Blog

  • Yaşlı bakım ve sağlık turizmine doğru…

    Yaşlı bakım ve sağlık turizmine doğru…

    Türkiye, tıkanan turizmde çıkış yolları arıyor. 2016 sezonunu sıkıntılı ve zararla kapatan sektör içinde bulunduğumuz 2017 turizm sezonundan da umutlarını kesti. Turizmciler “Başımızın çaresine bakmak durumundayız” diyor.

    Konu ile ilgili yazdığımız yazılarda turizmde neden çakıldığımızın nedenlerini anlattık. Görüşlerimizi de yansıttık. Bugün bunlara uzun uzun değinmek istemiyoruz.
    Ancak, yeniden toparlanmak, ayağa kalkmak, yeni projeler ve alternatif turizm çeşitliliği, tanıtım eksikliklerinin giderilmesi ile Türkiye’yi yeniden “bacasız sanayi” sepetinin içine oturtmak durumundayız. Günü kurtarmak anlayışını bir kenara bırakıp, uzun soluklu projelerle hayat bulmanın zamanının geldiğini düşünüyoruz.

    Aslına bakılacak olursa turizmde alternatif turizm ve çeşitlilik alanlarında Türkiye çok önemli bir potansiyele sahip bulunuyor. Bunları araştırıp, ortak yol bulmak ve özellikle “sağlık turizmi”, “yaşlı bakım turizmi” konularında atak yaparak bu yolu kısa zaman içinde açabiliriz.

    Termal turizmini de aynı havuz içinde değerlendirmemiz gerekiyor.
    Üstelik yapılan araştırmalarda, adı geçen alternatif turizm çeşitliliklerinin çok daha büyük paralar bıraktığı görülüyor. Eğer önümüzde böyle bir fırsat ve böylesine bir çeşitlilik varsa neden hala yerimizde sayıyoruz? Neden harekete geçmiyoruz?

    Medikal Turizm Derneği Başkanı Uzman. Dr. Sinan İBİŞ, geçenlerde yapılan bir toplantıda yaptığı konuşmada “yaşlılık turizmi”nin önemine değinmiş ve “Yaşlı turizmi dünyanın en verimli turizm alanı ve yaşlı turizmi bir tatil turistine karşılık 40-100 kat daha fazla gelir bırakan, risklerden de en az etkilenen turizm alanı” diyerek bu konuya dikkatleri çekmişti.
    İbiş, açıklamalarını “Türkiye’deki dinamiklerden; iklim, genç nüfus, ulaşım imkanları, ekonomik yaşam, tarihi zenginlikler, zengin ve doğal mutfağı, güler yüzlü insanları ve hizmet seçenekleri birçok bir çok değerli unsur global sermayenin yatırımı için de fırsatlar doğurmakta. Türkiye de yaşlı bakımı ve yaşlı turizmi, yaşlı bakımı ekonomisi, yaşlı bakımında arge ve inovasyon konularında ulusal ve uluslararası işbirlikçiler ile; yenilikler ve değerler yaratacak projelere hazırlanmakta. Yaşlı turizmi dünyanın en verimli turizm alanı ve yaşlı turizmi bir tatil turistine karşılık 40-100 kat daha fazla gelir bırakan, risklerden de en az etkilenen turizm alanı. Ülkemizin bu turizm alanında dünyada kendine iyi bir yer edinmemesi için hiçbir neden yok.“ diyerek noktalamıştı.

    Dikkat edilecek olursa çağımızda yaşlılık ve alzheimer konusunda tüm dünyada çözüm arayışları sürüyor. Bu konu giderek toplumda yer ediniyor. Yüzümüz bu konuya çevirdiğimizde karşımızda çok önemli bir turizm potansiyelinin var olduğunu görmüş olacağız.

    Artık dünyada deniz, güneş, kum turizmi eskisi kadar önemsenmiyor. Sektörde yeni arayışlar ve alternatif turizm çeşitlilikleri daha çok aranır ve önem taşır hale geliyor.
    Türkiye, kış turizmi, yeme-içme (gurme), tarih, kongre, doğa, spor turizmi alanlarında yeni arayışlar içine girdi. Bunlara ek olarak “yaşlılık turizmi”,”sağlık turizmi”nin de yer alması ile yeni bir sepetle dünyaya açılabilir. Hiç kuşkusuz, daha önce tanıtımda görülen eksikliklerin de mutlak biçimde tamamlanması gerekiyor. Çünkü tanıtım alanında çok eksikliğimiz var. Bunu bir başka yazımızda ayrıca dile getirmeye çalışacağız.
    Sağlık turizmi denildiğinde ilk akla gelen Türkiye’nin tam anlamı ile bir termal cenneti ülke konumunda olmasıdır. Peki, bundan gerektiği gibi istifade edebiliyor muyuz? Hayır. Termal cenneti ülkemizde bu potansiyeli bile doğru dürüst çalıştırıp kullanamıyoruz.

    Yapılan bir araştırmada bu konu nasıl değerlendiriliyor kısaca buna da bakalım:
    “Termal ve spa-wellness turizmi belki en eski sağlık turizmi çaşidi olarak kayıtlarda rastlanmaktadır. İnsanlar şifa bulma için termal su kaynaklarının bulunduğu yerlere gitmişlerdir ve tedavi de olmuşlardır. 2006 verilerine göre sadece Almanya’da yılda 8 milyon insan termal kaynaklarda tedavi veya spa-wellness amaçlı olarak yurt içi veya yurt dışı seyahat etmektedir. Aynı dönemde Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre yurt dışından Türkiye’ye gelen insan sayısı 10 bin sağlık turisti olarak gösteriliyor. Termal kaynağına sahip 46 ilimizde yaklaşık 200 tesise sahip olan ülkemize gelen turist sayısı bizi tatmin edebilir mi? Önümüzde böylesine bir potansiyel varken, ortadaki rakamlar ve değerlendirmeler bizim sınıfta kaldığımızı gösteriyor. Yaş! ortalaması oldukça yüksek, sağlık harcamalarında zorunlu harcamaların arttığı Avrupa ülkeleri bu açıdan potansiyeli yüksek bir pazar olarak karşımızda durmaktadır.”

  • FEYM GURUBU BAŞLIĞI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 24 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU BAŞLIĞI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 24 Şubat 2017 )

    1..  Ermeni Radyosu web sitesinde yer alan  haberde, Talat Paşa’ nın  tutuklanan Ermeni entelektüellerin  Diyarbakır  Askeri Mahkemesine  teslim edilmesi için Ankara  Valiliğine  gönderdiği 2 Haziran 1915 tarihli gizli telgraf  gündeme  getiriliyor. Bu telgrafa  rağmen  Ermeni entelektüeller Ayaş’ a  gönderilerek   herhangi bir yargılama  yapılmaksızın  öldürüldükleri iddia  ediliyor. Amerikalı Ermeni Gevorg Hakobyan’ ın temin ettiği  telgrafın kopyası sitede  yer alıyor…

      

