Period, s.70 (Edited by Türkkaya Ataöv, The Turkish Historical Society, Ankara – 2001).
    (5) Talat Paşa’nın Anıları, s.82-83 (Bas. Haz. Mehmet Kasım, Say Yayınları, İstanbul – 1986).
    (6) Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir olayı, s.110 (Van 100 ncü Yıl Üniversitesi -1990); Genelkurmay ATASE Arşivi, nu 1/1, KLS 44, Dos. 207. Fih. 2-3.
    (7) Azmi Süslü, a.g.e., s.111; Cemalettin Taşkıran, Osmanlıdan Günümüze Ermeni Meselesi, s.215 (Editör, Hasan Celâl Güzel Yeni Türkiye yayınları, Ankara – 2001).
    (8) A.Süslü, a.g.e, s.111.
    (9) Talât Paşa’nın anıları, s.83.

    Dr. M. Galip Baysan
    [email protected]

  • Türkiye Başbakanı Erdoğan ile İlgil Olarak ABD’nin Karamsar Görüşü

    Türkiye Başbakanı Erdoğan ile İlgil Olarak ABD’nin Karamsar Görüşü

    America’s Dark View of Turkish Premier Erdoğan

    erdogan-imam-hatipler-bu-milletin-goz-bebegi-olacak
    Türkçe tercümesi aşağıda…..

    Der Spiegel’dan zehir zemberek bir yazi..

    The ‘Tribune of Anatolia’

    America’s Dark View of Turkish Premier Erdogan

    By Maximilian Popp
    The US is concerned about its NATO ally Turkey. Embassy dispatches
    portray Prime Minister Recep Tayyip Erdogan as a power-hungry Islamist
    surrounded by corrupt and incompetent ministers. Washington no longer
    believes that the country will ever join the European Union.
    Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan is the most important
    Muslim ally of the United States. On coming into office he promised a
    democratic Islam — a vision that could have become a model for other
    countries in the region.
    But if the US dispatches are to be believed, Turkey is far from
    realizing that vision. Erdogan? A power-hungry Islamist. His
    ministers? Incompetent, uneducated and some of them corrupt. The
    government? Divided. The opposition? Ridiculous.
    US diplomats have sent thousands of reports from Ankara to Washington
    in the past 31 years. Recent documents, though, are merciless. They
    convey an image of Turkey which is at odds with almost everything the
    US government has officially said about the country.
    First and foremost, the US distrusts Erdogan. A dispatch dated May
    2005 says that he has never had a realistic worldview. Erdogan, the
    document says, thinks he was chosen by God to lead Turkey and likes to
    present himself as the “Tribune of Anatolia.”
    US diplomats claim that Erdogan gets almost all of his information
    from Islamist-leaning newspapers — analysis from his ministries, they
    say, is of no interest to him. The military, the second largest among
    NATO member states, and the secret service no longer send him some of
    their reports. He trusts nobody completely, the dispatches say, and
    surrounds himself with “an iron ring of sycophantic (but contemptuous)
    advisors.” Despite his bravado, he is said to be terrified of losing
    his grip on power. One authority on Erdogan told the Americans:
    “Tayyip believes in God … but doesn’t trust him.”
    Accusations of Corruption
    Erdogan took office as prime minister in 2003, two years after having
    founded his party, the Islamic-conservative AKP. During the campaign
    Erdogan announced his intention to tackle corruption.
    Since 2004, however, informants have been telling US diplomats in
    Turkey of corruption at all levels, even within the Erdogan family.
    None of the accusations have been proven — it could be that the
    informants merely want to denigrate the premier. But their reports
    help shape the Americans’ image of Turkey — and as such they are
    devastating.
    The rumors sound outrageous. A senior government advisor is said to
    have confided to a journalist that Erdogan enriched himself from the
    privatization of a state oil refinery. Furthermore, a source within
    the Ministry of Energy told the US that the prime minister pressured
    the Iranians to ink a gas pipeline deal with a Turkish company owned
    by an old schoolmate of his. The deal surprised observers: the company
    builds ports, but has little experience in the energy business. Two
    unnamed US sources claim that Erdogan presides over eight Swiss bank
    accounts.
    Erdogan’s party, the AKP, vehemently denies all allegations. And the
    premier says he acquired his wealth in the form of gifts presented by
    guests at his son’s wedding. Furthermore, he says, a Turkish
    businessman is paying for his four children to study in the US. The
    American Embassy sees such explanations as “lame.”
    A ‘Lack of Technocratic Depth’
    Erdogan, though, apparently knows how to score points at the grass
    roots level. According to US dispatches, when his AKP suffered a
    painful defeat in the Trabzon mayoral election of 2004, he allegedly
    installed his close friend Faruk Nafiz Özak as the head of the local
    Trabzonspor football club. In accusations which have not been proven,
    informants told the US Embassy that Erdogan sent Özak millions of
    dollars from a secret government account. Özak was to use the money,
    states a dispatch dated June 2005, to buy better players in an effort
    to overshadow the mayor. Erdogan did not respond to SPIEGEL efforts to
    contact him, but said on Monday that the credibility of WikiLeaks was
    questionable.
    According to US Embassy analysis, he has transformed the AKP into a
    party which works almost exclusively on his behalf. Many top AKP
    leaders including Erdogan and President Abdullah Gül are said to be
    members of a Muslim fraternity.
    There is generally a “lack of technocratic depth” in the government,
    criticized US Ambassador Eric Edelman back in January 2004: “While
    some AK appointees appear to be capable of learning on the job, others
    are incompetent or seem to be pursuing private … interests” or those
    of their religious congregations. “We hear constant anecdotal evidence
    … that AK appointees at the national and provincial levels are
    incompetent or narrow-minded Islamists.”
    Many high-ranking state officials have told the Americans they are
    appalled by Erdogan’s staff. Erdogan, one such official told US
    diplomats, appointed a man exhibiting “incompetence, prejudices and
    ignorance” as his undersecretary. Another informant told the US that
    Women’s Minister Nimet Çubukçu, an advocate of criminalizing adultery,
    got her job because she is a friend Erdogan’s wife, Emine. Another
    minister is accused of nepotism, links to heroin smuggling and a
    predilection for underage girls.
    Getting Off the Train
    Erdogan and the AKP are revered by the electorate. The prime minister
    is a “natural politician,” US diplomats wrote in one dispatch from
    early 2004. He “possesses a common touch,” is “charismatic” and has
    “street-fighter instincts.” The prime minister grew up in Kasimpasa, a
    rough port district of Istanbul, and became involved in a radical
    Islamist organization as a young man before joining the conservative
    Order of the Naksibendye. Before entering government, he said:
    “Democracy is like a train. We shall get out when we arrive at the
    station we want.”
    As a young man he met Abdullah Gül, with whom he later orchestrated
    the rise of the AKP. A deep-seated rivalry now exists between the two.
    Again and again Gül has stirred up trouble against Erdogan,
    particularly when the prime minister is traveling abroad. In a report
    from March 2005 when Gül was Turkish foreign minister, US diplomats
    described this as Gül’s attempt to undermine Erdogan’s policies and
    gain more power in the party. Unlike Erdogan, Gül speaks English, say
    the diplomats, and presents himself as moderate and modern.
    In truth, however, the US sees Gül as more ideological than Erdogan
    and anti-Western, according to embassy dispatches based on statements
    from those close to Gül. Gül uses almost every opportunity to make
    Erdogan look bad, the documents claim, even talking badly about him in
    front of state visitors. Gül worked for a long time to become
    president and therefore Erdogan’s equal. Erdogan tried to prevent his
    rise — without success. In the summer of 2007 Gül took up residence
    in the presidential palace in Ankara.
    ‘Murky’ and ‘Muddled’
    US diplomats are likewise unflinching when it comes to Erdogan’s
    advisor and foreign minister, Ahmet Davutoglu. They say he understands
    little about politics outside of Ankara. They see this as unfortunate,
    because they want to see Turkey join the EU — but they don’t believe
    it will ever happen. In order to make progress toward EU accession,
    the US ambassador wrote, the government must “hire a couple thousand
    people skilled in English or other major EU languages and up to the
    bureaucratic demands of interfacing with the Eurocrats.” The AKP,
    write US diplomats, had thus far employed mostly confidants from the
    Sunni brotherhoods.
    Some AKP politicians, according to a US assessment, support Turkish
    membership in the EU for “murky” and “muddled” reasons, for example
    because they believe Turkey must spread Islam in Europe. A US dispatch
    from late 2004 reports that a member of a leading AKP think tank said
    that Turkey’s role is “to take back Andalusia and avenge the defeat at
    the siege of Vienna in 1683.”
    Foreign Minister Ahmet Davutoglu largely shares this viewpoint and the
    Americans are alarmed by his imperialistic tone. In a summary of a
    speech by Davutoglu delivered in Sarajevo in January 2010, the US
    ambassador wrote: “His thesis: the Balkans, Caucasus and Middle East
    were all better off when under Ottoman control or influence; peace and
    progress prevailed. Alas the region has been ravaged by division and
    war ever since…. However, now Turkey is back, ready to lead or even
    unite. (Davutoglu: ‘We will re-establish this (Ottoman) Balkan’).”
    Of Rolls Royce and Rover
    Davutoglu’s hubris and his neo-Ottoman vision is cause for US concern.
    Turkey has “Rolls Royce ambitions but Rover resources,” reads the same
    2010 cable. According to embassy dispatches from 2004, Defense
    Minister Mehmet Gönül warned of Davutoglu’s Islamist influence on
    Erdogan. He is “exceptionally dangerous” Gönül told the US.
    Under Erdogan, relations with Israel have dramatically deteriorated.
    The two governments are at odds over the war against Hamas in late
    2008 and early 2009 and over the attack on the Gaza fleet earlier this
    year. The Israeli ambassador to Ankara, Gabby Levy, claimed in October
    2009 that Erdogan was behind the cooling of relations: “He’s a
    fundamentalist. He hates us religiously,” Levy was quoted as saying in
    a confidential US embassy dispatch from October 2009.
    The Americans are watching with concern as Erdogan distances NATO
    member-state Turkey further and further from the West. They are
    concerned about the country’s stability. “Every day is a new one here,
    and no one can be certain where this whole choreography will fall out
    of whack,” James Jeffrey, then the US ambassador in Turkey, wrote in
    late February 2010. “Then, look out.”
    Translated from German by Josie Le Blond

