Blog

  • OSMANLI HAYRANLIĞI ÜZERİNE

    OSMANLI HAYRANLIĞI ÜZERİNE

    OSMANLI.. OSMANLI

    Osmanlı dönemini özlemle anan radikal İslamcı kesimin bu anlayışı sadece toplumumuz üzerinde “dinsel üstünlük sağlama” arzusundan kaynaklanmış olması, yaşadığımız 2000’li yıllar için inanılmayacak bir anlayıştır. Ama onların özlemle ve bizlerin gururla andığı bu dönem siyasi düşünce tarihinde, Türk ve İslam camiası için bir bakıma insan hak ve özgürlüklerinin dikkate alınmadığı adeta karanlık bir dönem olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda bazı siyasi düşünürlerin Osmanlı Yönetimi hakkındaki görüşlerinden örnekler vermek ne demek istediğimizi anlatmak için yeterli olacaktır.
    Sosyal haklar yönünden Osmanlı toplumunun yapısı, Fransız düşünürü Etienne de la Boetie (1530-1563)’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” adlı yapıtında çizdiği tablo ile benzerlikler taşımakta olduğunu geçmişte bazı yazılarımızda belirtmiştik. Boetie bu kitabında, Osmanlı siyasal yaşamına da Venediklilerle bir karşılaştırma yaparak, şu sözlerle temas etmektedir: “Çok az sayıda olan ve öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanının bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların özgürlüklerini en iyi şekilde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve devranmış olan Venedikliler, bağımsızlıklarının en ufak parçasını bile dünyanın diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören bir kişi kalkıp bizim “Büyük efendi” (Osmanlı Padişahı) diye adlandırdığımız insanın topraklarına gitse, burada sanki bu “Büyük Efendi”ye kulluk-kölelik etmek için doğmuş ve onu yerinde tutmak için canlarını veren insanlarla karşılaşacaklardır. (1)
    Montesquieu (1689–1755), ünlü eseri “Yasaların Ruhu”nda, Osmanlı Sultanları ve siyasal yaşamı hakkında şu görüşleri ileri sürmektedir: “Anlattıklarına bakılırsa, Papalığa seçilen biri, kendi yeteneksizliğini bildiği için önce reddetmiş, ısrar üzerine kabul etmiş ve bütün işleri yeğenine bırakmış. Her şeyin yolunda gittiğini görünce de şaşırmış ve “Ben bu işin bu kadar kolay olduğunu bilmezdim” demiş. Doğu hükümdarları için de bu böyledir. Harem ağalarının yıllarca yüreklerini ve ruhlarını kemirdikleri, hatta durumlarını bile unutturdukları bütün o hükümdarlar, günün birinde hapisten çıkarılıp da taht’ın üzerine oturtulunca, önce şaşkına dönerler.(*) Ama güvenilir bir vezir bulup kendilerini saraylarında en kaba tutkulara koyuverdiler mi, sindirilmiş insanların ortasında en anlamsız isteklerini duyurma olanağını buldular mı, devlet yönetiminin bu kadar kolay olabileceğine bir türlü inanamazlar.(2)
    İmparatorluk ne kadar genişlerse saray da o kadar büyür, dolayısıyla hükümdarlar da o oranda bol zevklerin ortasında sarhoş olurlar. Böylece, bu çeşit devletlerde, hükümdarların yöneteceği insan sayısı ne kadar çok olursa, hükümdar da o ölçüde hükümet işlerini savsaklar; iş ne kadar önemli olursa onları o kadar az düşünür.” (3)
    “Üç erk: yani yasa yapma (yasama), genel kararları uygulama (yürütme), suçları ya da vatandaşlar arasındaki anlaşmazlıkları yargılama (yargı) erkleri, aynı zamanda aynı kişinin ya da yüksek memurlardan, soylulardan, halktan kurulu ayrı toplulukların elinde bulunmasaydı her şey yıkılırdı. Avrupa’daki krallıkların çoğunda yönetim biçimi ılımlıdır. Çünkü bu iki erk’i ellerinde bulunduran hükümdarlar, üçüncü erk’i tüm halkın eline verirler. Padişah bu üç erk’i de kişiliğinde birleştirmiş olduğundan, Türkiye’de korkunç bir istibdat idaresi vardır. (4)”
    Machievelli de görüşlerini şu sözlerle belirtir.
    “Bütün Türk İmparatorluğu tek bir önder tarafından yönetilir, bütün diğerleri onun hizmetkârlarıdır. (Bu önder) krallığını sancaklara ayırır ve bunları yönetebilmek için, istediği gibi tayin edebildiği ve değiştirebildiği çeşitli yöneticilere tahsis eder… Bunlar ona bağlı kölelerdir… Günümüzde hiçbir hükümdar eyaletlerin hükümet ve yönetiminde yerleşik askeri birliklere sahip değildir… Türk bir istisnadır, çünkü ülkenin güvenliğini ve gücünü sağlayan 12.000 piyade ve 15.000 süvariden oluşan bir daimi orduyu denetler, onun en yüksek iktidar ilkesi, sadakatin muhafaza edilmesidir. (5)”
    Fransız Jean Bodin’in yorumuna gelince:
    “Türklerin kralına, ülkesi büyük olduğu için değil… Kişilerin ve mülklerin tam efendisi olduğu için Büyük Senyör denir. Ancak onun evinde yetiştirilen hizmetkârlara köle denir. Ancak tebaaları kiracılar olan tımar sahipleri, insaflarına terk edilmiş tımarlar üzerinde yetkilidirler. Onlara bağışlanan mülkün her on yılda bir yeniden gözden geçirilmesi gerekir ve öldüklerinde, mirasçıları ancak onların taşınabilir mallarını miras olarak edinebilirler. Avrupa’da böylesine hükmedici monarşiler yoktur. (6)”
    Francis Bacon’a göre “Soyluluğun olmadığı bir monarşi daima saf ve mutlak bir tiranlıktır; tıpkı Türklerinki gibi. Soyluluk (monarşinin) egemenliği(ni) yumuşatır ve halkın dikkatini sadakat çizgisinden bir ölçüde uzaklaştırır(79).
    On yedinci yüzyılın ikinci yarısında yazar Harrington, sultanın mutlakçılığıyla onun toprak mülkiyeti üzerindeki tekeli arasında da bağlantı kurmuştur:
    “Eğer bir kişi bir toprağın yegâne sahibiyse, ya da örneğin toprağın dörtte üçünün sahibiyse, Büyük Senyör’dür. Ona mülkünden ötürü Büyük Türk denir ve onun imparatorluğu mutlak monarşidir. Türkiye’de Büyük Senyör’den başka birinin toprağa sahip olması yasa dışıdır. (8)”
    Görüldüğü gibi batılı siyasi düşünürlerinin görüşleri pek içi açıcı değildir. Bazen Osmanlı Yönetimi, genellikle de Türkler hakkında zaman zaman ortaya atılan bu ve benzeri fanatik görüşler; daha sonra 19. ve 20. yy.larda, hatta günümüze kadar gelen olumsuz tutum ve davranışların temeli sayılabilir.
    Şimdi bazıları bu yazıyı hedef göstererek bizim Sayın Başbakanımıza “Tiran” demek istediğimizi iddia edebilir. Şimdilik böyle bir iddiamız yok ama yol ve sonu belli, etrafta o kadar çok kul var ki, gücü elinde bulunduran insanları o istikamette zorlayabiliyorlar. Unutmamak lazımdır ki Orient halkları Tiran yani Diktatör yetiştirmeye bayılırlar.
    İşte Atatürk’ün diğer liderlerle en büyük farkı buradadır. O kul statüsündeki insanları özgür bireyler haline getirmeye çalışırken ne hazindir ki günümüz liderleri özgür bireyleri kul statüsüne sokmaya çalışıyorlar.

    DİPNOTLAR:

    (1) Mete Tuncay, age. C-II, s.111
    (2) Aynı Eser, s.115
    (X) 4 ncü Murat ölünce onun hayatta kalan son kardeşi, aynı anadan (Kösem Sultan) İbrahim, kardeşinin öldüğüne inandırılamamış, ancak naş’ı gördükten, inceledikten sonra ikna edilebilmiştir.
    (3) Mete Tuncay, age. Cilt-II, s.302,314
    (4) Aynı Eser, s.467
    (5) Perry Anderson, Lineages of The Absolutist State s.397–398 (London-1974)
    (6) Perry Anderson, Lineages of The Absolutist State s.397-398 (London-1974)
    (7) Aynı Eser, s.398
    (8) Aynı Eser, s.399

    Dr. M. Galip Baysan

  • SESSİZ ÇIĞLIK VE ÇORAP ÖRME EYLEMİ

    SESSİZ ÇIĞLIK VE ÇORAP ÖRME EYLEMİ

    Ankara’da Sakarya Caddesi, İstanbul’da Beşiktaş başta olmak üzere, bir çok il ve ilçede “Sessiz Çığlık” isimli bir eylem yapılıyor. Eylem uzun süreden beri, her hafta Cumartesi günü saat 13.00 de aynı yer ve aynı saatte devam ediyor.

    Eylemi düzenleyenler, kanunen kaldırılmış olmasına rağmen göreve devam eden Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde, çeşitli davalar kapsamında tutuklu olan subay ve astsubay aileleri tarafından oluşturulan “Vardiya Bizde Platformu” üyeleri.

    Bir platform etrafında toplanan tutukluların anneleri, babaları, eşleri, çocukları ve hatta torunları sessiz bir biçimde, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Tutukluların “torunları” dedik, bu bir abartı değil gerçeğin ifadesi; çünkü çoğunluğu yaş haddinden emekli olan sanık ve tutukluların tamamına yakını torun sahibi.

    Devlette ve özel sektörde en önemli görevleri yapan, ülke ve dünya çapında etkinlikleri olan, torun-torba sahibi kişiler, çok uzun süre öncesinde planladıkları var sayılan düşüncelerinden ötürü yargılanıyorlar.

    Dünyada cezaevlerinde, tahsil ve öğrenim görmemiş suçlular yatar.
    Bizim cezaevlerimizde; Profesörler, Doktorlar, Avukatlar, Dekanlar, Öğretim Üyeleri, Generaller, Albaylar, Subaylar yatıyor.

    Sessiz Çığlık eylemine katılan kişilerin bir kısmı, tutuklu olan yakınlarının resimlerini veya bazı özdeyişleri içeren pankartları tutuyorlar. Bir kısmı ise “yün ve şişlerini” alarak ön sıralara oturuyorlar. Sonra gözlüklerini takarak büyük bir ciddiyetle “çorap örme eylemine” başlıyorlar. Bu çorap örme eylemi; suçsuz kişilerin, aydınların, subayların, vatanseverlerin başına örülen çorapları simgeliyor. Rengarenk yünlerle örülen çoraplar bitmeye başlayınca bu kez “çorap sökme eylemi” başlıyor. Eylemin çorap sökme kısmı ise gerçeklerin meydana çıkacağı anlamına geliyor.

    Sessiz Çığlık eyleminin bu haftaki konuğu ve konuşmacısı, Hukukun Egemenliği Derneği Genel Başkanı ve Ankara Barosu Başkan Adayı olarak bendim ve bu görevi bir onur sayarak yerine getirdim.

    Ergenekon, Balyoz ve diğer çeşitli isimlerle anılan davalara, uzun tutukluluk sürelerine ve bu davalardaki hukuka aykırı uygulamalara dikkat çekmek için yapılan bu eylem, tarihe kazınmıştır.

    Bu sessiz çığlık; seçim alanlarında 1.000 megabaytlık hoparlörle konuşanların sesinden daha fazla çıkmaktadır.

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, alanlarda konuşanlardan daha fazla kitleye ulaşmaktadır.

    Unutmayın ki, Adalet bir gün herkese lazım olacaktır.

    Av.A.Erdem Akyüz
    [email protected]

  • R.T.Erdogan Allah seni başımızdan eksik etmesin.: Atilla Sertel Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı”

    R.T.Erdogan Allah seni başımızdan eksik etmesin.: Atilla Sertel Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı”

    From: Kemal Tosyali <[email protected]>
    Subject: R.T.Erdogan meger neymis de haberimiz yokmus, kusurumuz affola

    erdogan-imam-hatipler-bu-milletin-goz-bebegi-olacak

    “Sayın Başbakan dünkü grup toplantınızı dikkatle izledim… Çok etkilendim. Çok duygulandım ve sonunda aşağıda okuyacağınız satırları kaleme aldım.

    Sayın Başbakan… Sanatçılardan girdin söze. Mehmet Ali Alabora’ya nasıl da haddini bildirdin… Çok haklısın sayın başbakan… Adam hem banka reklamlarında oynuyor hem de kapitalizme karşı… Sayende Mehmet Ali Alabora’nın ne kadar kötü bir insan olduğunu öğrendik… Gerçi siz bankaları Devlet ve yerli sermayenin elinden alıp yabancı kapitalistlere satarken Avrupa Birliği sizi anlamadı ya işte ben ona yanarım. Sayın Başbakan siz özetlediniz, ben not tuttum… Avrupa Birliği kötü… Avrupa Parlamentosu tümden kötü. Sanatçılar kötülük yapmak için gelmişler sanki dünyaya. Doktorlar konusunda da çok doğru konuştunuz. Bu kötü doktorlar yaralıları tedavi ediyorlar, gazdan nefesi tıkananları yaşatmak için uğraşıyorlar. Suyun içine katılan zararsız ilaçtan derileri yananlara merhem sürüyorlar. Ağır yaralananlar için ambulans çağırarak, yaşamaları için gayret sarf ediyorlar… Size katılmamak elde değil Sayın Başbakan. Hakikaten çok kötü bu doktorlar. Bir profesör çıktı ekrana “Gezi parkı gençler işgal etmeden çok pisti” dedi. Ona da nasıl cevap verdiniz Sayın Başbakan. Ekrana dudaklarımı dayamak geldi. Az daha öpecektim ekrandaki görüntünü. Dedin ki: “AK Partili belediyeler temizlikte örnektir. Kentlerimiz tertemizdir.”