    1. Armedia.am, Sputnik.news’ a atfen Erdoğan’ ın 9-10 Mart’ ta Rusya’ yı ziyaret ederek Rus S-400 Hava Savunma  Füze  Sisteminin teslimatı konusunu konuşacağını bildiriyor. Ziyaret esnasında  Erdoğan, Rusya  Başkanı  Vladimir Putin ile  görüşmeler  yapacak ve  Üst Düzeyli Rus – Türk İşbirliğine  katılacak….( Not : Daha  önce  de  Rusya’ dan veya  Çin’ den füze  sistemleri  alınması medyamızda  pek çok defa  yer  almış ve  tartışmalara  neden olmuştu.  Bu tip hava savunma  sistemlerini bugüne  kadar  kendimiz üretmeliydik…  Müttefiki olduğumuz NATO’ nun  sistemleri ile  bu tip sistemlerin birlikte  çalışma sorunu bir  tarafa,  en lüzumlu olacağı zaman  bu sistemlerin  susturulacağını  düşünmek gerekir…, o.t.)
    1. Tert.am, Perşembe  günü  Gürcistan’ ı ziyaret eden  Başbakan Karen Karapetyan’ ın  gezisinin çok  umut verici,  önemli ve  samimi geçtiğini  bildiriyor….
    1. Tert.am’ de Hürriyet Gazetesine atfen  yer alan haberin başlığı : “ Türkiye, Holokost sırasında  Musevi gemisi  kurbanlarını anıyor.” Haberin Özeti : “  24 Şubat günü  resmi bir  tören yapılarak, Struma Olayı olarak bilinen,  1942 yılında bir Rus  denizaltısı tarafından batırılarak 750’ den fazla Romen Musevisi’ nin ölümüne  neden olan olay anıldı….  Sarayburnu’ nda yapılan törene  İstanbul  Valisi Vasip Şahin ve  Türk Musevileri Haham Başı İsak Haleva da  katıldılar……”Haberde  Struma  Olayı kısaca  özetleniyor.
    1. Aina.org, IŞİD Militanlarının Kuzey Suriye’ deki tahkimli El Bab’ tan  kaçtıklarını  bildiriyor. Türk kuvvetleri ve  müttefiki ÖSO ( Haberde ÖSO yerine  yine  ASİ  kelimesi kullanılmış )  Perşembe  günü stratejik değeri olan El Bab’ ı bir  aylık bir  mücadele  sonunda  IŞİD’ den teslim aldı…. Amerikan  desteğinde ve  Kürt liderliğindeki  Suriye  Demokratik  Kuvvetleri  (SDF) Rakka  istikametinde  önemli bir ilerleme  yaptı.… Türkiye’ nin  terör örgütü kabul ettiği  Kürt YPG, SDF’ nin  omurgasını  teşkil etmektedir. Kürt askeri yetkililerinden Nasir Hajj Mansur, Türk  Ordusunun  Rakka’ ya taarruz için  yeterli olmadığını,  El Bab’ ı  ele  geçirmek için  iki aydan fazla  zaman harcadığını,  Rakka’ ya  yönelirlerse  daha  fazla  zamanlarını alacağını söyledi. ( Not: Rakka  konusuna biz  de  daha  önce  değinmiş,  ABD’ nin  SDF’ yi destekleyerek Rakka’ yı hedef aldığını, bu nedenle  sıkı bir  koordinasyonun gerekli olduğunu belirtmiştik, o.t.)
    1. Ermeni Radyosu  web sitesi, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’ ın  NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg  ile  27 Şubat’ ta  görüşeceğini  bildiriyor.  Sargsyan  ve Stoltenberg aynı gün NATO Karargahında  müşterek bir  basın  toplantısı yapacaklar.
    1. Massispost.com, Amerikan Ermenileri Konseyi  (ACA-PAC) nin Los Angeles Belediye  Meclisi için destek vereceği  adayları  açıkladığını bildiriyor.  Desteklenen adaylar; Garcetti’ nin Belediye  Başkanlığına  devamı,  Monica Rodriguez, Mitch O’Farrell, Paul Koretz,  Gregory Martayan ,  Araz Parseghian….
    1. Armenpress.am’ de yer alan habere  göre,  Gaspar Karapetyan,  Türkiye   giderek   Avrupa’ dan  uzaklaşıyor diyor…. Avrupa  Ermeni  Adalet ve  Demokrasi  Federasyonu  Başkanı Gaspar Karapetyan , Federasyonun Ermeni <sözde>  soykırımının tanınması ve tazminat konusundaki çalışmalarını  yoğun biçimde sürdürdüklerini  bildiriyor…. Konuşmasında, 2005 yılından itibaren Türkiye’ de  büyük  değişiklikler  meydana  geldiğini…. Türkiye’ nin Avrupa’ dan uzaklaştığını  da  söylüyor…
    1. Agos Gazetesi, Massispost.com ve  Ermeni Radyosu web sitesi ,  Eçmiadzin  temaslarının  sonuçlandığını,  Ateşyan’ ın görevini bırakacağını bildiriyor.  Haberin Özeti : “  Ermenistan’da, Eçmiadzin’deki Patrik seçimi toplantısı sonuçlandı. 15 Mart’a kadar Değabah (Kaymakam) seçilmesi ve Ateşyan’ın patrik vekilliği görevini bırakması öngörülüyor.  Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Sahak Maşalyan’ın istifasının ardından başlayan Patriklik seçimi krizinde gözler, Ermenistan’daki Eçmiadzin’de Tüm Dünya Ermenileri Katolikos’u Karekin II ile yapılacak temaslara çevrilmişti.  Perşembe günü başlayan ve bu sabah devam eden temaslar sonuçlandı. Toplantının sonuçları  Eçmiadzin Tüm Dünya Ermenileri Katolikosluğu tarafından resmi olarak açıklandı. Açıklamaya göre toplantıda şu kararlara varıldı:  “Türkiye Ermenileri Patrikliği, 15 Mart’a kadar yeni Değabah (kaymakam) seçecek. Değabah’ın seçilmesi ile Ateşyan, hali hazırda yürüttüğü “Patriklik vekilliği” görevini bırakacak. Değabah seçimi ile birlikte Müteşebbis Heyet oluşturulacak.  Patrik vekili yetkilerini yeni kaymakama devredecek.”  Değabah seçimine İstanbul Patrikhanesi’ne bağlı 3 episkoposun aday olma hakkı  var.   Alınan kararlara göre kaymakam seçilmesinden sonra oluşturulacak bir heyet, Patrik Vekilinin yetkilerini devretmesine nezaret edecek.  Değabah (Kaymakam) seçimini müteakip 10 gün içinde Müteşebbis Heyet oluşturulacak.  Müteşebbis Heyet patrik seçimini 6 ay içinde yapmakla mükellef olacak.  Müteşebbis Heyet her ay yaptığı çalışmalar hakkında Ruhani Kurul’a ve topluma rapor verecek.  Patrik Seçimi 6 ay içinde gerçekleşmezse Ruhani Kurul çağrısıyla Kilise Genel Kurulu toplanacak ve vakıf başkanlarının da katılımıyla Değabah ve Müteşebbis Heyet için güven oylaması yapılacak. Müteşebbis Heyet bütün adaylara tanıtım faaliyetleri için eşit şartlar sağlayacak…….”
  • Halkı koyun sürüsü gibi gütmek…

    Halkı koyun sürüsü gibi gütmek…

    Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği yapan emekli Albay Ümit Yalım, EGE’ deki Türk adalarının Yunan tarafından işgaline  sert tepki göstermiş.

    Albay, çoğumuzun bildiği bu garabet durumu yeniden gündeme getirmiş.

    Geçmişte çok önemli bir görevde olan Ümit Albay” Erdoğan ve Yıldırım, Türk adalarını Yunan askerine teslim etmek suretiyle, Türk Ceza Kanunu madde 302’de tanımlanan vatana ihanet ve Terörle Mücadele Kanunu madde 3’de tanımlanan terör suçunu işlemiştir”.

    Ve
    “Terör suçu işleyen Erdoğan ve Yıldırım’ın, referandumda hayır oyu verecek vatandaşlarımızı, terör örgütlerinin yanında göstermeye hakları yoktur.”diyor.

    Vallahi, AKP iktidarda olmayıp ta CHP iktidar olup bunu yapsaydı AKP kıyametleri kopartırdı.

    Peki, bu kadar ithama karşın AKP neden konuşmuyor acaba?

    Bizler o adalardan çok uzakta olduğumuzdan oralarda neler olduğunu ancak basından öğrenebiliyoruz.

    Başbakan Yıldırım’ın Cumhurbaşkanı Başdanışmanıyken, 20 Temmuz 2015’de  İzmir’deki Koyun adamızı ziyarete gitmişti.

    Bunu biliyoruz.

    O tarihte Yeniçağ Gazetesi “Yunan basınının durumu ballandıra, ballandıra” duyurmuş olduğunu yazmıştı.

    Yıldırım, Cumhurbaşkanı başdanışmanı olan sıfatını kullanmak yerine “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı” diye Koyun Adasına pasaportla giriş yapmış.

    Bunun nedenini halka anlatması gerekmez miydi?

    Oysa hükümetten hiç ses çıkmamıştı.

    Yunanistan, Binali’ nin gümrük ve polis noktalarından Türk pasaportu ile giriş yaptığını teyit etmiş.

    Bu konu günlerce yazıldı hatta Em. OR Amiral Türker Ertürk denizci gözü ile bize ait olan o adaları bütün detayları ile okurlarıyla paylaşmıştı.

    Yakın zamanda basın Yunanlıların o adalara askeri güç yığınağı yaptığını resimleyerek duyurmuştu.

    Hükümetten yine ses çıkmamıştı.

    Ha… Pardon! Cumhurbaşkanı Erdoğan “o adaları biz Lozan ‘da verdik” demişti.

    Bunun doğru olmadığını yine Yeniçağ yazarı Ahmet Takan dâhil birçok yazar, tarihçi belgelerle kanıtladılar.

    Durum böyle iken Türkiye’nin bu sessizliği nedendir?

    Ümit Yalım, 18 Türk Adası ve bir Türk Kayalığını hangi gerekçe ile Yunan askerlerini teslim ettiğini Erdoğan açıklamalıdır diyor.

    Haksız da değil.

    Evet, bu durumu açıklamaları gerekir.

    Görüyoruz ki hiç dertleri değil.

    Onların tek derdi cumhurbaşkanlığı sistemi dedikleri acayip yasayı evet oyları ile kabul ettirmek.

    Günümüzde her kurumu ele geçirmiş ve 15 senedir tek adam olarak Türkiye’yi yöneten adamı rahatlatmak.

    Halkı koyun sürüsü gibi gütmek…

    Tünay Süer

    24 Şubat 2017

  • Saat işliyor beyler…

    Saat işliyor beyler…

    Fazıl Say Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiası ile tutuklanan piyanist Dengin Ceyhan için bakın ne diyor :

    Bir piyanist;

    1 gün çalışmazsa kendi anlar.

    1 hafta çalışmazsa, meslektaşları anlar…

    1 ay çalışmazsa bütün dünya anlar ….

    Saat işliyor beyler…yürek sizin.

  • En çok yabancı hangi ülkeden

    En çok yabancı hangi ülkeden

    Bu harita Avrupa’da mülteci durumunu gösteriyor. Hangi ülkede en çok yabancı hangi ülkeden:

  • “Elbet Bir Gün Sabah Olacaktır…”

    “Elbet Bir Gün Sabah Olacaktır…”

    Cangıl ormanında yaşıyoruz…

    Vahşi orman yasaları geçerli ülkemizde…

    Yani gücü yeten, gücü yetene…

    Bileğin kuvvetli, ensen kalınsa, hele bir de arkanda para ve makam sahibi birisi varsa sorun yok… Dilediğin gibi hareket edebilir, istediğini yapabilirsin…

    Örneğin, “Gıcık aldığın”, “Gıcık olduğun” birine sövüp sayabilirsin. Milletin orasına koyabilirsin…

    Herkesi tehdit edebilirsin…

    Suç olduğunu bile bile şantaj yapabilirsin…

    Örneğin, “Sandıkta hayır diyecek olanlar PKK ile aynı muameleyi göze alıyorlar demektir. Küsmece yok” sözüyle, referandumda “HAYIR” diyeceklere gözdağı verebilirsin…

    Ya da bir mafya lideri çıkıp, “15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

    Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?” konuşmasıyla, “HAYIR”CILARA aba altından sopa gösterebilir…

    Ya da arkadaşınla çektiğin tabancalı fotoğrafını Feyse koyup, “Başkanlık sistemine ‘hayır’ diyenleri tıpkı 15 Temmuz gibi sokaklarda bekliyor olacağız” diyebilirsin…

    Ya da sözlerinden, kişilikli, doğru tavırlarından hoşlanmadığın dürüst bir sanatçının eğitim yuvasına benzin döküp, tüm binayı ateşe verebilirsin…

    Bütün bunları yaparsın, suç işlersin, kimse sesini çıkarmaz… Cumhuriyetin savcıları, yetkili kişileri seni sadece seyretmekle yetinirler…