    URL:

    – – – – – – – – – – – – Türkçe çeviri – – – – – – – – –

    Cigdem T. Akkurt, IDEC, IASTE, NCIDQ
    Associate Professor, Interior Design Coordinator of ID Internship
    Program DoGE and Coordinator of ID Graduate Program

    581 College of Design Iowa State University
    Ames, IA 5001
    T. 515.294.8978 F. 515.294.2725 [email protected]

    The Tribune of Anatolia
    Türkiye Başbakanı Erdoğan ile İlgil Olarak ABD’nin Karamsar Görüşü
    Maximilian Popp, Der Speigel

    ABD, NATO müttefiği Türkiye hakkında endişe taşıyor. Elçiliğin çizdiği portreye gore Başbakan Erdoğan, yozlaşmış ve çevresi yetersiz bakanlarla sarılmış, güce susamış bir islamcı.

    The US is concerned about its NATO ally Turkey. Washington, ülkenin Avrupa Birliğine girebileceğine ihtimal dahi vermiyor.

    Türk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin en önemli Müslüman müttefiği ve iktidara geldiğinde, bölgedeki diğer ülkelere model oluşturacak demokratik İslam sözü vermişti.

    Ancak ABD’ne gönderilen raporlar doğruysa Türkiye bu vizyonu
    gerçekleştirmekten çok uzak. Erdoğan? Güç aşığı bir İslamcı.
    Bakanları? Kifayetsiz, eğitimsiz, ve bir bölümü çürümüş. Hükumet? Bölünmüş. Muhalefet? Rezalet.

    Son 31 yılda ABD diplomatları, Ankara’dan Washington’a binlerce rapor gönderdiler, ama yakın zamanda gönderilenler, acımasız; bu raporlar, Türkiye’nin imajı ile ilgili olarak, Birleşik Devletler’in resmi söylemlerindeki ifadelerinin tamamen aksini belirtmekte.

    Öncelikli ve en önemli nokta şu: ABD Erdoğan’a güvenmiyor. 2005 yılındaki bir gönderi, onun hiç bir zaman gerçekçi bir dünya görüşü taşımadığı yönünde. Belge, Erdoğan’ın, Türkiye’yi yönetmek üzere kendisinin Tanrı tarafından seçildiğine inanmakta ve kendini “Anadolu’nun Savunucusu” olarak tanıtmayı sevmektedir.

    ABD’li diplomat, Erdoğan’ın hemen hemen tüm istihbaratını İslamik yönelimli gazetelerden almakta ve bakanlık analizlerinin onun için bir önem taşımadığını söylemektedir. NATO’nun ikinci büyüğü olan ordu ve gizli servisler, bazı raporlarını göndermeye gerek duymaz olmuşlardır.
    Hiç kimseye tam güveni yoktur, kendini dalkavuk (aynı zamanda kibirli) danışmanlarla kuşatmıştır. Kabadayılığına karşın, gücü elinden kaçırma dehşeti taşımaktadır. Erdoğan hakkında bilgili bir yetkili;
    Amerikalılara, “Tayyip tanrıya inanır…. ama güvenmez” demiştir.

    Yozlaşma Suçlamaları

    Erdoğan iktidara partisi İslamcı, muhafazakar AKP’yi kurduktan iki yıl sonra 2003’te geldi. Kampanya sırasındaki en önemli işinin kirlenme ve yozlaşmayı önlemek olduğunu ifade etti. Bununla beraber ABD diplomatları, 2004’ten bu yana çürümenin her düzeyde, hatta Erdoğan ailesinin içinde devamlı yayılmakta olduğunu söylemişler, ancak iddialar doğrulanmamıştır. Bunun nedeni, bilgi kaynaklarının Başbakanı karalama amacı olabilir; ancak raporlar, Amerika’nın Türkiye imajını şekillendirmesi açısından önemlidir ve bunun yıkıcı olduğu kesin.