    Zaten kanıtladınız ne kadar temiz olduğunuzu. Kazlıçeşme mitinginden sonra sizin iman dolu kardeşleriniz pırıl pırıl bir meydan bıraktılar. Yiyemedikeleri sandviçleri, içemedikleri meşrubatları da hayvanlara bıraktılar, yesinler diye… Hem çevrecisiniz, hem hayvansever… Öğretmenleri de benzettiniz. Çocukları saldılar meydanlara diye. Ne kötü bu öğretmenler sayın başbakan, sayende atandılar bak yaptıkları kötülüğe… Siz demediniz ama ben sizin yerinize haykırdım: – Nankör öğretmenler…
    Hele işçiler Sayın Başbakan. Onların aşırı sendikacıları. DİSK’in bir kadın genel sekreterinin üzerine yürümüşsünüz ya. Helal olsun size. Çok takdire şayansınız. Keşke birkaç tokat da atsaydınız, üç puan daha fazla yükselirdi oyunuz. Grup toplantısında harikaydınız Sayın Başbakan… “Mücahit Erbakan”dan bu yana duymamıştık o sloganı, kulaklarımız açıldı. “Mücahit Erdoğan” diye bağırılırken mağrur bir komutan olarak duygulandınız ama belli etmediniz.

    Gazeteciler kötü… Dış basın ondan da kötü. Tam olarak telaffuz edemeseniz de hangi yabancı ajansları söylediyseniz hepsini tanıdık. Tencere, tava çalanlara hadlerini bildirdiniz. Onlar da çok kötü. Gürültücü. Sizin gibi çevreci değiller. Sizin gibi sakin değiller. Sizin gibi efendi değiller. Her gece her gece çalıyorlar.

    Uzatmayacağım özetle söylediniz: AB kötü.. AP tümden kötü.. Sanatçılar kötü.. Doktorlar kötü.. Profesörler daha da kötü.. Öğretmenler, işçiler kötü.. Gazeteciler kötü.. Sizin yanınızda olan gazetecileri ayrı tutuyorum.. Dış basın hepsinden kötü. Tencere, tava çalanlar kötü. Duran adam.. Adamlar, kadınlar kötü. Gençlerimiz kötü. Bira içilmedi diyen imam kötü. Dini siyasete alet etme diyen türbanlı kadınlar kötü… O kadar burs verdin seni anlamayan öğrenciler kötü. Üniversiteyi bitirmişler işsiz kalmışlar. Utanmadan “İşsisiz” diyorlar. İşsizler kötü.. CHP Genel Başkanı yalancı, tutarsız, beceriksiz ülkeyi iyi yönetemiyor. Sen ne Kılıçdaroğlu’sun ne Devlet Bahçeli’sin sen bu millete hizmetkar olmuş, gelmiş geçmiş en muhteşem, en demokratik, en asil, en beyefendi, en delikanlı, en anlayışlı, en hoşgörülü, en vicdanlı, en çalışkan, en bilgili, en kültürlü, en becerikli, en nitelikli Başbakansın. Halkını en iyi anlayansın.

    Kısacası sen olmazsan biz ne yaparız. Yandaş medyanla, şiddet sevmeyen polisinle, okumuş, yazmış, saygın, toplumda çok iyi yerlere gelmiş bakanların, vekillerin, belediye başkanlarınla sen çok yaşa emi.
    Bizi merak etme Sayın Başbakan… Biz bir avuç çapulcuyuz. Büyük olan yüce olan sensin. Dedim ya, tekrarlayayım: Herkes kötü bir tek sen iyisin. Allah seni başımızdan eksik etmesin.

    Atilla Sertel
    Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı”

  • Rusya Akdeniz’e Yerleşmenin Peşinde (1)

    Rusya Akdeniz’e Yerleşmenin Peşinde (1)

    Rusya, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği  (SSCB) bağlarını kullanarak Kafkasya üzerinden Orta Doğu’ya ve Akdeniz’e inmeye hazırlanıyor artık.

    Petrolün ve doğalgazın Doğu Akdeniz’deki varlığı bölgenin stratejik önemini bayağı arttırdı. ABD’nin ve İngiltere’nin 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken, Kıbrıs adası üzerinde “Egemen Üs” istemeleri boşuna değildi. Bölgede hidrokarbon yataklarının varlığını tespit etmişlerdi ve bu nedenle de kiralanmış toprak değil, tapusu kendilerine ait bir bölgenin var oluşunu 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının içine koydular ve “Egemen” olduğunu da BM’de tescil ettirdiler.

    ABD destekli İngiltere, 1. Dünya savaşından sonra 1948 yılına kadar Orta Doğu’nun petrol alanları ile Lübnan’dan Libya’ya kadar olan deniz kıyısının da yönetimini elde tutmuştu. İsteselerdi bu bölgeler içinde Cebel-i Tarık  Devleti gibi Akrotiri Devleti gibi kendilerine bağlı, devlet statüsünde “Egemen Bölgeler” kurabilirlerdi. O günkü koşullarda kurmak gereği duymadılar. 1950’li yılların ortasında Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarının farkına varınca elde kalan son kale Kıbrıs adasında, devlet statüsünde bir üs kurmak zorunda kaldılar. Zaten başka çareleri de kalmamıştı.

    Gerçekte Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya üs bölgeleri,  Egemen Üs Bölgesi olmaktan öteye resmen tanınmış “Akrotiri Devleti”nin topraklarıdır. Kendi yönetimi, polisi ve mahkemesi vardır. Bu bölge içinde trafik suçu dahi işlerseniz, ne Türk ne de Rum Mahkemelerinde yargılanırsınız. Akrotiri Devleti’nin hakimleri İngiltere’den gönderilmiş mahkemesinde yargılanırsınız ve cezanızı da Akrotiri Devletine ödersiniz.

    1945’de başlayıp 1991 yılında SSCB’nın dağılımı ile son bulan “Soğuk savaş” döneminde, 1960 yılında ilan edilen bu Anglo Sakson kökenli Akrotiri Devleti’nin varlığı Doğu Akdeniz’de dengeleri bozduğundan, SSCB’de alternatif olarak kendisine Suriye’nin Tartus limanını üs olarak seçmiş, ABD’nin Akdeniz’deki 6. Filo’suna karşı da 50 gemilik bir Rus donanmasını Akdeniz’e göndermişti.

    SSCB dağıldıktan sonra Akdeniz’deki ABD’nin 6. Filosunun karşıt gücü olan 50 gemilik Sovyetler Birliği Akdeniz Filosu dağılmış olmasına rağmen Rusya Federasyonu Suriye’nin Tartus limanı ile olan bağlarını koparmadı, deniz üssünü de küçülttü ama kapatmadı.

    21. Yüzyılda bölgede ve küresel olarak dünyada, ekonomik ve politik dengeler değişiklik göstermeye başlayınca, Rusya tekrardan bölgeye inme girişimlerini başlattı. Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmemesinin nedeni de bu.  Rusya’nın bölgeden kopmak istememesi. Şimdi bu istek havuzuna İran ve Çin de dâhil oldu.

    Rusya bölgede Ermenistan’ı ve Esad Suriye’sini karşılıksız desteklerken, İran da Ermenistan’a ve Esad Suriye’sine uzun vadeli ve sıfır faizli ödeme koşullarıyla petrol ve gıda satışı yapıyor. Çin ise kesinlikle bölgede ama şimdilik Esad Suriye’sine nasıl ve hangi yolla silah ve yardım gönderdiği daha resmen açıklanmadı.

    Rusya, Çin ve İran her ay düzenli olarak Esad Yönetimine toplamı 5 Yüz Milyon Dolar tutan nakit para, silah ve gıda yardımı yapıyorlar.  2011 yılının Mart ayından beridir devam eden çarpışmalarda, Suriye’nin ticari, sanayi ve endüstri hayatının bitmesine ve ihracatının da sıfırlanmasına rağmen Esad Suriye’sinin ayakta durabilmesinin tek nedeni bu üç ülkeden gelen düzenli ve aksamasız yardımlar ve siyasi destek.

    Rusya’nın ve Çin’in BM Güvenlik Konseyi (GK) daimi üyesi olması nedeni ile de hiç bir koşulda BM GK’den Suriye aleyhine bir yaptırım kararı çıkmıyor. Irak ve Libya’da hükümet karşıtı güçlere destek olmak amacı ile daha ilk haftalarda “Uçuşa yasak” bölgeler ilan edilmişken, Suriye’de halen daha böylesi bir girişim yapılamadı ve uçuşa yasak bölgeler ilan edilemedi.

    Rusya, Akdeniz’e yönelik askeri varlığını arttırma girişiminin ilk adımını Ermenistan’da attı…(Devam edecek)

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    1 Temmuz 2013

  • “AKP Faiz Lobisinin Öz Evladı”

    “AKP Faiz Lobisinin Öz Evladı”

    milli gorusMilli Görüş`ten Erdoğan`a faiz lobisi tokadı

    Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı eylemlerinin arkasında “faiz lobisi” olduğunu iddia etmeye devam ediyor.

    30.06.2013 / odatv

    Milyonlarca kişinin sokağa çıktığı günlerde Erdoğan’ın “faiz lobisi” göndermesi yapması eleştiri konusu olmuştu.
     
    Zira AKP dönemi sıcak paranın en rahat ettiği dönem.
     
    İşte bu duruma Başbakan Erdoğan’ın eski yol arkadaşları Milli Görüş’ün gazetesi Milli Gazete bugün manşetten dikkat çekti.
     
    “AKP Faiz Lobisinin Öz Evladı” manşetiyle çıkan gazete Saadet Partisi lideri Mustafa Kamalak’ın şu sözlerini verdi:
     
    “Faiz lobisinin iktidar partisiyle çatışmaya girmesi düşünülemez. Çünkü AKP, faiz lobisinin öz evladıdır… Soruyorum, 28 Şubat sürecinin faiz lobisinin faaliyetleri olmasaydı AKP olur muydu? Erbakan Hoca’nın Denk Bütçe, Havuz Sistemi ile faiz musluklarının kısılmasından rahatsız olan çevreler, Refah Partisi’ni bölüp, bugünkü iktidarın ortaya çıkmasına zemin hazırladılar. Talat Halman, ‘Okuyalım, üfleyelim de RP bölünsün’ diye yazıyordu. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olunca ilk ağırladığı misafirlerden Halman oldu. 10 yılda da en çok patronlar, bankalar yani faiz lobisi kazandı. Hadise patronların faiz, kazanmak veya geçim değil, yaşam hürriyetlerinin tehdit altında olmasıdır.” 
     
    İşte Milli Gazete’nin o manşeti:
    faiz lobisi
  • AKP’nin 6 kişilik eylemi

    AKP’nin 6 kişilik eylemi


    Body:

    CNN International’ın Gezi Parkı eylemlerine ilişkin yayınları New York’ta protesto edildi.
    AKP NEWYORK

    Ne duyurular yaptılar..

    Ne tweetler attılar…

    Neredeyse ABD’yi ayağa kaldırdılar.

    Peki.

    Sonuç:

    ABD’nin New York eyaletinde altı Türk’ten oluşan bir grup, Gezi olaylarıyla ilgili taraflı haber yapmakla suçladıkları CNN International televizyonunu protesto etti.

    Evet evet sadece altı kişi…

    CNN’in New York’taki merkez binası önünde gösteri düzenleyen altı kişilik grubun elindeki, İngilizce ”Gerçek haber TRT’den izlenir” ve CNN’in baş harfleriyle “Crush News Network” (Çarpıtılmış Haber Ağı) yazılı dövizler dikkat çekti.

    Türk bayraklı grup ayrıca üzerinde “CNN, bunu da göster” yazılı, polise taş atan kişilerin olduğu bir fotoğrafı da taşıdı.

    Nasıl ama?

    Ne eylem ama?

    Eee ABD uzak, bindirilmiş kıtalar zor taşınır…

    0
    Share
  • Sahi kimsin sen?

    Sahi kimsin sen?

    Bilboardlardaki resimlerine baktım; güya “kudretli” görünesin diye en çılgın bakışlı fotoğraflarını seçmişler.Kontrolsüz bir adrenalin ile geldiği yeri hazmedemeyişi harmanlayan deli bakışları.
    Ne yapsan olmuyor.

    Kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, basitliğin, açlığın her şeyin önüne geçiyor.Sadece çalma, çırpmaya, vebal almaya işleyen kıt aklın bile durup durup sana “Saygı görmüyorsun, sende bir şeyler eksik” diye fısıldıyor.Bu fısıltıyı duydukça iyice kontrolden çıkıyorsun. “Bana saygı duyun, önümde eğilin. Eteklerimi öpün” diye tepiniyorsun ama olmuyor.