    Gözaltına alınsan bile 3-5 saat sonra bırakılırsın…

    Hiçbir dönemde, suçlular bu kadar korunmadı, yasalar bu kadar açık seçik çiğnenmedi…

    Hiçbir dönemde, hiçbir seçim bu kadar korku ve baskı altında gerçekleştirilmedi…

    Hiçbir dönemde, hiçbir seçimde halk bu kadar saldırıya uğramadı… Kin, nefret, öç alma duygusu bu kadar çok ortalıkta dolaşmadı…

    Kimisi insanlarımızın evlerine pompalı tüfek aldığından söz ediyor, kimisi “İç savaş” çıkacak diye onları tehdit ediyor…

    Kimisi, utanmadan, sıkılmadan, “16 Nisan’da sonucun ‘evet’ çıkacağını ve buna dair hadis olduğunu” söylüyor…

    Hiçbir dönemde ulusumuz bu kadar düşman kamplara bölünmedi… Hiçbir dönemde yalan – dolan makinesi bu kadar verimli çalışmadı…

    Ama kimse kimseden korkmuyor artık…

    Kimse sahte din adamlarının, imamların dini politikaya alet etmesine, “Evet – hayır” politikasını camilere dek sokmasına ve “Umre fotoğraflarına” itibar etmiyor artık…  Çünkü din sömürüsü, aç, yoksul, perişan vatandaşa bir şey vermiyor artık…

    Vee Atatürkçü aydınlarımız hiçbir şeyden korkmadan, yılmadan, çekinmeden meydanlarda, salonlarda, kahvelerde Cumhuriyetimizi savunuyorlar… Adım adım Türkiye’yi arşınlıyorlar.

    Tüm kışkırtmalara, düşmanlıklara, halkı düşman kamplara ayırmak isteyenlere inat, sakin, sevecen, kardeşlik ve dostluk dolu bir seslenişle, halkın arasında, korumasız – kollamasız dolaşıyorlar…

    Gerçekleri anlatıyorlar… “EVET” denilirse başlarına ne geleceğini söylüyorlar…

    Egemen güçler, artık “Sadaka ekonomisi”nin, din sömürüsünün bir işe yaramadığının görüyorlar, bu kez kuru gürültü yaparak, bağırıp çağırarak halkı sindirmeye çalışıyorlar…

    Onlar, Yalanla, dolanla, tehditle iktidarı yönetemeyeceklerini, yönetemez duruma geldiklerini, din sömürüsü ile bir 15 yıl daha iktidarda kalamayacaklarını anladılar…

    Bu nedenle dikta rejimine, “Tek adam yönetimine” geçebilmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar…

    Hedef hakkı – hukuku, seçmeyi – seçilmeyi, yargılanmayı – hesap vermeyi işlevsiz hale getirip, saltanat – hilafet rejimini yeniden kurmak ve yönetime Aliyev gibi eşlerini, çocuklarını, hısım, akrabalarını doldurmak… Ömür boyu mutlu, şen, denetimden uzak, korkusuz bir yaşam sürmek…

    Yemezler ama…

    Yediremezler artık… Yutturamazlar…

    Halk, kapılarına gelen AKP’li “sadaka hokkabazlarını” kovmaya başladı bile…

    “Anket yapma” bahanesiyle, “HAYIR” verecek vatandaşları fişlemek isteyenler, mahallelinin sert tepkisi karşısında kaçacak delik aradılar…

    Yakındır… “Motorlar maviliklere süreceğimiz” güzel günler yakındır…

    Tevfik Fikret’in dediği gibi, “ELBET BİR GÜN SABAH OLACAKTIR, BU GECELER SONSUZLUĞA DEK SÜRMEZ…”

    Yürüyelim arkadaşlar…

  • Rumi neden Amerika’da en çok satan şair

    Rumi neden Amerika’da en çok satan şair

    Rumi’nin Tacikistan, Samarkand, İran, Şam ve Halep’te geçen hayatı son 50 yılını geçirdiği Konya’da sonlandı.

    Rumi’nin hayatındaki dönüm noktası 1244 yılında, Tebrizli Şemsle tanışmasıdır.

    Rumi daha önce babası ve büyükbabası gibi geleneksel bir Müslüman vaiz ve bilim adamıydı. İkili üç yıl boyunca elektrikli bir dostluk yaşadılar. (sevgili, öğrenci/şeyh asla belli değil). Rumi mistik biri haline geldi. Üç yıl sonra Şems kayboldu. Muhtemelen Rumi’nin kıskanç oğlu tarafından öldürüldü. Rumi bununla şiir yazarak baş etti. Şiirlerinin çoğu 37 ila 67 yaşları arasında yazıldı. Peygamber Muhammed, Tanrı ve Şems’e 3.000 aşk şarkısı yazdı. 2000 dört satır rubaya, ve altı ciltlik mesnevi’yi yazdı.

    Bu yıllar boyunca, Rumi dini pratiğe şiir, müzik ve dansı dahil etti. Rumi meditasyon yaparken ve şiir yazarken kıvırırdı. Öldükten sonra bu zarif bir meditasyon dansına dönüştü.

    Içe bakan göz

    O bir sevinç ve sevgi şairi. Eserleri, Şems ayrılığı, aşk, yaratılış ve ölümle yüzleşmekten beslenmekte. 

    Tasavvuf geleneğini, coşkuyu, bağlılığın doğasını ve şiirin gücünü anlamaya uğraşırken Rumi, günümüzde çok gizemli ve kışkırtıcı bir şair ve figür.

    Rumi’nin özelliklerini taşıyan ABD’deki bir ulusal kütüphane serisinin sponsoru olan Şairler Merkezi Müdürü Lee Briccetti, “Zaman, mekan ve kültür genelinde Rumi’nin şiirleri hayatta olmak gibi hissettiriyor” diyor. Rumi’nin eserlerini Shakespeare ile karşılaştırıyor ve kendi aşk arayışımızı ve günlük yaşamın kargaşasında kendimizden geçmeyi anlamamızı sağladığını söylüyor.

    Rumi’yi ABD’de en çok satan şair haline getiren çevirmen olan Coleman Barks, Rumi’nin katlanılmasının sebeplerini gözler önüne seriyor: “Şaşırtıcı yaratıcı tazelik. İçinde hissettiğimiz derin özlem. Mizah anlayışı. Bilgeliğin içinde daimi bir eğlence”.

    Zamanının 800 yıl ilerisinde

    “Daha yeni başladı” diyor Barks “dinlerin koyduğu sınırları ve mezhepsel şiddeti kaldırmak isteyen kuvvetli bir küresel hareket”. 1273 yılında Rumi’nin cenaze törenine gelmişti tüm dinler. Çünkü, nerede olursak olalım imanımızı derinleştirdiğini söylediler.

    Rutgers Üniversitesi’nde erken ve ortaçağ Sufizm bilimcisi ve ödüllü bir Rumi tercümanı olan Jawid Mojaddedi, “Rumi, Pers şairleri arasında deneysel bir yenilikçi ve o bir Sufi ustasıydı” diyor. “Mistik zenginliğin ve şiirsel biçimlerin cesur uyarlamalarının bu kombinasyonu bugün onun popülaritesinin anahtarı.”

    Rumi’nin dört temel yeniliğinin ilki, okuyanlara ikinci şahıs olarak yaptığı doğrudan hitap, diyor Mojaddedi. “Çağdaş okuyucuların bu doğrudanlığa iyi yanıt verdiğini düşünüyorum.”

    İkincisi, “İlham verici” edebiyat okuyucuları Rumi’nin şiirine çekiliyor. Üçüncüsü “gündelik imgelerini kullanması” ve dördüncü olarak “lirik aşk gazellerinde birliğin kazanılmasına dair iyimserliği. Bu biçimde yapılan anlaşma, ulaşılamayacaklarını ve sevgililerin acımasız reddetmelerini vurgulamaktadır. Rumi birleşmeyi kutluyor.”

    Mesnevi en uzun, tek yazarlı 26.000 beyitte yazılmış mistik şiir, bu onu kendi başına önemli bir eser haline getiriyor. Aynı zamanda Kuran’dan sonraki İslam dünyasının en etkili ikinci metni. Orijinal Farsça metin o kadar etkiliydi ki, Osmanlı döneminde onun çalışmalarına ayrılan kurumlar vardı.

    Yeni çeviriler basıldığında ve eseri çınlamaya devam ederken, Rumi’nin etkisi devam edecektir. İlham verici sözleri bize şiirin gündelik hayatın devam eden bir parçası olabileceğini hatırlatıyor.

  • Anzaklı Ömer

    Anzaklı Ömer

    -Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.
    -Ama ben hala merak ediyorum. “Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”

    -Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.
    Ben yine ısrarla:
    -Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…

    Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
    -Siz Türk müsünüz?

    -Evet Türk’üm….”
    İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
    “Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
    -Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.
    Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

    Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

    Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..
    Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..

    Dedim ki kendi kendime:
    -‘Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..’ Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..”

    Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
    -Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
    “Ömer” cevabını verdim.
    Merakla tekrar sordu:
    -Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?”
    -Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

    -Senin adın Müslüman adı mı?
    Ben
    -Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı,doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
    -Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.

    -“Olsun” dedim.
    -“Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?”
    Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
    -“Tabii” dedim.. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
    -Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?

    Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
    -Beni yalnız bırakma olur mu?”
    -Ne gibi Ömer amca?

    -Ara sıra gel de bana İslamiyet’i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.” O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
    “Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!

    Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti…
    Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım… ”

    Bu hakiki hikayeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul’da oturmaktadır.

    Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için Lütfen sen de Paylaş ki herkes okusun…!

  • PKK, Irak’ta yayılıyor…

    PKK, Irak’ta yayılıyor…

    Bir yandan Suriye’de IŞİD ve PYD’ ye karşı güvenliğimizi tehdit eden unsurlara karşı mücadele verirken, öte yandan terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’ta iyice yayılmaya başladığını görüyoruz.