    Dedikodular şok edici. Önemli bir hükumet danışmanı bir gazeteciye, Erdoğan’ın devlete ait bir petrol rafinerisinin özelleştirilmesi aşamasında büyük paralar vurduğunu söylemiştir. Dahası, Enerji Bakanlığındaki bir kaynak, İranlılarla yapılacak boru hattı sözleşmesinin Erdoğan’ın okul arkadaşına ait bir firma aracılığıyla yapılması için baskı yapıldığını söylemiştir. Anlaşma gözlemcileri şaşırtmıştır: Şirket liman inşa etmekle beraber, enerji konusuna tamamen yabancıdır. Adı açıklanmayan iki ABD kaynağı İsviçre’de Erdoğan’a ait en az sekiz hesabın varlığına işaret etmektedir.

    Erdoğan’ın partisi AKP, bu iddialara şiddetle karşı çıkmaktadır ve
    Başbakan, bu günkü duruma oğlunun nikah hediyeleriyle geldiğini öne sürmektedir. Ayrıca, dört çocuğunun okul masraflarının bir iş adamı tarafından karşılandığını söylemektedir. ABD Elçiliği, bu tür açıklamaları ‘sıkıcı’ bulmaktadır.

    Teknokratik Derinlik Yoksunluğu

    Erdoğan, bir çok konuyu kendi lehine kullanmayı iyi bilmektedir. ABD kaynaklarına göre, 2004’te Trabzon belediye seçimini kaybettiğinde yakın arkadaşı Faruk Nafiz Özak’ı Trabzonspor’a başkan olarak yerleştirmiştir. Kesin kanıtlanmamış olmakla beraber ABD’ye bilgi aktaran kaynaklar, Özak’ı, örtülü ödenekten alınan milyonlarca dolarla gönderdiğini söylemişlerdir. 2005 tarihli bir gönderi, Özak’ın görevinin takımı iyi oyucularla takviye ederek belediye başkanını gölgelemek olduğunu bildirmektedir. Erdoğan, SPEIGEL’in kendisiyle temas etme isteğini reddetmiş, Wikileaks belgelerinin kuşkulu olduğunu söylemiştir.

    ABD Elçilik analizlerine gore AKP’yi kendisi için çalışan bir kuruma dönüştürmüştür. Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahil bir çok parti üst düzey yöneticisinin Müslüman Kardeşliği üyesi oldukları söylenmektedir.

    Ocak 2004’te Eric Edelman, hükumette “teknokratik derinlik”
    eksikliğinden söz etmişti: “AKP’nin atadığı çoğu kişi işi öğrenme

    yeteneğine sahip görünürken, bir bölümü, yetersiz kalmakta ya da
    …özel iş takipçisi durumunda kalmaktadır”. Bazıları da sadece cemaatle ilişkilidir. “Sürekli anekdot niteliğinde şunları dinliyoruz…. AKP ulusal ve vilayet bazında yetersiz ve dar görüşlü İslamcı kişlerin atamalarını yapıyor”.

    Bir çok yüksek düzey yetkili, Amerikalılara Erdoğan’ın personelinden dehşete düştklerini söylemişlerdir. Bu yetkililerden biri Amerikalı diplomatlara “yetersiz, ön yargılı ve cahil birinin kendisine müsteşar olarak atandığını söylemiştir. Bir başkası, zina suçları avukatı Kadın Bakanı Nimet Çubukçu’nun, göreve Emine Erdoğan’ın arkadaşı olduğu için atandığını söylemiştir. Bir diğer bakan, yakınlarına çıkar sağlamak, eroin kaçakçılığı ve küçük yaşta kız düşkünlüğü ile bilinmektedir.

    Trenden İnme

    Erdoğan ve AKP seçmenden saygı görmektedir. 2004 başlarındaki bir ABD gönderisinde Erdoğan’ın “doğal politikacı” olduğu belirtilmektedir.
    Ortak hislere temas eden, “karizmatik”, “sokak kavgacısı güdülerine sahip” birdir. Kasımpaşa’da büyümüş ve Nakşibendi tarikatına üye olmadan once köktendinci İslamik organizasyonlara katılmıştır. Hükumet

    olmadan önce, “demokrasi bir trendier. İstediğimiz istasyona varınca ineriz” demiştir.

    Gençliğinde, daha sonra dokuyacakları AKP’nin yükselişini
    gerçekleştirecekleri Abdullah Gül ile tanışmıştır. Bu ikisi arasında
    derinden bir rekabet sürmektedir. Gül, özellikle seyahatte olduğu
    zamanlarda Erdoğana karşı sorun olabilecek durumları beslemiştir. Gül Dış İşleri Bakanıyken 2005 tarihli bir raporda ABD diplomatları Gül’ün, Erdoğan’ın politikalarının altını kazdığını ve bunu partideki gücünü arttırmak amacıyla yaptığını belirtmişlerdir. Gül, Erdoğan’ın tersine, İngilizce bilmektedir ve diplomatlara kendisinin daha ılımlı ve modern olduğunu aşılamaktadır.

    Buna karşılık gerçekte, ABD, Elçilik gönderilerine dayanarak Gül’ü Erdoğan’dan daha ideolojik ve Batı Karşıtı olarak görmektedir. Gül, Erdoğan’ı kötü göstermek için neredeyse her fırsatı kullanmaktadır ve belgelere gore ABD ziyaretçileri önünde Erdoğan hakkında kötü şeyler söylemektedir. Gül Cumhurbaşkanı ve dolayısıyla Erdoğan’la eşit düzeye gelmek için çok çabalamıştır. Erdoğan, yükselişini korumaya gayret etmiş, ancak bunda pek başarılı olamamıştır. 2007 yazında Gül,
    Cumhurbaşkanlığı makamına yerleşmiştir.

    “Karanlık ve Sersem”

    ABD diplomatları, söz Erdoğan’ın danışmanı ve Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na geldiğinde de aynı sertlikte konuşmuşlardır. Ankara dışındaki politikadan pek anlamamaktadır ve bunu talihsizlik olarak değerlendirmektedirler; çünkü Türkiye’yi AB üyesi olarak görmek istemelerine karşın bunun hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine inanmaktadırlar. AB’ye giriş yönünde adım atılabilmesi için ABD Büyükelçisi, hükumetin “belli başlı AB dillerine hakim, AB Avrokrat’larının bürokratik taleplerine yabancı olmayan” iki bin kişinin istihdam edilmesi gerektiğini; ancak AKP’nin Sünni kardeşlik taraftarını işe aldığını yazmıştır.

    Bir ABD değerlendirmesine gore bazı AKP’li politikacılar, Türkiye’nin AB üyeliğini bazı sersem ve karanlık nedenlerle desteklemektedirler;
    örneğin, onlara gore Türkiye İslam’ı Avrupa’da yaymalıdır. 2004
    sonlarındaki bir gönderi, AKP’nin önde gelen bir planlamacısı
    Türkiye’nin önde gelen görevinin “Endülüs’ü geri kazanmak ve 1683’teki Viyana kuşatmasının rövanşını almak” olduğunu söylemiştir.

    Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu görüşü önemli ölçüde

    paylaşmaktadır ve ABD, onun bu emperyalistik ses tonundan rahatsız olmaktadır. ABD Büyükelçisi, Ocak 2010’da Davutoğlu’nun Sarajevo’da yaptığı bir konuşmada özetle, “Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu, Osmanlı Yönetimi ve etkisi altındayken daha iyi durumdaydı; bariş ve ilerleme hakimdi. Yazık ki bölgenin tümü o zamandan beri bölünmüş ve harap durumdadır. Ancak yeni Türkiye geri dönmüştür, liderliğe, hatta
    birliğe hazırdır (Davutoğlu: Osmanlı Balkan’ı yeniden kuracağız)”
    dediğini ifade etmiştir.