    Olmuyor işte.

    En yakınındakiler bile senin iflah olmaz kifayetsizliğine, insanlıktan çıkmış öfkene, Allah’a şirk koşma noktasına gelmiş kibrine dayanamıyorlar. En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende. Bir de bir delinin gölgesi ardında kirli oyunlarını yürütenler.

    Boşsun, bomboşsun. Bir genelev fedaisi kadar ruhsuz ve hoyratsın. Kabadayılığın da hikâye, dobralığında yalan, “delikanlılığın” da naylon. Hak, hakkaniyet, adalet, merhamet gibi kavramlar kapından bile geçmemiş.

    Alım-satım ustalığından, ticari uyanıklıktan dem vurarak örtmeye çalışıyorsun bu büyük eksikliğin üzerini.

    Sahi kimsin sen?

    Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?

    Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun? İlkokul öğretmenin kim?
    Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?Seda Sayan’ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?“Olmayan” biri misin yoksa sen; laboratuarda mı imal edildin?
    Hangi merkezlerde programlandı hastalıklı beynin?

    Bütün değerlerden neden bu kadar yoksunsun; en kutsal kavramların içini boşaltmada nasıl bu kadar maharetlisin?

    Hurafe, iftira, şirret ve cehaletten beslenen dilin; hırstan ve doymamışlıktan ibaret kişiliğin, bir ağaç kovuğundan başka hiçbir şey olmayan fani bedeninle tarihin onurlu sayfalarında yer almaya soyunma cesaretini nereden buldun.

    Duyduk ki şimdi de “padişahçılık” oynuyormuşsun.
    Şah oldun, sıra şahbaz olmaya geldi.
    Her mevki ve makamı tattın, geriye “padişahlık” kaldı öyle mi?

    Senin montaj ürünü kimlik ve bedeninden kuşkusuz bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanuni olmaz ama Deli İbrahim-Vahdettin karışımı bir kukla, pekâlâ olabilir.
    Seni bütün bu defolarınla sahnede tutanların işine fazlasıyla yarar böyle acınası bir bez bebek.

    Esiyorsun, gürlüyorsun, tepiniyorsun. Pazarcı gibi tiz çığlıklar atıyorsun. Deli bakışlarını devire devire, boyun damarlarını şişire şişire höykürüyorsun. İyi de sen ne istiyorsun?

    Karun oldun. Çocukların ülkedeki simit tablalarından bile haraç alıyor, gudubet karın ipek kumaşlara, paha biçilmez mücevherlere büründü.

    Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor. Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin.

    Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor.
    Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor.
    Şehit katilleri Meclis’te suratımıza çemkiriyor.
    Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip kusuyorsun da kusuyorsun.

    Kime bu kinin?Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü?
    Olmayan vicdanınla bir gün olsun kendine “Acaba biraz ileri mi gidiyorum” diye sordun mu?

    İtikadın da yalan biliyoruz.
    Ama bir gün olsun “Ya hesap günü varsa” diye endişelendiğin oldu mu?Evet var. Hesap günü var. Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, tamah etmez azmışlığın, O hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor.Artık Allah’ın gözüne batıyorsun birader!

    Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın. Böyle bir kapasiten yok çünkü.

    Dünyaya yemeye, içmeye, dışkılamaya, kin ve nefret aşılamaya gelmişlerdensin.
    Üste bir de kibir yapıyorsun, işte bu hiç çekilmiyor…

    Senin sonunu da bu yamyam kibrin getirecek…

    Fatma Sibel YÜKSEK / Açık İstihbarat

  • MİT Müsteşarı’ndan ilk röportaj

    MİT Müsteşarı’ndan ilk röportaj

    hf

    MİT Müsteşarı Hakan Fidan dünyada ilk kez bir devletin başka bir devletin istihbarat yönetimine tepki gösterdiğini ve açıkça kendi çıkarları için kendisinin MİT’in başına gelmesini istemediğini, bunu da resmi açıklamayla beyan ettiğini bildirdi. Fidan’ın kastettiği devletin İsrail olduğu belirtildi.

    Oslo Görüşmeleri sırasında tutuklanmak istenen MİT Müsteşarı Hakan Fidan ilk kez basına röportaj verdi.

    BİR DEVLET…

    Habertürk gazetesinin sorularını yanıtlayan Fidan, MİT’in vatandaşları fişlediği iddialarına ilişkin olarak “Son bir kaç yıldır ulusal ve uluslararası alanda bir çok başarılı istihbarat çalışması gerçekleştiren MİT, bu durumdan rahatsız olan çevrelerin hedefi haline geldi ve gerçekdışı iddialarla teşkilat hakkında olumsuz algı yaratma çalışması hız kazandı. Dünyada ilk defa bir devlet başka bir devletin istihbarat yönetimine tepki gösterdi ve açıkça kendi çıkarları için Hakan Fidan’ın MİT’in başına gelmesini istemedi ve resmi açıklamayla bunu beyan etti” dedi. Gazete, MİT kaynaklarından Fidan’ın kastettiği ülkenin İsrail olduğu bilgisine ulaşıldığını bildirdi.

    “TSK TARAFINDAN BOMBALANAN KAÇAKÇILARDAN SORUMLU TUTULDUM”

    Sözkonusu açıklama sonrası MİT’e yönelik Türkiye içinden haksız yayınlar ve saldırıların peşpeşe yapıldığını kaydeden Fidan, 30 yıllık Kürt sorununun nihayete erdirilmesi amacıyla verilen görev çerçevesinde gizli yapılan görüşmeler yanlı bir şekilde basına sızdırıldı, Hakan Fidan gözaltına alınmaya çalışıldı, terörist sanılarak TSK tarafından bombalanan sınır kaçakçılarının ölümünden sorumlu tutulmaya gayret edildi, Akdeniz’de uluslararası sularda eğitim amacıyla görev yapan ve Suriye tarafından düşürülen uçağımız, Gaziantep’te ve Reyhanlı’da teröristler tarafından patlatılan bombalar ve ölen Türk vatandaşları MİT’e saldırıda bulunmak için kullanıldı. MİT’e kamuoyu önünde tartışmalı bir kurum imajı vermek ve yıpratmak mantığı üzerine kurulu bir psikolojik harekat yürütüldü, bir çok gizli belge ortalığa saçıldı. MİT’in özel hayatı fişlediği yönündeki gerçek dışı iddialarla, MİT’e yönelik saldırılar devam ediyor” dedi.

    “HERKESİ İZLEYECEK KADAR PERSONELİMİZ YOK”

    “MİT’in kişisel verileri istediği zaman elde edebildiği ve fişleme için kullandığı algısı doğru mu?” sorusunu yanıtlayan Fidan İstihbaratın üretilebilmesi için sadece bilgi ve belgenin toplanmasının yeterli olmadığını, bilgilerin sağlıklı şekilde ve belli bir sistem dahilinde işlenmesi gerektiğini belirtti. Fidan MİT’in “Teşkilatı kendi halkına fişleme gibi çağdışı bir uygulama faaliyetinin içinde göstermenin; gerçek dışı olduğu kadar, haksız ve mesnetsiz olduğu” konusundaki basın açıklamasını hatırlattı ve “MİT kendisine kanunlar çerçevesinde verilen yetki ve sorumlulukla hareket eder” dedi.

    Ülke güvenliğine yönelik bir risk taşımayan milyarlarca veriyi incelemek, depolamak ve analiz etmenin, hesaplanamayacak derecede fazla personel ve maddi imkan gerektireceğini, bunun gerçekleşme ihtimali bulunmadığını kaydeden Fidan, “MİT’in bu şekilde verileri depolayacak ve bunu inceleyecek ne yeterli sayıda personeli, ne imkanı ne de zamanı mevcut. İç istihbarat açısından MİT’den sayısal olarak çok daha fazla imkana sahip diğer güvenlik kurumları da kamu ve özel sektörün kişisel verilerini, faaliyet konuları kapsamında kullanma imkanına sahip” dedi.

    “SALDIRI OLURSA KAMUOYU BİZİ SORGULAR”

    MİT’İN kendisine kanunlarla tanınan yetki çerçevesinde ulusal güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen kişilere yönelik veri topladığını, bunları ilgili kurumlarla paylaştığını, kişisel verilerin internet üzerinde açıkça dolaştığı bir dönemde, pazarlama kriterleri oluşturmak amacıyla uluslararası şirketlerin kişisel verileri topladığını, değerlendirip üretimlerini bu yönde artırıp azalttıklarını hatırlatan Fidan, “Bunlar kamuoyunda gündeme gelmezken, devletin istihbarat kuruluşunun bu verilere ihtiyaç duyması halinde ulaşması eleştirilebilmekte. Engellenemeyen ve ölümlerle sonuçlanan bir terör saldırısı sonrası kamuoyunun ilk sorduğu soru ‘saldırının neden engellenemediği’dir” dedi.

    FACEBOOK-TWİTTER

    Fidan, “Sosyal medya, e-mail veya internet üzerinden her vatandaşın takibi gibi ileri teknoloji bir sistem MİT’de var mı?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

    “MİT’in her vatandaşı takip etmek ve kontrol etmek gibi bir görevi bulunmamakta, sadece ülke güvenliğine tehdit oluşturan hedeflere yönelik çalışma yapmakta. MİT’in her vatandaşı takip etmesi istihbarat dünyası için gereksiz bir uğraşı olarak görülebilir. Diğer taraftan sosyal medyanın gelişmesinde ön planda olan Facebook ve Twitter gibi internet iletişim sistemlerinin Server’ları ve teknik alt yapıları Türkiye dışında bulunmakta. Hedef şahıslara yönelik MİT’in yapacağı tüm teknik çalışmalar ancak mahkeme kararı alınarak gerçekleşmekte.”

    “ÖNCELİK HALKIN GÜVENLİĞİ”

    Fidan her vatandaşın kişisel verileri toplanarak, takip edildiği bir sistemin bulunup bulunmadığına ilişkin soruya ise “Uzun yıllardır dünyada sosyo ekomomik, dinsel, etnik, mezhepsel ayrışmaların fay hatlarında biriken enerji çeşitli noktalarda kırılma yapmakta sonuçları önceden kestirilemeyen sosyal ve siyasi depremler yaratmakta. Bu kaçınılmaz sonuçlar çerçevesinde her vatandaşın kişisel verilerini toplamak ve analiz etmek, mümkün değildir. Böyle bir sistem kurulsa bile bir işe yaramayacaktır. MİT, hızla gelişen Türkiye’de kendisine verilen görevleri yerine getirirken öncelik olarak halkın güvenliğini ön planda tutan bir kurum kültürüne sahip” karşılığını verdi. (ANKA)

  • Nijerya’lı iş adamları EKOAVRASYA’da…

    Nijerya’lı iş adamları EKOAVRASYA’da…

    AVRASYA EKONOMİK İLİŞKİLER DERNEĞİ BAŞKANI HİKMET EREN

    “TÜRK DÜNYASI İLE AFRİKA’YI ÖZELLİKLE EKONOMİK YÖNDEN

    BİRLEŞTİRMEK VE GÜÇLENDİRMEK İSTİYORUZ” DİYOR…

    KKTC’ NİN DE AFRİKA İLE OLAN İLİŞKİLERDE KİLİT ROL OYNAYACAĞI

    BAZI ÖNEMLİ YATIRIMLARIN KUZEY KIBRIS’A DA AKABİLECEĞİ

    HESAPLARI YAPILIYOR..

                                                                                    Avrasya coğrafyasına yönelik siyasi, iktisadi ve sosyal konular çerçevesinde akademik çalışmalar ve danışmanlık faaliyetleri yürüten Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, faaliyet alanını son dönemde uluslararası ilişkilerde dikkate değer bir konuma gelen Afrika’ya doğru genişletmektedir. Yarım asır öncesine kadar Avrupalı ülkelerin sömürgeleri olan Afrika ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra gelişim ve değişim sürecine girmiştir. Bugün itibarıyla Avrupa ülkelerinin yanı sıra Çin ve Türkiye’nin de dış politika yörüngesine girmekte olan Afrika ülkeleri, sahip oldukları zengin yer altı ve yer üstü doğal kaynakları ve yatırıma açık birçok sektörü ile ekonomik güçlerin tercih etmekte olduğu bir bölge haline gelmiştir. Avrasya kavramına benzer şekilde geliştirilen ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birlikteliğini niteleyen “Afro-Avrasya” ya da “Avrafrasya” kavramları henüz uluslararası terminolojide yoğun olarak kullanılmasa da kendini yavaş yavaş kabul ettirmektedir.

                                                                                    Bu gelişmeler dahilinde Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, 170 milyonluk nüfusu ile Afrika’nın en kalabalık, dünyanın ise yedinci kalabalık ülkesi olan Nijerya Federal Cumhuriyeti ile ekonomik alanda bir işbirliği başlatmak için girişimlerde bulunmuştur. Önemli miktardaki petrol rezervleri ile dünyanın “Sonraki 11-Next 11” güçleri arasında adı geçen Nijerya, Afrika’nın en önemli ekonomik güçlerinden birisidir. Bu bağlamda Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, Nijeryalı bir işadamı heyetini 24-28 Haziran 2013 tarihleri arasında Türkiye’de misafir etmiş, Ankara ve Gebze’de bu heyete yönelik tanıtım gezisi planlamıştır. Nijerya-Danimarka Ticaret Odası Başkan Yardımcısı Olajide Bunmi Nathan başkanlığında gelen heyet Gebze Organize Sanayi Bölgesi, Serbest Bölge ve Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsünde incelemelerde bulunmuştur.