    PKK’nın Irak’ta militan sayısını sürekli artırdığına dikkat çekiliyor. Mahmur kampı ile yanındaki Karaçuğ Dağı’nda hendek kazarak mevzi ve kontrol noktaları oluşturmaya başladığı söylenen PKK’nın buraya gelen militanlarına eğitim alanları açtığı da belirlendi.

    Konu ile ilgili gelişmelere kısaca bir göz atalım:
    PKK’lı teröristler, çembere aldıkları bölgeye, Peşmerge ve yerel asayiş güçlerinin hiçbir şekilde girişine izin vermiyor. Bu yüzden zaman zaman PKK’lı teröristler ile Peşmergeler arasında gerginlik yaşanıyor. Karargaha yaklaşmak isteyenlere ateş açılıyor.
    Söz konusu bölgeden çekilen görüntülerde PKK’nın mevzileri, hendekleri ve güvenlik noktaları görülüyor. Mahmur Kaymakamı Rızgar Muhammed İsmail, “PKK Mahmur Kampı’nda ve Karaçuğ Dağı’nda karargah kurdu. Örgüte militan yetiştiriyor.” dedi.

    Mahmur Kaymakamı İsmail’in açıklamaları bu kadarla sınırlı değil.:
    “PKK, özellikle Mahmur Kampı’nda askeri alanlar kurarak gelen militanlara eğitim vermeye başladı. Kamp içerisinde daima hazır bekleyen bir güç var. Bunlar sürekli askeri eğitime alınıyor. Kampta şimdiye kadar 8 yeni mevzi kuruldu. Kadın, çocuk ve yaşlılar dahi askeri eğitime tabi tutuluyor.” diye konuştu. Kamp nüfusunun, Mahmur ilçe merkezi nüfusunu geride bıraktığını aktaran İsmail, “Kampın nüfusu şu anda 12 bin, ilçe merkezinin ise 10 bin civarında. PKK’lılar, asayiş güçleri ve Peşmergenin, Mahmur kampına girişine izin vermiyor. Kamp tamamen askeri üsse dönüştü. PKK, bir süre sonra Mahmur kampının sınırlarını genişletip, yeni kontrol noktaları oluşturdu. Bununla da yetinmeyip daha önce kampta Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kullanılan binaya el koydu. BM yetkililerine binayı teslim etmeyi reddettiler. Militanlar daha önce Iraklı polis güçleri tarafından kullanılan karakola da el koydular. Bunun yanında iki hafta önce iki kişinin kendisini Karaçuğ Dağı’nda patlattığı haberini aldık ancak gidip bu olaya ilişkin herhangi bir soruşturma yapamadık. PKK, girişimize izin vermedi.”

    Terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’taki son faaliyetleri ise şöyle özetleniyor:
    Kuzey Irak’ta İran ve Türkiye sınırındaki Kandil ve diğer dağlara konuşlanan PKK’lı teröristler, bölgedeki 600 köyü işgal ediyor. Örgüt, Musul’un Suriye’nin sıfır noktasındaki stratejik Sincar ilçesini “ikinci Kandil” yapmak istiyor. Bölgedeki Ezidileri, DEAŞ saldırılarına karşı korumak bahanesiyle Sincar ilçesine yerleşen PKK’lılar, DEAŞ bölgeden temizlenmesine rağmen hala ilçeden çıkmadı. IKBY hükümeti ve Mesut Barzani’nin çağrılarına rağmen PKK, ilçedeki militanlarını çekmedi. PKK’nın Sincar Dağı’nda bir grup Ezidi’ye eğitim verdiği ve örgüte militan yetiştirdiği biliniyor. Terör örgütü PKK, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Goran Hareketi hâkimiyetindeki İran sınırına yakın Süleymaniye ve Halepçe illerine bağlı bölgeler ile Kerkük’teki varlığını da artırma çabası içinde olduğu kaydedildi.

    Bütün bunlar ne ifade ediyor, görüşlerimizi yansıtalım:
    PKK’nın Kuzey Irak’ta yer edinmesi ve yayılmasına şu anda Barzani ve Peşmergeler sadece seyirci kalıyor. Barzani’nin zaman zaman PKK’lıları uyarmasını sadece şeklen yapılmış uyarılar olarak görüyoruz. Mahmur Kampı’na eğer peşmergelerin girişine bir avuç PKK’lı izin vermiyorsa o zaman Barzani ve güçleri ne işe yarıyor?
    Zaten Kerkük’teki soydaşlarımıza karşı “yok etme” planını yıllardır uygulayan Barzani’nin, şimdi de PKK’lıların Kerkük!’e yerleşip, Türkmenler üzerinde baskı kurmasına sessiz kalması da ayrıca düşünülmesi gereken bir başka konudur.
    Barzani ve peşmergeleri istemiş olsa, PKK’lıları bu bölgeden söküp atamaz mı?
    Göz göre göre terör örgütünün bu topraklarda “ikinci Kandil” oluşturması ve PKK’lıların elinde Amerika’nın PYD’ ye verdiği silahların bulunması düşündürücü değil mi?
    PKK’lıların Kuzey Irak’taki varlığına Amerika, Batı, Rusya, Irak Merkezi Hükümeti de ses çıkarmıyor. Kaldı ki, Kuzey Irak ile Suriye arasında PKK/PYD dayanışması üst seviyelere çıkmış durumda.

    Türkiye’nin sürekli olarak itiraz ettiği “PYD, PKK’nın uzantısı ve terör örgütüdür” açıklamalarına Amerika’nın kulaklarını tıkaması, PYD’ ye verilen her türlü silahın PKK’lılarca da kullanılmasına ses çıkarılmaması kafalardaki soru işaretlerini de artırıyor.
    Gerek Suriye’deki IŞİD ve PYD, gerekse Kuzey Irak’taki PKK varlığı bölgede kanayan yara olarak uzun süre devam edecek gibi görünüyor.
    Dış güçlerin bölgedeki hesaplarının hangi noktalarda sonuçlanacağını şu anda bilemiyoruz. Görebildiğimiz, bölgede baş ağrıtan bu unsurların daha uzun süre dış güçler tarafından taşeron olarak kullanılacağıdır.

    Bizim için ise PKK terör örgütü halen tehdit unsuru olarak karşımızda duruyor. PYD konusunda çözüm bulunmadığı süre içinde PKK terörünün de sona ermesini şu an için mümkün görmüyoruz.
    O nedenle bizi yönetenlerin müttefikimiz Amerika ile PYD konusundaki tutum ve davranışlarını yerinde buluyor ve doğru atılmış adım olarak değerlendiriyoruz.

  • Ermeni Mezalimi ve Hocalı Soykırımı eylemleri bir terörizmdir

    Ermeni Mezalimi ve Hocalı Soykırımı eylemleri bir terörizmdir

    ASİMDER Genel Başkanı Gülbey, Hocalı katliamı, Bu bir terörizmdir. Yapılan katliamın sorumlusu o dönem gönüllü kuvvetlerin başında bulunan Serj Sarkisyan şu anda Ermenistan’ın cumhurbaşkanı. Biz Sarkisyan aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtık, davamız devam ediyor. PKK Kürtlerin PKK’sı değil Ermenilerin PKK’sıdır çünkü şu anda PKK 1915’in intikamını alıyor

    Uluslararası Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMDER) Genel Başkanı Göksel Gülbey, Hocalı katliamına ilişkin, bu eylemin bir terörizm olduğunu belirterek, “Yapılan katliamın sorumlusu o dönem gönüllü kuvvetlerin başında bulunan Serj Sarkisyan şu anda Ermenistan’ın cumhurbaşkanı. Biz Sarkisyan aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtık, davamız devam ediyor.” dedi.

    Sakarya Üniversitesi Öğrenci Konseyince, Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Ermeni Mezalimi ve Hocalı Soykırımı Paneli”nde konuşan Gülbey, Hocalı katliamının 25. yılına girildiğini hatırlattı.

    Katliamın insanlık tarihine kara bir leke olarak girebilecek nitelikte olduğunu dile getiren Gülbey, “Bu bir terörizmdir. Yapılan katliamın sorumlusu o dönem gönüllü kuvvetlerin başında bulunan Serj Sarkisyan şu anda Ermenistan’ın cumhurbaşkanı. Biz Sarkisyan aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtık, davamız devam ediyor. Bu konuda yargılanmasını istiyoruz. Azerbaycan’da 11 saat gibi kısa bir sürede 613 kişiyi katleden bir terörist.” diye konuştu.

    Gülbey, insanlara türlü işkenceler gerçekleştiren Ermenilerin hukukun önünde hesap vermesi gerektiğini söyledi.

    Türkiye’de şu anda 57 Ermeni Vakfı olduğunu ve bu vakıfların 52’sinin İstanbul’da bulunduğunu ifade eden Gülbey, şöyle devam etti:

    “Bu vakıfların yıllık gelirleri 5 milyon dolar. Ermeni cemaati maalesef Türkiye’de en güçlü lobi. Ermenilerin Türkiye’de 102 yılda soykırımla alakalı 700 bin web sayfaları var. Bizim ise 25 bin web sayfamız var…

    Ermeniler, Güneydoğu’da PKK ve HDP eliyle konferanslar gerçekleştiriyorlar. Bu bölgede aktif çalışan HDP’li belediyelerden destek alarak bazı kısımlarda açtıkları yaz okullarında Kürt çocuklarına ‘Siz Ermenisiniz’ diyerek akıllarına girmeye çalışıyorlar.”

    Gülbey, Türk milletinin uyanık olması gerektiğini, Ermenilerin Güneydoğu’da sıkı çalışmaları olduğuna işaret etti.