    Rolls Royce ve Rover

    2010 tarihli bir mesaj, “Davutoğlu’nun kibri ve Yeni Osmanlı vizyonu ABD için kaygılandırıcıdır. Türkiye bir Rolls Royce hırsına ancak Rover olanaklarına sahiptir” demektedir. 2004 gönderilerine göre Milli Savunma Bakanı Gönül, Davutoğlu’nun Erdoğan üzerindeki İslamist etkileri konusunda uyarıda bulunmuştur. ABD yetkilisine “o çok tehlikeli biri” demiştir.

    Erdoğan’la beraber İsrail’le ilişkiler iyice gerilemiştir. İki ülke,

    2008 sonlarında Hamas ile savaş ve 2009 başlarında Gazze filosu saldırısı konusunda karşı karşıya gelmişlerdir. İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, 2009 Ekim’inde Erdoğan’ın ilişkilerin soğumasından yana olduğunu belirtmiş, “o bir kökten dinci. Bizden dini nedenlerle nefret ediyor” demiştir.

    Amerikalılar, NATO üyesi Türkiye’nin Batıdan giderek daha fazla
    uzaklaşmasını kaygıyla izlemekteler. Ülkenin istikrarından dolayı
    endişeliler. ABD Büyükelçsi, James Jeffry 2010 sonlarında, “burada her gün yeni şeyler oluyor ve hiç kimse tüm koreografinin ne zaman çakılacağı konusunda fikir sahibi değil” diye yazdı.

  • Yükseliş,duraklama ve düşüş dönemi…

    Yükseliş,duraklama ve düşüş dönemi…

                                                   AKP, iktidara geldiği 2002 yılında bir ilke imza atmış, üç kez üst üste seçim kazanarak zirveye yükselmişti. İktidar partisinin % 50 oranında oy alması hiç kuşkusuz hiçbir zaman küçümsenmemelidir. Partinin bu başarısında ve oy oranında Başbakan Erdoğan’ın performansının var olduğunu söylemeliyiz.

                                                Dünyada, hiçbir şey kalıcı değildir. Özellikle siyaset bilimcilerinin siyasi partilerle ilgili şu öngörülerine katılmamak mümkün değildir:

                                                 “ Gücüne güç katan, bütün gücü elinde toplayan liderler, öylesine hatalar yapar ki, bu hatalar daha önce yaptıkları başarıları da gölgeleyebilir. Toplumda biriken gerilimleri de göremezler. Bu da hata üzerine hata getirir. Bazen güç kontrolden çıkar. Kontrolden çıkan güç ise artık güç değildir. Partilerin en güçlü göründüğü ve zirveye oturduğu anlar, aslında bir süre sonra düşüşe geçmeye başlayacakları anlardır. “

                                                           İKTİDAR PARTİSİ DÜŞÜSE GEÇTİ

                                                   Dikkat edilecek olursa, bugün iktidar Partisi AKP’nin yaşadıkları bu öngörülerle örtüşüyor. Özellikle Gezi Parkı eylemleri ile başlayan süreç ve sonrasında AKP oylarında bir erime, partide hızlı bir düşüş gözlenmektedir. Her dönemde olduğu gibi, iktidar partisinde de yükseliş, duraklama ve düşüş dönemi yaşanmaktadır.

                                                    Geçenlerde konu ile ilgili geniş bir yazı yazmış ve AKP’deki bu düşüşün nedenlerini sizlerle paylaşmıştık. Burada özellikle partiyi tek başına sürükleyen Başbakan Erdoğan’ın artık ülkeyi yönetemeyecek duruma gelmesi, özellikle genç kuşakların isteklerine yanıt verememesi ve dayatmacı politikalarının baş rol oynadığını bir kez daha burada vurgulayalım. Özellikle hem dışarıda, hem içeride “Polis devletine doğru gidiş görüntüsü” çok eleştiriliyor ve tepki topluyor.                                             

                                                              Liderler zaman içinde kendilerini yenilemek durumundadırlar. Kadrolarını da buna göre düzenlemeleri gerekir. Seçim kazanmak, ülkeyi istediği gibi yönetmek anlamına gelmez. Sokağın sesine kulak vermeyen liderler ve kadroları en kısa zaman içinde tasfiye edilir. Siyasi tarihte bunun somut örnekleri vardır. Bugün, Türkiye’de yaşananlar da bunlardan farksızdır. Bizi yönetenlerin bu gerçekleri görmezden gelmesi durumu daha da çıkmaza sürüklüyor.

                                                  BASKICI REJİMLER TEPKİ ALIYOR

                                                      Özellikle baskıcı rejimlere karşı, halkın direncinin arttığını bugünkü hükümet olanların görmesi gerekiyor. Bu baskıcı rejimler eninde sonunda demokratik yoldan, sandığa gömülmüşlerdir. Çünkü baskı ile korku ve tehdit ile hiçbir ire yönetim şekli başarılı olamamıştır. Eğer, AKP zirveden birden bire düşüşe geçtiyse, bunun nedenleri de ortadadır.

                                                            Son yazılarımızda “Bugün seçim yapılsa oyunuzu hangi partiye verirsiniz?” sorusu yönetilenlerle yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarını da sizlerle paylaştık. Burada iktidar partisinin % 14 oranında bir oy kaybının var olduğu görülüyor. Kaldı ki, AKP kendi çalıştığı kamuoyu şirketlerine yaptırdığı anketlerde de aynı sonuçlarla karşılaşıyor. Bugün, konu ile ilgili olduğu için elimizde yeni bir kamuoyu araştırması sonuçları bulunuyor bunu da sizlerle paylaşalım.

                                               İsabetli kamuoyu araştırmaları ile adından sıkça söz ettiren KONSENSÜS’ün son yaptığı ankette AKP’nin oy oranı % 47,1 olarak görülüyor. CHP’de sıçrama var ve oy oranı % 30,9 olarak tespit edilmiş. MHP’nin oy oranı ise % 14,6 olarak gözleniyor. BDP’liler ise yüzde 5 barajını bile aşamıyorlar.

                                                    MHP’NİN OYLARI YÜKSELİYOR

                                                       Aynı amaçla kamuoyu araştırması yapan 7 şirketin elde ettiği sonuçların ortalamasında AKP’nin oy oranının % 37’lere kadar düştüğü görülüyor. Buna karşın oyunu en fazla artıran parti de % 19,4 ile MHP gösteriliyor. Hatta kamuoyu araştırma gruplarının yetkilileri “MHP bir ivme kazandı. Bunu iyi kullanabilirse oyunu % 25’lere kadar çıkarabilir” görüşünde birleşiyorlar.

                                                        Şurası bir gerçek:

                                                           AKP’nin artık eskisi gibi oy alabilmesi pek mümkün görünmüyor. Bu, iktidar olmayacak anlamına gelmemelidir. Partide düşüş başlamıştır. Eskilerin deyimi ile “Bu kumaş artık dikiş tutmaz.” Tarih, her zaman olduğu gibi tekerrürden ibarettir. AKP de yükselişi yaşamış, duraklama dönemine girmiş şimdi de düşüşe geçmiştir.

