Blog

  • Türkiye için önemli bir isimdi…

    Türkiye için önemli bir isimdi…

    Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn istifa haberi bizi de yakından ilgilendiriyor. Flynn’in Ruslarla yaptığı görüşmeler ABD’de tartışma konusu olmuştu. Öte yandan Flynn, FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerektiğini de savunmuştu.
    Baştan bu yana Emekli Korgeneral Flynn’ın Türkiye için Trump’un yönetiminde çok önemli bir isim olduğuna dikkat çekmiştik. Flynn’ın bölgeyi ve Türkiye’yi çok yakından tanıması da önemliydi.
    Bu isimin istifası ortada büyük bir boşluk bırakacaktır.
    Amerikan medyasına yansıyan haberlerde, Fylnn istifa mektubunda şu ifadelere yer verdi:
    “Rus Büyükelçi ile yaptığım telefon görüşmesi hakkında farkında olmayarak seçilmiş Başkan Yardımcısı’nı ve diğerlerini eksik bilgilendirdim. Başkan ve Başkan Yardımcısı’ndan özür diledim ve özrümü kabul ettiler. İstifamı veriyorum; bu kadar onurlu bir konumda ülkeme ve Amerikan halkına hizmet etmekten onur duydum. Başkan Donald J. Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence ve onların topladığı diğer muhteşem ekiple bu yönetim ABD tarihinde en büyük yönetim olarak anılacaktır.”
    Bu makale üzerine FETÖ terör örgütü ile ilgili çok yorumlar yapıldı. Hatta medyada “Kısa zamanda FETO terör örgütünün lideri Gülen Türkiye’ye iade edilebilir” denildi.
    Beyaz Saray’da Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışma’nın bu görüşlerinin havada kalmayacağı görüşüne biz de katılmıştık.
    Aynı zamanda sadece FETÖ terör örgütünün lideri Gülen’in iadesi dışında gergin olan Türkiye-Amerikan ilişkilerinin yeniden eski günlere dönebileceği yolunda umutların artmış olabileceği görüşünü de paylaşmıştık. PYD konusunda da önemli adımların atılabileceği umudunu taşıyorduk.
    57 yaşındaki emekli Korgeneral Flynn, adını ABD Kongresi’nin bulunduğu Capitol Hill’den alan siyasi analiz sitesi The Hill’de seçim günü yayınladığı makalesinde, “ABD’nin Gülen’e sığınak olmaması gerektiğini” vurgulamıştı.
    Flynn, “Müttefikimiz Türkiye bir krizin içinde ve desteğimize gereksinimi var” başlıklı yazısında, Türkiye’nin bir öncelik olarak kabul edilmesi ve ABD dış politikasının baştan düzenlenmesi gerektiğini anlatmıştı.

    Trump’un görevi devir almadan önce Flynn’ın FETÖ terör örgütü ile ilgili yazdığı makaledeki şu görüşleri bizim için son derece önemliydi, bir anımsayalım:
    “Arka bahçemiz Pensilvanya’ya rahatça yerleşmiş olan bu maskeli terör ve istikrarsızlık kaynağı tarafından Washington’ın gözü boyanırken NATO müttefikimiz Türkiye’ye engel olmak mantıksızdır. Türkiye’nin bakış açısıyla Washington, Türkiye’nin Usame bin Ladin’ine sığınak oluyor. 11 Eylül’den sonra Usame bin Ladin’in Türkiye’de güzel bir köyde yaşadığını ve aynı anda da Türk vergi mükelleflerinin vergileriyle fonlanan 160 okulu işlettiğini öğrenseydik ne yapardık?”
    Flynn gibi bir Türk dostunun Trump yönetiminden istifa etmesi hiç kuşkusuz bizim için önemlidir. Çünkü, bölgeyi iyi bilen, Türkiye’yi tanıyan, Türk-Amerika ilişkilerindeki dengelerin neler üzerinde oturduğunu analiz eden birinin görevini bırakması bizi de etkileyecektir.
    Trump’a en yakın bir isim olarak Flynn ile gerginleşen ilişkilerimizin onarılması konusunda aynı noktada olmamız ve Amerika’daki diplomatik görüşmelerde en etkili bir isimle iletişim içinde olabileceğimizi de göz önünde bulunduracak olursak, bu istifanın çok büyük bir boşluk bırakacağını da görmüş oluruz.
    Çünkü, Flynn, bölgede Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu görmüş, Türkiye’nin Amerika için çok önemli bir müttefik olarak güçlü olması gerektiğini göreve başlamadan önce yazdığı makalelerde dile getirmişti.
    Trump ve yönetimi ile ilişkilerimizi siyasi alanda yerine oturtabilmek için Amerika’da biz yakın isimlerin olması gereklidir. Bu isimlerle kurulacak ilişkiler ve iletişimler, sorunlarımızı doğrudan dile getirmek açısından önemlidir. Hatta bu konularda çoğu zaman kurulu lobiler ve düşünce kuruluşları devreye giriyor. Kaldı ki bunlara da çok önemli miktarlarda para ödeniyor.
    Sonuç olarak beklentilere yanıt alınabiliyor mu bu da tartışılması gereken bir başka konudur.
    İşin bir başka ilginç yönü de Beyaz Saray’ın Flynn’ın istifası konusunda suskunluğudur. Özetle Beyaz Saray, bu istifa ile Flynn’ı savunmamıştır. Başkan Trump’un da bu konuda şu ana kadar bir açıklama yapmadığı söyleniyor.
    Özetle, Flynn gibi bir isimin Beyaz Saray’dan istifa etmesi birçok ülkede sarsıntı yarattı ama, en şiddetli sarsıntı bizde hissedilecek.

  • Osmanlı’dan günümüze kabadayılar

    Osmanlı’dan günümüze kabadayılar

    1. Odesalı Kosti (1895)

    Yunanistan doğumlu, ‘Odesalı’ lakaplı Odesalı Kosti, Tünel’den
    Taksim’e kadar bütün mekanların haracını yiyor ve hiçbir ipucu
    bırakmadan kayıplara karışıyordu. Başı sıkışınca da işgal polisleri
    sayesinde paçayı sıyırıyordu.Odesalı’yı tanıtan
    sabit alameti ise; sağ kolunun iç kısmında eli kamalı bir kız resmi ve
    sol kolunda iki çiçek ortasında bir haç ve ‘m’ harfi bulunan dövmeleri
    olmasıydı. ‘M’ harfi metresi Mari’nin adını simgeliyordu.

    2. İpsiz Recep (Emice) (1862)

    İpsiz Recep’e ‘İpsiz’ lakabının verilmesine dair iki anlatım var. Birine göre; cesareti, gözü pekliği ve ataklığı sayesinde ‘İpsiz’ lakabını alır. Diğer bir anlatıma göre de; Elinde avucunda ne varsa, olanı da, olmayanı da verdiğinden ve kendisi ‘cep delik, cepken delik’ misali kaldığından adı ‘İpsiz’e çıkmıştı.Milli mücadele’deki başarısıyla Atatürk’ten takdir toplayan İpsiz Recep, yelkenlisiyle Zonguldak üzerinden kömür taşımacılığı yaparken işlerinin bozulmasıyla eşkıyalığa başlamış, Kandıra civarında Müslüman halka zulmeden Rum çetelerine karşı Kuvayı Milliye saflarında başarıyla karşı koymuş.

    3. Solak Ligor (1888)

    Küçük yaşta ailesi ve hısımları arasında çıkan silahlı çatışma sonucu sağ kolundan yaralanıp sakat kalan Ligor, Konya’dan babasıyla birlikte göç edip İstanbul’a geldi. Baba mesleği olan terziliği sakat kolu nedeniyle yapamayınca işi serseriliğe vurmaya başladı.Sağ kolun verdiği eksikliği sol koluyla kapatmaya çalışan Ligor, kısa sürede korkunç denecek hızda bıçak kullanmaya başlayıp ilk denemesini de Balat’ta bir Yahudi üzerinde yaptı. Unkapanı’ndan Eyüp’e kadar tam 4 yıl o bölgenin tek kabadayısı oldu. Fakat bir hayat kadınıyla olan birlikteliği ileride bu saltanatı bitirecekti.

    4. Piç Ardaş (1886)

    Sivas doğumlu Piç Ardaş, İstanbul’a gelip Üsküdar’a göz koydu ve Manavcı Ali’yi öldürdükten sonra istediğini alıp Üsküdar’ın tek hakimi oldu. Söylentiye göre Piç Ardaş’ın girdiği düellolar en az 1 saat sürüyormuş. (Nasıl oluyorsa)Piç Ardaş’ın sabit alameti sağ elindeki baş ve işaret parmaklarının kesik olmasıydı.

    5. Arap Hüsnü (1870)

    Arap Hüsnü ‘Heyüla gibi, iri yarı, gece insanın rüyasına girse korkutacak bir tip’ diye anılıp, sağ kulağının kıkırdak kısmının olmaması, sol gözündeki perde ve çenesindeki çukurla dikkat çekiyordu.
    Trablusgarp doğumlu, Tophane semtini inim inim inleten insan azmanı için Ömer Ünal şunları söylüyordu: ‘Onunla ilk kez Galata merkezinde karşılaştığımda kahvede içki satmaktan gelmişti. Meğer bu onun işlediği suçlar arasında en hafifiymiş. Trablusgarp’tan ne sebeple ve nasıl geldiğini kimse bilmiyordu. Ben ise henüz stajyer polistim. Onun hakkında bildiklerim, o tarihte benden eski olan meslektaşlarımdan duyduklarımdır. Zira onu tanıdığımda yaşı çoktan 45’i bulmuştu.Buna rağmen Tophane civarında kendisinden çok genç olan külhanları sindirmişti. İsmini duyurmaya başladığı zaman Salı Pazarı’nda iki kişiyi, Arap yapısı kaması ile öldürmüş fakat delil yetersizliğinden yakasını kurtarmıştı. Polis yakasına yapışmak için fırsat kollasa da Arap Hüsnü açık vermiyordu. Cumhuriyetin ilanıyla Arap Hüsnü’nün de defteri dürüldü. Hükümetin 28 Mayıs tarihli kararıyla hudut dışı edildi.’

    6. Şık Manol (1890)

    Tokat doğumlu Şık Manol ünlü İstanbul kabadayıları arasında adam öldürmemiş tek kişi unvanına sahip. Çıkan kavgalarda ve düellolarda da silah kullanmayan Şık Manol sadece kafasını ve yumruğunu kullanırdı. (Şıklığına diyecek yok)

    7. Hiristo Anastadiyadis (1898)

    Çocukluğundan itibaren suç batağına bulaşmış olan Hrisantos, ağabeyi Koço ile birlikte tramvaylarda yolcuların para çantalarını kapıp kaçarak ve bazen de annesinin işlettiği umumhaneye gelen erkeklerin paralarını çalarak başladı.Hrisantos, yaşı ilerledikçe karmanyolacılığa (Şehir içinde ıssız yolda ölümle korkutarak yapılan soygunculuk) da başlayıp, etrafına dönemin ünlü haydutlarından organize bir suç çetesi oluşturdu.

    8. Baltalı Hano (İlk kadın kabadayı)

    İstanbul’un varoş semtlerinden birinde yaşayan ve bir kabadayının sevgilisi olan Hanzade isimli bu kadın belki de ilk kadın kabadayı.12 yaşındaki oğlunun bir gün ortadan kaybolmasıyla telaşlanan kadın oğlunu aramak için yollara düşeceği vakit kabadayı sevgili tarafından vazgeçirilir. Sonraki denemesinde yine aynı şey olur. Bunun üzerine Hanzade erkek kılığına girerek sevgilisini takip etmeye başlar.Sevgilisinin gece naralar atıp haraç topladıktan sonra bir hamamda geceyi sonlandırdığını fark eder. İçeri girdiğinde, oğlunu bir ‘hamam oğlanı’ olarak görür. Hamamı yakmak için bulunan odunların yanındaki baltayı kapmasıyla sevgilisi dahil 21 kişiyi öldürür.Oğlunu alıp kanlar içinde mahallesine döndüğünde ise 17 ay boyunca semttekilere kan kusturur. Bir müddet sonra haraç ve baltayla adam öldürmek suçlarından yargılanıp kurşuna dizilerek öldürülür.

    9. Abdullah Palaz (1923)

    Abdullah Palaz hayat hikayesini şöyle özetliyordu: ‘4 kez idam yedim, 740 yıl hapis kestiler. 48 yıl 38 ayrı cezaevinde hapis yattım. Ben Abdullah Dayıyım, baba değilim.”Antep Canavarı’ olan meşhur lakabını 15 kişinin katili olarak Konya Cezaevi’ne girdiğinde aldı. Yeni gelen mahkumların sevilmediğini ve onlara bir göz dağı verilmesi gerektiğini düşünerek kendi gibi Antepli 7 yoldaşıyla bir plan kurup, gardiyanlardan temin ettikleri bıçaklarla bir gece diğer efelerin koğuşunu basıp öldürmeyecek darbelerle yaralayıp Konya’daki ilk vukuatına imza attı.Ardından gelsin Afyon Cezaevi’ne sürgün.. Orada da aynı şekilde ‘parmak hesabı’ ile gözdağı vermek için koğuş bastılar ama bu defa bir fark vardı. Parmak hesabını biraz kaçırıp birinin ölümüne neden olmuşlardı. Bir gece zincirde tutulduktan sonra oradan da Bursa’ya sürgündeydi sıra.1991 yılında Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybettiğinde bildiği, ezberlediği tek şiir Nazım Hikmet’in şiiriydi.