                                                                            Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren konuyla ilgili olarak, Nijerya’nın Türkiye için önemli bir ticari ortak olabileceği fikrinden hareketle gerekleştirilen bu seyahatin iki ülke işadamlarının birbirini daha iyi tanıması ve iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin artmasına katkıda bulunmasını dilediğini, benzer bir iş gezisini yoğun çalışmalar yürüttükleri Kuzey Kıbrıs’a da gerçekleştirmek istediklerini ifade etmiş, Dış İlişkiler Koordinatörü Niyazi G.Atay ise Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki üniversitelerde öğrenim gören çok sayıda Afrikalı öğrencinin esasında kültür ve ticaret elçileri olarak kabul edilmesi gerektiğini, bu öğrencilerin mezun olduktan sonra işadamı olarak Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’a geri dönmelerinin kuvvetle muhtemel olduğunu, coğrafi olarak Türkiye ile Afrika arasında bulunan Kuzey Kıbrıs’ın da Afrika ülkeleri bağlantılı yatırımlarda pay sahibi olması gerektiğini belirtmiştir. 

                                                                             AFRİKA BÜYÜK BİR PAZAR

                                                                             Nijerya- Danimarka Ticaret Odası Başkan Yardımcısı Jide Bunmi Nathan’da, Nijeryalıların, sıcak, dost ve mutlu insanlar olduğunu, Türkleri kardeş kadar yakın gördüklerini belirterek, “Dünya için Afrika’nın büyük bir Pazar. Ülkemizin nüfusu artıyor. Enerji, doğalgaz, altyapının gelişen sektörler. Ülkemiz fırsatlar ülkesi. Türk İşadamlarını Nijerya’ya iş yapmaya davet ediyorum” dedi.

                                                                             TEKNOPARK VE GYTE’DE İNCELEME

                                                                             Ankaradaki temaslarının ardından Gebze Organize Sanayi Bölgesi’deki Teknopark’a giden Nijeryalı İşadamları bunun yanısıra Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Tuzla’da Desbaş Serbest bölgede yenilenebilir enerji tesisleri, Gebze Organize Sanayi Bölgesinde üretim yapan Holsan Tarım Aletleri, Tayaş Çikolata, Kanca Tarım Aletleri, konfeksiyon üretim tesisleri ile Tuzla OSB’deki Alkan Mermer’i ziyaret ettikten sonra inceleme ve temaslarını tamamladı.
     
     
  • Türk coğrafyasından Afrika’ya köprü…

    Türk coğrafyasından Afrika’ya köprü…

                                           Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği (EKOAVRASYA) Başkanı Hikmet Eren ile her yaptığımız görüşmede, genç başkan bize hep şunları söylemiştir:

                                            “ Bizim ana hedefimiz dünyanın dört bir yanındaki Türklere ve Türk soylarına uzanmaktır. Bunun yanı sıra, Türk’e, Türkiye’ye ve Türk coğrafyasına faydalı olabileceğine inandığımız her yere de ayak basmaya, gitmeye, ilişkiler kurmaya özen göstereceğiz. Bundan da faydalanan hiç kuşkusuz Türk dünyası olacaktır.”

                                               Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, kurulduğu günden bugüne Avrasya coğrafyasına yönelik siyasi, ekonomik ve sosyal konuları içeren akademik çalışmalar ve danışmanlık faaliyetlerini başarı ile sürdürüyor. Alanında çok kısa zamanda da “Az zamanda çok iş başaran” bir sivil örgüt olarak tepelerde yer alıyor. Şimdi ise derneğin faaliyet alanını uluslar arası ilişkilerde dikkate değer bir konuma gelen Afrika’ya doğru genişletmesi hiç kuşkusuz üzerinde durulması bir önemli olaydır.

                                             AFRİKA’DAKİ ZENGİNLİĞİ GÖREBİLMEK  

                                             Yarım asır öncesine kadar Avrupalı ülkelerin sömürgeleri olan Afrika ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra gelişim ve değişim sürecine girmiştir. Bugün itibarıyla Avrupa ülkelerinin yanı sıra Çin ve Türkiye’nin de dış politika yörüngesine girmekte olan Afrika ülkeleri, sahip oldukları zengin yer altı ve yer üstü doğal kaynakları ve yatırıma açık birçok sektörü ile ekonomik güçlerin tercih etmekte olduğu bir bölge haline gelmiştir. Avrasya kavramına benzer şekilde geliştirilen ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birlikteliğini niteleyen “Afro-Avrasya” ya da “Avrafrasya” kavramları henüz uluslararası terminolojide yoğun olarak kullanılmasa da kendini yavaş yavaş kabul ettirmektedir.

                                                          Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği, işte bu noktadan yola çıkıyor. 170 milyon nüfusu ile Afrika’nın en kalabalık, dünyanın ise yedinci kalabalık ülkesi olan Nijerya Federal Cumhuriyeti ile ekonomik alanda bir işbirliği başlatmak için düğmeye basmış bulunuyor. Önemli miktarda petrol rezervleri ile Nijerya Afrika’nın en önemli ekonomik güçlerinden biri olarak gösteriliyor.

                                                 EKOAVRASYA’NIN HEDEFİ

                                                 24-28 Haziran 2013 tarihleri arasında Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği’nin konuğu olarak Ankara’ya gelen Nijerya-Danimarka Ticaret Odası Başkan Yardımcısı Olajide Bunmi Nathan başkanlığındaki bir Nijerya heyeti Ankara ve Gebze Organize Sanayi Bölgesi, Serbest Bölge ve Gebze İleri teknoloji Enstitüsü’nde incelemelerde bulundular. Böylece Türk coğrafyası ile Afrika arasında da sağlam köprülerin atılması yolunda da Dernek, önemli bir adımı atmış bulunuyor. Bunun, sadece Nijerya ile de sınırlı kalmayacağını söylemeliyiz.

                                            Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği ile Nijeryalı iş adamları arasındaki bu ilişkiyi Dernek Başkanı Hikmet Eren, bakınız nasıl değerlendiriyor, kendisini dinleyelim:

                                                     “ Nijerya’nın Türkiye için önemli bir ticari ortağı olabileceği fikrinden hareket ederek yola çıktık. İki ülke iş adamlarının birbirini daha iyi tanıması yolunda dernek olarak üzerimize düşen görevleri de yerine getirdik. Böylece Türkiye ile Nijerya arasında ticari ilişkilerin artmasında katkı sağlayabilirsek bu bizim önemli bir iş olacaktır. Nijerya ile Türkiye arasında kurulacak olan ticaret köprüsü hiç kuşkusuz Avrasya coğrafyasını da kucaklayacaktır, bu inanç içerisindeyiz. Benzer bir iş gezisini de yoğun çalışmalar yürüttüğümüz Kuzey Kıbrıs’a da gerçekleştirmek istiyoruz. “

                                                    KKTC’YE YATIRIM GELEBİLİR

                                                    Bilindiği gibi Türkiye ile KKTC’ndeki üniversitelerde öğretim gören çok sayıda Afrikalı öğrenci bulunuyor. Bu öğrenciler, aynı zamanda kültür ve ticaret elçileri olarak da değerlendiriliyor. Bu öğrenciler, mezun olduktan sonra iş adamı olarak Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’a geri dönme ihtimalini de değerlendirdiğimizde KKTC’nin Afrika ile Türkiye arasında stratejik bir konumda olduğu açık biçimde ortaya çıkmış olacaktır. Böylece KKTC’nin de Afrika ülkeleri bağlantılı yatırımlardan pay sahibi olması da düşünülmelidir. İşte, Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği bu hassas konuyu görmüş, kolları sıvamış, Türk coğrafyası ile Afrika arasında sağlam köprülerin kurulması yolunda önemli bir adımı da atmıştır.

                                                          Ankara’daki temaslarının ardından Gebze Organize Sanayi Bölgesi’deki Teknopark’a giden Nijeryalı İşadamları bunun yanı sıra Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Tuzla’da Desbaş Serbest bölgede yenilenebilir enerji tesisleri, Gebze Organize Sanayi Bölgesinde üretim yapan Holsan Tarım Aletleri, Tayaş Çikolata, Kanca Tarım Aletleri, hazır giyim üretim tesisleri ile Tuzla OSB’deki Alkan Mermer’i ziyaret ettikten sonra inceleme ve temaslarını tamamladılar.

                                                               

  • Ethem Sarısülük’ün o fotoğrafları

    Ethem Sarısülük’ün o fotoğrafları


    Body:

    Ankara’da polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün yasadışı DHKP-C militanı olduğu ve kampta eğitildiği iddia edilmişti. Buna ilişkin bir de fotoğraf yayımlanmıştı.

    Sarısülük Ailesi, bugün bu yalanı deşifre etti. Sarısülük Ailesi, Ethem Sarısülük’ün iddia edildiği gibi bir kampa gitmediğini, yayımlanan fotoğrafın karakol inşaatında çekildiğini açıkladı.

    Aile, Ethem’in hakkari’deki bir karakol inşaatında çalışırken çektirdiği fotoğrafları yayımlamanın yanı sıra bir de video görüntüsü paylaştı. Görüntüde, Ethem Sarısülük’ün mola verdiği bir zamanda karakoldaki askerlerle saz çalıp türkü söylediği görülüyor.

    Gezi Parkı eylemlerine destek amaçlı Ankara’da yapılan gösterilerde polis kurşunuyla ölen Ethem Sarısülük’ün, bir mevzide elinde silahlı şekilde fotoğrafının basına yansımasına ailesi isyan etti. Ağabeyi Cem Sarısülük, “Terör kamplarında çekilmiş gibi gösterilen fotoğrafı, geçen yıl Hakkari’deki bir karakol inşaatında çalışırken çekilmiş. Elindeki G-3, güvenliğin sağlayan askerden alıp hatıra fotoğrafı çektirmiş. Kardeşimi terörist gibi gösterilme çabası var” dedi.

    ethem sarisulukun o fotograflari – TIKLA

    0
    Share

    ==========

    From: ferda yetimoglu <[email protected]>

    Ayakta duran adam – Yilmaz Ozdil

     

     

    Ethem icin…

     

    Icisleri’nin biber gazi genelgesi yeterli degil Haziran 2013.

     

     

    Ethem’i alnindan vurup oldurduler. Vuran polisi serbest biraktilar. Rahmetlinin arkasindan iftira atmaya cekinmediler, Turk bayragi yakti dediler. Yalan oldugu ortaya cikti. Bu sefer, siperde, kum cuvallarinin onunde dururken fotografini yayinladilar, “iste teror kamplarinda cekilmis fotografi” dediler. Halbuki… Utanmadan terorist dedikleri Ethem, kaynakciydi, gecen sene Tekeli Tabur Komutanligi’nin insaatlarinda calismisti. Devlet buyuklerimizin cocuklari askerligini bedelli yaparken, Ethem askerligini Hakkari Semdinli’de yapmisti. Bolgeyi gayet iyi bildigi icin oradaki karakol insaatlarina gonullu gitmisti. Sanki gizlice ele gecirilmis gibi yayinladiklari hatira fotografi da, zaten Ethem’in bizzat kendi Facebook sayfasindaydi.

     

    Haziran 2010.

     

    Sayin Basbakanimiz, Hakkari Semdinli’ye gitmis, sinir boyundaki mevzileri gezmisti. Uzaktan mihlamasinlar diye, kum cuvallarinin arkasinda comelerek oturmustu. Davos’taki superman, Hakkari’de siper’man olmustu. Guya memlekete moral vermek icin yapilan ziyaretin, moral bozucu fotografiydi. Bir zamanlar elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdigimiz Irak topraklarina, anca kum cuvallarinin arkasindan comelerek bakabiliyorduk. Ve, Basbakanin comeldigi o siper, Tekeli Tabur Komutanligi’na aitti.

     

    Ethem’in “ayakta durdugu” yer…

    Basbakanimizin “comeldigi” yerdi.

  • Secim hilelerine hazir misiniz?

    Secim hilelerine hazir misiniz?

    SECIM

    Bir yıl içinde üç seçim var. Yara bere içindeki Tayyip Erdoğan, var gücüyle yıkılmadan bu seçimlere ulaşmaya çalışıyor…”Tencere tava, gerisi hava” tekerlemesinin çok ciddi bir deyim olduğunu bilmeliyiz: “Sen tencere çaladur; ben sandıkta işi bitireceğim”demektedir.
    Erdoğan’ın “sandık”a bu güveni nereden gelmektedir?

    Bir seçimde eğer “sandık”tan eski gücüne yakın çıkarsa yandı gülüm keten helva demenin vaktidir…

    O halde, halk direnişinin tüm üyeleri kendilerini sandığa ve de sandık güvenliğine odaklamalıdırlar.

    Ancak önlem alabilmemiz için sandıkta bin bir türlü hilenin döndüğünü, AKP kadrolarının bu konuda hem deneyimli hem de ahlaki olarak yatkın olduklarını, bu nedenle her yola başvuracaklarını önce bilmemiz gerekiyor.