  • Almanya ile İpler Geriliyor

    Almanya ile İpler Geriliyor

    Gezi Parkı bağlamındaki son olaylar karşısında Avrupa Parlamentosu’na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Haddinizi bilin”, “AP’yi tanımıyorum” gibi oldukça sert sayılabilecek tepkiler vermesi, son zamanlarda Avrupa Birliği ile yumuşayan ilişkileri neredeyse kopma noktasına getirmiştir.

    Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu,  AP’den çıkan kararın kendileri açısından ‘yok hükmünde’ olduğunu söylemiştir.

    Alman Der Spiegel dergisinin internet sitesinde yer alan habere göre Türkiye Cumhuriyeti’nin Almanya Büyükelçisi  Karslıoğlu, Cuma günü Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış’ın Almanya Başbakanı Angela Merkel ile ilgili sözleri sebebiyle Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmıştır.

    Buna karşılık Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl  de  Dışişleri Bakanlığına  davet edilmiştir.

    Avrupa Parlamentosu’nun ilki 1987 yılında alınmış ve Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımın tanımaya davet eden 4 kararı bulunmaktadır. Unutulan bu kararların da hatırlanarak “tanınmaması” da dile getirilmiş olsaydı, AB’ye daha kuvvetli bir mesaj verilmiş olurdu.

    Başbakan Erdoğan’ın tepki gösterdiği Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarından biridir. Eğer Türkiye günün birinde AB üyesi olacak ise, son kararı Avrupa Parlamentosu üyeleri verecektir.

    Gelecek yıl 5 – 8 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin öne çekilerek 22 – 25 Mayıs 2014 tarihlerinde yapılması kararlaştırılmıştır.

    Belki yeni seçilecek Avrupa Parlamentosu üyeleri, Türkiye’ye daha farklı bir açıdan yaklaşabilirler. 

    Başbakan’ın çıkışından sonra Avrupa Parlamentosu ve  AB Komisyonu’nda toplantılara katılacak olan  Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Brüksel ziyaretini iptal etmiştir. 13 parlamenterden oluşan Avrupa Parlamentosu  Dışişleri Komisyonu (AFET) heyetine hükümetin verdiği randevular iptal edildiği için AFET yetkililerin de Türkiye ziyareti gerçekleşmemiştir.

    Brüksel’de bulunan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu da AP İnsan Hakları Alt Komisyonu’nda düzenlenecek Türkiye’yle ilgili bir toplantıya katılmama kararı almıştır.

    AP Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda, kendisini eleştiren Başbakan Erdoğan’a yazılı bir açıklamayla cevap vererek  “AP’yi görmezden gelmek sadece Erdoğan’ın Türkiye’yi AB üyesi yapmak istemediğini gösterir” demiştir.

    Gerginleşen ilişkiler, 27-28 Haziran’da yapılması öngörülen AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu toplantısının yapılmasını da tehlikeye sokmuştur.

    Eğer Türk tarafı KPK toplantısına katılmayacak olursa, taraflar arasındaki gerginlik tırmanacak, ipler kopma noktasına gelecektir.  

    Türkiye Avrupa Birliği ile 5 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere Hırvatistan ile birlikte başlamıştır.  Hırvatistan 1 Temmuz da AB’nin 28’nci üyesi olacaktır. Bu süre içinde 35 başlıktan 13’ü açılmıştır.

    Açılan başlıklar şunlardır: 4. Sermayenin Serbest Dolaşımı (Fransa: 18 Aralık 2008), 6. Şirketler Hukuku (Slovenya: 12 Haziran 2008), 7. Fikri Mülkiyet Hukuku (Slovenya: 12 Haziran 2008), 10. Bilgi Toplumu ve Medya (Fransa: 18 Aralık 2008), 12.Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı (İspanya: 30 Haziran 2010), 16.Vergilendirme (Çek Cumhuriyeti: 30 Haziran 2009), 18. İstatistik (Almanya: 26 Haziran 2007), 20. İşletme ve Sanayi Politikası (Almanya 28 Şubat 2007),  21. Trans – Avrupa Ağları (Portekiz: 19 Aralık 2007), 27. Çevre (İsveç: 21 Aralık 2009), 28.Tüketicinin ve Sağlığın Korunması (Portekiz: 19 Aralık 2007), 32.Mali Kontrol (Almanya: 26 Haziran 2007).

    Bu başlıklardan sadece biri geçici olarak kapatılmıştır.

    Başlıklardan 8’i Ek Protokol’ün  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de  içine alacak şekilde genişletilmemesi sebebiyle  askıya alınmıştır.

    Bunlar; Malların Serbest Dolaşımı, İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunum Serbestisi,  Yerleşim ve Hizmet Sağlama, Mali Hizmetler, Tarım ve Kırsal Kalkınma, Balıkçılık, Taşımacılık Politikası, Gümrük Birliği ve Dış İlişkiler’dir.

    Tarım ve Kırsal Kalkınma (11, AB tarafından da askıya alınan başlıklar arasındadır), Ekonomik ve Parasal Politika, (17)  Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu, (22)  Mali ve Bütçesel Hükümler  (33) ile Kurumlar (35) başlıkları Fransa tarafından üyelikle doğrudan ilgili olması gerekçesiyle engellenmektedir.

    Geriye Türkiye’nin ilerleyebileceği çok kısıtlı bir alan kalmaktadır. Sosyal Politika ve İstihdam, Rekabet Politikası ve Kamu Alımları başlıklarını ise Türkiye AB’den tam üyelik perspektifi almadan açmama konusunda kararlıdır.

    Fransa’da 2012 yılında göreve gelen François Hollande yönetiminin, Bölgesel Politika başlığındaki engelini kaldıracağını açıklamış olması ve başlığın Haziran ayında müzakerelere açılacağı yönündeki beklenti, Paris’in diğer başlıklardaki engellerini de kaldırabileceği yönünde bir beklenti oluşturmuştur ama bu defa Almanya ve Hollanda’dan itiraz gelmiştir. 

    Reuters haber ajansına göre Almanya Başbakanı Angela Merkel‘in CDU partisi ve kardeş partisi CSU’nun taslak parti programında  “Avrupa Birliği ve Türkiye arasında güçlü bir işbirliğinin yanı sıra dışişleri ve güvenlik konularında takın bir stratejik işbirliği istiyoruz. Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkıyoruz çünkü ülke Avrupa Birliği’ne katılma kriterlerini yerine getirmiyor. Ülke, büyüklüğü ve ekonomisinin yapısı sebebiyle Avrupa Birliği’ne yük olacaktır”  denilmiştir.

    Merkel’in, 22 Eylül’de Almanya’da yapılacak olan federal seçimlerde Türkiye’nin üyeliğini  koz olarak kullanma arzusu vardır.

    Almanya’da Türkiye karşıtlığında son zamanlarda  artış olmuştur.

    Avrupa Türk Demokratlar Birliği eski Başkanı Hasan Özdoğan, Gezi Parkı olaylarından sonra Almanya’da Türkiye karşıtı karalama kampanyalarının devreye sokulduğunu söyleyerek Türkiye’de savaş varmış gibi hava oluşturdular” demiştir.