    10. Dündar Kılıç (1935)

    ‘Hata yapmam, özür dilemem’ sloganıyla akıllara kazınan Dündar Kılıç, kabadayılık müesesesine İstanbul’a göç ettikleri sırada ters düştüğü ünlü kabadayı ‘Avni Çakıroğlu’nu yaralayarak adım attı. Sayısız yaralama, silah taşıma ve uyuşturucu kaçakçılığından en az 38 kere hapse girdi, çıktı. Generallerle tutuklandığı da oldu, aynı generallerle yasadışı iş yaptığı da iddia edildi. Günlerce süren işkencelerden de geçti.Trabzon’da doğan, kabadayılığı hapiste Oflu’lardan öğrenen Kılıç, kısa sürede İstanbul’un yeraltı dünyasında önemli yer edindi.

    11. İdris Özbir (Kürt İdris) (1937)

    İstanbul’a geldikten sonra 70’li yıllarda kumar, dolandırıcılık, bıçakla ve tabanca ile adam yaralama gibi suçlarla adını duyuran Kürt İdris, yeraltı dünyasının sözü geçen isimlerinden biriydi. ‘Kürt İdris’ değişik tarihlerde suç örgütü yöneticiliği yapmak, silahla tehdit, zorla senet imzalatmak, zorla para almak, Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet ve arazi mafyacılığı gibi suçlardan yargılandı.Yeraltı dünyasının baba isimlerinden Kürt İdris karaciğer kanseri’ne yenik düşerek hayatını kaybetti.

    12. Kürt Cemali (1950’ler)

    Asıl adı Cemali Coşar olan Kürt Cemali 50’li ve 60’lı yılların Ankara’sının en belalı kabadayılarından. Zamanın diğer ünlü isimlerinden Kabadayı Mehmet 1953’de yakın arkadaşı Sarı Veli’yi bir alacak verecek meselesi yüzünden öldürmekten önceden tecilli cezasıyla birlikte 15 yıl hapis cezasına mahkum olur.Kumar oynatılan bölgelerin paylaşılamamasından Kürt Cemali ve Kabadayı Mehmet’in takışmaları bitmeyince, 1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan gece Kabadayı Mehmet konuşmak ve kumar oynamak için Kürt Cemalli’yi Hergele meydanındaki kulübüne davet etti. Gecenin ilerleyen saatlerinde aralarında çıkan çatışma sonucu Kürt Cemali vurularak öldürüldü. (Bir rivayete göre Kürt Cemali’yi vuran kişi Dündar Kılıç imiş)

    13. Çilli Burhan (1960’lar)

    Türkiye’de babalık 1960’lı yıllarda Dündar Kılıç, Çilli Burhan, Oflu Osman, Hüseyin Heybetli tarafından sahneye konulmaya başlandı. Eskiden kabadayılar saygılı, oturaklı, izzeti ve şerefine dokunulmadığında kimseye zarar vermeyen ve mahallenin otoritesi olarak kabul edilirdi.İstanbulda 1960’lı yıllarda Mafya denilince Oflular denilen Karadenizli gruplar ilk olarak akla gelirdi. Hasan Cevahiroğlu yahut Oflu Hasan lakaplı kabadayı ‘babaların babası’ unvanını kazanmıştı. Gençliğinde, Galata’da Araplar ve Lazlar arasındaki çete savaşlarında Lazlara liderlik yapıp efsanevi bir isim olmuştu.

    14. Abdo Ağa (Arap Abdullah)

    Rivayetlere göre; uzun boylu, kara kuru, sırım gibi, kafası daima tıraşlı, elmacık kemikleri çıkık, bıyıkları seyrek ve sarkık, iki kulağı da sağırdı. Yaz kış ayağında çizme, sırtında kukuletalı bir sako, belinde Trablus kuşak giyer, yeleğinde de kalın ve ağır bir altın köstek takılı dururdu. Daima silahlı dolaşır, yanından saldırma, tabanca ve usturpa, sağ çizmesinin kenarına sokulmuş söğüt yaprağı bıçak, bir elinde de sapı gümüş savatlı kamçı eksik olmazdı.

  • O kadar reklamın neticesi çıktı ortaya

    O kadar reklamın neticesi çıktı ortaya

    Etin üzerine tuz dökerken yaptığı kol hareketiyle ve çektiği videolarla adeta bir fenomen haline gelen Nusret bir anda dünya çapına yayılan şöhretin getirisinden faydalanarak New York’un Manhattan bölgesinde lokanta açıyor.

    Nusret Midtown 53’üncü Cadde’de CBS’in yanında şu anda China Grill adlı restoranın olduğu yerde eylül ayında açılacak.

  • Giriş Yasağına Türkler de Eklenecek mi?

    Giriş Yasağına Türkler de Eklenecek mi?

    Amerikan İç Güvenlik Bakanı John Kelly’nin yaptığı geçici vize yasağının kalıcı hale getirilebileceği ve listeye yeni ülkelerin eklenebileceği açıklamasının ardından, Washington kulislerinde listeye eklenecek yeni ülkelerin isimleri dolaşmaya başladı.

    Hukuk Firması “Jewell Stewart Prat” müşterilerine yönelik yaptığı duyuruda Afganistan, Kolombiya, Mısır, Lübnan, Pakistan, Kuzey Filipinler’deki bazı bölgeler, Mali ve Türkiye vatandaşı olan müşterilerine ABD’den ayrılmamaları eğer ABD dışındaysalar acilen ABD’ye geri dönüş yapmaları çağrısında bulundu.

  • Atatürk’ü öldürmenin tek yolu

    Atatürk’ü öldürmenin tek yolu

    Özellikle bayan arkadaşlardan ricamdır…
    Lütfen dikkatle okuyalım…

    11 Kasım 1938.
    Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

    Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

    15 sene sonra…
    Anıtkabir tamamlandı.
    Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

    8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

    9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

    Demem o ki..
    Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
    Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
    Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

    Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
    Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza ml . Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
    Dolayısıyla…

    10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
    Atatürk varsa, kadın vardır.
    Kadın varsa, Atatürk vardır
    Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi budur..

  • SEVGİ GÜNÜ

    SEVGİ GÜNÜ

    Sevgidir dünyayı ayakta tutan,sevgisizliktir tüm savaşlarin sebebi.

    Hani diyorlar ya,savaşlar güçlü olma,dünyaya hakim olma,daha çok daha çok kazanma hırsının sonucunda çıkar,rant kavgasından çıkar.

    Elbette bunlar savaşın sebepleri…

    Bana sorarsaniz herşeyin sebebi sevgisizlik.Eger biz çocuklarımızı yetiştirirken,yüreklerine nefret ve kin tohumlari yerine, sevgi fidanlari dikersek,kendisine sevgiyle dogrultulmuş bir çift göze, hiçbir canli kıyıp da silah doğrultamaz.

    Bunun için yolumuz cok uzun ve çetrefilli….Olsun…Bunu başarmak zorundayız.Eğer başaramazsak sadece diğer canlı türlerini değil,biz kendi kendimizi de yok edeceğiz sonunda…

    Şimdi diyeceksiniz;Dünyadaki her üç kadından birisine tecavüz edilirken,ya da şiddete maruz kalırken,pek içten görünmüyor bana sevgililer kutlamasi.Bu da başka bir bakış açısı…

    Önce sevgiye ve sevildiğimize inanmamız gerekiyor.Akşamdan sevgilimizin koynundan çikip,eve dönünce eşimizin sevgililer gününü kutlamayalım göstermelik olarak…

    Sevgililer Günü eski Roma zamanında başlamıştır. Juno Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi sayılıyordu. Ayrıca kadınlık ve evlilik tanriçasi olarak da biliniyordu. Her 15 şubatta Lupercalia Bayramı kutlanıyordu.

    Katı kurallar yüzünden birliktelik yaşayamayan genç kızlar hoşlandıkları erkeklerin isimlerini yazıp kavanoza atıyorlardı. Genç erkekler kavanozdan bir isim çekerek, bayram eğlenceleri boyunca o kızla birlikte oluyorlardı. Birbirine aşik olan çiftler bayram sonunda evleniyorlardı.

    Roma Imparatoru 2. Claudius savaşacak asker bulamadığı için evlilikleri yasakladı ama papaz Aziz Valentine ve Papaz Aziz Marius gizlice gençleri evlendirdikleri icin çok kizan Imparator Aziz Valentine’i cezalandırıp sopa ile döverek ölüme mahkum etti. M.S 270 yılının 14 şubatında Hristiyan şehitliğine gömüldü.

    Başka bir efsaneye göre de Aziz Valentine Hristiyanliği seçtiği ve vazgeçmediği için öldürülmüştür.

    Papa Gelasius 496 yılının 14 şubatında Aziz Valentin’i onurlandirmak icin Aziz Valentine günü olarak belirlemiştir.

    Amerika’da 1800 lu yillardan sonra Esther Howland ‘in ilk Sevgililer Günü kartı yollamasıyla toplumsal bir olay olarak pek çok insan tarafindan kutlanmaya başlanmıştır.

    Olayın ticari yönü çok gelişmiş olup, insanlar birbirleriyle yarışırcasına en pahalı hediyeyi alma yoluna gitmişlerdir.

    Bu olay Hristiyan kökenli olduğu için Müslüman ülkelerde fazla rağbet görmemiştir. Hatta Suudi Arabistan’da kutlama etkinlikleri ve kullanılan ürünler resmen yasaklanmıştır.

    Gelin biz buna Sevgililer Günü yerine,Sevgi Günü diyelim mi!

    Önce kendimizi sevmekle başlayalim işe…Sonra sırayla,çocuklarimizi,annemizi,babamızı,kardeslerimizi,arkadaslarımızı,konu-komşumuzu…

    Sabah gözümüzü açtığımızda sevmek için sebep arayalım…

    Ben öyle yapıyorum;önce hatalarıyla-kusurlarıyla hiçbir ayrım yapmadan insanları seviyorum.

    Sonra dağı,taşı,kurdu,kuşu seviyorum…Yaratılan herşeyi seviyorum yaratandan ötürü…

    Çok zor değil inanın,sadece bir gün yerine,hemen şimdi kalkın yerinizden,bir küçük çiçek alın arkadaşınıza uğrayıp,”Seni seviyorum”deyin…

    Yaşlı bir komşunuza,bir kase çorba yapın,çalın kapısını”Seni seviyorum”deyin…

    Birgün huzur evine uğrayin,dans edin yaşlılarla…Dansederken kulağına eğilip”seni seviyorum”deyin…

    Ansızın Çocuk Esirgeme Kurumuna gidip,oradaki çocukların saçını okşarken”seni seviyorum”deyin…

    Başka birgün hayvan barınaklarına uğrayıp,oradaki hayvanlara yardım edin;”seni seviyorum”deyin…

    Bir başka zaman acil servislere uğrayın,oradaki ölüm korkusuyla kıvranan insanların elini tutup,kuruyan dudaklarına bir yudum su verip,”seni seviyorum”deyin….

    Emin olun siz verdikce sevginiz çoğalacaktır…Sevgi dolu insanlar da çoğalacaktır.En güzel hediye pahalı hediye değildir;hiç karşılık beklemeden verilen sevgidir bence…

    Kizimin arkadaşına söylerken duyduğum bir söz beni dünyanin en mutlu insanı yapmıştı.”Annemin yüreğindeki sevgi tüm dünyaya yeter”…Bundan daha guzel hediye olabilir mi insana…Hayatımda hiç unutamadığım en güzel “Sevgililer Günü” hediyesiydi…

    Daha mutlu ve yaşanasi bir dünya için sevelim,sevilelim,sevdiklerimizin kıymetini bilelim…

    Sevgi Gününüz kutlu olsun,yüreğiniz sevgiyle dolsun…

  • FEYM GURUBU  MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 13 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 13 Şubat 2017 )