    “PKK Kürtlerin PKK’sı değil Ermenilerin PKK’sıdır çünkü şu anda PKK 1915’in intikamını alıyor.” diyen Gülbey, sözlerini şöyle tamamladı:

    “PKK’nın toplu katliam yaptığı köylere baktığımızda Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 1915’te Ermeni çetelerine karşı ne kadar mücadele vermiş köy varsa PKK o köylerde katliam yaptı. Şu anda PKK haritasıyla ‘Büyük Ermenistan’ haritasını üst üste bıraktığınızda aynı bölgeleri istediğini görüyoruz. Bu konuyla ilgili kandırılmış Kürt kardeşlerimiz var. Kürdistan’ın değil Batı Ermenistan’ın temelleri atılıyor. Ermeniler Müslüman bir halk olsaydı Rusya, Avrupa ve ABD bu konuda bu kadar destekler miydi? Ermenistan’da Türk mezarlıkları yıkılmış durumda. Üzerlerine binalar yapılmış. İleri dönemde bizim orada toprak talebimiz olursa bu mezarlar talebimizi doğruladığı için yıkım yaptılar. Tarihi eserlerimize sahip çıkamadık. Soykırım katliam değil bir terörizmdir.”

  • TURKIYE SURIYEDE KOSEYE SIKISDI …..  In Syria, Turkey Finds Itself Boxed In: What’s Next?

    TURKIYE SURIYEDE KOSEYE SIKISDI ….. In Syria, Turkey Finds Itself Boxed In: What’s Next?

    Aaron Stein and Rao Komar

    For special access to experts and other members of the national security community, check out new the War on the Rocks membership.

    After months of halting and costly progress, the Turkish military and allied Syrian rebels are in a good position to take the Syrian city of al-Bab from the Islamic State in Iraq and the Levant (ISIL). With the capture of al-Bab, Turkey will have accomplished the clearly defined goals of its “Operation Euphrates Shield” intervention in northern Aleppo governorate: driving ISIL from the Turkish border and blocking hostile Kurdish forces from linking their territory to Turkey’s south.

    But after al-Bab, Euphrates Shield has nowhere to go, and, if Turkey’s gains are to be sustainable, its forces may be unable to leave. With Euphrates Shield, Turkey may have thrown itself into a Syrian quagmire. It has no clear exit strategy and only a poor set of options for escalation. Turkey seems committed to an indefinite but precarious occupation of a piece of northern Aleppo governorate that, perversely, may further weaken Syria’s political and territorial integrity and strengthen Turkey’s adversaries.

    The Syrian regime is poised to take Tadif from ISIL, while al-Bab will likely fall to the Turkish military and Syrian rebels. (SyrianCivilWarMap.com, February 2017)

    Where to After al-Bab?

    The Turkish government has not announced a plan to govern the territory it now controls in Syria or to transfer power to a civilian authority capable of administering services in war-torn Syria. Instead, Turkish President Recep Tayyip Erdogan has recently signaled his intention to expand the operation to target the Syrian Democratic Forces (SDF) and the People’s’ Protection Units (YPG). The YPG is the Syrian branch of the Kurdistan Workers’ Party (PKK), the Kurdish-led militia that has waged an insurgent campaign in southeast Turkey since 1984. The YPG also acts as the backbone of the SDF, the United States’ closest partner in the Syrian conflict. This proposal, it seems, is part of a Turkish effort to create a 5,000-square kilometer “safe zone” free of the Islamic State and the YPG. This zone would include both Manbij and Afrin, two well-defended YPG and SDF-controlled areas along the Turkish-Syrian border.

    Turkey’s actions after al-Bab falls could have considerable implications for the ongoing American-backed SDF offensive north of Raqqa, the Islamic State’s administrative hub in Syria. A Turkish offensive against Manbij, for example, would force the YPG to move forces from the outskirts of Raqqa, perhaps delaying a planned offensive against the city. The Turkish military could expand its operations after al-Bab, but its potential adversaries are prepared to defend against a Turkish-backed assault. The defenses are similar to those that have slowed Turkey’s operations around al-Bab, risking another set of bloody battles for Syrian cities without any coherent mechanism to govern and then withdraw from territory taken.

    The risks of a prolonged Turkish occupation are considerable. Turkey’s difficulties around al-Bab have also allowed for the Syrian Arab Army and allied militias, backed by Russian airstrikes, to push east from Aleppo City. The Syrian Arab Army and its allies are now in control of the high ground overlooking the main road connecting al-Bab with Raqqa, effectively blocking any Turkish offensive toward Raqqa. At the time of writing, the Turkish and Syrian armies appear to be pushing to take the same city, Tadif, although Russia may have succeeded in brokering a ceasefire along the dividing line between northern Tadif and the southern entrance to al-Bab.

    Turkey and its rebel allies are slowly advancing in al-Bab, and will eventually push ISIL out of the city. To the south, regime forces have pushed towards Tadif and have cut the al-Bab/Raqqa road, rendering a Turkish offensive towards Raqqa unlikely. (SyrianCivilWarMap.com, February 2017)

    The division of territory has temporarily calmed tensions around the city, but the reality is that Turkish forces and a coalition of loosely aligned proxy militias now share a frontline with the Syrian regime, embedded Russian advisers, and Alawite militias. These two fractious coalitions are now within mortar range of one another, a state of affairs that is inherently destabilizing.

    Further still, the regime’s advance south of al-Bab limits Turkey’s options and all but rules out any potential Turkish plan to expand Operation Euphrates Shield to push south toward Raqqa. Ankara had previously touted this proposal to U.S. officials and to the international media as an alternative to a SDF-led offensive for the ISIL-held city. Now, Turkish forces could only do this if they were willing to fight through the Russian-backed regime positions to the south of al-Bab and then come back into contact with ISIL on the outskirts of Raqqa. As this would trigger open war with the Syrian regime, it seems like an unlikely path for Turkey. Instead, Turkish forces could still seek to expand operations around Tel Rifaat or Manbij, two cities Turkey has occasionally pledged to target as part of Euphrates Shield.

    The Tel Rifaat Offensive: Turkish Options and Limitations

    In the northwest of Syria, the YPG holds the Afrin canton, a mountainous and largely Kurdish area abutting the Turkish-held territory in Syria. One option, often floated by Syrian rebels and the Turkish government, is an assault on the YPG in Afrin to capture Tel Rifaat, an Arab-majority town near the western border.

    A rebel offensive on Tel Rifaat (Tall Rif’at) in Afrin would involve an attack along the entire frontline south of A’zaz. (SyrianCivilWarMap.com, February 2016)

    Tel Rifaat has been under YPG control since February 2016, when the group captured it from rebels with the support of the Russian and Syrian air forces. The Syrian rebels are therefore motivated and willing to fight the YPG in this area. The Turkish military and its rebel allies have clashed with YPG in the past around Tel Rifaat. On October 22, 2016, Free Syrian Army factions, backed by Turkish air and artillery strikes, began their assault on the town, but were pushed back. Three days later, Turkish-backed rebels lost two villages southeast of Tel Rifaat to a YPG counterattack.

    Unlike the rebels of Operation Euphrates Shield, who have been constantly fighting ISIL since March 2016, the YPG in Afrin is well-rested and has largely not been involved in the grueling back-and-forth civil war. Turkish-backed rebels have a manpower deficit. They are heavily dependent on poorly trained fighters recruited from Syrian refugee populations in Turkey, local fighters from northern Aleppo, and some rebels who moved from Idlib. While these manpower sources would be appropriate for administering a smaller sized territory, they have been significantly depleted by the recent internecine conflict in Idlib and years of battle with ISIL and the Syrian regime. This manpower deficit would complicate any attack on Tel Rifaat. With over 175 kilometers of militarized frontline to defend, Syrian rebels would have to mass their forces in one area for an offensive without leaving other frontlines dangerously undefended from an Islamic State counter attack, SDF forces outside of Manbij, or regime forces south of al Bab. The Afrin YPG has a much shorter frontline to defend, so they can bring more forces to bear if needed.

    The YPG has been expecting a rebel offensive to retake Tel Rifaat ever since it captured the town in early 2016. The YPG and its SDF allies have spent over a year building up defensive fortifications, such as earthen berms, checkpoints, and trenches. Afrin now has some of the most extensive defensive fortifications seen in northern Syria, similar to those ISIL employed to great effect to slow the Turkish-backed offensive on the al-Bab’s western entrances.

    A satellite image of the defenses surrounding Sheikh Issa, one of the satellite towns that Euphrates Shield would have to take before reaching the Tel Rifaat defensive lines. (Terraserver, November 2016)

    Tel Rifaat’s extensive defensive network, consisting of a web of walls and fortified towns, would impose costs on advancing Turkish forces, risking a prolonged campaign to take the city. With the Afrin YPG, Russia, and the Syrian regime in a tacit alliance, Turkey and its rebel allies may end up facing off with YPG ground forces backed up by two air forces if they attack and risk escalation with Russia or the Syrian regime. Russia and the regime have already demonstrated a commitment to use force in the area, even when Syrian troops are within mortar range of Turkish soldiers. A Russian airstrike killed 3 Turkish soldiers in February, while a second strike, attributed at various times to Russian, regime, or Iranian air assets, also killed Turkish soldiers operating near al-Bab in late November 2016.

    Consolidating the Eastern Flank: Options for Manbij

    South of al-Bab, the Syrian regime, backed by Russian airstrikes, have advanced to within 1.5 kilometers of the city. Regime forces now share a 10 kilometer-long frontline with Turkish-backed forces on the city’s southwestern outskirts. This Syrian move threatens to link its frontline just south of Tadif with SDF-held positions west of Manbij, potentially creating an alternative route to link SDF-held territory with Afrin, south of al-Bab. This would undermine the intended goal of Euphrates Shield of preventing the formation of a contiguous Kurdish region in Syria. The Syrian regime could use this as a point of leverage with the YPG in future peace negotiations, and Russia is working to facilitate this course of action with various Kurdish and regime interlocutors.

    The Syrian Regime and the Manbij YPG could easily launch a coordinated offensive against ISIL, cutting off Turkey’s route for expansion. With this, the YPG could effectively connect Manbij to Afrin using Syrian regime territory following Russian-facilitated negotiations with the regime. (SyrianCivilWarMap.com, February 2017)

    To prevent this, Turkey could choose to launch an offensive against SDF territory to the east of rebel-held northern Aleppo governorate. The end goal of such an operation would be to take Manbij, a city that the SDF, backed by U.S. airstrikes and special operations forces, captured from ISIL after a nearly three month-long battle and siege in summer of 2016.