    Focus Dergisi’nin Türkiye hakkında yazdıklarını hayretle karşıladıklarını şöyle ifade etmiştir: “Bütün medya seferber oldu. Türk vatandaşı olarak bunlara dayanmak çok zor. Hükümet sözcüsü ve Başbakan Merkel’in yaptığı açıklamalar da Avrupa’da çok kötü bir imaj çizdi. Yapılan anketlerde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanlar yüzde 60’lardan yüzde 90’lara çıktı.”

    Almanya’da bu gelişmeler olurken AK Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye’nin AB’ye alınmaması konusunda çaba göstereceği sözlerine şu cevabı vermiştir:

    “Önce imtiyazlı ortaklık dediler, sonra stratejik ortaklık diyorlardı. Eskiden beri biz bunların hiçbirini kabul etmedik. Son hadiseyle birlikte, AB cephesinden gelen açıklamalar, hiçbir vatandaşımızın moralini bozmamalıdır. Biz, AB üyelik sürecine yapışmış vaziyetteyiz, sonuna kadar götüreceğiz. Masadan kalkan biz olmayacağız. Sürecin sonunda bizi almak istemezlerse, kendileri bilir.”

    Avrupa Birliği ile gerginleşen ilişkiler üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Almanya ve Hollanda  Başbakanlarına bir mektup yazarak müzakere başlıklarının açılmasına engel olmamalarını istemiştir.

    Geçen hafta Brüksel‘de toplanan AB Daimi Temsilciler Komitesi, 26 Haziran‘da açılması öngörülen Bölgesel Politikalar başlığıyla  ilgili hazırlıkları ele alırken diğer 25 üye ülkenin onay verdiği açılışa Almanya ve Hollanda‘dan itiraz gelmiştir.

    Yapılan  temasların olumlu sonuç vermesi ve Berlin’in pozisyonunu değiştireceğinin sinyalinin alınması halinde konu COREPER tarafından bugün  ele alınacaktır. Aksi takdirde konu gündeme getirilmeyecektir.  Bu durumda başlık 26 Haziran’da açılamayacaktır.

    Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, geçen hafta Kayseri’deki Türk Akreditasyon Kurumu Danışma Kurulu Toplantısının açılışında yaptığı konuşmada AB’ye  rest çekmiştir:

    “… Bu süreci durduracak sadece iki opsiyon vardır. Ya AB sürecinden Türkiye resmen çekilecektir ya da yine oybirliğiyle Türkiye’nin AB sürecini karşı taraf bitirecektir… Bulun 27’yi ondan sonra gelin konuşalım. Bulamıyorsanız ne bizim vaktimizi siz israf edin ne biz sizinkini.”

    AB müzakerelerinde önümüzdeki  hafta açılması gereken  başlık ile  ilgili olarak Almanya ve Hollanda’nın veto kararının sorulması üzerine  Bağış şu cevabı vermiştir:

    “… Bugün Türkiye’nin AB’ye ihtiyacından çok daha fazla AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı vardır… Biz daha evvel olduğu gibi gerektiğinde, ‘Bak oğlum git’ demeyi de çok iyi biliriz.”

    11-12 Haziran’da EXPO 2020 aday kentleri sunumu kapsamında Paris’e giden Bakan Bağış, Fransa’nın AB İşlerinden Sorumlu  Bakanı Thierry Repentin ile  açılması beklenen bölgesel politikalar başlığını ve  Fransa’nın vetosunu kaldırılması talep edilen mali politikalar başlığını  görüştüklerini belirtmiş, aday ülkelerin açmakla yükümlü olduğu 23 ve 24’ncü başlıkların da  gündeme geldiğini açıklamıştır.

    Bağış, “26 Haziran’da faslın açılması için Kalkınma Bakanımız Cevdet Yılmaz ile Brüksel’de olacağız. 26 Haziran’da Türkiye 3 yıl aradan sonra bir fasıl açacak. Bölgesel politikalar faslı diyerek ilişkilerin bir yol kazasına kurban gitmemesi konusunda olumlu bir demeç vermiştir ama daha sonraki gelişmeler pek olumlu değildir.

    Gezi Parkı olaylarında hükümetin tavrını eleştirmesine rağmen, müzakerelerin hızlandırılmasını savunan Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Swoboda, Almanya’nın tavrını “iyice düşünülmemiş, kötü bir tepki” olarak nitelendirmiştir.

    Swoboda, sadece 22 değil temel hak ve hürriyetler ile yargı ve adalet konularını ilgilendiren 23 ve 24’ncü başlıkların da  açılması gerektiğini savunmuştur.

    Zaman gazetesine verdiği demeçte “Vakit Türkiye’nin üyeliğine destek verme vakti” diyen Swoboda, aksi takdirde bazılarının başlığın açılmasını engelledikleri için Gezi Parkı göstericilerini suçlayabilecekleri uyarısı yapmış, müzakerelerin Türk halkının refahı ve mutluluğu ile ilgili olduğunu söylemiştir.

    Geçen hafta Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye’deki basın özgürlüğüyle ilgili sorunları masaya yatırmak üzere Brüksel’de ikincisi düzenlenen “Speak Up!2” başlıklı konferansta konuşan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, üye ülkelerin açılıp açılmayacağını değerlendirdikleri başlıkla ilgili şunları söylemiştir:

    “Bence de süreç teknik düzeyde kalmalı ama İstanbul’da Türk yetkililerden sürecin teknik kalması ve siyasileşmemesi için gerekli önlemleri almalarını ve başlığı açabilmemiz için olumlu katkı yapmalarını istemiştim.”

    AB ile Türkiye arasındaki söz düellosuna değinen Füle, “Kimin kime daha fazla ihtiyacı olduğu yönünde yorumlar duyuyorum. Globalleşmiş dünyada birlikte daha güçlü oluruz. Her iki tarafın da birbirine ihtiyacı var.  Türkiye ile engelleri kaldırın, fasılları açın…Eğer açılırsa 3 yıl aradan sonra bir ilk  olacak” demiştir.

    Türkiye AB ilişkilerinde bu hızlı gelişmeler olurken,  bu ay sonunda BETA yayınevi tarafından yayınlanacak kitabımın başlığını  “Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” olarak belirlemekte tereddüt etmedim.

    Son gelişmeler karşısında  pireye kızıp yorgan yakmamak gerekir. Aksi takdirde, Türkiye’de bir eksen kayması olabilir.

    Büyük Önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi Türkler, Batı’ya yönelmiş bir millettir. Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde bu konudaki tercihini şöyle açıklamıştır:

    “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”

  • FED, YENİ DÜNYA VE TÜRKİYE

    FED, YENİ DÜNYA VE TÜRKİYE

    Amerikan Merkez Bankası (FED), 2008 yılından beri uyguladığı parasal genişleme programına bu yıl sonuna doğru bir azaltma getireceğini ve 2014 yılı ortalarına doğru son vereceğini açıkladı.
    Bu karar ABD’nin dünyada yaşanan krizde bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere,bölgeye ve dünyaya yayılma olasılığına daha fazla dayanamayacağı anlamındadır.
    ABD’nin küresel lider olarak çevresinde bölge lideri ülkelerle çeşitlenen yeni bir dünyanın kurulmasına, ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye yöneldiğini gösteriyor.