    1.. Ermeni Radyosu web sitesinde ve Tert.am’ de yer alan haberin başlığı : “ Seçim 2017 : Yeni Politik blok anlaşması imzalandı.” Haberin Özeti : “ Eski bakanlardan DİB Raffi Hovhannisyan ve Savunma Bakanı Seyran Ohanyan önümüzdeki seçim için gayretlerini birleştirme konusunda politik bir anlaşma yaptılar… Blok, ayrıca daha küçük partileri de kapsıyor. Birleşmenin hedefi, gelecek seçimlerden sonra güçlü bir hükümet kurarak müşterek programları uygulamak….” (Not: 25 Yıl önce bağımsızlığına kavuşan Ermenistan yöneticileri, parlamenter sistem ve koalisyon konusunda bizim pek çok politikacının önüne geçmiş durumda, o.t.)
    2. Tert.am’ de yer alan habere göre, İstanbul’ lu Ermeni asıllı müzik sanatkarının ud’ u 10.000 dolara satışa çıkarıldı. 1875 Yılında Istanbul’ da doğan ve 1933 yılında hayatını kaybeden Keheaian’ a ait ud için yayımlanmış olan satış ilanında Ermenice ve Osmanlı Türkçesi ile bir sertifika da yer alıyor.
    3. Ermeni Radyosu web sitesinde ve Tert.am’ de yer alan habere göre, Alman Mahkemesi, Ermeni <sözde> soykırımının tanınması karşıtı kampanyalar düzenleyen ve iki Türk işadamı ile iki avukatın Köln’ de kurduğu Alman Demokratları Birliği partisini kapattı.
    4. Ermeni Radyosu web sitesinde yer alan habere göre, Uluslar arası Af Örgütü Azerbaycan yetkililerinden işkenceye ve kötü muameleye tabi tutulması tehlikesi bulunan blogcu Lapshin’ i serbest bırakmasını istedi.
    5. Armenpress’ te yer alan haberde, Ermenistan kişisel kullanım amaçlı ürünlerin ithalini kolaylaştırıyor. Devlet Gelirler Komitesi, 13 Şubat’ tan itibaren uygulanmak üzere gümrük vergisi sistemini başlattı. Yeni sistemin amacı otomasyon ve gümrük usullerinin kolaylaştırılması….
    7. Fresnobee.com, 2 nci Dünya Savaşında enterne edilen Amerikalı Japonlar, 75 yıl sonra tarihin tekrarlanmamasını ümit ediyorlar. Haberin Özeti : “ Saburo Masada Fresno Toplama Merkezi’ ne ailesi ile birlikte götürüldüğünde 12 yaşında idi…ABD Hükümeti on binlerce kişiyi enterne etti. Bunların suçu Japonya’ dan gelen göçmenler olmaları ve ABD’ nin Japonya ile savaş halinde olması idi….Bugün ABD dünya çapında terörle savaşıyor. Amerikan halkının bir kısmı yeni bir düşman düşünüyor- Müslümanlar… Trump yönetiminin ilk uygulama emirlerinden birisi halkının çoğu Müslüman olan yedi ülke vatandaşlarının ABD’ ye girişlerini yasaklamak oldu. Bu emir şimdi yargıda… “
    8. Armenpress’ te yer alan haberde, Ermenistan Cumhurbaşkanı’ nın Suriye’ de ihtiyaç sahiplerine 40 ton yardım malzemesi gönderileceğini söylediği bildiriliyor…
    9. Massispost.com’ da yer alan habere göre , Paris Belediye Başkanı, Garo Paylan’ı Şehir Madalyası ile ödüllendirecek. Habere göre; Ermeni Kuruluşları Koordinasyon Komitesi’ nin yıllık akşam yemeğinde Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, dünya çapında tehdit altındaki Ermeni dostlarına olan desteğini tekrarladı. Ayrıca, Belediye Başkanı, Garo Paylan’ a Paris Şehir Madalyası vermeyi düşündüğünü belirtti.. ( Not : Daha once belirttiğimiz gibi, dünya çapında bir Ermeni kahraman yaratılmaya çalışılıyor, o.t.)
  • HARİS’DE, SİYASETİ DE ÇÖKER

    HARİS’DE, SİYASETİ DE ÇÖKER

    20 Şubat’ta Cenevre’de düzenlenecek Suriye toplantısı hazırlıkları sürüyor.
    Görüşmelerin bir ulusal birlik hükümeti içerisine muhalefetin çeşitli kesimlerinin dahil edilmesi halinde başarıya ulaşabileceği öngörülüyor.
    O yüzden görüşmelerde, Kürtler de dahil olmak üzere çözümden yana tüm siyasi güçlerin temsil edilmesi talep ediliyor.
    Krizin çözümünde Rusya, Türkiye, İran ve Ürdün’ün çabasıyla oluşturulan mevcut durumun, eskisinden daha uygun olduğuna ilişkin açıklamalar umud veriyor…
     
    Suriye Arap Cumhuriyetini ortadan kaldırmak ya da ona yeni bir uzlaşma dayatmak isteyen Batı’nın sağlayacağı yarar çoktan ortadan kalkmıştır.
    Çünkü Suudi Vahabizmi ile Batı’nın doğaya aykırı ittifakı çıkmaza varmış,
    Vahabiliğin yayılmasıyla İslamcı Cihad’ın Batı’da yaratacağı sorunlar yaşanarak anlaşılmıştır.
    Suriye hükümetinin yerine hangi hükümet gelirse gelsin, Washington kadar Moskova için de bugünden daha kötü bir durum olacaktır.
    Şimdi uluslararası İslamcı Cihad terörünü lağvetmek ama önce bunu besleyen siyasi ideolojiyi de ortadan kaldırmanın zamanıdır… 
     
    *
    Üstelik Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu, artık ülkenin Kuzeydoğusu hariç her yerde kaybettiği toprakları geri alıyor.
    Ve eğer muhalefet rejimi devirmekten vazgeçmeyi kabul ederse muhtemelen ulusal planda da bunu başarabileceği bir konumda bulunuyor…
    Nitekim Suriye Ordusu’nun, Rusya-İran-Hizbullah ve Türkiye desteğiyle Halep’i terörist unsurlardan arındırması,
    Türkiye ve El Nusra ittifakının yenilgiyi kabul edip şehri terk etmesi bir dönüm noktası olmuştur.
    Ardından Rusya, Astana süreciyle Suriye savaşında inisiyatifi ele geçirmiş,
    Suriye’de örgütlerin savaşı sona ererken devletlerin çatışma ve savaşı başlamıştır…
     
    *
    Geçen sürede Suriye’deki savaşı kışkırtma tavrını uzun süre gizli tutmayı başaramaması,
    BM’nin Suriye konusunda bütün güvenilirliğini yitirmesine yol açmıştır
    O yüzden bu Cenevre Toplantısı da diğerleri gibi BM nezaretinde görünmesine rağmen daha çok bir ABD-Rusya mutabakatı olarak tertipleniyor…
     
    *
    Görüşmelerin öncesinde Türkiye iktidarının Vahabizm ile doğrudan ilişkisi dışındaki pozisyonunu ve Kürtlerin durumunu şöyle bir gözden geçirmek gerekiyor…
    Ne yazık ki, iktidar “Yurtta Barış, Cihanda Barış” ilkesinden savrulmuştur
    Bir süredir istikrarı ve birliği için tehdit olarak gördüğü Suriye Kürt Demokratik Birliği Partisi’nin (PYD) durdurulması yönünde çağrılarda bulunuyor.
    Batı Koalisyonu ise Suriye’de IŞİD ile mücadelesinde PYD’i vekil konumuna getirdiği için bu çağrılara aldırmıyor…
     
    *
    Hükümet, Vahabi İslamcılık saplantısı bir yana, Suriye’de bunca zamandır sürdürdüğü politikaların neticesinde istikrarın bozulacağı düşüncesiyle,
    Doğrudan “Fırat Kalkanı” operasyonuyla İŞİD’e ve ardından el-Nusra Cephesine savaş açmıştır.
    Ama ABD’nin Suriye’de Kürtleri desteklemesine ve silahlandırmasına yine de engel olamamıştır.
     
    *
    ABD’den önce Rusya ve İran da Kürtlerin Suriye-Türk sınır alanında genişlemesi pahasına, Suriye’de bulundukları alanları teröristlerden temizlemeye yetkilendirmiş,
    Bir süre sonra Suriye rejimine rakip görmedikleri Kürtlerin Batılılar tarafından desteklenmesi ve silahlandırılmasına da rıza göstermişlerdir…
    Ankara, sınırları dibinde bir Kürt bölgesi kurulmakta olmasını doğrudan güvenliği ve istikrarına tehdit olarak algılayınca;
    Bizzat Suriye’nin  kendi güvenliği için izlediği yola başvurmuş, Rusya- İran ile koalisyon oluşturmuş,Suriye muhalefetine verdiği desteği de azaltmıştır…
     
    *
    İran  başlıca bölgesel güce dönüşmek için yalnızca bölgesel çatışma içinde değil Suriye rejimini de koruyarak Türkiye’yi zayıflatma hedefindedir.
    Türkiye’ye ve  NATO müttefiklerine yöneltebilecekleri olası tehditlere rağmen Kürtlerin arkasında duruyor.
    O halde bu konuda İran zımnen ABD’yi destekliyor!
     
    *
    İran, ABD Başkanı D.Trump  yönetiminin stratejik olarak önünü açmayı öngörerek kendi stratejisini değiştirme taahhüdünde bulunuyor.
    Fakat yeni önlemlerin alınması için henüz erken olması, IŞİD ve el-Nusra Cephesi’nin tehditlerinin sürmesi nedeniyle Kürtler hâlâ Rusya ve ABD’nin desteğini alıyor…
    Artık İran; Türkiye’yi Irak, Suriye ve Lübnan’da uzak tutuyor, böylece bölgede daha rahat nufuz sağlıyor.
    Halbuki Ankara, kendisini gösterebilmek için bölgedeki nüfuzunu daha da artırmaya çalışmak zorundadır.
     
    *
    Kuşkusuz Türkiye iktidarı, barışçıl ayaklanmanın silahlı bir kalkışmaya dönüşmesinden bu yana Suriye kriziyle mücadelede bir dizi hatalar yapmıştır.
    Şimdi bu hataları aynı anda çözmeye çalışıyor.
    Kendi topraklarında, Suriye ve Irak’ta bulunan İŞİD gibi terör örgütleri üzerinde operasyonlar yürütüyor.
    Batı’dan PYD’yi desteklemeyi durdurmasını ve Suriye’de Rusya ve İran ile pragmatik çözümlere ulaşılmasını iknaya çalışıyor.
     
    *
    Ama Rusya; Astana görüşmelerinde kendisi için hayati hedeflere ulaşmayı esas almış, bu konuda önemli mesafeler katetmiştir.
    1-Türkiye’deki iktidarın, Suriye’de terörün sponsor ve savunucusu olduğu konumu ispatlanmıştır.
    2-Rusya, Türkiye’nin desteklediği grupları bizzat Türkiye eliyle hizaya getirirken, onları birlikte Suriye rejimi ile bir masaya oturtmuş, bu suretle başta Türkiye olmak üzere bağlı terörist çetelere Esad ve rejiminin meşruiyetini kabul ettirmiştir.
    3- Suriye’de Sünni El Nusra ve Ahrar-u Şam gibi terör grupları arasında ciddi çatışma ve çelişki yaratmış,
    4- Türkiye’nin siyaseti ve müzakere gücünü zayıflatarak, Türk hükümetini her an patlayacak ve hatalarının ceremesini yüklenecek bir psikolojiye oturtmuştur.
     
    *
    Rusya’nın, Suriye’de Esad-İran ve Hizbullah eksenli geliştirdiği siyasi askeri pozisyon, Kürtler açısından da hayatiyet arzediyor.
    Rusya, Kürtleri kendi politik çıkarları ve hedefleri açısından bu bloka dahil etmek istiyor.
    Çünkü Kürtleri yanına almadan Suriye’de ve Doğu Akdeniz kıyısında elde ettiği stratejik çıkarlarını koruyamayacağını düşünüyor.
    Ancak Kürtlere Suriye zemininde kültürel ve folklorik hakların ötesinde başka bir statü öngörmüyor.
    Doğrusu Rusya sahada çıkarları ve müttefikleri arasında bir sıkışma yaşıyor.
     
    *
    Nitekim Cenevre görüşmelerinin arifesinde, Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov;
    Ortadoğu’daki durumu istikrara kavuşturmak açısından Kürt sorununun kilit öneme sahip olduğunu belirterek,
    Rusya’nın Suriye’deki hükümetle Kürtler arasındaki görüşmelere aracılık ettiğini söylüyor.
     
    *
    Türkiye hükümeti izlediği siyaseti değiştirmiş olsa da hedeflerini  değiştirmemiştir.
    Örgütlere destek vererek ulaşamadığı hedeflerine, devletlere büyük ödünler vererek sağlamaya yönelmiştir.
    Bu politikaların sahada çok büyük çatışmaları ve yıkımları beraberinde getireceğinden şüphe yoktur.
     
    *
    En iyi zırh, hedeften uzak durmaktır…
    Ama, Ooo! Hayır, Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, Hayır!
    Bakınız, Bahreyn’de Uluslararası Barış Enstitüsü Konferansı’nda konuşuyor.
    “Tüm İslam aleminin geleceği için birlikte hareket etme zamanı gelmiştir.
    Terörle mücadele konusunda üzerimize düşeni yapıyoruz.
    Fırat Kalkanı Harekatı’yla İŞİD ve YPG’nin bir bölümünü sınırlarımızdan uzaklaştırdık.
    El-Bab’ı da İŞİD’ ten temizledikten sonra, sırada Münbiç ve Rakka var.
    Hedef, terörden arındırılmış güvenli bölgedir”diyor…
     
    14.2.2017
  • Baskı, Korku, Zulüm, Ancak “HAYIR”ları çoğaltır…

    Baskı, Korku, Zulüm, Ancak “HAYIR”ları çoğaltır…

    Henüz işin başındayız…

    Referandum seçim çalışmaları henüz başlamadı…

    Ama baskı, tehdit, şantaj çarkı dönmeye başladı…

    “HAYIR” diyen onurlu çalışanlarımız işten atılıyor, sendika başkanlarımız silahlı saldırıya uğruyor…

    Yazılarımız, makalelerimiz savcılıklara şikâyet ediliyor…

    Çünkü yapılan anketlerde “HAYIR”lar yüzde 56, “Evet”ler yüzde 37 çıkıyor…

    Bunu bizzat Meral Akşener açıkladı…

    Partisinden ihraç edilen Başkan Adayı, ‘Milli iradenin önemi’ konferansına katılmak üzere Çanakkale’ye giderken Tekirdağ’da mola verdi. Bir restoranda Akşener, kalabalık bir partili topluluğuna Anayasa referandumuyla ilgili değerlendirmelerde bulunurken, bu rakamları açıkladı.

    Daha sonra da Çanakkale’ye hareket etti.