    2011 seçimlerinden sonra başta Can Ataklı, ciddi şüpheleri dile getirmişti ve ilginçtir, muhalefet liderlerinin seçimden sonra söyledikleri: “Önümüze bakalım!” lafıyla üstü örtülmüştü. O halde genel hatlarıyla:

    1 – Parmaklara boya sürülmesi yeniden uygulanmalı,

    2 – İçişleri Bakanlığına devredilen şaibeli seçmen listesi oradan alınmalı yeniden yargıç denetimine verilmeli,

    3 – Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığının, Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü (SEÇSİS) Projesi derhal iptal edilmeli,

    4 – Bir Amerikan bankası olan şaibeli JP Morgan’ın kredisiyle Sun Microsystems adına yerel ortaği Koç grubunun (ne kadar ilginç!) kurduğu, oyları sanal sisteme aktaran bilgisayar programı derhal iptal edilmelidir.

    5- “Medya” patronluğunu düzenleyecek yasa çıkarmalı. Basın yayın işleriyle uğraşacak iş adamlarının başka ticari faaliyetleri yasaklanmalı; ısrar edenlerin lisansları iptal edilmeli; böylece yeni seçim, bağımlı olmayan temiz “medya”yla yapılmalı.

    6- Düzenlemeler bitince % 10 seçim barajı % 3’e indirilip genel seçime gidilmeli.

    Bunların yapılması bu muhalefetle zor olabilir. Yine de çözümler var görünmektedir: Sol gazetesinde Kemal Okuyan bu konuda çok ciddi saptamalar yapmakta, can havliyle gerçekleri anlatmaya çalışmaktadır.

    OLAYLAR MÜNFERİT DEĞERLENDİRİLMEMELİ

    Kemal Okuyan, “Genelde, seçim hilesinin tek ve ‘mistik’ bir yöntemle gerçekleştirildiği sanılmaktadır. Oysa, çok sayıda yöntemin aynı anda hayata geçirildiği ortadadır” diyerek önemli noktalara değinmektedir:

    – Öncelikle AKP’nin ne yapıp edip sandıktan başarılı çıkacağı inancıyla mücadele edilmelidir,

    – Seçim hilesi en çok seçmen kayıtlarıyla oynayarak ve “mükerrer” oy kullandırarak yapılmaktadır,

    – AKP, özellikle kendisine oy vermeyecekler üzerinde tuhaf oyunlar oynamakta, sahte üye kaydedip itiraz etmeyenleri engellemiş olmakta, habersiz ikametgah değişiklikleriyle kafalar karıştırılmakta, böylece “sanal” kişilerin oradan oraya taşınması sağlanmaktadır.

    – “Bingo” durum işte bu sahte seçmen yazımındadır. Süreç nüfus müdürlüklerinde başlamakta seçim kurullarında devam etmektedir. (Parayla verilen üzeri mühürlü o pusulaları Keçiören’de etrafa saçılmıştı.)

    – Toplam 200 bin sandık vardır. Her sandıkta bir muhalif kişinin oyu engellenmiş olsa bu 200 bin oy demektir gerçeğini asla unutmamak gerekir.

    – Toplam 200 bin sandık vardır. Her sandıkta 10 mükerrer oy kullanılsa 2 milyon oy demektir! Uyduruk adreslere, metruk konutlara, ölülere, çocuklara seçmen kağıdını acaba hayaletler mi hazırlamaktadır? Aysberg’in boyutlarını kimse bilebilir mi?

    – Sandıkta görevli üç-beş polisin “mükerre oy” kullanmasını 2,3,4..le çarparsak 1 milyon- 2 milyon gibi muazzam sayılara ulaştığını görebiliriz!

    – Ana muhalefet partileri zaman geçince sandığı terk etmekte; ondan sonra, mükerrer oy kullanma, oy sayımı ve bunun çizelgeye aktarımında kim bilir neler olmaktadır!

    – Bunları iktidar yerel örgütleriyle yapmaktadır.

    – Ortaya çıkarılan her hile “münferit bir adli olay” olarak değerlendirmekten vaz geçilmeli, derinine inilmelidir!

    Peki bütün bunları kim yapabilir? Elbetteki örgütlü halk ve de muhalefet partileri.

    Ancak ne yazık ki bir aydır dünyayı ayağa kaldıran halk eylemleri Tayyip’den Pensilvanya’ya dek herkesi, sarsmış, korkutmuş da MHP ve CHP’ye daha etki edememiştir!

    Ahmet Yıldız

  • Tayyip Erdoğan’ı Okumak

    Tayyip Erdoğan’ı Okumak

    Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat

    erdogantayyip1

    Tarih: 24/06/2013 Okunma Sayısı: 43151 Türü: İç Politika

    Tayyip Erdoğan’ın siyasi imajının yirmi bir günde büyük bir değişime uğradığını, sadece “on yılda yapılanlar, on günde yıkıldı” diyen Abdullah Gül kavramış olmasa gerek.

    Herkesin kendi meşrebince “son çırpınış”, “tabanını diri ve uyanık tutmak”, “kökü dışarıda komployu bozmak” veya “balatayı yakmak” şeklinde okuduğu siyasi ve psikolojik gidişatın etkilerini ‘yerinde’ görmek için, Kayseri mitingini AKP’nin oy deposu semtlerden birinde, bir pastanede izledim.

    On yılda gecekondudan bir AVM’ler ve toplu konutlar cennetine dönüşen İstanbul’un bu büyük ilçesinde sessizlik hakim. “Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz” propagandasından gaz alan bir tavırdan çok, gelişmeleri sessizce izlemek ve beklemek isteyen bir tavır egemen.

    Sahibinin ve müşterisinin koyu AKP’li olduğunu bildiğim bu pastanede, Tayyip Erdoğan’ın ajitatif konuşması sükût altında izlendi. Kimse coşkuya kapılmadı, herkes önündeki çayı içti ve derin düşüncelere daldı. Belli ki bu üslûp, her şeyin eskisi gibi olacağı konusunda kimseye güven vermiyordu. Tayyip Erdoğan’ın kişiliğini ve siyasi reflekslerini irdelemeye hakkı olanlardan biri olarak görürüm kendimi; çünkü yükselişe geçtiği yılları, gazeteci olarak çok yakınında izledim. Pek çok yurtdışı seyahatinde heyetinde bulundum, Anadolu’nun neredeyse bütün illerini birlikte dolaştım.

    Zaman insanı daha öfkesiz ve daha serinkanlı yapıyor. Geçip giden yılların etkisiyle, geçmişe ve geleceğe daha objektif bakmaya başlıyorsunuz. Beklentileriniz azaldığı için denge hesapları yapmaktan vazgeçiyorsunuz.

    O bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın geldiği noktayı, yıllarca zulme ve haksızlığa uğramış bir muhalif değil, “tarafsız bir gazeteci” olarak irdelemeye çalışacağım.

    Kendisini izlediğim yıllarda bir özelliği dikkatimi çekmişti: Tayyip Erdoğan, hiç ama hiç okumuyordu.

    Elinde ne bir kitap, ne bir dergi gören olmadı. Yurtdışına yapılan uzun yolculuklarda, Dışişleri bürokratlarının gidilen ülke hakkında özenle hazırladıkları raporların kapağını bile kaldırmadı. Başbakan’a hazırlık yaptırmak için uçağın ön kısmına giden büyükelçiler, elleri boş ve bıkkın şekilde geri döndüler.

    Dünyanın neresinde olursak olalım THY tarafından yetiştirilen günlük gazetelerin ruloso bile bozulmazdı. Dönüşe geçildiğinde, bakardık ki kimsenin dokunduğu yok, korumlardan biz isteyip okurduk gazeteleri.

    ANA uçağında veya Başbakan’a tahsis edilen başka bir uçakta, özellikle Emine hanımın yer aldığı seyahatlerde Marie Claire, Cosmopolitan gibi moda ve kadın dergileri de bulundurulurdu. Gazetelerin katları bile bozulmazken, bu dergiler uçağın ön kısmında elden ele dolaşır, Emine hanım ve ona yaranmak isteyenler tarafından merakla incelenirdi.

    Bunu, Tayyip Erdoğan’ın giderek kararan ve kendi içine kapanan çizgisini izah edebilir bir husus olduğu için anlatıyorum. Okumayan, internet kullanmayan, televizyonda sadece eşinin ve kızının izlediği dizilerden haberdar olan, yabancı dil bilmeyen, bir konuyu uzmanlarından dinlemeyi kompleks haline getirip “bana mı öğreteceksin” kavgası çıkaran bir adamın tükenişe doğru gidişini anlamak bakımından anlatıyorum.

    Örneğin, bütün bu yirmi günlük sarsıcı süreçte, Tayyip Erdoğan’ı en fazla sinirlendiren şey olayların “siyasi değil, sosyal olduğunu” söyleyenler oldu. Mehmet Ali Alabora’ya bunun için taktı, Başbakanlık’taki toplantıda sendikacı bayana bunun için hışımlandı.

    Oysa ne var bu tespitte?

    Aksine, Tayyip Erdoğan’ı daha rahatlatması gerekmiyor mu?

    Sorunun uyguladığı politikalardan veya kendi şahsından değil de toplumun değişim isteğinden kaynaklandığını ifade etmesi bakımından daha ‘kurtarıcı’ değil mi?

    Hayır.

    Buradaki sorun “sosyolojik” kelimesinde.

    Hızla kültürel köklerine dönme eğilimine girmiş olan Başbakan, bu kelimeyi “kendi yetersizliğine” yapılmış bir vurgu olarak algılıyor.

    Bitirdiği söylenen ve neresi olduğunu yıllardır tam anlayamadığımız “yüksek okulda” bu tür bilimsel eğitimler verilmediğinin ima edildiği vehmine kapılıyor.

    Onun için “Biz, sosyolojiyi sizden mi öğreneceğiz” diyerek hiddet ve şiddet serdediyor.

    Bozulmuş bir ezberle, belki de programlanmış bir beynin miadını doldurması ile karşı karşıyayız.

    Tayyip Erdoğan’ın en büyük siyasi yeteneği, kendisine sufle edilenleri iyi alan ve rolünü iyi oynayan bir aktör olmasıdır.

    Her zaman küresel programlar çerçevesinde hareket etti. Kendisini her zaman bu programlara göre konuşlandırdı.

    Şimdi bu global desteğin flulaşmaya başlamasıyla öfke ve paniğe kapıldığını, köklerini ve kendisini besleyen alt kültürü referans almaya başladığını görüyoruz.

    Öyle ki, “gömlek gibi çıkarıp attığını” ilan ettiği Milli Görüş’ün bile gerisine düştü. Şu anda siyasi kimlik ve kişiliğinin en alt tabakadaki katmanından sesleniyor. Ankara, İstanbul, Samsun ve Kayseri mitingleri Türk siyasi tarihine din istismarının hangi noktalara varabileceğini gösteren birer suimîsal olarak geçecektir.

    Tayyip Erdoğan, bu kışkırtmacı tavrı, ayrıştırmacı dili, kendi gidişatı başta olmak üzere ülkenin yakın geleceği konusunda sadece bizlere endişe vermiyor; zira biz kendisini yeterince tanıyoruz.

    Tayyip Erdoğan’ın, kötü Türk filmlerindeki “yobaz” tiplemesine giderek daha çok benzeyen yeni profili, bizlerden çok böyle bir kumaştan “demokrat” ve “gelecek yüz yılın” lideri tiplemesi çıkarmaya kalkışmış veya bu projeye samimiyetle inanmış olanlara endişe veriyor.

    “Demokrat başbakan” libasının dikişleri büyük bir çatırtıyla söküldü çünkü. Bu çatırtıyı duymamak için sağır olmak gerekiyor.

    Beğenelim veya beğenmeyelim, on yıllık AKP iktidarı döneminde topluma dayatılmaya çalışılan sahte demokrasinin lafzı bile bireyler üzerinde ‘eğitici’ bir işlev gördü. Herkes kendince ‘modernleşti’, bir şeyler öğrendi.

    O bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın kullandığı lisan, kendi zannettiği gibi sadece “kentli elitleri” değil, AKP’nin artık kendisini “şehirli” sayan, son on yılda sinemaya gitmeye, çocuğunu özel üniversitelerde okutmaya, haremlik-selamlık şeklinde de olsa yüzme havuzlarına bile girmeye başlayan “yeni nesil muhafazakarları” da ürkütüyor.

    Yıllardır kandırıldıkları “demokrasinin” dili değil çünkü bu.

    Tayyip Erdoğan’ın mağma tabakasına doğru son sürat koşuşunu, bu yeni nesil de endişeyle ve alt üst olmuş bir şekilde izliyor.

    Artık herkes şunu görüyor ki, iktidarda geçen on yıl Tayyip Erdoğan’ın siyasi kültürüne hiç bir şey katmamış. Aynı kalıplar üzerinden siyaset yapmakta ısrar ediyor ve toplumun da kendisi gibi aynı noktada kaldığına inanıyor.

    Toplumla kendisi arasında, kendi kafasında kurduğu bir vesayet ilişkisi tesis etmiş.

    Gezi Parkı olaylarının başladığı ilk günlerde “Ne istediniz de vermedik?” şeklindeki yaklaşım bunun en bariz örneği.

    Toplumun taleplerini, demokrasilerde yeri olmayan bir “bahşetme-şükretme” denklemi içinde anlamaya çalışıyor.