    *
    Merkezini ABD’nin oluşturduğu gelişmiş ülke ekonomileri 2008’de başlayan ekonomik sıkıntılarının altıncı yılında işsizlik ve yoksulluk artışı sorununa,güçlü merkez bankaları ve devlet müdahaleleri ile engel olmak dışında hiç bir çözüm getiremiştir.
    Ekonomi sınırsız, sorumsuz bir biçimde basılan paranın piyasalara sürülmesiyle ayakta tutulmaya çalışılmış, bu büyük likiditasyona rağmen üretim ve ticaret tahminlerin ötesinde gerilemiştir.
    Büyümeyi sağlamak için alınan malî önlemler büyümeye engel yaratmış, mali konsolidasyona başvurulmuş; bir kısır döngü oluşmuştur -ki, büyüme hedefleri aşağı çekilmiş -hâlâ, üretim nasıl sağlanacağı, istihdamın nasıl arttırılacağı sorunu çözülememiştir.

    *
    2013’te dünyanın en büyük ekonomisi ABD’de büyümenin yüzde 1.7’de kalacağı bekleniyor.
    Avrupa Birliği borç batağını çözmeye çalışırken, mali tasarruf politikasıyla genişletici para politikaları kombinasyonu mali piyasaları sakinleştirmenin ötesinde ekonomik büyüme sağlamıyor.
    Afrika en büyük engeli olan çeşitli yerlerde yaşanan askeri çatışmalara rağmen,petrol ihraç eden ülkelerin performansı,alt yapı projelerine mali harcamaların devam etmesi,Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin genişletilmesi sayesinde, yoksulluğun azaltılmasına yetmemesine rağmen sürekli büyüyen bir eğilim gösteriyor.
    Güney Amerika’nın bir bütün olarak yavaşta olsa bir büyüme sağladığı görülüyor.

    *
    ABD,AB ve Japonya’nın ekonomik sıkıntılardan,kendi ihraç ürünlerine talebin zayıflaması, sermaye akışı ve emtia fiyatlarında artan hareketlilikten gelişmekte olan ülkeler de nasibini alıyor.
    Gelişmekte olan ülkeler -üstelik,finansman kısıtlılığı, kimi sektörde aşırı üretim kapasitesi ya da yatırım talebinin zayıf olması gibi kendi iç sorunlarının da katkısıyla ekonomik yavaşlamanın artan etkisiyle karşı karşıyadır.

    *
    Batının ekonomik çıkış için ortaya koyabildiği bir programı olmamasına rağmen Rusya ve Çin istihdamı arttırıcı yeni yatırım stratejileri yürütebiliyor.
    Özellikle Çin ekonomik büyümesini üretim ilişkileri ya da biçimini değil üretimin yapısını değiştirmek suretiyle sağlıyor.
    Öncelik kamu yatırımlarına veriliyor ama büyüme hızını kontrol altında tutmak ve gelir dağılımını düzenleyen mekanizmaları geliştirerek ucuz emeğe dayalı üretimin yapısı değiştiriliyor-bu suretle, büyümenin dış taleple değil,iç taleple sağlanabiliyor.
    Rusya ve Çin bulundukları bölgenin ülkeleri arasında gümrükleri azaltarak Filipinler’den Vietnam’ı kapsayan alanda dünyanın en büyük ticaret bölgesini oluşturmuştur -şimdilerde, dünya rezerv parası doların dışına çıkıp-mesela,2011’de 600 milyar dolara eşdeğer kendi paraları üzerinden ticari ilişkiler geliştiriyor, doların ticaret alanını daraltıyorlar.

    *
    Buna karşın gelişmiş ekonomiler -bir yandan, Rusya ve Çin’in şirketlerine ve mallarına artan ölçekte engeller çıkarıyor – öte yandan, bu ülkelerle ortaklıklar kurmayı,müşterek yatırımlar yapmayı önemsiyor!
    Ya da gelişmiş ekonomiler büyümeleri önünde mali konsolidasyonun engel olduğunu gördükçe rekabetçi devalüasyonlara başvuruyor.
    Kurlarla oynayarak kendilerine uluslararası ticari rekabette avantaj sağlarken, ticaret ortaklarını zarara sokuyorlar.
    Aslında orta vadede ihracaatın ucuz, ithalatın pahalı hale gelmesiyle cari dengenin iyileşmemesini,uzun vadede ihracaat ve ithalat değerlerinin, ticaret ve cari hesap dengelerinin olumsuz yönde etkilenmesini satın alıyorlar.
    Üstelik -özellikle,Çin’in yeni ekonomik stratejisi çerçevesinde büyüme hızını kontrol altında tutması halinde,toplam dünya üretiminin, toplam ticaret hacmının düşmesine yol açacağı düşüncesiyle Çin’den kurlar üzerindeki baskısını kaldırmasını ve ithalatını artırmasını istiyorlar.

    *
    Ne ki, gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin, gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri yalnızca bir kaynak ve pazar olarak görmelerinin sonu geliyor.
    Çünkü finansal krizden bu yana gelişmiş ülkelerin küresel ekonomideki payları azalır ve itici gücü zayıflarken,gelişmekte olan ülkelerin payları artmıştır, -özellikle,Çin giderek küresel ekonominin itici gücü haline gelmekte kalmayıp siyasal sistemde de büyük yol alıyor.
    Çin gelişmiş ülkelerle sanayide, ticarette, yatırımda ve sermaye akışında dikey rekabettedir ve gelişmekte olan ülkelerle de ticaret ve doğrudan yatırımlarla yatay rekabette dünyanın en büyük ticaret alanını oluşturuyor – adeta, küresel dengenin sigortası mekanizması görevini yürütüyor..

    *
    Bu çerçevede FED parasal genişleme programına 2014 yılı ortalarında son vereceği açıklaması;
    FED’in dünya tahvil piyasasına aktif olarak girmesi, bu piyasadaki en güçlü rakip ABD Hazinesinden yüksek tutarlı varlık alımı yapmasıyla dünya rekabetinden uzak tutulması ve faiz oranlarının tüm ülkelerde geri çekilmesi anlamına geliyor.
    Faiz oranlarının düşmesiyle yatırım yapma maliyetlerinin düşmesi ve yatırımlara özendirici etki yapması -bu suretle, yatırımların artmasıyla büyüme ardından küresel ekonomik krizden çıkış planlanıyor.

    *
    Dolar’ı rezerv para olarak dünyaya benimseten, dünya tahvil pazarının en büyük alıcısı FED -şimdi, dünyaya saldığı sermayesini geri çağırıyor.
    Elbette küresel rekabet sürüyor ama -özellikle, Çin’i yeni ekonomik stratejisiyle kurduğu dünyanın en büyük ticaret alanında kendi başına bırakıyor,bölgesel liderliğine alkış tutuyor.