    Ne var ki toplantının yapılacağı otelin sahibi, toplantı salonunun kullanımına izin vermeyeceğini yetkililere bildirdi. Arkasından da salonun elektrikleri kesildi.

    Meral Akşener’i dinlemeye gelenler cep telefonlarının ışıklarıyla salonu aydınlatmaya çalıştılar. Toplantı iptal edilmedi ve konuşma yapıldı…

    Belli ki otel sahibi baskı altındaydı ya da birilerinden korkuyor, çekiniyordu…

    Aynı engelleme Kocaeli’de CHP’nin de başına geldi. Çayırova ve Darıca belediyeleri, CHP’nin referandumla ilgili toplantılar düzenleyeceği belediyeye ait salonları kapattı. Elektrik olmadığını belirterek, salon tahsisini iptal edildi…

    Toplantılar başka mekânlarda yapıldı…

    Anketlerde “HAYIR”ların önde gitmesi, anlaşılan, AKP’lileri hayli telaşlandırmışa, korkutmuşa benziyor… Sadece AKP’lileri mi? Medya patronları da tedirgin…

    Yine vergi denetimlerinden, başlarına gelecek çeşitli felaketlerden, baskılardan korkuyorlar ve halka, vatana karşı sorumluluklarını yerine getirmiyorlar…

    Bu nedenle, Doğan Medya grubu, 16 Nisan’da yapılacak olan referandumda ‘Hayır’ diyeceğini sosyal medya hesabı üzerinden açıklayan haber spikeri İrfan Değirmenci’nin işine son verdi.

    Ne demişti Değirmenci?

     “Bilim insanını, sanatçıyı, yazarı, çizeri, öğrenciyi, işçiyi, çiftçiyi, madenciyi, gazeteciyi, itaat etmeyen herkesi düşman bilene #Hayır!”

    Ben de söylüyorum: “HAYIR.” “HAYIR.”

    Hem de binlerce kez hayır…

    Kanal D, Gerekçe olarak da TV spikerinin “Tarafsızlık ilkesini ihlal ettiği”ni ileri sürdü… Aynı olay, bir TV programında “Başkanlık eleştirisi yapan ve seçimlerde ‘HAYIR’ oyu kullanacağını” söyleyen Posta Yazarı Hakan Çelenk’in de başına geldi ve işten kovuldu…

    O da aynı medya gurubunun köşe yazarıydı…

    Yani işin özeti, Doğan grubunda “HAYIR” kıyımı başlatılmış oldu…

    Ne var ki bu kıyım tek taraflı işlemekte…

    Doğan Medya grubunda adaletin kılıcı tek taraflı kesmekte…

    Çünkü referandumda  “Evet” oyu kullanacağını açıklayan Fatih Çekirge’ye henüz bir ceza verilmedi… Oysa o da, 30 Ocak tarihli Hürriyet’teki “Madem sordunuz, ben de oyumu açıklıyorum, çünkü…” başlıklı yazısında, referandumda “Evet” kullanacağını ilan etmişti…

    “Evet” diyene bir yaptırım yok…

    Öyle anlaşılıyor ki “Çaresizlik bataklığı”nda kıvranan AKP, seçim yaklaştıkça bu Hitler yöntemlerini yoğunlaştıracak…

    Bu durumda Atatürkçülere bir görev düşüyor: Parti, grup, dernek, sendika falan filan demeden birleşip, bütünleşmek…

    Haksızlığa, hukuksuzluğa direnmek, direnmek…

    Ve sadece toplantılarda boş laflarla, bilinen şeylerle vakit öldürmek yerine ÇÖZÜM üretmek… Bu yobaz, gerici güruhun saldırılarını nasıl boşa düşürebiliriz, nasıl etkisiz hale getirebiliriz, “Korku İmparatorluğu’nun zulmünden halkımızı nasıl koruyabiliriz” diye önlemler almak…

    Bunun bir tek yolu ve yöntemi var: Halkın arasına karışmak, bu anayasa değişikliği ve Başkanlık sistemi ile milletimizi ne gibi felaketlerin beklediğini basit, yalın bir dille onlara anlatmak…

    Yani düşünceyi eyleme dönüştürmek…

    Bu referandum ortamında, bu rejim değişikliğine gidilen yolda, her vatanseveri bir görev daha bekliyor: Bu görev, Ata’mızın bize söylediği “Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmek üzere,  içinde bulunacağımız vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeden vazifeye” atılmaktır…

    “Bu imkân ve şerait çok namüsait mahiyette de olsa, birinci vazifemiz Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmak” olacaktır…

    Bunun için yurtsever, aydın her Türk vatandaşı kendisine bir hedef seçmelidir.

    Bu hedef, gerçekleri ve olacakları anlatıp, en az iki vatandaşımızı “HAYIR” oyu kullanmaya ikna etmektir…

  • Terörden arındırılmış,güvenli bölge için…

    Terörden arındırılmış,güvenli bölge için…

    “Fırat Kalkanı Operasyonu” ile Suriye’de El Bab’daki IŞİD’a büyük darbe indirildi. TSK’nın bu başarısını takdirle karşılıyoruz. Sınır güvenliğimiz ve terör tehdidine karşı başlatılan bu harekâtın kapsamının daha da genişleyebileceği ifade ediliyor. Hedef, terörden arındırılmış tam güvenli bölgenin oluşmasıdır.
    Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan, konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada masaya bir plan koyduklarını, müttefikimiz Amerika ile de oturup konuşarak, bu planın uygulanmasına çalışacaklarını söyledi. Erdoğan “Suriye’nin kuzeyindeki 4-5 bin kilometrekarelik alanda yerli halkın yaşayacağı, milli ordu kuracağı güvenli bir bölgenin oluşturulmasına çalışıyoruz” dedi.
    Cumhurbaşkanı’nın “El Bab’dan sonra da durmak yok. Bundan sonra da Münbiç ve Rakka var. Nihai hedef El Bab değil, bölgenin tamamen DEİŞ’ten temizlenmesidir” sözleri de dikkat çekti.
    Biz, bu noktaya kadar itiraz etmiyoruz ve yapılanları da doğru buluyoruz. Geçmişte yazdığımız yazılarda da bunları yazdık.
    Ancak, Suriye’de bizim için asıl tehlike PYD ve onun silahlı gücü YPG’dir.
    Sorun, sadece IŞİD’ın temizlenmesi ise söyleyecek fazla bir şey bulamıyoruz.
    PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG yapılanması ne olacak? Bu yapılanma ayakta kaldığı süre içinde PKK terörü de sona ermez. Amerika’nın, Batı’nın ve Rusya’nın desteklediği bu terör örgütü giderek güç kazanıyor ve Suriye’de yer ediniyor.
    Bugüne kadar PYD konusunda bütün ısrarlarımıza ve beklentilerimize rağmen Amerika halen bu terör örgütüne silah yardımı yapıyor. TSK’nın envanterinde olmayan silahlar bile YPG güçlerince kullanılıyor. Bu silahlar aynı zamanda PKK’lıların da eline geçiyor.
    Müttefikimiz Amerika, tüm tepkilerimize rağmen PYD’lilere şimdi de zırhlı araçlar vermeye başladı. PYD’nin elindeki tanklar ve ağır silahlar da daha önce Amerika tarafından bu örgüte verilmişti.

    Şimdi Rusya da hem PKK, hem Suriye uzantısı YPG için “Bizim terör listemizde değiller” diyor.
    Suriye’de terörden arındırılmış güvenli bölgenin oluşması için PYD’nin de kontrol altına alınması gerekiyor. Bu nasıl olacak? Olmadığı takdirde güvenli bölgenin oluşması mümkün mü?
    Son gelen haberler, hiç de iç açıcı değil. El Bab’ta büyük başarı kazanan Mehmetçiğin daha da ilerlemesinin önünü kesebilmek için PYD güçlerinin Membiç’in etrafında kilometrelerce hendek kazmaya başladığı söyleniyor.
    PYD/PKK terörist güçlerin arasında yabancı savaşçıların da bulunduğuna dair bilgiler geliyor.
    Sıkıntı şurada:
    PYD/YPG güçlerine Amerika, Batı ve Rusya destek verdiği sürece bu örgütle yapacağımız mücadelede destekçilerini karşımıza almış olmayacak mıyız?
    Bu adımı nasıl atacağız?
    “Fırat Kalkanı” ile başlayan operasyonlarda Amerika daha önce yaptığı uyarıda “20 kilometreden ileri gitmeyin ve PYD’ye dokunmayın” demişti.
    Bizim için en büyük engel ve tehlike şu anda PYD olarak görünüyor.
    Daha önceden de yazdığımız ve Ortadoğu uzmanlarınca da dile getirildiği gibi, “PYD yok edilmeden PKK terörü bitmez” görüşü bu noktada karşımıza çıkıyor.
    Dikkat edilecek olursa terör örgütü PKK’nın siyasi uzantıları HDP’li milletvekillerinin çoğu “Biz sırtımızı PYD’ ye dayadık” diyerek bugün gelinen noktaya işaret ederek meydan okumaya kalkmadılar mı?
    CIA Başkanı Pompeo’nun Ankara ziyaretinde de PKK/PYD konusunda Türkiye kaygılarını dile getiren bilgi ve belgeleri verilen brifingde bir kez daha dile getirmişti. Önemli olan Amerika’nın IŞİD’a olduğu kadar PYD konusuna da yaklaşımının ne olacağıdır.
    Rakka Harekâtı olur mu?
    Bunun çok büyük bir risk taşıdığı ortada. ABD, Rusya ve Esad rejimi ile ittifak kurmadan böyle bir harekâtın çok pahalıya mal olabileceği ve büyük kayıplar verebileceğimize de dikkat çekiliyor. Kaldı ki, böyle bir harekâttan da sonuç alamayacağımız ifade ediliyor.

  • Bana Terörist, FETÖ cü Kandil’ci diyenin…

    Bana Terörist, FETÖ cü Kandil’ci diyenin…

    Bu kadar da olmaz ya…

    Efendim, bölücü terör örgütü hayır diyormuş.

    Şu anda Kandil’de olanlarla hareket edenler, onların uzantılarıyla (!) hareket edenler hayır diyormuş.

    16 Nisan 15 Temmuz’un bir cevabı olacakmış.

     Hayır diyenlerin konumu, 15 Temmuz’un yanında yer almak” olacakmış.

    Sayın dünya liderimiz böyle diyor.

    Sonra da şöyle konuşuyor,

    “Benim milletim o Kandil’dekilerle birlikte 248 şehidimi, 2 bin 193 gazimi; öldürenler yaralayanlar var, onlarla birlikte hareket etmeyecektir. 16 Nisan’da evet diyerek gereken cevabı verecektir.

    Önce sayın dünya liderine sorayım.

    248 şehit,2 bin 193 gazi nasıl senin olabilir?

    Böyle demekle ne demek istiyorsun açıklamanı isterim.

    Yani onlar senin ana kuzuların, Güneydoğu ve Fırat Kalkanında şehit olanlar birer kelle mi?

    Çünkü seneler önce öyle demiştin.

    Ahmet Hakan 2007 de Erdoğan neden “Sayın Öcalan” dedi? Başlıklı yazısında o sözleri mazur göstermek için elinden geleni yapmış onu anlarım ama ben seni anlayamadım…

    Ve çok ağrıma gittiğinden unutamadım, kusura bakma…

    Yıllar geçti cumhurun başı oldun, nereden nereye değil mi?

    Bu vakte kadar sabırla yürüdün yolunda, ideolojinde gerçek bir lidersin takdir ediyorum.

    Keşke çağın gerisine değil de ilerisine taşıyabilseydin bu güzelim ülkeyi.

    İşte o zaman belki gerçek bir dünya lideri olabilirdin.

    Medeniyetle, ilimle nedir bu kavgan?

    Neden ayırım yapıyorsun?

    Neden 80 milyonun cumhurbaşkanı olmuyorsun?

    Ülkeyi yangın yerine çevirdin.

    Analar ağlıyor, karalar bağlıyor.

    İçimizi, dışımızı düşman sarmış.

    Dünyada itibarımız kalmamış.

    Ve 7 düvel yine aç kurtlar gibi ülkeyi paramparça yapmak için pusuda bekliyor.

    Senin de dört bir yanını yağcılar, rantçılar almış,

    Hiç birisi gerçekleri görmüyor veya sana söylemiyor.

    Ha,  11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül nasılsa üstü kapalı uyarı yapmış.

    Twitter adresinden yazısında şöyle diyor.“Seçim kampanyaları sırasında retorik temelde bir popülizm normal karşılanabilir ve tolere edilebilir. Ancak, Makamı üstlenmenin bedeli sorumlu bir şekilde ve ferasetle hareket etmektir. Aksi takdirde, bir yandan ülkenin itibar kaybına yol açarken diğer yandan insanları acıya ve yıkıma sürüklersiniz. ABD, son Başkanlık kararlarıyla sadece kendi mirasını görmezden gelmekle kalmıyor; aynı zamanda demokrasi, insan hakları ve serbest ticaret gibi kendi öz değerlerini de yok sayıyor”.

    Demek ki bir bildiği var ve ileriyi görüyor.

    Ne de olsa İngiltere’de Exeter Üniversitesinde okudu.

    Neyse sözü fazla uzatmak istemiyorum.

    Diyorsun ki;

    Şu anda ben halkımızın cumhurbaşkanlığı sistemini tam olarak anlama dönemine geldiğine ihtimal vermiyorum. Bunu tam olarak anlatmamız lazım. Ben bu konuda halkımızın hassasiyetine inanıyorum.