    İktidarının ilk yıllarında, elit azınlıkların iki yüzlü ve dışlayıcı yönetimlerinden sıkılmış geniş halk kitlelerine hitap ettiği düşünülen “Delikanlı tavırları halk seviyor” formülüne kendisini fazla kaptırmış ve bu yöntemin geçen on yıla rağmen siyasette halen geçerli olduğunu sanıyor.

    Yeni bir neslin geldiğini, kabadayı ve dayatmacı tavırların artık itici olmaya başladığını göremiyor.

    Daha kötüsü, toplumun tortularında kalmış 1950’li yılların kaba anti-komünist propagandalarından beslenen müptezellliğin, sapkın ahlakçılığın geçerli olduğunu düşünüyor.

    “Kapıya şapka asma” iğrençliğinin 2013 yılı versiyonları ile kitleleri ayartmaya, gaza getirmeye, kandırmaya çalışıyor. Bu inanç ve umutla siyasi lisanını bayağılaştırdıkça bayağılaştırıyor.

    “Bikini” üzerinden prim yapayım derken, kendisini yıllardır destekleyen modernist-liberal-kozmolit- elitist kesimi de ürküttüğünü fark edemiyor.

    Açığa çıkan bir başka durum, Tayyip Erdoğan’ın tahminlerin de ötesinde yalnızlaşmış olmasıdır.

    Bütün kararları tek başına vermek, farklı fikir ve inisiyatiflerin varlığını kabul etmemek, dışlayıcı, korkutucu, kibirli ve değersizleştirici yaklaşımları, yakın çevresini bile “Çevresi yanlış yönlendiriyor” diyenleri veya suçu “danışmanlarına” yüklemeye çalışanları yanıltacak kadar canından bezdirmiş.

    Zannedildiğinin aksine çevresinde Tayyip Erdoğan’ı yanlış veya doğru yönlendirecek bir “danışmanı” filan yoktur.

    Tayyip Erdoğan, danışmanlarına kendisine “akıl verme yetkisi” bahşetmez çünkü. Böyle bir girişimi direkt “haddini bilmezlik” ve “saygısızlık” addeder.

    Aklının ve bilgisinin Başbakan’a çok şey katacağına inanarak göreve başlamış, kısa sürede çanta taşıyıcılığına düşmüş, uzun vadede de uzaklaştırılmış veya kendisi çekip gitmiş nice danışmanlar gördük.

    Bu anlamda bir ‘danışman çöplüğü’ gibidir Erdoğan’ın çevresi.

    Yok sayılmak ve değersizleştirilmenin sadece yakın çevresinde değil, parti teşkilatlarında da kendisini hissettirmeye başladığı saklanılmaz bir gerçektir. Gezi Parkı olaylarının patlamasıyla Erdoğan ile parti teşkilatları arasında ilk sınav verilmiş ve bu durum olayların yoğun akışı içinde dikkatli gözlerden bile kaçmış görünmektedir.

    Fas dönüşü, teşkilatlarına görkemli bir karşılama talimatı verdiği halde ikircik yaşandığı unutulmasın. Önce teşkilatların karşılamaya hazırlandığı duyuruldu, sonra böyle “örgütsel” bir karşılamanın yapılmayacağı bildirildi.

    Hatta Tayyip Erdoğan, kendisini dişe dokunur bir kalabalığın karşılayacağından o kadar emin olamadı ki, Tunus’tan hareketini saatler sonrasına tehir etmekle kalmayıp, Türk hava sahasına girdikten sonra bile İstanbul’a mı, yoksa Ankara’ya mı ineceğine karar veremedi.

    Nihayet İstanbul’a inmeye karar verdikten sonra Tayyip Bey ve eşi bir süre uçaktan çıkmayıp, Egemen Bağış’ı önden göndererek yeterli sayıda insanın toplanıp toplanmadığını kontrol ettirmek zorunda kaldılar.

    Parti teşkilatlarının Tayyip Erdoğan’ın yokluğunda, olayları diyalog yoluyla yatıştırma kararı alan Arınç-Gül ikilisine itaat etmiş olması, Tayyip Bey tarafından ileride hesabı mutlak görülecek bir husustur.

    Teşkilatları tarafından belki de ömründe ilk kez yarı yolda bırakılmış olan Erdoğan, her ne kadar “kitlesel karşılanma” sorununu Melih Gökçek’in lojistik desteğiyle aştıysa da kendisini yepyeni ve oldukça tehlikeli bir pozisyonun içinde de buluvermiştir ki o da şu:

    Yıllardır nasıl tasfiye edeceğini bilmediği, partisine göz diktiğinden adı kadar emin olduğu Melih Gökçek’e -amiyane deyimle- gebe kalmak!

    Nitekim, İstanbul mitingi farklı etkenlerden dolayı ayrı tutulacak olursa; Kayseri, Samsun ve Erzurum mitinglerine beklenen katılımın gerçekleşmemesi Melih Gökçek faktörünü yakıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Tayyip Bey bundan sonra, güç göstermek istediği organizasyonlarda Melih Bey’in desteğine ihtiyaç duyacak gibi görünmektedir.

    Özün sözü Erdoğan şu an, bütün tepkilerin neredeyse tek ve ortak hedefi olarak, giderek müptezelleşen dili ile dinci kesimlerin dar tabanına hapsolmuş ve de Melih Gökçek’e muhtaç bir şekilde yapayalnız ortada durmaktadır. Tıpkı rahmetli Ecevit gibi “sağlık sorunları” gündeme getirilir, dahası “iş göremez raporundan” bahsedilir olmuştur. Hem de bizlerin ve Tayyip Bey’in azılı muhalifleri tarafından değil, Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Fehmi Koru tarafından!

    Gelinen nokta itibarıyla, Gezi Parkı olayları bastırılsa, Tayyip Bey eskiden olduğu gibi yeniden tek başına her konuda karar verir duruma gelse bile sorunların bitmeyeceğinden, bizzat Tayyip Bey’in kendisi tarafından bitirilmeyeceğinden emin olunmalıdır.

    Çünkü Tayyip Erdoğan, çok geniş bir cepheye karşı tek başına savaş açmış durumdadır. Önünde zor, yıpratıcı ve ne gibi bir hasarla sonuçlanacağı kestirilemeyen bir “intikam” süreci vardır.

    Bir kere kitlesel eylemlerin hesabı, duvara slogan yazan 17 yaşındaki çocuklardan, köşe yazarlarına, dizi film oyuncularına kadar herkesten sorulmaya kalkışılacak, yeni ve sonu gelmez “Ergenekonvari” soruşturmalara yeltenilecek.

    Facebook’undan twitter’ına, yabancı medyasından AB yetkilisine her kişi ve kurumla hesaplaşmaya girişilecek; toplumun artık korku duvarını aştığı kabullenilmeyerek yangına körükle gitmeye devam edilecektir.

    En önemlisi de eğer bizler Tayyip Erdoğan’ı tanımışsak, Fas gezisi sırasında ve ilerleyen süreçte kendisini “arkadan vurduklarını” düşündüğü pek çok kişiyle “iç hesaplaşmaya” girişecektir.

    Bülent Arınç ne kadar inkâr ederse etsin, diyalog yoluna yeltendiği için Tayyip Erdoğan tarafından mutlak surette ‘cezalandırılmak’ istenecektir. Aynı şekilde, “Demokrasi sadece sandık değildir” diyen Abdullah Gül’ün isminin de defterin baş kısmına yazıldığı kesindir.

    Olaylar esnasında “şakacı çocuklardan” bahseden gazeteleri, yayınlarını kesip olayları genişçe veren televizyon kanallarını, yakalanıp getirilen eylemcilere takipsizlik veren savcıları, “gösteri yürüyüşü anayasal haktır” şeklinde kararlar yazan hakimleri, cüppeleri ile yürüyüş yapan avukatları, “durakların yerini bile halka soracağız” diyen belediye başkanlarını saymıyoruz bile. “Tayyip Erdoğan’ın bu kadar büyük bir hesaplaşmaya girecek gücü var mı?” sorusunun cevabını ise bilmiyoruz.

    Aslında kendisi de bilmiyor.

    Ama deneyeceğini ve toplumun isyan duygusunu diri tutmaya devam edeceğini biliyoruz.

    Tayyip Erdoğan’ı Okumak

    Fatma Sibel Yüksek / Açık İstihbarat

  • The Federation of Canadian Turkish Associations (FCTA) Press Release

    The Federation of Canadian Turkish Associations (FCTA) Press Release

     

    June 29, 2013

    Press Release: For Immediate Release

    The Federation of Canadian Turkish Associations (FCTA) strongly condemns the killing of senior Iraqi Turkmen officials in a suicide bombing in the city of Tuz Khurmatu on June 25 in the wake of increasing violence across the country.
    FCTA is in  “deep sadness” over the killing of deputy head of the Iraqi Turkmen Front, Ali Haşim Muhtaroğlu.  The suicide attack in the Salahaddin province of Iraq, where most of the population is Turkmen, killed eight people including the deputy head of Iraqi Turkmen Front and deputy governor of Salahaddin, Ahmet Koca.FCTA has learned about the incident sadly. FCTA strongly condemns the terror acts targeting Iraq’s Turkmen minority in Iraq”
    It is hard to comprehend the magnitude of such a senseless and violent act which specifically targeted civilians. It is also hard to imagine the depth of sorrow and grief of the relatives of the victims. May peace be upon those who lost their lives in this suicide attack, adding the incident would not deter World from its determination to fight with the terrorism.

    On behalf of Canadian Turkish community, the Federation of Canadian Turkish Associations-FCTA  mourns the loss of Deputy Head of Iraqi Turkmen Front Ali Hasim Muhtaroğlu, his two sons, as well as a former provincial councilor, and other civilians and offers its condolences to the families of all who have perished at the hands of the terrorism while wishing a speedy recovery to those injured as a result of this atrocious act.

    FCTA urges Iraqi Government to take necessary actions to prevent such future violent and inhumane acts on Turkmens in Iraq.

    Sincerely,
    Executive Committee, Federation of Canadian Turkish Associations (FCTA)

    FCTA – The Federation of Canadian Turkish Associations


    Email: [email protected]

    Address: 1170 Sheppard Ave. West, Unit 15, Toronto, Ontario M3K 2A3

    www.TurkishFederation.ca | www.Fb.com/TurkishFederation | www.twitter.com/TurkFederation


    FCTA, The Federation of Canadian Turkish Associations is an umbrella organization representing 19 member associations from Victoria BC to Quebec, which include approximately 50,000 Canadians of Turkish origin and 200,000 Turkic Canadians. The Federation was established in 1985 and is a non-profit organization with no political affiliations. It supports and encourages activities that deal with important cultural, economic, educational, historical, social and religious issues that relate to the Turkish Community in Canada.

    Copyright © 2012 The Federation of Canadian Turkish Associations, All rights reserved.
    You are receiving this email because you opted in at our Federation site.

    *Our mailing address is:

    The Federation of Canadian Turkish Associations

    1170 Sheppard Ave. West Unit 15

    Toronto, On M3K 2A3

    Canada*

  • Türk kızı muzdan devrim çıkardı!

    Türk kızı muzdan devrim çıkardı!