    *
    Küresel lider ABD; siyasi alanda Rusya ile birlikte Orta Doğu’da Suriye Sorununu çözme kararı alması Rusya’nın Avrasya bölgesinde liderliğinin kabülüdür -ardından,
    FED kararı Çin’in Asya -Pasifik bölgesi lideri olarak algılandığını gösteriyor ki -artık, dünya çok kutupludur…

    *
    Gelişmekte olan ülke konumunda Türkiye -bir yanda, Başbakan Erdoğan ile uluslararası hukuka aldırmadan Suriye devletine müdahale etmek benzeri suçlara muhatap olmamak için -hâlâ,” Eset Defol” noktasındadır.
    O yüzden, Erdoğan Cenevre Konferansıyla Avrasya’da yeni düzen ve yeni Suriye kurulmasının önünü -hem, yurt içi -hem de yurt dışındaki İslamcı hempalarıyla engelleme çalışıyor!

    *
    Ya FED kararı?
    Erdoğan iktidarı sürecinde çok ağır borç yükü altına alınan Türkiye,kısa vadeli uluslararası sermaye akımlarının etkisiyle borçlarını ödeyebilirken -şimdi, FED kararıyla bu yılın sonlarına doğru sermaye girişlerinde ciddi azalmaların olmasıyla vadesi gelen borçların ödenmesinde iki şeye mahkum oluyor;birincisi yüksek kur’dur, ikincisi Türkiye emeğinin ve varlıklarının ucuzlaması!

    *
    11 yıllık iktidarıyla Başbakan Erdoğan’ın toplumsal yapısını lime-lime ayrıştırdığı Türkiye’nin bu siyaset,bu ekonomi sonucuna nasıl dayanacağı,bilinmiyor…

    246.2013

  • Keşke Annan Planına Evet Deseydik

    Keşke Annan Planına Evet Deseydik

    Yunanistan’ın Başbakanı Antonis Samaras’ın “Annan Planı’nın tekrardan diriltilmesine kesin olarak karşıyım” sözlerinin Güney Kıbrıs’ta alenen eleştirilmesi ve birçok kişinin yüksek sesle  “Samaras’tan sağduyulu olmasını beklemek yapılacak en son iştir” diyerek bu görüşe karşı çıkması, güneyde yıllardır tabu olan birçok kavramın değişmeye başladığını ortaya koymakta.

    Bizdeki demagogların kendisini alkışladığını görmek hiçte sürpriz olmadı” diyorlar ve “Genç Papadopulos” olarak tanımlanan DIKO Lefkoşa Milletvekili Nikos Papadopulos’un  “Samaras, Kıbrıs’ın içinde veya dışında Annan Planı’nın geri gelmesini planlayan veya da dört gözle bekleyen ilgili herkese net mesajlar gönderdi” sözlerini de “Artık böylesi saçma deyimleri duymak istemiyoruz” şeklinde protesto ediyorlar.

    Bunları söyleyenler Rum solcular ya da Rum komünistler değil, sıradan ve artık sesini çıkarmaktan korkmayan Kıbrıs Rumlar.

    Rum taksici, satıcı, gazeteci, market çalışanı, memuru, sendikacısı, garsonu, bankacısı ve sıradan kişilerin birbirlerini tanımamalarına rağmen farklı şikâyetlerinde çok ortak noktalar var. Bakın neler diyorlar;

    “Papadopulos ve birlikte olduğu kişilerin sınırı olmayan cüreti çok hayret verici. 2004 referandumundan 9 sene sonra ve bunların paranoyak davranışlarından dolayı Kıbrıs’ın kalıcı olarak bölünmesi nedeni ile seslerini kesmeleri gerek…

    Aklı başında olan herhangi bir Rum inanır mı ki, Papadopulos (DIKO Milletvekili), Garoyan (DIKO Başkanı),  Omiriu (EDEK Başkanı), Perdikis (Ekologlar Başkanı), AKEL’in yönetim kadrosundakiler ve 2004 yılında Annan Planını reddeden diğer kişiler, verdikleri kararın bizleri nerelere sürüklediklerinin farkında değiller.

    Bize neler söylediler, hatırlayın.

    Hayır deyin ve korkmayın. Bir hafta içinde AB’nin üyesi olacağız. Türkiye artık Kıbrıs sorununu Avrupa ile müzakere edecek ve herkesin haklarının korunduğu, tüm göçmenlerin geri döneceği, taşınmaz malların iade edileceği Avrupalı bir çözümü kabul etmek zorunda kalacak. Her şey AB müktesebatına göre yapılacak” diyorlardı.

    Şimdi bu demagoglar, kandırdıkları tüm bizlere açıklama yapmak zorundadırlar.

    Papadopulos bize “Avrupalı Çözüme” ne olduğunu söylemelidir.  İnsan haklarına saygı nerede. Kuzeyde kalan taşınmaz mallardan ne haber. Bize kötü, meşum ve hayatımızı karartacak diye tanıttığınız Annan Planı, 2004 yılında Maraş’ı, 2007 yılında da Güzelyurt’u geri verecekti ve bunlarla birlikte de 50 tane köyümüzü geri alacaktık. Nerede bunlar…

    Hayırcılar verdikleri bu kahramanca mücadele ile kaç tane şehrimizi ve köyümüzü özgürlüğe kavuşturdular. Annan Planı, göçmenlerden arzu eden olursa 150 bin kişinin terk ettikleri köy ve şehirlere geri dönüşüne olanak sağlıyordu, bu dokuz senelik süre içinde bu büyük vatanseverler kaç tanesini kahramanca geri göndertmeyi başardılar? Kaç tane taşınmaz mal eski sahiplerine iade edildi? Türkiye tümünü satın almaya başladığı için kısa bir müddet sonra kuzeyde hiç bir taşınmaz malımızı kalmayacak. İşte bunlar bizim sözde kahraman takımımızın elde ettiği başarılardır.

    Bu kötü plan tüm Türk ordusunu Anadolu’ya geri gönderecekti. Geriye sadece hafif silahlarla 600 asker kalacaktı. 2004 yılından beri Papadopulos ve Garoyan kaç tanesini geri göndertmeyi başardı?

    Türk ordusuna ait tankların Mesarya ovasında tatbikat yaparken çıkardığı tozlar ve sesler buradan bile duyulmakta. Bu tanklar ve askerler Türkiye’nin 2004’de geri çekmeye onay verdikleriydi ama bizim süper kahramanlarımız buna izin vermeyip, Türk askerlerine adada kalın dediler. Türk askerleri bu askeri eğitimi sürekli yapıyorlar, hazır olmak için. Eğer bir gün Erdoğan hadi derse, bir gecede Baf’a kadar gelecekler. Kim durabilecek ki karşılarında…

    Papadopulos, Garoyan, Omiriu, Lissaridis, Perdikis, Hristofyas gibi tüm süper vatanseverler ve geri kalan tüm Hayırcılar 2004 yılında yaptıklarından utanç duymalıdırlar. Selanik’ten bize mesaj gönderip cüretkar bir şekilde kötü ve lanet Annan Planı konusunda dikkatli olmamızı tavsiye eden Samaras da tabii…”

    İşte Güney Kıbrıs’ta çeşitli mesleklerden sıradan Rumların, ağız birliği etmişçesine söyledikleri bunlar.  Anlaşılan Güney Kıbrıs’ta yaşanan ekonomik kriz, Rumların Kıbrıs konusuna ve Kıbrıs’ta yaşanan olaylara bakışını değiştirmeye yetmiş.

    Belli ki ekonomik kriz Rumların kör gözlerine iyi gelmiş ve aniden etraflarını net olarak görmeye ve olan biteni anlamaya başlamışlar.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    24 Haziran 2013