    Doğrudur.

    Halkın bir bölümü anlamadı.

    Kapalı kapılar ardında hazırlanan, Mecliste olanları takip edemeyen, yandaş basının yazmadığı, televizyonların anlatmadığı sır gibi saklanan, bazen çok iyi bir şeymiş gibi anlatılan Anayasa değişikliğini nerden bilsinler?

    Okuma düzeyi zayıf olan Anayasa nedir bilebilir mi?

    Buna rağmen her gün gelen şehit haberleri, yoksulluk, işsizlik ve yasaklar canlarına yetmiş ki büyük çoğunluğu seni sevmelerine rağmen düşünür olmuş.

    Yani EVET çantada keklik değil.

    Ben HAYIR diyeceğim.

    Babadan olma, anadan doğma Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı bir kadınım.

    Ve bana terörist, FETÖ cü Kandil’ci diyenin de alnını karışlarım.

    Ülkemi seviyorum.

    Ne ülkemi satarım ne de ülkümü.

    Şimdi düşmana karşı el ele verme, birlik olma günüdür.

    Gerekirse elbette bir karış toprağımız için ölünür.

    Ve gerekirse yanlışlardan da dönülür.

    Bu büyük bir erdemdir…

    Tünay Süer

    13 Şubat 2017

  • HAYIR,HAYIR,HAYIR!…

    HAYIR,HAYIR,HAYIR!…

    Neden Hayır diyorum,

    Ben Osmanlı topraklarından doğmuş Cumhuriyet Kadınıyım..
    Bir adım var benim,Dünyada ilk seçme ve seçilme hakkını atam verdi bana Türkiye Laik Cumhuriyeti kurulduktan sonra..
    Medeni fikirlerin içinden doğan medeniyeti yaşarken,modern yaşamayı öğrenen ben,şimdi kalkıp bir tek kişinin tüm toplumu her şeyi ben bilirim,benim dediğim olur gafletine katılamam.
    Aklım ve beynim buna karşı dururken hislerimin aklımın aksi doğrultusunda olmasını,zaten ne akıl ne mantık kabul eder.
    Hayır diyorum çünkü her bireysel özgürlük her toplumsal özgürlüğün bireyselliğidir.
    Hayır diyorum zira alışagelmiş kısmı özgürlükler olsa bile ve bu bile bana yetmiyorsa daha daha ileri gitmek muasır çağdaşlığa erişmek varken,bu medeniyetleri elimin tersiyle itemem.
    Hayır diyorum,
    en büyük aşkım vatanımsa eğer bu benim ülkümse,egemenlik milletiminse eğer,benim ne işim olur evet mağlubiyetiyle..
    Tek egemenlikse evet ben hayır diyorum,sevmediğin bir kişiye seni sevmiyorum hayır diyebileceğin kadar eminsen..
    Hayır diyorum ne bana ne de aileme hükmedemezsin;
    Hayır diyorum,
    Benden hiçbir üstünlüğün yok,ne benim adıma ne de başkalarının adına sen karar veremezsin..
    Yürütemezsin,Yasatamazsın,Yargılayamazsın..
    Demokrasi içinde bunların adları var sen hepsi olamazsın..
    Bir koltukta üç karpuz olunmaz,olmaz..
    Hayır diyorum senden karpuz bile olmaz..
    Hayır,Hayır,Hayır..
    Refhan İrtem
  • Tarihi yalan çoktü, Milosoviç aklandı / Kozinoğlu ile Miloşeviç’in ölüm nedeni aynı!

    Tarihi yalan çoktü, Milosoviç aklandı / Kozinoğlu ile Miloşeviç’in ölüm nedeni aynı!

    Ali Gharajehlou [[email protected]]
    Tarihi yalan çöktü Miloseviç aklandı!

    Yugoslavya’nın son başkanı olan Slobadan Miloseviç’in tutuklu bulunduğu hücrede ölümünden 10 yıl sonra kararını açıklayan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Miloseviç’in savaş suçlusu olduğuna dair yeterli kanıt olmadığına hükmetti.

    Yugoslavya’nın son başkanı olan Slobadan Miloseviç’in tutuklu bulunduğu hücrede ölümünden 10 yıl sonra kararını açıklayan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Miloseviç’in savaş suçlusu olduğuna dair yeterli kanıt olmadığına hükmetti.
    Mahkeme mart ayında da Miloseviç’in 1992-95 Bosna Savaşı sırasında Müslümanların ve Hırvatların etnik temizliğine ilişkin ortak plana iştirak ettiğine dair yeterli kanıt olmadığına da vurgulamış aksine bunun tersi doğru olabileceğini belirtmişti.

    PERİNÇEK’E MEKTUP YAZMIŞTI
    2001 yılında tutuklanan ve tutuklandığı süre boyunca hakkındaki iddiaların doğru olmadığını defalarca tekrarlayan Miloseviç 2002 yılında Aydınlık dergisi ve Doğu Perinçek’e gönderdiği mesajda şu ifadelere yer vermişti:
    “Sizler, dost kurumlar ve dost insanlar, yapmış olduğumuz onur mücadelesinin adının sosyalizm olduğunu en iyi bilenler, Yugoslavya gerçeğini savunmaya devam ediniz. Çünkü Yugoslavya’nın Batı tarafından parçalanması sadece bir başlangıç. Kirli elleri dünyanın bütün devrim ülkelerini yıkmak için sürekli çalışıyor. Sayın Perinçek, siz ve ben aynı davayı savunuyoruz, yani ülkelerimizi. Zaten sosyalizm de bu demek değil midir? Sosyalistler önce ülkelerini savunmak zorunda değil midir? Durmayın Sayın Perinçek, siz öyle bir ülkede bulunuyorsunuz ki, dünya o ülke sayesinde kurtulur veya yıkılır”

    BİR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ ÇALIŞMASI: SLOBODAN MİLOSEVİÇ

    Bunca dert arasında Miloseviç de nereden çıktı diye soracaklar çıkabilir. Yugoslavya ve Miloseviç özelinde yaşananların yaşamın geneli için söz konusu olduğunun altını çizmek isterim.
    Slobodan Miloseviç adı söz konusu olunca onu anımsamayanların sayısı hiç de az değildir. Anımsayanlar ise Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde özellikle Bosna’da yaşananlardan sorumlu olduğu algısına sahiptir. Bu son derece doğaldır. Gerçeğin değil de algılatılmak istenenin algılatıldığı dünyada buna benzer şeyler çokça yaşanmıştır. Bu da onlardan birisidir. Propaganda makinesi geçmişte olduğu gibi bir kez daha son derece başarılı bir iş çıkartmıştır.

    Tek kutuplu dünyanın ilk işi yutamayacağı kadar büyük yapıları sindirilebilecek lokmalara bölmek olmuştu. Kanla, canla ve Nazilere karşı saygın bir direnişle kurulmuş Yugoslavya’ya bu dünyada artık yer yoktu. Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar öne çıkartılarak Sırp-Boşnak, Boşnak-Hırvat, Hırvat-Sırp, Arnavut-Sırp, Makedon-Arnavut düşmanlıkları yaratıldı.
    Hitler faşizmine karşı savaş vermiş, yeni bir millet yaratmış Yugoslavların bu şekilde biri birine girmesi eşyanın doğasına aykırıydı. Sosyalizmin değil ama sosyalist bloğun yerle bir edildiği koşullarda ortaya çıkan psikolojik ortamda olmaz denilen oldu! Hitler’e geçit vermeyen bir halk ayrıştı, renkli devrim düzenbazlarına teslim oldu ve biri birine düşebildi.
    Bu kanlı süreçte kendisine kötü rol biçilenlerden oldu Slobodan Miloseviç. Senaryonun yazarları ve uygulayıcıları paramparça olmuş Yugoslavya manzarası karşısında ellerini ovuştururlarken, dünya kamuoyu önüne “sorumlu” sıfatıyla çıkartıldı. 2001 yılında tutuklandı, LaHey’de yargılanırken 2006 yılında son derece kuşkulu bir biçimde hücresinde ölü bulundu. “Eli kanlı bir günahkârın!” sıradan ölümü karşısında kimsenin kılını kıpırdatması gerekmezdi.

    Yugoslavya’yı yok yere bölmeye girişip, ateşe atanların görmezden gelindiği ortamda Miloseviç boy hedefi yapıldı.
    Geçtiğimiz günlerde artık adı unutulmaya yüz tutan Miloseviç’le ilgili kimi haberler yer aldı kimi gazetelerde ve internet basınında. Kim ne kadar okudu? Hangi bilgiyle irdeledi? Bu soruların yanıtını vermek güç!
    Bir kez daha anlaşıldı ki; yargılamadan hüküm giydir ve hatta belki de Miloseviç örneğinde olduğu gibi giydirdiğin hüküm üzerinden infaz et kuralı bir kez daha sorunsuzca (başarıyla) işletildi.

    Miloseviç’in tutuklanışının üzerinden 15 yıl, kuşkulu biçimde ölümünün üzerinden 10 yıl geçti. Dünya onu Yugoslavya’nın parçalanışı sürecinin eli kanlı katili olarak tanıdı. Bu nedenle de ölümünün araştırılması bile gerekmedi. Olan güzelim ülkeye, suçsuz insanlara oldu. Yıkılan bir ülkeyi, yitip giden canları geri getirmeyecek hiçbir şey!

    Emperyalist kurguyla kana bulanan, parçalanan Yugoslavya’da olanların suçu birilerinin üzerine yıkılarak “günah keçisi” yöntemi başarıyla kullanılmış oldu. Böylelikle II. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı şanlı bir direniş göstererek doğan bir milletin ortadan kaldırılması ve o milletin kurduğu bir ülkenin talan edilmesi; Srebrenika’da Hollandalı askerler gözetiminde yapılan bir katliamın üzerinin örtülmesi sağlandı.
    Suçlu diye boy hedefi yapılan, suçsuzluğu geç de olsa anlaşılan birisi üzerinden Yugoslavyalaştırma süreci tamamlanmış oldu.
    İnsanlık belleksiz ve bilinçsiz oluşunun bedelini bu kez kendisinden esirgenen özürle ödeyecek!

    Son sözü Miloseviç adına düzenlenmiş olan internet sitesindeki tümcelere bırakalım!

    “Miloseviç’i savunmak, Sırbistan’ı savunmaktır!”
    Felsefemiz : Slobodan Miloseviç her hangi bir insan değildi. Aynı zamanda Yugoslavya’da dökülen kanların toplu işlenmiş bir suç olduğu savıyla Sırp halkının üzerine yıkılmasında aracı yapıldı. Sırp halkı Miloseviç’e yöneltilen suçlamaların altından kalkmadıkça kendisini savunamayacaktır.

    Kozinoğlu ile Miloşeviç’in ölüm nedeni aynı!

    Teoman Alili

    10 Ekim.2016

    Ergenekon kumpası sırasında tutuklanan Kaşif Kozinoğlu duruşmalara çıkamadan cezaevinde hayatını kaybetmişti. MİT’teki görevleri nedeniyle çok önemli açıklamalar yapması beklenirken hayatını kaybeden Kozinoğlu bildiklerinin bir kısmını Aydınlık’a gönderdiği mektuplarla kamuoyuna duyurmayı başarmıştı. Kozinoğlu’nun ölmeden önce Aydınlık’a mektuplar yazması dikkat çekmiş ve öldürülmüş olabileceği şüphelerini arttırmıştı. Eski MİT görevlisi, 2011 yılında hayatını kaybetmiş, dönemin Adli Tıp kurumu üç ay boyunca çalışma yaptıktan sonra ölüm nedenini “iskemik kalp hastalığı” olarak açıklamıştı.

    MİLOŞEVİÇ’TE HAPİSTE ÖLMÜŞTÜ

    Kozinoğlu gibi çok önemli bir duruşma öncesinde hapishanede ölen bir başka isim de Yugoslavya eski Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç’ti. 2006 yılında Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan ‘Savaş Suçları Mahkemesi’ tarafından yargılanan ve çapraz sorgusu öncesinde hücresinde ölü bulunan Miloşeviç’in de ölüm nedeni “iskemik kalp hastalığına bağlı ani kalp krizi” olarak açıklanmıştı. Miloşeviç’in ölümü büyük tartışmalara neden olmuş yapılan otopsi sonrasında eski Yugoslav liderin yanlış ilaç nedeniyle hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Açıklamadan sonra başta Rusya olmak üzere pek çok ülke ölümün araştırılmasını istemişti.

    ‘İSKEMİK KALP HASTALIĞI’

    Uzmanlara göre bu hastalık belirti göstermeden ani kalp krizine neden olabiliyor. Bazen yoğun egzersiz veya yemek sonrası görülebileceği gibi yanlış ilaç kullanımı da bu hastalığa neden olabiliyor. Gizli şeker ve hipertansiyon durumlarında yanlış ilaç kullanımı söz konusu hastalık nedeniyle ani ölümlere neden olabiliyor. Hipertansiyon hastası olduğu bilinen Miloşeviç’in ölümünden sonra yapılan otopsisinde yanlış ilaç kullanıldığı tespit edilmişti. Benzer ölüm nedeninin Kaşif Kozinoğlu’nda da ortaya çıkması ve Kozinoğlu ailesinin ölümü şüpheli bulması soru işaretlerini arttırıyor. Bilindiği gibi Kozinoğlu, Aydınlık’a yazdığı mektuplarda Fethullah Gülen okullarında çalışanların CIA’ya bilgi sızdırdıklarını açıklamış fakat duruşmaya çıkamadan hayatını kaybetmişti. Miloşeviç’in de çapraz sorguya girebilse başta Srebrenitca olmak üzere eski Yugoslavya’da yaşanan katliamlarda BM ve CIA’nın rolü üzerine açıklamalar yapması bekleniyordu.