    30 Haziran 2013 Pazar, 01:01
    MUZ-ELIF
    Muz kabuğundan biyoplastik üreten Elif Bilgin, Google Bilim Fuarı’nda finale kaldı. 16 yaşındaki lise öğrencisi, “Kendime güvenmediğim için ürettiğim…
    Muz kabuğundan biyoplastik üreten Elif Bilgin, Google Bilim Fuarı’nda finale kaldı. 16 yaşındaki lise öğrencisi, “Kendime güvenmediğim için ürettiğim maddeyi çöpe atmıştım. Sürpriz oldu” dedi.
    İstanbul’da yaşayan Elif Bilgin, Özel Koç Lisesi 10. Sınıf öğrencisi… Henüz 10 aylıkken cümle kurarak konuşmaya, 4 yaşında bilim dergileri okumaya başladı. Bilimsel araştırmalara olan merakı onu ilginç projeler üretmeye itti. 16 yaşındaki Elif, 2 yıl önce “muz kabuğundan biyoplastik üretimi” projesi üstünde çalışmaya başladı. Birçok denemesinde başarısız olan Elif, sonunda muz kabuğundan biyoplastik üretmeyi başardı. Uzun uğraşlar sonucu tamamladığı projesiyle bir yarışmaya katılmayı düşünen Elif Bilgin, arama motoru Google’a girip “bilim yarışması” yazıp, arama butonuna tıkladı. İlk sırada Google Bilim Fuarı çıktı. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen ve 120′yi aşkın ülkeden 13-18 yaş arası binlerce gencin yarıştığı Google Bilim Fuarı 2013′e katılan Bilgin pek umutlu değildi. Hatta ürettiği ve evde sakladığı biyoplastikleri de annesinin “koku yapıyor” şikâyeti üzerine çöpe atmıştı.
    YENMEYEN MADDE ARADI
    Yarışma için açıklamalı bir video hazırlayıp gönderen Elif, hiç beklemediği bir sonuçla karşılaştı. Projesiyle 15 finalistten biri olmuş; ayrıca ABD’de 168 yıldır yayımlanan popüler bilim dergisi Scientific American’ın “Scient in Action” ödülüne layık görülerek, bir yıl süreyle mentorluk ve 50 bin dolarlık (96 bin TL) bütçe desteğine de hak kazanmıştı. Annesi Melike Bilgin ile birlikte Google’ın Levent’teki merkezinde görüştüğümüz Elif Bilgin, projesini SABAH’a anlattı. Okulunun yanı sıra 6 yıldır belirli bir IQ düzeyine sahip çocukların kabul edildiği İstanbul Bilim Sanat Eğitim Merkezi’ne devam ettiğini anlatan Bilgin, “Biyoloji Bölümü’ndeki hocamla bir beyin fırtınası yaptık. Çevreye yönelik bir proje yapmayı düşündüm. Petrol bazlı plastiklerin yerini alabilecek biyoplastik üretimi üzerinde fikir yürüttüm. Daha önce patatesten biyoplastik yapıldığını öğrendim. Nasıl yapıldığını araştırdım. Ancak patates yenilen bir madde. Yemediğimiz bir maddeden yapabilir mi diye düşündüm. Çöpe attığımız muz kabukları aklıma geldi. Muz kabuğunun içinde yüksek oranda selüloz ve nişasta gibi biyoplastik üretimine uygun maddeler var. Proje böyle başladı” dedi.
    12 FARKLI METOT DENEDİ
    Tam 2 yıl boyunca proje üzerinde çalıştığını anlatan Bilgin, “Çalışmalarımın bir kısmını okulda, bir kısmını bilim sanat merkezinde yapıyordum. Bazen de evde gece geç saatlere kadar çalıştığım oldu. Farklı metodlar uyguladım. Toplam 12 metoddan 10′u başarısız oldu. Ancak sonunda biyoplastik üretmeyi başardım” dedi. “Bu başarıyı hiç beklemiyordum” diyen Bilgin, annesiyle arasında geçen ilginç diyaloğu ise şöyle anlatıyor: “Henüz ilk 90 finalist açıklanmamıştı. Zaten seçileceğimi düşünmemiştim. Kendime o kadar güvenmiyordum ki ürettiğim plastikleri bile çöpe attım. Ürettiğim biyoplastikler ise mutfakta duruyordu. Annem bana biyoplastiklerin koku yaptığını söyleyerek ‘Bunları ne zaman atacağız’ dedi. Ben de yarışmadan o kadar umudu kesmiştim ki ‘İyi at bari’ dedim.” Bilgin ayrıca babasının bir gün ürettiği kapak şeklindeki biyoplastiği çikolatalı bisküvi sanıp ısırdığını anlatıyor: “Ürettiğim biyoplastikler mutfakta duruyordu. Sabah kalktığımda bir ısırık olduğunu gördüm. Sonra babamın biyoplastiği bisküvi sanıp ısırdığını öğrenince çok güldük.” Ödülü kazandığı haberini de annesinin verdiğini söyleyen Bilgin, o anı gülerek anlatıyor: “O sırada voleybol antremanı yapıyorduk. 8 yıldır voleybol oynuyorum. 1907 Kanarya Spor’un kaptanıyım. Annem koşarak antreman sahasına girdi ve müjdeyi verdi. Bu sırada kafama da top çarptı.”
    Hayali Amerika’da tıp eğitimi
    Projesini geliştirmek isteyen Bilgin’in hayali ise Amerika’da tıp eğitimi almak. Ablasının Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde eğitim gördüğünü anlatan Bilgin, “Ben de iyi bir üniversitede tıp eğitimi almak istiyorum. Bilimsel çalışmalarımı da sürdüreceğim. Kazandığım ödülü projeyi daha da geliştirmek için kullanacağım” dedi. Bilgisayar mühendisi olan anne Melike Bilgin ise “Elif bebekliğinden beri çok parlaktı. Daha 10 aylıkken cümle kurmaya başlamıştı. Anne baba demeden önce ‘Su ver’ dedi. Ben şaşkınlıkla ona bakarken bu kez ‘Çok susadım’ dedi. 4 yaşında ise okumaya başladı. Sürekli bilimsel kitaplar alıyordum. Böyle bir evladım olduğunu için çok mutluyum” dedi.
    Büyük ödül için Kaliforniya’ya gidecek
    Bilgin, Google Bilim Fuarı’nda da finale kalan diğer 14 finalist ile birlikte 23 Eylül’de büyük ödül için Google’ın Kaliforniya’daki merkezine gidecek. Yarışmanın birincisine ailesiyle 10 günlük Galapagos Adaları tatili ödülü verilecek. Birinci ayrıca birçok önemli bilim merkezini ziyaret edip dünyaca ünlü uzmanlarla tanışacak. Bilgin’in projesini birinci seçen Scientific American dergisi, şimdiden geleceğin bilim insanları listesine girmeyi başaran Elif Bilgin ile bir de röportaj yayınladı. “Thomas Edison’ın dediği gibi ‘Dahilik, yüzde 1 esinlenme, yüzde 99 ise terlemeden ibarettir’ sözü Elif Bilgin için söylenmiş gibi” sözleri yer aldı.
  • ABD’den Başbakan Erdoğan’a Occupy Wall Street yanıtı

    ABD’den Başbakan Erdoğan’a Occupy Wall Street yanıtı

    From: Demirtas Bayar [mailto:Demirtas@CelalBayar.org]

     DEMIRTAS BAYAR

    Bu adam yalan söylemektende kaçınmıyor.

    Diğer görüntülerin sansur edilmiş olmasi ihtimali var. Siz değerlendirin.

    Taksimdeki gösteriye bende iştirak etmek isterdim. Demekki ben de çapulculardan biriyim. Meydana bakan bir apartmanda 25 yıldan fazla hayatımı geçirdim. Çok hatıralarım var. Bu göstericilere bir bakin ve birde Tayyipi destekleyen cübbelilere bakın.

     

    Demirtaş

    ——————————————————————

    (1)

     

    ABD’den Başbakan Erdoğan’a Occupy Wall Street yanıtı

    Hürriyet Planet   7 Haziran 2013

    Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Occupy Wall Street’te 17 kişi öldü” sözlerine ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nden yanıt geldi. Yanıtın Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında “bela” olarak nitelendirdiği Twitter üzerinden gelmesi ise dikkat çeken bir detay oldu.

     

     

    Ben NY’da yaşıyorum. Böyle bir manzara “Occupy Wall Street”de yaşanmamıştır. 17 kişinin NY’da öldüğü yalandır.

    ———————————————————– 

    (2)

     

    “Bankada param bile yok”

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk Havalimanı’nda yaptığı konuşmada Gezi Parkı eylemleri nedeniyle faiz lobisini suçladı. Başbakan’ın bu açıklamalarına karşın Gezi Parkı eylemcilerinin büyük bir çoğunluğu bankada parasının dahi olmadığını söyledi. Devlet memuru olduğunu ve mesai saatlerinin dışında parka destek vermek için geldiğini söyleyen bir eylemci “Bankada param bile yok. Kredi kartı borcum var ama. Başbakan söyleyince faiz lobisi diye bir şey olduğunu öğrendim. Biz burada park için mücadele veriyoruz” dedi.

     

    ———————————– 

    (3)

     

    Bir tane daha:

     

    Erdoğan ‘camiye içkiyle girdiler’ iddiasını tekrarladı

    10 Haziran 2013

     

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugün Ankara Esenboğa Havalimanı’nda yaptığı konuşmada Gezi Parkı protestoları sırasında eylemcilerin Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Cami’ne bira şişeleriyle girdiğini ifade etti.

     

    Polisin müdahalesi nedeniyle biber gazı ve tazyikli sudan etkilenen eylemcilerin camiye bira şişeleriyle girdiği ve içki içtiği yönündeki iddialara cami müezzini daha önce redddetmişti.

     

    Konuyla ilgili açıklama yapan Bezm-i Alem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım, “Burada içki içilmedi. Eylemciler buraya sığındıktan sonra içki içen görselerdi zaten kendileri dışarı atardı” demişti.

    Cami imamı ise yaşananları şöyle anlatmıştı: “Polisin kovaladığı büyük bir grup kapıları zorlayarak içeri girdi. Engellemeye, kapıyı kapatmaya çalıştık ama başaramadık. Bu iki günlük süre içinde yaralılar tedavi edildi. Polis gazından kaçanlar camiye sığındı. Caminin içindeki kameralar kırıldı. Grupla polis arasında arabuluculuk yaptım. Polisin çekilmesini sağlayıp grubun dışarı çıkmasına yardımcı oldum. Lütfen bu olaylar bitsin. Sükunet gelsin” dedi.

     

    Cami müezzini Fuat Yıldırım olayları yeniden yaşar gibi anlattı. Ayrıca tümünün görsel kayıtlarını yapmış. “Cumartesi ve Pazar akşamı Dolmabahçe’de biriken göstericilere polis müdahale edince bir grup camiye sığınmak zorunda kalmış. İlk gün yeterli bir zaman bulunduğu için ayakkabıları çıkartarak camiye girmişler.
    İkinci gün müdahalenin şiddet dozu arttığı için göstericiler can havliyle ayakkabılarını çıkartmadan cami kapısının anahtarını kırarak içeri girmişler. Müezzin Fuat Bey göstericileri sakinleştirmiş, yaralananlara camide tedavi imkânı tanımış. Ne alkol alan ve ne de içen bir kişi görmemiş. Polislerle konuşmuş ve ortalık sakinleşince göstericileri camiden sükûnetle çıkartmış. Son cemaat mahfilindeki pencerede ezik bir bira kutusu kalmış. Oraya nasıl bırakıldığını görmemiş. Olay özetle böyle gelişmiş.”

     

    ——————————— 

     

     

     

     

     

    20/50514/23455871/1/milyon-dolarlar-harcansa-kizilay-da-boyle-sahne-cekilemezdi.aspx

     

     

    20/50527/23457192/1/capulcular-oldu-mu-meydanlara-doldu-mu.aspx

     

     

     

    Gezi Görüntüleri:

     

     

     

     

     

     

     

    Yıldız Teknik Üniversitesi’nde reklam sansürü

    30 Mayıs 2013

     

    Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa kampüsünde ilginç bir sansür olayı yaşandı.

     

    Kampüs içindeki reklam panoları bir grup tarafından sansürlendi. Bir iç giyim ve çorap markası reklamlarının bulunduğu reklamların kağıtlarla kapatılması öğrencilerin gözünden kaçmadı. Aynı reklamlar şehrin bir çok yerinde, meydanlarda, otobüs duraklarında bilboardları süslüyor. 

     

     

  • Yargıçlar Sendikası’ndan Başbakan’a MEKTUP !

    Yargıçlar Sendikası’ndan Başbakan’a MEKTUP !

    From: Demirtas Bayar [mailto:[email protected]]

    YARGI - AKP


    Açıklama: Yargıçlar Sendikası, bir basın açıklaması yayınlayarak Başbakan Erdoğan a göndermelerde bulundu.
    Kategori: Yaşam
    Eklenme Tarihi: 06 Haziran 2013
    Geçerli Tarih: 11 Haziran 2013, 03:47
    Site: Polis Bülteni
    URL:


    Yargıçlar Sendikası, bir basın açıklaması yayınlayarak Başbakan Erdoğan’a göndermelerde bulundu.

    Açıklamanın tam metni şu şekilde:

    Tarihteki gerici bir ayaklanmanın simgesi olan Taksim Topçu Kışlası’nın yeniden inşaası ve AVM yapımı için, anıtsal yeşil alan olan Taksim Gezi Parkı’nın yeniden düzenlenmesi projesinin gerçekleşmesi yolunda şahsınızın gösterdiği ısrar ve çabalar; İstanbul’da, Ülkenin ve Dünya’nın değişik yerlerinde düzenlenen örneği görülmedik toplantı ve gösterilerle protesto edilmektedir.

    Her sınıftan, yaştan, meslekten, kökenden, düşünceden, inançtan insanın ortak irade ve paylaşım duygusu içinde katıldığı bu gösteriler; anlaşılmaz bir hırsla, ölçüsüz şiddet uygulanarak dağıtılmak istenmekte, polis kuvvetlerinin geri çekildiği yerlerde ise daha vahim sonuçlar yaşanması önlenmektedir.

    Bu gösterilerde aşırılık gösterip kamu, kurum ve kişilere ait mallara zarar verenlerin eylemleri ise elbette ki kesinlikle onaylanamaz.

    Bu toplantı ve gösterilere, toplumun barışçıl ve bugüne kadar tepkisiz kalmış kesimlerinin de yoğun ilgi ve duyarlılık göstermesi, başta siz olmak üzere hepimizi düşündürmelidir.

    Tepki ve protestoların bu yoğunluk ve yaygınlıkta yaşanmasının nedenleri, hepimizce sorgulanmalıdır.

    Tarihi bir sorumluluğun gereği olarak, biz gördüklerimizi, düşündüklerimizi söyleyelim:

    -“İdeolojik, marjinal olmak” gibi sığ söylemlerle, kendinizden farklı düşünenleri ötekileştirip susturmaya çalıştınız.

    -“Dinin emrettiğine neden karşı çıkıyorsunuz” türü ifadelerle, herkesin sizinle aynı inanç ve algılara sahip olması mecburiymiş gibi yaklaşım göstererek, başkalarının hukuk ve sosyal yaşam kurallarını kendi inanç referanslarınıza dayandırmayı alışkanlık hâline getirdiniz.

    -Kendinizden görmediklerinizin iş, kariyer, özgür ve güvenli yaşam alanlarını gittikçe daralttınız. Parti referansı olmadan taşeron işçisi olmayı bile imkânsız hâle getirdiniz.