    Turkey has fought the SDF in this area before. At the start of Euphrates Shield, the Turkish and rebel forces rapidly pushed the YPG and their SDF allies back north of the Sajur River in a surprise offensive. With the Sajur River forming a natural boundary between the Manbij YPG and the Euphrates Shield forces, an American-backed ceasefire was put in place and has worked to minimize violence along the tense front line.

    Some three months later, the situation has changed significantly. The YPG and SDF have dug in and fortified their positions, so Turkish armor and rebel infantry will not be able to rapidly advance as they did at the start of the operation. Political considerations also play a role in making a large-scale Turkish operation against the YPG in this area unlikely. Unlike the Afrin YPG, who cooperate extensively with the Syrian regime and Russia, the YPG and SDF in this region have a close working relationship with the United States and shared goals of pushing ISIL out of northern Syria.
    To the east of the Euphrates River and Manbij, the YPG and its Arab allies in the SDF are preparing for an operation targeting Raqqa. American support in the form of arms, air support, and embedded special operations forces will be key to the capture of the city, but the operation is expected to rely heavily on local Syrian Kurdish and Arab forces.

    A Turkish-led attack on Manbij would slow the Raqqa operation, as YPG forces would likely move from Raqqa to defend the frontlines in Manbij. Turkish President Erdogan has sought to offer an alternative option for taking Raqqa that would involve Euphrates Shield forces, rather than the Kurdish YPG and Arab SDF. However, the Turkish military and its allied rebels have struggled to capture al-Bab, a city with a pre-war population of only 63,000. Raqqa is nearly four times larger and sits some 180 kilometers south of the current Turkish-held frontline. An offensive against it would require more troops and more complicated and exposed logistical chain, independent of the capabilities of the local partners.

    Turkey has one other option: It could invade Tel Abyad, an SDF-held town. Turkey will retain this option indefinitely, but actually pursuing it would entangle Turkish military forces on third front in Syria’s multi-sided civil war. Moreover, taking territory from Kurdish forces in Tel Abyad would likely boomerang back into Turkey, resulting in cross-border YPG attacks against various Turkish targets along the border.

    Turkey’s final option is to launch a major military operation on Tall Abyad, clearing out the YPG and SDF, then proceeding to Raqqa. This option will lead to open warfare between the YPG and the Turkish government along the Syrian border and would be a major escalation of Turkish involvement in Syria. (SyrianCivilWarMap.com, February 2017)

    Boxed In: So, Now What?

    The Turkish government has repeatedly stated that it does not intend to stay in Syria in the long term. However, a premature withdrawal may leave the Euphrates Shield rebels weak and ill-equipped to deal with threats from the YPG or the Syrian regime, both of whom have clashed with the rebels in the past.

    Prior to the Turkish intervention, the rebels that now constitute Euphrates Shield struggled to defend territory against ISIL attacks. They were nearly wiped out in an ISIL offensive on the city of Marea in the 2016. The Turkish forces will have to reorganize the rebel forces, currently split into dozens of factions, into a force that can independently defend its territory.

    Turkey faces a similar problem as other professional militaries that work with local partners to take territory on the battlefield. Tensions between Islamist rebels and less conservative Free Syrian Army factions have often resulted in tit-for-tat kidnappings. Increasingly, internecine warfare breaks out over control of trade revenues and smuggling in Turkish-held territory in Syria. Some Turkish citizens, members of Turkish nationalist groups, have joined the rebel fray in Syria, creating tensions between the conservative and often Arabized Syrian Turkmen and the less religious nationalist Turkish volunteers. The Turkish military presence in Syria has suppressed these tensions for the most part, but they are likely to return once the Turkish military withdraws.

    In addition to reorganizing the rebels into an independent and effective fighting force, Turkey faces the challenge of supporting the creation of a unified governing structure across the northern Aleppo governorate rebel territory. Currently governance in the area is split between a mishmash of disconnected and often conflicting sharia courts, civilian-led city councils, rebel militias, and Turkish forces, all operating with little overarching framework. Turkey will have to turn its attention to building institutions to govern the northern Aleppo territory, a slow and complex process with no clear timeframe. Turkey will therefore have to consolidate control over territory taken, regardless of the military choices it makes, either near Tel Rifaat or Manbij.

    The consolidation of Turkish-backed governing bodies, while necessary to create the conditions to withdraw, may also contribute to an outcome Ankara has worked to prevent: the decentralization and devolution of the Syrian state, as regional institutions are strengthened at the expense of the central government. This outcome would also help to strengthen the case for empowered local regions, which would benefit the Syrian Kurds’ political aspirations. That said, the decentralization of the Syrian state may now be inevitable regardless of Turkish action.

    Turkey will soon achieve its narrowly defined military objective: the defeat of ISIL in al-Bab to ensure that Kurdish-held territory along the Turkish-Syrian border will not be connected. Yet the challenges will persist as Turkey moves to a different phase of operations: state-building. This will create another set of issues to deal with that guarantee Turkish presence in Syria for the foreseeable future.

    A special thanks to SyrianCivilWarMap.com for providing maps for this article.

    Aaron Stein is a senior fellow at the Atlantic Council’s Rafik Hariri Center for the Middle East

    Rao Komar (@RaoKomar747) is an Austin based journalist and Middle East/Eurasia analyst.

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 23 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 23 Şubat 2017 )

    1..  Panarmenian.net’ te  yer alan  haberin başlığı : “ Görevden alınan akademisyenler,  caddelerde  protesto yapıyor.”  Haberin Özeti : “  Olağanüstü hal kapsamında  verilen bir  kararla görevden alınan  yaklaşık  5.000 kişiden birisi olan  Sevilay Çelenk  soğuk bir  havada parkta kendisini destekleyen kalabalığa  bir  konuşma yaptı… Akademisyenler , iki haftada  bir  açık havada  serbest  ders  vermeyi kararlaştırdılar….  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ a karşı yapılan   darbe  teşebbüsü  sonrası  100.000’ den fazla kamu personeli görevlerinden alındı…..Üniversite  sektörü en büyük darbeyi alan  kurumlardan birisi…”

    1. Armedia.am’ de yer alan habere  göre,1551 yıl önce Avarayr Savaşında Ermeni ulusunun bağımsızlığı ve  dini için  hayatlarını kaybeden “St. Vartan Lider ve 1036  Yoldaşı” için yortu yapılıyor….Bu savaş, Ermeni ulusunun  Hıristiyanlığı hür olarak seçtiklerini simgeliyor.
    1. Tert.am’ de ve  Armenpress.am’ de Ermenistan DİB Edward Nalbandian’ ın Moskova’ yı ziyaretinin  bir  bölümü olarak önde  gelen Rus  medyası başkanları ile  buluştu. Toplantıda Nalbandian,   gazetecilere Ermenistan’ ın dış politika öncelikleri, Ermenistan – Rusya  stratejik  ittifakı, komşularla  ilişkiler  ve ülkesinin ABD, Avrupa, Asya, bölgesel ülkeler ve uluslar arası kuruluşlar ile  sözleşmelerini  açıkladı…
    1. Aina.org, The Telegraph’ a atfen verdiği haberde, Irak kuvvetleri ilerlerken  Musul’ daki 750.000 kişinin  açlık  sınırında  olduğunu  belirtiyor. …Batılı hava  gücü ve  özel kuvvetlerle  desteklenen  Irak kuvvetleri ve  Şii milisler  Musul hava alanını ele geçirmek ve şehri kurtarmak üzere  son hazırlıklarını yapıyorlar…
    1. News.am’ de yer alan haberin başlığı : “  Karabağ’ın yeni Anayasası var: Geçici sonuçlara göre seçmenlerin %87.6’sı «Evet» dedi”   Haberin Özeti : “  Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Merkez Seçim Kurulu 21 Şubat saat 03:00 itibarıyla, 20 Şubat’ta yapılan Anayasa Referandumu kesin  olmayan geçici sonuçlarını açıkladı.  Yayımlanan  bilgiye  göre 103.793 kayıtlı seçmenden 79.428 kişi oylamaya katıldı, katılım düzeyi  % 76.44 oldu. Evet oyu verenlerin sayısı 69.540 kişi veya oylamaya katılanların %87.6’sı…..Referandumla Dağlık Karabağ’da yarı-başkanlık yönetim sisteminden başkanlık yönetim sistemine geçilmekte….”
    1. Ermeni Radyosu web sitesi,  Diaspora  Ermenilerinin,  Ermenistan’ da 2 Nisan’ da yapılacak  parlamento  seçimlerini izleyeceklerini  bildiriyor.  Böylece  anavatanlarındaki politik  hayata  daha  aktif biçimde  katılmayı  düşünüyorlar…. Halen 200’ den fazla   Diaspora  Ermenisi gözlemci olarak  görev almak üzere  baş vurmuş bulunmaktadır. Bu girişim içinde Kanadalı aktris Arsine Khanjyan, film yapımcısı Atom Egoyan ve System Of A Down  lideri Serj Tankian yer almaktadır….
    1. Ermeni Radyosu web sitesinde yer alan habere göre ,  Rusya DİB Sergey Lavrov   ‘ Karabağ anlaşmazlığının  çözümü için Minsk Grup  eş-başkanlığı  formatından başka alternatif olmadığını’ bildirdi…Lavrov,  AGİT Minsk Grup  eş-başkanları  boş kalmamalı, müzakerelerin hızlandırılması  gerektiğini  her vesile  ile  tekrar  etmelidirler  dedi….
    1. Vestnikkavkaza.net, Hocalı Trajedisi önerisinin İskoç Parlamentosundan geçtiğini bildiriyor. Hocalı trajedisine politik bir değerlendirme yapılması  Şubat  ayı  başlarında  parlamentoya  sunulmuştu. Hocalı soykırımının  25 inci yıl dönümünde, bu olaylarla  ilgili politik bir  değerlendirme  yapılması önerisi  parlamentodaki bütün partilerin temsilcileri tarafından imzalanarak parlamento web sitesinde yayımlandı ve Azerbaycan delegasyonuna  da  sunuldu.
    1. Uzun süre gündemde  tutulan ve  bizim de  mesajlarımızda  konu ettiğimiz  “Söz” filmi ile ilgili olarak aşağıda  linkleri  yer alan  Ermeni medyasında  yer alan  haber  özetle şöyle: “  Ermeni <sözde> soykırımını konu alan Söz  filmi, Open Road firması tarafından 21  Nisan’ da gösterime  girecek….  Efsanevi  şarkıcı Elton John ve  EJAF Başkanı  David Furnish, o akşam yapılacak programla  elde edilecek  gelirler Elton John AIDS Vakfı ve  diğer  kar  gütmeyen insancıl ve insan hakları guruplarına bağışlanacak…”
    1. Armenianweekly.com’ da yer alan  habere  göre,   Amerikan Ermeni  Misyoner Derneği (AMAA) üyesi yardım sever Dr. Chris Tashjian, Ermenistan Savunma  Bakanlığına  hastanelerde  kullanılmak üzere  tıbbi teçhizat, araç ve yatak bağışında  bulundu.
    1. Agos Gazetesinde yer alan haberin başlığı : “ Karabağ’ın adı artık ‘Arşak Cumhuriyeti’, yönetim şekli ‘tam başkanlık’” Haberin Özeti : “  20 Şubat günü yapılan anayasa referandumuyla Karabağ’ın ismi ve yönetim şekli değişti. Yüzde 87 oy oranıyla kabul edilen anayasaya göre Karabağ’ın adı artık ‘Arşak Cumhuriyeti’ olacak. Yarı başkanlık sisteminden başkanlık sistemine geçildi.  Karabağ Cumhuriyeti Seçim Komisyonu’nun yaptığı resmi açıklamaya göre, 20 Şubat Pazar günü yapılan anayasa referanduma seçmenlerin yüzde 75’i katıldı. 11 seçim bölgesinde yapılan referandum sonuçlarına göre, 69,540 seçmen ‘evet’ oyu verdi. Yüzde 9’a denk gelen 7 bin 686 seçmen ‘hayır’ oyu verirken oyların yüzde 2.8’i geçersiz sayıldı.  … Tam başkanlık sistemine geçilmesini öngören anayasayla Başkana özellikle yürütme ve savunma konularında geniş yetkiler verilmiş oldu. (Not:  Karabağ, kendilerini bağlı  gördükleri Ermenistan yarı başkanlık sisteminden parlamenter  sisteme  geçerken, Karabağ’ ın  başkanlık sistemine  geçişi  ilginç.  Bizdeki sistem  değişiklik  tartışmalarını  takip edip  AKP- MHP çizgisinde  karar  vermiş olmalılar !…, o.t. )
  • Onlardan neden hesap sorulmuyor?