  • FEYM GURUBU  MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 12 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 12 Şubat 2017 )

    1..  Armenianweekly.com’ da  yer alan haberin başlığı :   “2017 Javakhk Kampı yöneticiliği için  baş vurulara  açıldı.”  Haberin Özeti : “   Doğu ABD Ermeni Yardım Derneği tarafından  düzenlenen  2017 Javakhk Kampı yöneticiliği için  baş vurulara   açıldı. Javakhk Kampı, 2012 yılında  Ermenilerin yoğun yaşadığı Gürcistan’ ın Javakhk bölgesinde tesis  edildi.  Kamp, iki hafta  süreli olup Gürcistan’ ın çeşitli yerlerine  ve  şartlar elverdiği taktirde <sözde> Batı Ermenistan’ a  (!)  gezileri kapsıyor.  Kampa  en az 18 yaşındaki diaspora   gençleri  kabul ediliyor. Kamp, değişiklik olmazsa  bu yıl 30 Temmuz’da  açılacak  ve  11 Ağustos tarihinde  sona  erecek. ….”

    1. Mirrorspectator.com’ da yer alan haberin başlığı : “ Ararat Kadınları 30 Nisan’ da Cranston’ da.” Haberin Özeti : “Dorothy Martiesian tarafından  yönetilen Providence  (Cranston  –  Rhode  Island)   Ermeni  toplumu 30 Nisan günü ‘Ararat Kadınları’  eserini  sahneye  koyuyor. Bu gösteri,  Ermeni <sözde>  soykırımının  100 üncü yılı anısına saygı  amacı ile  sahneleniyor. Eser, Judith Boyajian  tarafından  yazılmış.  Konu, Ermeni <sözde>  soykırımı sırasında  yazarın ailesinin rolüne  odaklanıyor  ve  1970’ li yıllarda  Londra’ da  karşılaşan Julie ve  William’ ın  kendileri ve aileleri arasındaki  ilişkileri  işliyor….”
    1. Tert.am’ de yer alan haberin başlığı :  “ Ruben Safrastyan –  Türkiye’ nin politikası azınlıkları ulusal  kimliklerinden  çıkarmak.”  Haberin Özeti  : “  Oryantal  Etütler  Enstitüsü Direktörü  Ruben Safrastyan, Türkiye’ deki yeni eğitim programının azınlıklarla ilgili problemleri  konusunda yaptığı konuşmada   ‘ Kemalist politikayı izleyen Türkiye,  ülkesinde yaşayan  diğer insanların  gerçeğini inkar ediyor.  Son  dönemde meydana  gelen gelişmeler toplumun ve  akademisyenlerin daha  yumuşak bir  tavır   almasına  rağmen okul kitaplarına  yansımıyor.   Bu politikadan amaç,  Türk olmayan  genç  insanların  aynı tür  haline  getirilmesi. ’  dedi…. Yeni – Osmanlıcılık  ideolojisini  destekleyen  çevreler ile  aşırı ve  ulusalcı kesimler  Türkiye’ de  giderek  güçleniyor. O çevreler  bu politikayı yalnız yurt içindekilere  değil, yurt dışındakilere  de  yöneltmektedirler….”
    1. Asbarez.com’ da yer alan haberin başlığı : “  Türk  Propaganda Filmi ‘ Osmanlı Teğmeni’   ‘Söz’  filmini  reddediyor.” Haberin Özeti : “  Açık emarelere  göre,  bir  yapımcı tarafından çevrilen   ‘Osmanlı Teğmeni’   filmi Kirk Kerkorian  tarafından finanse  edilmiş olan ‘ Söz’  filmini  reddetmek  amaçlıdır. Yazarın haberde  yer  alan  iddiaları şöyle: ‘ Her iki film  de  Osmanlı İmparatorluğu  zamanında  aşk hikayelerini konu olarak alıyor…Ancak, Osmanlı Teğmeni  filmi,   Dünya  Savaşı sırasında   Ermenilerin  karşılaştıkları düşmanlıkları  savaşın sonuçları kılıfına bağlıyor.  Söz  filmi ise  1 inci  Dünya  Savaşı sırasında Osmanlı  Türklerinin  yaptığı <sözde> soykırımını konu  olarak alıyor….Söz filminin  vizyona  girişi  için Aralık 2016 olarak ilan edilince Osmanlı Teğmeni  filmi  de  aynı tarihi  belirtti…..Söz Filmindeki  aşk  bir  Ermeni kadın ile  Amerikalı gazeteci  arasında, Osmanlı Teğmeni  filminde  de Amerikalı bir  kadın ile  bir  Osmanlı subayı arasında….
  • İngiltere Garantiler konusunda takiyye yapıyor … Prof. Dr. Ata ATUN

    İngiltere Garantiler konusunda takiyye yapıyor … Prof. Dr. Ata ATUN

    İngiltere Garantiler konusunda takiyye yapıyor

    16 Ağustos 1960 tarihinde bağımsızlığı ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasına göre söz konusu bağımsız devletin üç garantöründen bir tanesi olan İngiltere, “Güvenlik ve garantiler” konusunda açıkça takiyye yapıyor.

    İngiltere açık ve net olarak “Ben, Garantörlükten vazgeçerim ama Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında var olan haklarımdan vazgeçmem” diyor. Zaten İngiltere’nin bu koşulu, Annan Planı’nın giriş bölümünde yer alan ilk beş maddenin içinde “İngiltere’nin Egemen üsleri ve Anayasal hakları Annan Planı dışındadır” mealinde yer almaktaydı.

    Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası Kısım II, Bölüm 1 (Part II, Section 1) bakın ne diyor;

    İngiltere Hükümeti’nin hiç kimseden ve hiçbir yerden izin almasına gerek duymadan kendisine gerekli olduğu kadar kullanılabileceği yerler. Liste A (Schedule A)
    Doğan Burnu (Cape Kiti), Poyraz Burnu (Cape Greco), Limasol limanı, Trodos dağı, Olympus tepesi, Zyyi köyünün (Terazi) Kuzeyi ve Batısı, Yaila dağı, Heraklis, Mağusa Limanı, Lefkoşa Havaalanı, buralara su sağlayan isale hattı.

    İngiltere Hükümeti’nin hiç kimseden ve hiçbir yerden izin almasına gerek duymadan işi bitene kadar kullanılabileceği yerler. Liste B (Schedule B)

    Polimidya ve yanında atış alanı ve isale hattı, Larnaka’nın güneyindeki kullanılmayan havaalanı, Terazi köyünün (Zyyi) kuzeyi ve isale hattı, Mağusa’daki eski Lefkoşa yolu, Mağusa-Salamis yolunun üzeri ve batısı, Lefkoşa’nın kuzey batısında Lefkoşa-Girne yolu üzeri, Lefkoşa’da Metokia Sokağı, Larnaka’nın 5 mil güneyindeki sahil, Lefkoşa’nın batısı ve isale hattı, Mağusa’nın dışında Lefkoşa yolu üzeri.

    İngiliz Hükümetinin, Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin izni ile kullanabileceği yerler. Liste C (Schedule C)
    Aşağıda belirtilen İngiliz tesisleri ve diğer ilgili yerler.
    Trodos dağındaki, Limasol’un varoşlarındaki ve isale hattı, Baf’ta Baf burnundan 2 mil uzaktaki, Ay İrini sahilindeki, Kissousa ve Kissousa su kaynağı, Akrotit’ye su taşıyan borular ve Anoyira tüneli, Limasol’da Baf yolu üzerindeki, Mağusa’da Peloponnesu sokağındaki, Steropis sokağındaki, Gladstone sokağındaki.

    Bölüm 4
    İngiltere, kara, deniz ve hava askeri birliklerini, askeri araçlarını ve her tür askeri teçhizatını, cephanesini istediği zaman serbestçe, Kıbrıs Hükümetinden izin almadan Kıbrıs’ın herhangi bir limanı, havaalanı, yolunu ve başka olanaklarını kullanarak Ağrotur’a ve Dikelya’ya veya da ikisi arasında hareket ettirebilir. (Bölüm 4, Madde 1.a)

    İngiltere’ye ait her tür askeri uçak, Kıbrıs Hükümetinden izin almadan ve herhangi bir kısıtlama olmadan Kıbrıs hava sahası içinde uçabilir. (Bölüm 4, Madde 2)

    Bölüm 4’de tanımlanan kullanım hakları, limanlarda, rıhtımlarda, iskelelerde ve benzeri yerlerde engelsiz bir şekilde kullanımı içerecektir. (Bölüm 5) Yeterli Kıbrıslı personel olmazsa, İngiltere gerekli personel, teçhizat, makine ve benzerini getirmekte hak sahibidir. (madde 5.2)

    İngiltere’ye ait gemiler Kıbrıs limanlarına serbestçe girmek, gıda, su ve gerekli diğer malzemeleri almak hakkına sahiptir. (Bölüm 5.3)

    İngiliz hükümeti Kıbrıs toprakları üzerinde serbestçe ve iniz almadan, mevcut ve yeni elektronik sistemleri, iletişim sistemleri kurmak, işletmek ve yayın yapmak hakkına sahiptir. (Bölüm 6.1)

    İngiliz hükümeti, adadaki İngiliz hükümeti personeli ve aileleri için özel posta ve telgraf hizmeti vermek hakkına sahiptir. (Madde 6.4)

    Madem İngiliz Hükümetinin askeri olarak ada üzerinde bu hakları var ve bunların değişmesi de olanaksız, garantörlükten vazgeçmesi herhangi bir fedakarlık olmayacak. İngiltere Hükümeti, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası ile alacağını çoktan -değişemez bir şekilde- almış. Adanın tümü üzerinde, tüm hava ve deniz limanlarında her tür askeri harekat hakkına sahip bu anayasaya içeriğince. Garantör kalsa ne yazar, kalmasa ne yazar.

    Türkiye Cumhuriyeti sadece ve sadece İngiltere hükümeti hem garantörlükten, hem de benim bu yazımda bir kısmından bahsettiğim Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına ilave edilmiş A, B, C, D ve benzeri eklerde belirtilen haklarının tümünden vazgeçerse, garantileri konuşmayı kabul etmeli.
    Özetle; İngiltere’nin tek taraflı olarak garantörlükten vazgeçerim demesi gerçekte İngiltere’nin ada üzerindeki sivil ve askeri haklarının hiç birisine halel getirmiyor.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    17 Şubat 2017

  • #HAYIR

    #HAYIR

    Vatanımızın o kadar hayati öncelikleri varken bu başkanlık işi de nereden çıktı? Kimse bu soruya açık, net, mantıklı ve tatmin edici bir cevap verememektedir. Eğer başkanlığı AKP gündeme getirseydi, kendi seçmeninin bile “Şimdi bunun sırası mı?” diyeceğini duyar gibiyim.

    Sonrasında TBMM sabahlara kadar çalıştırılıp, yangından mal kaçırırcasına geçirildi.  Muhtarlar konuşmasını bile saatlerce veren tv’ler, rejim değişikliği yapan TBMM’de yapılan görüşmeleri Türk Milletinden gizledi. Bu acelenin nedeni maalesef ekonomimizin daha da kötüleşeceğini bilmelerinden, halka daha fazla yansımadan OHAL ŞARTLARINDA referanduma gitmek istemelerindendir. Bugün yaşadığımız ekonomik kriz, 15 yıldır halının altına gizlenenlerin çok küçük bir bölümünün ortaya çıkmasıdır.

    Geçmişteki köşe yazılarımda ve sosyal medyadaki paylaşımlarımda BAŞKANLIĞIN REJİM DEĞİŞİKLİĞİ olduğunu ilk ifade edenlerdenim. REJİM Türk Dil Kurumu Sözlüğünde: (Yönetme, düzenleme biçimi, düzen. Bir devletin yönetim biçimidir.) Peki değiştirilmek istenen ne? TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN YÖNETİM BİÇİMİ, YANİ REJİMİDİR. Rejim değişikliğine “Sistem” diyerek kelimelerle oynadığınızda, gerçek değişmemektedir.

    Evet veya #HAYIR diyecek olan seçmen nelerin değişeceğini bilmek zorundadır. Bu rejim değişikliği PARTİ veya bir kişinin başkanlığı konusu KESİNLİKLE değildir. Bu değişiklik sadece kendi geleceğimizle sınırlı olmayıp, Vatanımızın geleceğini etkilemektedir. Yazının sonundaki tabloları ve linkleri inceleyiniz lütfen.

    İncelediğinizde açıkça göreceksiniz ki önümüze konan DÜNYADA ÖRNEĞİ VE DENENMİŞLİĞİ OLMAYAN, Atatürk’ün hatta Abdülhamid’in bile sahip olmadığı yetkilere sahip BİR TEK ADAM rejimidir.

    TV’lerde konuşmacıların işin içinden çıkamamasının başlıca nedeni, bunun ANAYASA MANTIĞIYLA değil, siyasi partilerin nasıl yönetileceğini belirleyen PARTİ TÜZÜĞÜ mantığıyla hazırlanmış olmasındandır. Türkiye’de hemen hemen bütün siyasi partiler, sınırsız yetkili ve sorumsuz tek adam rejimiyle yönetilir. Çoğunda yetkili kurullar kâğıt üzerinde göstermeliktir. Liyakat yerine kulluk esasına dayalı olup, karganın bile assolistlik yapabildiği hiçbir sorumluluğu olmayan Türkiye’de ki tek iş siyasettir.