    -Maksatlı, tek yanlı ağır vergi cezalarıyla; özgürlükçü, çok sesli basını, sesini çıkaramaz, demokratik işlevini yerine getiremez hâle getirdiniz.

    -Batık gazeteleri devlet kurumları eliyle yandaşlara devredip iktidarınızın “hık deyicileri” yaptınız.

    -Birkaç kadeh veya ne kadar içiyorsa içsin, içki içenleri “ayyaş-alkolik” diye aşağıladınız.

    -Alkollü araç kullanmayı kabahatten cürme terfi ettirip hapisle cezalandırma niyetine girdiniz.

    -Sigara içerek iyi bir şey yapmayan, ama asıl kendisine zarar verenlere, “gidin zehir odalarında için..” diyerek kafes canlısı muamelesi yaptınız.

    -Kentsel dönüşüm, imar planı değişimi gibi adlar altında birilerine tatlı rantlar sağlayan, beton yığını sitelerle, plazalarla, AVM’lerle her yeri doldurup fakirlik-zenginlik çelişkisini insanların gözüne gözüne soktunuz.

    -5-10 yıl öncesinde hiçbiri yokken şimdi milyon TL’lerini nereye harcayacaklarını şaşırmış, iktidarcı dinsel kimliklerini kartvizit yapan, sonradan görmelerle etrafı doldurdunuz.

    -“Başörtülüler dışlanıyor, ötekileştiriliyor..” yakınmalarınızı, başı açıkları dışlayarak, ötekileştirerek giderdiniz.

    -Devlet okullarında okuyan çoğunluğun çocuklarını, yetersiz kadro, donanım koşullarına, geçim zorluğu çeken öğretmenlerin bıkkınlığına terk ederken, nitelikli eğitim-öğretimi yüksek gelir sahiplerinin ayrıcalığına dönüştürdünüz.

    -Artık iktidarınızın, bakanlıklarınızın, belediyelerinizin arzu ve taleplerine aykırı pek az yargı kararı çıkmasına rağmen, Taksim Gezi Parkı’yla ilgili “yürütmeyi durdurma” kararında olduğu gibi aleyhe çıkan tek tük mahkeme kararını bile sindiremeyip “maksatlı” buldunuzu beyan ettiniz; “sonunda yine de bizim dediğimiz olacak..” diyerek yargıyı, hukuk devletini hiçe saydınız.

    -Adalet Bakanınızın Müsteşarı eliyle oluşturulan yeni HSYK kararlarıyla, yargıyı tepeden tırnağa yeniden dizayn ettiniz; Yargıtay üyeliklerinde, özel görevli mahkemelerde nerdeyse size aykırı gelecek tek bir yargıca, savcıya yer vermediniz.

    -Darbe planlarına katıldıkları iddiaları çerçevesinde adları öne sürülenlerden yargılanmadık, tutuklanmadık, en üstten en alt rütbeye kadar asker, bürokrat, akademisyen, gazeteci, sivil bırakmadınız. Kalabalık iddianame sayfalarına rağmen birçoğunun hangi terörist fiilleri işledikleri konusunda kamuoyuna somut bilgi aktarımında bulunmadınız.

    -Genelkurmay Başkanı’nın, hükümet aleyhine internet sitelerini yayına sokarak “terörist şiddet yöntemleriyle hükümeti yıkmaya teşebbüs suçundan” özel görevli mahkemede yargılanmakta olmasını sorgulamazken, MİT Müsteşarınız için çok çabuk çözüm ürettiniz.

    -Kesin delillere dayalı mahkeme kararıyla, “33 askerin şehit edilmesinin baş sorumlusu olduğu” sabit olan bölücü bir terörist şefinin, başka suçların failleri olan şahısların dahil olduğu kimi gizli tanıkların beyanlarıyla, üst düzey görevler yapmış insanların ağır suçlarla çok kolay suçlanmasına zemin hazırlayan düzenlemeler yaptınız.

    -Tarihin en karanlık ve umutsuz günlerinde dahi Vatanın ve Ulusun umudu ve kurtarıcısı olmuş Türk ordusunun binlerce onurlu subayını, bu dava-tutuklama kaosu süreci içinde büyük bir moral, güven yıkımına uğratırken, ayaklar altına alınmış onurlarından başka bir şey düşünemez hâle getirdiniz.

    -Halkın hiçbir onayını almadan, şehit yakınlarının ve gazilerin yaralarını yeterince sarmadan, yasal alt yapı oluşturmadan, kendi ordumuzun tutsak komutanlarına göstermediğiniz müsamaha ve anlayışla, bölücü terör örgütüyle müzakereler yaptınız.

    -Bu Ülkenin her zaman asli unsuru olmuş milyonlarca Alevinin; “herkesin Sunni kurallara göre inancını yaşaması mecburiymiş” gibi “sapkınlık” olarak aşağılanmasına, hakarete uğramasına onay veren sözler sarf ettiniz.

    Bu aşağılama pervasızlığı üzerine; Alevi akıncıları ve yeniçerileri fetihten fetihe koşturup İmparatorluk topraklarını 2,5 kat büyütürken, diğer yandan 40 bin Alevi Türkmeni katleden bir padişahın adını “en uygunu bu” diyerek 3. Boğaz Köprüsüne vermeye niyetlendiniz.

    -“Yasama, yürütme, yargı erklerinin, kendi içlerinde ve birbirlerine karşı ayrı görev ve sorumlulukları olmasını” ifade eden, “Devlette kuvvetler ayrılığı” ilkesini, “herşeye ilk önce ve en son kral karar verir..! ” mantığına dayalı “kuvvetler birliği” ilkesine dönüştürmek isteyerek, “başkanlık despotizmi” tehlikesiyle toplumu son derece kaygılandırdınız.

    -TV dizilerinin senaryolarını, oyuncu kıyafetlerini eleştirip baskılayıp değiştirecek, “kaç çocuk sahibi olmaları gerektiğini” söyleyecek kadar her konuya müdahil olarak, insanlarda özgürlüklerinin gırtlağına çöküldüğü duygusu yaratmaya başladınız.

    – Kurucu önder Atatürk’ü getirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş, laik kimlik ve ilkelerini pek benimseyemediniz; Sık sık çıkmaya başlayan mazeretleriniz nedeniyle katılamadığınız Milli bayramları, bayram gibi kutlamamıza da izin vermediniz.

    -Kendi savaşımız olmayan Suriye’de çıkan iç savaşta, Meclis kararı bile olmadan “fiili savaş tarafı” oldunuz.

    -İleride belki de onbinlerce, yüzbinlerce çocuğumuzun canına mâl olacak, on yıllarca sürecek bir savaşa girmemize heveskâr olarak, geleceğe dair kaygılarımızı artırdınız.

    -İktidarınız yenilendikçe, halkınıza daha yüksekten ve uzaktan bakmaya başladınız.

    -“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın..!” hadisini unuttunuz, eski Yunan tanrıları gibi davranmaya başladınız.

    -Ve daha sıralayabileceğimiz pekçok gönül ve umut kırıcı şeyler yaptınız.

    Ama siz maalesef bunların tek birini dahi görmediniz, kabul etmediniz.

    Sanki, bizler sizin kullarınızmış gibi düşünmeye ve davranmaya başladınız.

    Bu halkın düşünce ve iradesi, bir süre önce hararetle alkışladığınız başka ülkelerin meydanlarında toplanan halkların düşünce ve iradelerinden, çok daha demokratiktir, çok daha meşrudur ve çok daha az marjinaldir.

    Siz bu halkın barış, özgürlük, güven içinde yaşama ve geleceğe umutla bakma duygularında travmalar ve korkular yarattınız; Onun için bardağı taşıran damlalardan birinin, Gezi Parkı’nda kesilen ağaçlar olmasına da çok şaşırmamak gerekir.

    Saygılarımızla..

    YARGIÇLAR SENDİKASI

  • HÜKÜMET, SERMAYEYE UCUZ İŞGÜCÜ YARATMAK İSTİYOR

    HÜKÜMET, SERMAYEYE UCUZ İŞGÜCÜ YARATMAK İSTİYOR

     MADEN MUH ODASI

    Sayın TURKISH FORUM GRASSROOTS ,

    HÜKÜMET, SERMAYEYE UCUZ İŞGÜCÜ YARATMAK İSTİYOR

    AKP iktidarının; madenlerimizi, ormanlarımızı, derelerimizi, doğal zenginliklerimizi, tarihi ve kültürel değerlerimizi ranta ve talana açmasına ilişkin uygulamalarına ve özel yaşamın kontrol altına alınması ile ilgili haksız düzenlemelerine karşı yükselen halk muhalefetinin şiddet ile baskı altına alınmaya çalışıldığı şu günlerde, bir yandan da kamu yararı ve bilimsel ölçütler hiçe sayılarak düzenlenen uygulamalar hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.

    AKP döneminde meslek alanlarımızı ve mühendislik öğretimini doğrudan etkileyen birçok olumsuz düzenleme yapılmıştır. Şimdi ise teknik öğretmenlere “mühendis” unvanı verilmesi hazırlıkları yapılmaktadır. YÖK‘ün 80 bin civarındaki teknik öğretmenin mühendis unvanı almasına olanak sağlayacak hazırlıkları söz konusudur. Üstelik bu adımlar, kamuoyuna, “reform/iyileştirme”, “işsizliğe çözüm” diye sunulmaktadır. Oysa; yükseköğretime yönelik alınan kararlarda plansızlık, mühendislik eğitimi düzeyinin düşmesi, ucuz işgücü kaynağı yaratılması karakteristik bir durum arz etmektedir. Yükseköğretime ilişkin kararlar, ülke ihtiyacına yönelik ve bir planlama dâhilinde değildir. Mühendislerin % 25‘inin işsiz ya da meslek dışı işlerde çalıştığı ülkemizin bir gerçeğidir. İşsizlik, düşük ücretler, sağlıksız çalışma koşulları ve güvencesizlik mühendisliğin adeta “kaderi” olmuştur.

    Asıl olarak teknik öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan ve müfredatı buna uygun düzenlenen Teknik Eğitim Fakültelerinin, mühendislik eğitimi veren fakültelerle bir ve aynıymış gibi değerlendirilmesi meslek eğitimi felsefesine aykırı olacaktır. Eğitim fakültelerinin nitelik ve amacı farklı, mühendislik fakültelerinin ise çok daha farklıdır. Mühendislik eğitimi ve istihdam olanakları bağlamında gerçek bu iken, bir de Teknik Eğitim Fakültelerinden mezun olanları, iki yarı yıl gibi “hızlandırılmış” eğitime tabi tutarak mühendis ilan etmek teknik hizmetlerin niteliğinin daha da düşmesine neden olacaktır.

    Mühendislik formasyonu öğretilen formüllerden ibaret değildir. Mühendislik muhakemesi için 4 yıllık eğitim süreci bile yetersiz görülürken, ilave ders alınarak mühendislik unvanı dağıtılması bilimsel gerçekliğe sığmaz ve toplumu kandırmaktan öteye geçmez. Bütün bilimsel ve teknik veriler Teknik Eğitim Fakültelerinde uygulanan programın mühendislik için yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. Mühendislik eğitiminin ve mühendislik mesleğinin sorunlarının, teknik öğretmenleri “mühendisleştirerek”, mühendislerin sayısını artırarak çözülmesi mümkün değildir. Bu yolla sorun çözülmeyecek, yeni sorunlar açığa çıkacaktır.

    “Bedava unvan” dağıtımı uygulaması bilime ve mühendislere, hatta bırakın üniversiteye hazırlanan öğrencileri, SBS‘ye girmiş ortaokul öğrencilerine de büyük bir haksızlıktır. Bu haksızlığı teknik öğretmenlerin içine itildikleri işsizlik sorunuyla kabul edilebilir hale getirmek mümkün değildir. Ülkemizde işsizlik çok ciddi bir sorundur. Bu sorunu yaratan, teknik eğitim fakültelerini kapatarak teknik öğretmenlerin istihdam alanlarını yok eden siyasal iktidar, teknik öğretmenler nezdinde yarattığı mağduriyeti yeni mağduriyetler yaratarak “sözde çözmeye” kalkmaktadır. Bunu mühendislerin kabul etmesini beklemek; bilimsel ve teknik olarak da, kamu yararı açısından da, çalışanların hakları açısından da akıl dışıdır.

    Teknik Eğitim Fakültesi mezunlarının sorunları olduğu bilinmektedir. Ancak bu sorunlar, onları mühendis ilan ederek değil, üretim sürecini yeniden düzenleyerek, ara eleman ya da teknik elemanları hukuki statüye kavuşturarak, üretim sürecindeki önemlerini görünür kılarak aşılabilir.

    Bu  yanlış kararın yeni mağduriyetler yaratmadan derhal geri alınması gerekmektedir.

    Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

    TMMOB

    MADEN MÜHENDİSLERİ  ODASI

    YÖNETİM KURULU

    20 Haziran 2013, Ankara

    E-Liste ile ilgili olarak [email protected] adresine e-posta gönderebilir ve fikir ve yorumlarınızı bildirebilirsiniz.

    COPYRIGHT © 2005 – 2013 TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI
    KIZILAY SELANİK CADDESİ YEŞİM APT. NO:19/4 06650 ÇANKAYA – ANKARA
    TEL: +90 312 4251080 Faks:312 4175290