    Onlardan neden hesap sorulmuyor?

    Evet, o gazeteyi hiç okumadığım için yazarlarını filan da tanımam.

    Dün bir sitede başlık gözüme ilişince sözler bana yabancı gelmedi.

    Güldüm.

    Nedeni yıllardır yazdığım yazıların çoğunda benim söylediğim sözlerdi.

    Demek ki yazar ya yeni anlamış yandaşları topa tutmuş.

    Hükümete yakın olan Star Gazetesi yazarı Lütfü Oflaz, “kraldan fazla kralcı” diye tanımladığı bazı AKP yandaşları için “Tayyip Erdoğan iktidardan düşse, ilk tekmeyi onlar vuracaklar”.

    Tayyip Erdoğan’a değil gücüne tapıyorlar.

    Onun gücünden yararlanıp köşe kapmak, mevki makam sahibi olmak, servet yapmak gibi çıkarcılıklar sergiliyorlar.”demiş.

    Lütfü Bey anlamış ama biraz geç kalmış.

    Aslında bunu Erdoğan’ın anlaması önemlidir. 

    Kim bilir belki Erdoğan’da biliyordur ama şimdilik onların desteklerine ihtiyacı olduğu için susuyordur.

    ***

    Kundakçı serbest

    ODA TV Suçunu itiraf eden ve görüntüleriyle bu suçu işlediği sabit olan kundakçı saldırgan serbest, yani tutuksuz yargılanıyor.   

    Modacı Barbaros Şansal hakkında iddianame düzenlendi ve mahkeme tarafından kabul edildi.
    Şansal “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçlamasıyla 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor.

    Ve Şansal, infaz kanununda 1 gün dahi tutuklu kalmaması gereken bu suçlamadan dolayı, yaklaşık 2 ayı aşkın zamandır tutuklu!

    Bir başka örnek verelim… 
    Laiklik istedikleri için tutuklanan gençler aylardır tutuklu.

    Gençlere yöneltilen suçlama yine “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek.”

    Cezanın üst sınırı kanunda 3 yıl olarak yazıyor. Yine bu gençlerin de infaz kanununa göre tutuklu olmamaları lazım…

    Evet, ODA TV böyle demiş.

    Bu sözlere katılmamak mümkün mü?

    Aslında örnekleri çoğaltabiliriz.

    Mesela Atatürk’e hakaret edenler, mesela” Evet” çıkmazsa İçsavaş çıkar diyenler gibi veya hayır diyenleri PKK, FETÖ gibi terör örgütü ile eş değer tutanlar gibi…

    Dedim ya çoğaltabiliriz diye…

    Daha neler var neler?

    Adam benzin dolu bidonla bir mekânı yakıyor üstelik içeride insanların olduğunu bilerekten.

    Tıpkı Madımak olayı gibi!

    Bu bir vahşettir.

    Buna hiçbir gerekçe gösterilemez ve kabul edilemez.

    Durum böyle iken adam adli kontrol ile serbest bırakılıyor.

    Böyle bir durum diğer canilere cesaret vermektir.

    Hukukçu değilim bu nasıl bir yasadır hayretler içindeyim!!!

    Budan böyle desenize isteyen istediği yeri rahatça kundaklayacak elini kolunu sallayarak ortalıklarda dolaşacak.

    Böyle bir hukuka yazıklar olsun.

    İnsanlar sırf bu sebepten bile HAYIR derler.

                                                                           ***

    Sadece merakımdan soruyorum.

    AKP binalarından birisine bu yapılsa yine cezasız mı kalır dersiniz?

    Hiç sanmıyorum.

    Demek ki Yeni Türkiye böyle inşa ediliyor…

    Ayrıca merak ettiğim bir konu daha var.

    Geçmişte Fethullah Gülen yapılanmasına öven ve Ergenekon, Balyoz gibi tertiplere destek veren Nagehan Alçı geçen yıl  bir TV programında karşısındaki konuşmacıya 2013 Mart’ında Bank Asya’dan kredi çektiklerini itiraf  etmek durumunda kalmıştı.

    Arşivlerde mevcuttur.

    Muhterem eşi Rasim Ozan Bey de Ergenekon’un pek değerli savcısı (!) Zekeriya ÖZ canavarının heykelini dikeceğini söylemişti.

    Binlerce kişi FETÖ’cülükten tutuklanarak cezaevlerine kapatılırken, FETÖ ile ilgisi olmayan belki faizi fazla diye o bankaya nakitini yatıran masum insanlarda belki tutuklandılar.

    Peki, onlar suçlularsa bu karı kocadan neden hesap sorulmadı?

    Sırf AKP yandaşları diye mi?

    İktidar bu haksızlıklara neden göz yumuyor?

    Ve İktidar yandaşlarını kayırdığı müddetçe kendi vatanperver partilisinin gözünde bile inandırıcı olmuyor.

    Yasalar kişilere göre değiştirilmemelidir.

    Bir ülkede hukuk düzgün işlemiyorsa o ülkede demokrasiden bahsedilemez.

    Milli İradeden de söz edilemez.

    Tünay Süer

    23 Şubat 2017

  • Rumlar savaş tazminatı isteyeceklermiş … Prof. Dr. Ata ATUN

    Rumlar savaş tazminatı isteyeceklermiş … Prof. Dr. Ata ATUN

    Rumlar savaş tazminatı isteyeceklermiş

    Geçen hafta Kıbrıs Rum tarafından yapılan bir ankete göre Rumların yüzde 87,2’si, 1974 Barış harekatı ile ilgili olarak Türk devletinin tazminat ödemesi gerektiğini düşünüyormuş.

    Buna tam da “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” demek gerekiyor.
    Sen 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini, adayı Yunanistan’a bağlamak için yık.
    21 Aralık 1963 gecesi Kıbrıslı Türklere silahlı saldırıda bulun.
    1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türklere soykırım uygula.
    15 Temmuz 1974 tarihinde adayı Yunanistan’a bağlamak için darbe yap, Makarios’u devir.
    Fırsattan istifade Makarios’çuları ve AKEL’ci komünistleri topluca kurşuna diz, infaz et.
    17 Temmuz 1974 tarihinde “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan et ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin statüsünü boz.
    18 Temmuz 1974m günü devrik Cumhurbaşkanı Makarios, New York’ta BM Güvenlik Konseyinde konuşma yapsın ve Kıbrıs adası Yunanistan tarafından işgal edilmiştir desin.
    20 Temmuz 1974 sabahı. Adanın statüsünün bozulması nedeni ile 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası EK I, Madde 4 uyarınca garantör olarak adaya askeri müdahalede bulunsun.
    Sen bozulan düzeni yerine koymamak ve 4 Mart 1964 tarihli BM Güvenlik Konseyi’nin 541 no.lu kararının arkasına saklanıp 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti statüsünü iade etmemek için 43 yıl müzakereleri sürüncemede bırak.
    Sonra da Türkiye’den utanmadan, sıkılmadan savaş tazminatı istemeye hazırlan.
    Sanırım Rumlar akıllarını peynir ekmekle yemişler. Bunun başka türlü bir izahı olamaz.

    ***

    İkinci Barış Harekatının son günü olan 16 Ağustos 1974`den beridir Kıbrıs adasında bir tek kurşun atılmadı. Bunun nedeni adaya barışın gelmiş olması değil, Rum Milli Muhafız Ordusundan (RMMO) çok daha güçlü olan ve dünyanın dördüncü büyük ve güçlü ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) bir parçası olan Türk Barış Kuvvetlerinin (TBK) adadaki varlığıdır.