    Tek adam ve üst yönetimi partisine yıllarını, emeğini, oyunu ve gönlünü vermiş taraftarlarının kendilerine EMANETİ değil de partinin sahibiymiş gibi hareket ederler. AKP’nin 15 yılın verdiği güçle Hükümet olduğunu unutup Devletin sahibi olduğunu sanması da bundandır. Yanlış yaptığında veya başarısız olduğunda “aldatıldım”, “pardon” veya “Allah affetsin” demesi yeterlidir. Yetki tek adamda olduğu için iradelerini terk etmiş kullarını da o seçer. Bazı istisna şahsiyetler hariç, kullar siyasette ne işe yaradıklarını kendileri bile bilmez. Başkanın, PARTİ GENEL BAŞKANI DA OLMASINI İSTEMELERİ; tek adam ve kullarıyla DEVLETİ PARTİ YÖNETİR GİBİ sorgusuz sualsiz yönetmek istemelerindendir.

    DEVLETİN, OY VEREN VE VERMEYENLERLE KENDİLERİNE EMANET OLDUĞU; emanetin hükmü ve devlet-hükümet farkı 16 Nisan’da #HAYIR diyerek AKP iktidarına, hatırlatılmalıdır. “Devlet benim” yanılgısıyla, aynı siyasi parti yönetir gibi keyfilikte ve sorumsuzlukta; Türkiye’mizin yönetimine, tek adam rejimine izin verilmemelidir.

    Hiçbir beşere verilemeyecek bu yetkilerle başkanlık rejimi gelirse -Allah korusun- sonrasında “ŞU YOK, BU YOK, BAK BU KORUNDU DEĞİŞMİYOR” denilen maddeleri değiştirmek için, kimsenin desteğine ihtiyaç bile duymayacak KUDRETTE bir tek adam rejimi gelecektir. Buda cumhuriyetimizin sonudur.

    Anayasa değişikliğinin İÇERİĞİNİ SAVUNAMADIKLARI İÇİN Türk Milletinin özelliklede AKP seçmeninin zekasıyla dalga geçerek: “Boş verin içeriği, kimler hayır diyor ona bakın yeter” diyerek deli saçması sözler söylemektedirler. İçinde 13 yıldır koyun koyuna, tarihinin en güçlü durumuna getirdikleri pkk ve fetö gibi hainlerinde olduğu, bir tek uzaylıların eksik olduğu liste yayınlamışlardır. Yüzleri bile kızarmadan her türlü tehdit ve şantajı yapmaktadırlar. 18 yaşla oy için halk dalkavukluğu yapmaları dışında dikkat ederseniz evetçilerin hamaset dolu konuşmalarının ASIL KONUYLA hiçbir ilgisi yoktur. Aklı ve vicdanı kendisine ait olan kişi kimin ne dediğine ve tercihinin ne olduğuna değil; SANDIKTA NEYİN OYLANACAĞINA, vatanımızın geleceğini nasıl etkileyeceğine bakar. Okur, inceler oyunuda ona göre verir.

    Cevap veremeyecek rahmetli liderleri, bu kirli oyununuza dahil etmeyiniz lütfen. Onların kastettiği başkanlığın böyle bir UCUBE olmadığını sizlerde çok iyi biliyorsunuz. Liderlerin yakın dava arkadaşlarına sorun ne diyorlar. Yaşıyor olsalardı cevabınızı en sert şekilde alırdınız.

    150 yıllık oturmuş, gelenekleri oluşmuş parlamenter rejiminin eksikleri var mı? Vardır, giderilir ve güçlendirilir. Binlerce yıllık tarihimizin gerçeklerine dayanmayan bu DELİ GÖMLEĞİNİ Türk Milleti giymeyecek, geleceğini KİM OLURSA OLSUN tek kişinin keyfi İDARESİNE bırakmayacaktır.

    Birilerini sevebilirsiniz fakat bu kişi meselesi KESİNLİKLE değildir. İnsanlar ölümlüdür. Bizler Türk Devletinin baki kalmasını sağlamak zorundayız. Bu rejim gelirse Allah korusun bu coğrafyada yaşayamayız. NE PARTİZANLIK NEDE FANATİZM ZAMANIDIR. Sizlerden ricam FANATİZMİ KÖRÜKLEYENLERE DEĞİL, HAYIR DİYENLERE BİRAZ KULAK VERMENİZDİR. Bu işin dönüşü olmadığı gibi son pişmanlıkta çare olmaz. Sonra tercihinizi NEYİ OYLADIĞINIZI VE SONUÇLARINI BİLEREK ona göre istediğiniz gibi vicdanınız rahat belirleyiniz.

    ABD’de her türlü denge, denetleme ve fren mekanizması olduğu halde Donald Trump’un nasıl ABD’ni karıştırdığını hepimiz görüyoruz. Bir savcının bile dur diyebildiği Trump, bizden istenen yetkilere sahip olsa; yaşanabilecek faciayı düşünebiliyor musunuz? HUKUK BİTERSE, DEVLET BİTER.

    Dünyanın ve ülkelerinin başına bela olan diktatörleri yüksek oy oranlarıyla halk seçmiş, sonra kurtulmak için çok BÜYÜK ve AĞIR bedeller ödemişlerdir. “Dünya 5′ ten büyüktür.” Bunu kabul ediyoruz ama; Türkiye’ de 1 kişiden büyüktür. Evet dediğinizde tek kişi ve yanındaki kulları, #HAYIR dediğinizde ise Yüce Türk Milleti kazanacaktır.

    Facebook    Twitter                                           M. Fevzi KÜÇÜKKAHVECİ

    REJİM NASIL DEĞİŞTİRİLİYOR:

    Gerçekleri açıkça gösteren tablolarından dolayı konunun uzmanı Sn. Ece Güner TOPRAK Hanımefendiye çok teşekkür ederiz. Tabloları görmek için tıklayınız > TABLOLAR

  • Evet mi Hayır mı?

    Evet mi Hayır mı?

    Bu bir yarışmaydı aslıda, Erkan Yolaç sunuyordu, Evet de desen, Hayır da desen, yarışmayı kaybetmiş oluyordun, o da havaya zıplıyordu bağırarak. Bu sefer farklı, iş çok ciddi.

    Hayır’cılara göre, Evet dersek Türkiye güya bundan sonra diktatörlükle yönetilecek, Evet’çilere göre Hayır dersek Türkiye kaygan bir zeminde yönetilecek, istikrar yakalamak zor olacak, nitekim geçmiş yıllardan gelen tecrübeler var.

    İşi daha ilerilere götüren de var, Hayır’da hayır vardır diyor Hayır’cılar. Evet dersek, Cumhuriyet rejiminin sonu gelecekmiş, Evet dersek eyalet sistemine geçilecekmiş?, fevri yönetimler olacakmış?, Erdoğan’ın astığı astık, kestiği kestik olacakmış?

    Hayır dersek, PKK ile, Feto ile, DHKP-C ile, Amerika, İsrail, Avrupa ile aynı safta yer alacakmışız?

    Hayır demek bu ülkenin bölünmesi demekmiş?

    Şimdi bırakalım Evet-Hayır oyununu bir tarafa ve daha gerçekçi bir yaklaşım sunalım. Nedir bu Anayasa değişikliğinde getirilen 18 madde o na bakalım. Çünkü aslında bu 18 madde ile başladı bu tartışma, halk oylamasına sunulacak olan da bu zaten. Bu 18 madde anlaşılırsa olay daha gerçekçi hale gelir, gerisi laf-i guzaf.

    Skolastik düşüncedeki gibi at’ın ağzında kaç diş vardır diye tartışmak yerine , at’ın ağzını açıp dişlerini saymak daha akıllıca bence.
    Nedir bu maddeler bir bakalım.

    Madde 1-
    Yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağına dair hüküm, “bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağı” şeklinde değiştirliyor.
    Ne var şimdi bunda! Bağımsız olan mahkemeler aynı zamanda tarafsız olacak. Peki mahkemeler bağımsız olur da tarafsız olamaz mı?
    Olamayabilir, hakim bağımsızdır, kimsenin etkisinde kalmamış olabilir ancak, kendi görüşünden taraf tavır alırsa, bağımsızdır ama tarafsız değildir. Peki bu tarasızlık ilkesi nasıl sağlanacak belli değil doğrusu, ama bağımsız ve tarafsız mahkeme kimsenin itiraz edeceği bir konu olamaz.

    Madde2-
    Milletvekili sayısı 550 den 600 e cikiyor, daha çok iş varsa daha çok vekil gerekir, çok avukatla temsil edilen duruşmalar nasıl güçlü savunma demekse, çok milletvekili halkın sesini iyi duyuracağı, ve muhatablarına daha kolay ulaşabileceği anlamı taşır ki bu eleştirilecek bir şey değildir.

    Madde3-
    Seçilme yaşı 25 ten 18 e düşüyor. Ne var bunda kardeşim. Eskiden siyasilerin yaşlı olduğu, gençlere fırsat sunulmadığı eleştirilirdi, şimdi genç bir siyasi yapı kurgulanıyor, bu sefer de çocuktan cacık olmaz kavramı savunuluyor. Boş tartışmalar bunlar.

    Madde4-
    Milletvekili 4 yılda değil 5 yılda bir seçilecek, ayrıca milletvekili seçimleriyle Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı günde yapılacak. Ne var bunda, her seçim bir maaliyet, her seçim bir külfet, iş kaybı, daha uzun vadede olması istikrarı artırır, her sene hükümet değişmesinin, sıklıkla seçim yapılmasının tek yararı yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, seçim kaybeden siyasilerin umudu olmaktan öteye geçmeyen bir saçma istektir.

    Madde5-
    Bu madde de TBMM’nin görev ve yetkileri var. Eskisi gibi yani, kanun koymak, değiştirmek, kaldırmak, kanun teklifleri sunmak, görüşmek, bütçe yapmak, para basılması, savaş ilanı, genel af, özel af… hasıl-ı kelam eskiden neise o!

    Madde6-
    TBMM belli konularda meclis araştırması ve genel görüşmeler yapabilir ve milletvekilleri yazılı soru sorabilir.

    Madde7-
    Cumhurbaşkanı 40 yasını doldurmuş, yükseköğrenim görmüş ve milletvekili seçilme yetrliliğine sahip Türk vatandaşları arasından ve doğrudan halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanı’nın diplomasi yok diyenler, var ama sahte diyenler, Cumhurbaşkanı Türk değil diyenler, Erdoğan seçilince bu maddeyi nereye koyacağız? Hadi söyleyin?

    Madde8-
    Cumhurbaşkanı’nın adı Başkan olarak değişiyor ve yürütme yetkisi de veriliyor. E güzel nevar bunda ciyak ciyak bağıracak?. Bu madde den kasıtla işin diktatörlüğe varacağını varsayanlar üzülmesin, tek adamlığı da gördü bu memleket, günü geldi değiştirdi. Nedir bu feryat figan. Cumhurbaşkanlığı makamını bir protokol olarak görmek isteyenler günü geldiğinde hizip makamı olarak kullanmışlardır, Nifak makamı olarak kullanmışlardır, çatışma kültüründen bu millet hep kaybetmiş, ekonomik olarak kaybederken siyasi çalkantılarla yıllar yılı heba olup gitmiş, belirsiz siyasi yönetimlerle yönetilen bu güzelim ülkenin planları 2-3 yıllık planlardan öteye geçememiştir, oysa batılı ülkelerde planlar 50 yıllık yapılırken bizdeki sürünceme beklentisi cahillik değilse art niyettir.

    Madde9-
    Cumhurbaşkanı eğer suç işlerse hakkında suç duyurusunda bulunulabilecek, hemde görevdeyken hemde iki ay içinde sonuç almak üzere. Daha ne, yanlış yapanın hesabını vereceği bir sistem değilmiydi kavganiz yoksa? Bunun yeterince hesap sorma olmadığını düşünenler geçmiş dönemdeki uygulamalara baksın önce?

    Madde 10-
    Cumhurbaşkanı’na yardımcılar geliyor, hemde birden fazla, ne var bunda, istikrara yönelik sağlam adımlar bunlar, velev ki bir şey oldu kaosu önleyecek adımlar bunlar, cumhurbaşkanı yoksa yardımcısı ya da yardımcıları girecek devreye ki sistem işlesin, şahıslara bağlı yönetimlerin yerine sistemlere bağlı yönetim demektir bu. Ancak Türkiye’nin istikrarlı yönetilmesinden hazzetmeyen kışlerin eleştirisi olabilir bu!

    Madde11-
    Cumhurbaşkanı seçimler yenilenirken yeniden aday olabilecek, Tayyib Erdoğan’dan görev süresinin sonunda kurtulmayı bekleyenlerin kabusu bu madde, Yani Erdoğan ölene kadar lider, ne var bunda, halk seçiyorsa lider olsun, halk istemiyorsa zaten seçilemez, halkın tercihine mi güvenmiyorsunuz? Yoksa Erdoğan’ın bu halkın gözünden ve gönlünden düşeceğine mi inancınız yok? Öyleyse liderlik hayalleriniz suya düştü. Ya halka yeni şeyler sunmak zorundasınız, ya da halkın gönlüne girmek için kendizi yenilemek zorundasınız. Yök artık öyle beleş köfte eski usul. Korkularınız sağlam ama beklentileriniz çürük, beleşe konamama kaygları bunlar. Yök kardeşim halk bu işi bilmiyor, ben halka güvenmem diyorsanız o başka, o zaman yeni bulduğunuz sistemin adını söyleyin de biz de bilelim.

    Madde12-
    Cumhurbaşkanı’na OHAL ilan etme yetkis veriyor. Ne o, yakıp, yıkıp, kaos olurturup, terör estirip sonra da akşam eviniz de mi uyumak istiyorsunuz, olağanüstü durumlar olağanüstü yönetimleri gerekli kılar, tüm dünyada böyle, aksini iddia etmek kargaşa çıkarma hakkımı elimden alıyorsun ağlamasıdır ki, açın avucunuzu yalayın, hayalleriniz korkularınızı oluyor.

    Madde13-
    Askeri mahkemeler kaldırılıyor, disiplin mahkemeleri ve savaş mahkemeleri hariç.
    Bir memlekette iki sınıf yargı olabilir mi? Yani ben tavuğa kış deyince hakim Ahmet yargılayacak beni, üsteğmen birinin tavuğuna kış deyince o nu Albay hakim Ahmet yargılayacak öylemi? Peki nasıl bu mahkeme bağımsız ve tarafsız olacak? Tabiki olamayacak, dolayısıyla yanlış bir durum yok ortada.

    Madde14-
    Haimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı ve ismi değişiyor. Yüksek kelimesi çıkartılarak, isim “Hakimler ve Savcılar Kurulu” olarak yeniden düzenleniyor. Bu madde de en çok tartışılan maddelerden biri, bu düzenlemeyle yargı bağımsızlığının kaldırıldığı iddia ediliyor. Şimdiye kadar yargı hantalmıydı? Hantaldı, yıllarca süren mahkemeler oluyormuydu? Oluyorsu., Gecikmelerden dolayı dosyalar zaman aşımına bile uğrayıp verilen cezaların sumenaltı yapma yöntemiyle uygulanmadığı bile oluyordu. Demekki mükemmel bir yapı yok ortada, mükemmel değilse değiştirlmesi, ıslah edilmesi, yeniden yapılandırıması normaldir. Kurun üye sayısı 13, daire sayısı 2 oluyor.Kurula Adalet Bakanı Başkanlık edecek, ve Adalaet Bakanlığı Müsteşarı kurulun daimi üyesi olacak. Kurul üyeleri Cumhurbaşkanı, kurul üyeleri, Yargıtay, Danıştay, Hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ve avukatlar arasından seçilecek. Hangisini beğenmediniz? Cumhurbaşkanı’nın seçtiğini mi?, Avukatlar arasından katılanları mı?, Yüksek öğretim kurumlarından seçilenmleri mi? Hangisini beğenmediniz?

    Madde15-
    Bu madde kamu tüzel kişilerinin harcamaları yıllık bütçeyle yapılacak ki zaten her kurumun yıllık bütçesi vardı,, bu değişiklik kimsenin umurunda değil eskiden de bu yöntem vardı zaten.

    Madde16-
    Anyasadan bazı ibareler çıkartılıp bazı ibareler de ekleniyor.

    Madde17-
    Bu madde bir sonraki seçim tarihini işaret ediyor, 3 Kasım 2019 yani erken seçim yok, yeni bir seçim tantanasıyla yeni ekonomik kayıplara, iş kayıplarına gerek yok, her seçim maddi kayıp demek, külfet demek, kayıp demek, zaten seçilmiş bir hükümet var, Cumhurbaşkanı var, neden durup dururken seçime gidilsin? Zaten mantıklı değil, dolayısıyla güreşe doymayan sahte pehlivanlar, avucunuzu yalayın.

    Madde18-
    Cumhurbaşkanı’nın varsa partisi ile ilişkisinin kesileceği, Askeri yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ibarelerinin kaldırılmasına dair değişiklikler TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda Cumhurbaşkanı’nın göreve başladığı tarihte yürürlüğe gireceği ile alakalı ki, tartışma konularından bir zaten değil.

    Şöyle genel itibariyle baktığımızda bazı maddeler öne çıkıyor, Partili Cumhurbaşkanı kavramı öne çıkıyor ki bu madde zaten Erdoğan tarafından fiili uygulamaya konmuştu sacede anayasa maddeleri arasındaki yerini aldı, yeni bir durum yok yani, Nasıl ki Başbakan ile aynı partili belediye başkanı birbirinden ayrı düşünülmüyorsa, ve bunda bir mahsur yoksa, aynı görüş ve partiye sahip, Cumhurbaşkanı ve Başbakan pekala olabilir, mesele icraatın yapılırken birbirini engelleyen iki kurum değil de birbirini destekleyen ve birbiriyle uyum içinde çalışan iki makam olması milletin ve devletin menfaatinedir.
    Diğer madde yargı üyelerinin geleneksel yöntemiyle seçilmesi yerine yeni düzenlemeler getirilmesi. Kardeşim yargı sistemin bağımsizmiydi? Duyamadım…
    Değildi, Fetocu hakimden ve savcıdan bahsedebiliyorsan demekki değildi, solcu hakimden bahsediyorsan, değildi, hangi adalet bakanlarının kadrolarını kimlerle doldurduğunu çok iyi biliyoruz biz. Demekki eksiklikler var idi. Bağımsız ve tarafsız olmayan bir yargı bağımsızlığı nasıl zedelenebilir. Yıllarca sürüncemede kalan dava dosyaları ve geciken adaletler, adaletmiydi yani???
    Lafın gelişi söylenen sözdü “Adalet Mülkün Temelidir” sözü. Adaletin tesis edildiği ülkelerde mahkeme çıkışı katliamlar olmaz, mafya omaz, kan davaları olmaz vesselam…
    Bir diğer konu Başkanlık gelecek , eyalet sistemi gelecek.
    Gelsin.
    Ne var ki, kaç kişi biliyor eyalet sistemi nedir? Başkanlığı bilen kim? Saçma sapan tartışmalar zaten bunlar. Adem-i Merkeziyet yönetimi ne demek bir zahmet bakın, yerinden yönetim ne demek bir zahmet bakın, acaba hangi yönetim şekli daha efektif ve etkili bilen varmı?
    O zaman başkanlık ve eyalet tartışmaları boş lakırtı…
    Halk Osmanlıda “bende” idi, Mustafa Kemal Paşa’ya hitap edilirken “hazretleri” kelimesi de eklenirdi, oysa şeyhlik ve şıhlık kalkmıştı, Oysa Erdoğan’a ne hazret diyen var, ne bende olan. Yani tek adamlık kaygıları duyanlar üzülmesin, yargı bağımsızlığı elden gidiyor diyenler aynaya bir baksın bakalım, bağımsizmiydi??, Cumhuriyet elden gidiyor diyenlere cevap bile vermiyorum artık aynı terane 25 yıldır var, diktatörlükten korkanlar bu ülkede yıllardır halkını yok sayan, cahil sayan, tepeden bakan bürokratik bir diktatörlük vardı zaten bu ülkede, başkanlık gelir diyenler, eyalet sistemine geçeriz diyenler, sizi bununla korkutan ülkelere bir bakın bunların hepsi var onlarda, onlara iyi olanı size kötü diyorlar, kaldırın kafayı, bir daha düşünün derim.

    Ayhan Kılıç
    [email protected]
    İstanbul

  • Suriye’de PKK/PYD’nin yeni oyunu…

    Suriye’de PKK/PYD’nin yeni oyunu…

    “Fırat Kalkanı Harekâtı”nda TSK’nin çok önemli ve büyük bir başarı kazandığını görüyoruz. Sınır güvenliğimiz ve terörle mücadelede bu harekâtın hedefine ulaşmış olması hiç kuşkusuz sevindiricidir. IŞİD’a karşı verilen mücadelede önemli bir adımın atılmış olması, şimdi gözleri Suriye’deki PYD/PKK yuvalarına çevirdi.

    PKK’nın Suriye uzantısı PYD ve onun silahlı gücü YPG’nin de Türkiye’nin güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu biliyoruz.

    Fırat Kalkanı Harekatı’nın El Bab’dan sonra kendine yönelmesini bekleyen PYD/PKK, Esad ile birlikte önlem aldığı duyumları geliyor.

    Gelişen olaylarda iddia şu: Haberin detaylarını okuduktan sonra Suriye’de oynanmakta olan oyunun iç yüzünü daha net görmüş olacağız:
    Rus Üssünde Esad’in heyetiyle görüşen PYD/PKK, Suriye’nin kuzeyindeki 6 bölgeye göstermelik olarak rejim bayrağı çekecek. Böylelikle rejim ve örgüt, Fırat Kalkanı’nın Türkiye sınırında devam etmesini engellemeye çalışacak. Terör örgütü 6 bölgeyi elinde tutarak, Fırat nehrinin batısı ve doğusundaki hâkimiyet bölgelerini birleştirmek istiyor.
    Suriye’de, terör örgütü PYD/PKK ile Beşşar Esad rejimi, Fırat Kalkanı Harekatı’nın El Bab’dan sonra örgütün kontrol ettiği bölgelere yönelmesini önlemek için pazarlıklar yapıyor.

    Fırat Kalkanı’nın Türkiye sınırına 30 kilometre uzaklıkta bulunan Halep’in Bab ilçesini terör örgütü DEAŞ’tan kurtarmak üzere olması, PYD/PKK ve rejimin endişelerini artırdı.
    PYD/PKK, harekatın Bab’dan sonra gerek Münbiç ilçesi gerek Türkiye sınırındaki Azez ilçesinin güney kesimlerine yönelmesinden endişe ediliyor.

    Terör örgütünün üst düzey yöneticileri ile Esad rejimi temsilcileri arasında Suriye’nin Lazkiye ilinde bulunan Hımeymim hava üssünde bir toplantı yapıldı. Rusya’nın kontrolündeki üste toplantıya katılan bir kaynağın AA muhabirine verdiği bilgiye göre, Rus yetkililerin arabuluculuğunda gerçekleşen görüşmede taraflar Fırat Kalkanı Harekatı’nın sonraki aşamalarını değerlendirdi.

    Örgüt, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerinin Azez ilçesisinin güneyindeki toprakları hedef almasına engel olmak için buralara Esad rejiminin bayrak çekmesini önerdi. Rejim heyeti de TSK ve ÖSO hâkimiyetinin genişlememesi için örgütün önerisini kabul etti.

    Hımeymim üssündeki görüşmede, Tel Rıfat, Minnig, Meranaz, Deyr Cemal, Ayn Dakna ve Mayer yerleşim bölgelerine göstermelik olarak rejim bayrakları yerleştirilmesi konusunda PYD/PKK ile rejim anlaşmaya vardı.
    PYD/PKK, rejim bölgesi olarak göstermeyi planladığı 6 bölgeye, Fırat Nehri’nin batısı ile doğusunda hakim olduğu toprakları birleştirmek için ihtiyaç duyuyor.

    Örgüt, söz konusu 6 bölgenin devamında Bab ilçesini DEAŞ’tan alarak Türkiye-Suriye sınırındaki terör kuşağını tamamlamak istiyordu. Ancak Bab merkezine sokulan Fırat Kalkanı, bu hedefe engel gösteriliyor.
    PYD/PKK, Hatay ilinin karşısına denk düşen Afrin ilçesinden başlayarak sınır boyunca uzanan ve Türkiye-Suriye-Irak sınırı üçgeninde sona eren bir hakimiyet bölgesi kurmaya çalışıyor.

    Türkiye sınırındaki Azez ilçesine göç eden yüzlerce Tel Rıfatlı, PYD/PKK‘nın bölgedeki köyleri rejime devredeceği haberleri üzerine protesto düzenledi.
    Es-Selame çadır kentindeki gösteride, ellerinde devrim bayraklarını sallayan Suriyeliler, köyleriyle ilgili pazarlık yapılmasına tepki gösterdi. Tel Rıfatlı sakinlerden Beşşir Alito, yaptığı açıklamada, ”Rejim ve PYD aynı safta. Birbirinden farkı yok. Köylerimizin rejime bırakılmasını kabul etmeyiz. Oralara geri döneceğiz.” diye konuştu.

    Şu noktaya dikkatlerinizi çekelim:
    Suriye’de atılan her adımdan Rusya’nın haberi var. Özellikle rejim güçlerini Rusya kontrol ediyor. Bütün bu olup bitenler Rusya’nın bilgisi dışında olabilir mi? Zaten daha önce de Rusya’nın PKK ve PYD’ ye destek verdiği, Moskova’da büro açtırdığı, bu terörist güçleri de gerektiğinde kullanabileceğini biliyoruz.

    Suriye’de TSK’nin başarısını gölgelemek, Türkiye’nin harekât alanını daraltmak için şimdi yeni bir oyunun oynanmakta olduğunu görmekteyiz.
    Açığa çıkan bir başka gerçek de Rusya ve Esad’ın artık doğrudan terör örgütleri PKK ve PYD ile de işbirliği içine girmiş olmalarıdır.
    Amerika ise zaten baştan bu yana Türkiye’yi uyarıyor ve “IŞİD ile mücadelede yanınızdayız ama PYD güçlerine dokunmayın” diyor.
    Suriye’de işlerin bundan sonra daha da karmaşık bir durum alabileceğini gelişen olaylardan görebiliyoruz.