    Benim yarım asırdan fazla bir zamandır yakından tanıdığım Rumlar, İkinci Barış Harekatından bu güne kadar geçen zaman dilimi içerisinde kendilerini güçlü hissetmiş olsalardı, hiç bir anlaşmayı, hiç bir uluslararası kuralı dikkate almaz, hayali bir gerekçe yaratıp Kıbrıslı Türklere saldırır, katliamlar yapar, arkasından da 21 Aralık 1963 ‘ de yaptıkları gibi “Türkler isyan etti ” deyip birde üste çıkarlardı.

    Ama adada TSK’nın varlığı, gücü ve 1974 yılında ortaya koyduğu muharebe yeteneği Rumları bir maceraya atılmaktan şimdiye dek korudu. Zaman zaman megalomani yani büyüklük kompleksinde kapılırlar ve 15 Mayıs 1919’da yaptıkları gibi Ankara’ya kadar Anadolu’nun batı yarısını fethetmek gibi hayallere kapılırlar veya da 1974 yılında yaptıkları gibi Türkiye’yi ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinde Türkiye’nin garantörlüğünü yok sayıp adada Kıbrıs Helen Cumhuriyetini ilan ederler ve Yunanistan’a ilhak olduklarını açıklarlar.

    Rum’dur bunlar, herşey beklenir kendilerinden.

    16 Ağustos 1974 günü, İkinci Barış Harekatı’nın başlamasından yaklaşık 60 saat sonra, New York ile aramızdaki saat farkından olsa gerek, akşam üstü BM Güvenlik Konseyi
    Ateş Kes çağrısı yaptı ve Türk Ordusu ilerlemeyi, RMMO’da kaçmayı durdurdu. Maraşlı Rumlar da, Türk Ordusu’nun korkusundan bir gün evvelsinden boşalttıkları şehre, bir gecede sınırlar belirginleşmiş olduğundan ateşkesten sonra geri dönemediler.

    Türk Barış Kuvvetlerinin adadaki varlığı S.O.F.A.’ya (Status Of Forces Agreement) yani Askeri Güçlerin Statüsü Antlaşması’na göre yasal konumda ve Kıbrıs Adasında yaşayan iki ana halk olan Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında bir Barış Antlaşması imzalanmadan da sona ermeyecek veya da farklı bir statüye dönüşmeyecek.

    S.O.F.A.’nın birçok kişi tarafından bilinmeyen bir sonucu da, aynen II. Dünya Savaşında Fransız Vichy Hükümetinin Alman ordularının tüm masraflarını ödediği gibi barış antlaşması sonrasında ortaya çıkacak yeni devletin veya da antlaşma olmazsa Kıbrıslı Rumların, 20 Temmuz 1974 tarihinde adanın Rumlar tarafından bozulan statüsünü 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası Ek I. Madde 4’e göre yerine tekrardan koymak için müdahale eden ve o günden sonra da adada varlığını sürdürmek zorunda kalan Türk Barış Kuvvetlerinin, Ateşkes Antlaşması imzalanana dek yaptığı tüm masrafları ödemek zorunda olduğudur.
    Bunu ben iddia etmiyorum, içtihat haline dönüşmüş uluslararası kurallar söylemekte.

    Tüm bu gerçeklikler huzurunda, savaş tazminatı ödeyecek birileri varsa, onlar da Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan’dır.
    Zaten zamanı gelince bu tazminatlar da kendilerinden istenecek.

    Prof. Dr. Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

    24 Şubat 2017

  • Meğer modelimiz dünyanın ikinci zengin ülkesindenmiş

    Meğer modelimiz dünyanın ikinci zengin ülkesindenmiş

    Dünyanın ikinci zengin ülkesi Brunei’nin idari yapısına bakınca insan bir duraksıyor. Batıdan aldığımız demokrasinin değerini bilmezsek sonunda Brunei modeline razı gelebiliriz.

    Dünyanın ikinci zengin ülkesi Brunei

    Hassanal Bolkiah, Brunei Sultanı

    Brunei resmî adı Brunei Barış Ülkesi Devleti, Brunei Darü’s-Selam Devleti olan Güneydoğu Asya’da Borneo adasında yer alan sultanlık. Ülkenin tek komşusu Malezya’dır. Başkenti Bandar Seri Begavan’dır. İslami monarşi ile yönetilen ülkenin resmi dili Malayca’dır.

    Ülke ekonomisi Sultan’ın ve shell’in elindedir. Katardan sonra dünyanın en zengin ikinci ülkesi olarak kabul edilmektedir.

    Ülke anayasa ve Malay islamik monarşinin milli geleneklerine göre yönetilir. Malay islamik monarşisinin 3 bileşeni Malay kültürü, islam dini ve monarşik düzendeki politik yapıdır. İngiliz hukuk sistemi olsa da şeri hükümler bazı durumlarda kanunların üstündedir. Brunei’de bir parlamento vardır ancak seçim yoktur.

    1959 anayasasına göre, Paduka Seri Baginda Sultan Haji Hassanal Bolkiah Mu’izzaddin Waddaulah tam yetki ile ülkenin başıdır. İki yılda bir yenilenen olağanüstü hal yetkilerine sahiptir. Hassanal Bolkiah ülkenin aynı zamanda başbakanı, maliye bakanı ve savunma bakanıdır.

  • ABD’ye ilk yerleşen Türkler

    ABD’ye ilk yerleşen Türkler

    Amerika Birleşik Devletleri’nde bilinen ilk Türk yerleşimciler 1586 yılında Kuzey Carolina’da kurulan İngiliz kolonisi Roanoke’ye gelenlerdir. Sir Francis Drake tarafından getirilen bu iki yüzden fazla müslüman Moor ve Türkler olarak tanımlanmıştı.

    Drake kadırga köleleri olarak ağır çalışmaya mahkum edilmiş bu Müslümanları Karayipler’deki İspanyol sömürge kuvvetlerinden kurtardı. Tarihi kayıtlar, Drake’in kurtarılmış kadırga kölelerini geri vereceğini taahhüt ettiğini ve İngiliz hükümetinin nihai olarak bunlardan yüz adedini Osmanlı topraklarına geri gönderdiğini gösteriyor.

    Bundan sonra 1820-1920 arasındaki dönemde Türk göçünün önemli dalgaları başladı. Osmanlı İmparatorluğundan Amerika Birleşik Devletleri’ne yaklaşık 300.000 kişi göç etti; ancak bu göçmenlerin sadece 50.000’i Müslüman Türk, geri kalanı başta Arap, Azeri ve Ermeni olmak üzere farklı milletlerdendi. Çoğu Türk, Hıristiyan bir ülkede dinlerinden dolayı kabul edilmemekten korkup Birleşik Devletlere kolay erişim sağlamak için giriş limanında bir Hıristiyan ismi altında kayıt altına alındılar; Dahası, birçoğu ayrımcılığa uğramamak için kendilerini “Suriyeli” veya “Ermeni” olarak ilan etti. Türklerin çoğu Rhode Island limanları vasıtasıyla Amerika’ya girdi; Portland, Maine ve Ellis Adası. Harput, Fransız ve Alman misyoner okulları, Amerikan üniversitesi ve eski göçmenlerden ağızdan ağıza yayılan sözler, göç etmek isteyenler için “Yeni Dünya” hakkında en önemli bilgi kaynağıydı.

    En yüksek sayıda Türk girişi, I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce ABD göç politikalarının oldukça liberal olduğu 1900-1914 yılları arasında oldu. Bu Türklerin çoğu Harput, Akçadağ, Antep ve Makedonya’dandı ve Amerika Birleşik Devletleri için Beyrut, Mersin, İzmir, Trabzon ve Selanik’ten yola çıktı. Bununla birlikte, Birleşik Devletler’e göç akışı okur yazarlık ve I. Dünya Savaşı temelinde 1917 Göçmenlik Yasası ile kesintiye uğradı.

    Bununla birlikte, Balkan vilayetlerinden çok sayıda Türk, Arnavutluk, Kosova, Batı Trakya ve Bulgaristan’dan göç etti ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti; Birçoğu etnik olarak Türk oldukları ve kendilerini böyle tanımladıkları halde, menşe ülkelerine göre “Arnavutlar”, “Bulgarlar” ve “Sırplar” olarak listelendi. Ayrıca, etnik kökeni Arnavut, Bulgar, Rum, Makedon veya Sırp olan pekçok göçmen ailede Türk kökenli çocuk vardı. Bunlar Makedonya 1912-13 Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan arasında bölününce ailelerini kaybeden Türk çocuklardı. Bu çocuklar vaftiz edildi, evlat edinildi ve emekçi olarak kullanıldı; Evlat edinen aileler Birleşik Devletler’e göç ederken, bu çocukları aile üyeleri olarak nitelendirdiler, ancak bu Türk çocuklarının çoğu kökenlerini hatırladı.

    İlk Türk göçmenleri ağırlıklı olarak erkek egemen ekonomi göçmenleriydi; bunlar alt sosyoekonomik sınıflardan çiftçiler ve çobanlardı; Ana kaygısı, yeterli birikimi yapıp eve dönmekti. Bu göçmenlerin büyük çoğunluğu, kentsel alanlarda yaşıyor ve deri fabrikalarında, tabakhanelerde, demir çelik sektöründe, tel, demiryolu ve otomobil endüstrisinde, özellikle New England’da, zor ve düşük ücretli işlerde, sanayi sektöründe çalışıyordu. New York, Detroit ve Chicago. Türk toplumu genelde yatılı bir iş veya kalacak bir yer bulmak için birbirlerine güveniyorlardı. Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler gibi etnik Türkler ile diğer Osmanlılar arasında da işbirliği vardı.

    Peabody’nin (Massachusetts) bazı bölgeleri gibi Yunan, Ermeni ve Türkler arasında gerginlik yaşanan bölgelerde vardı. Diğer Osmanlı etnik gruplarından farklı olarak, erken dönem Türk göçmenlerin çoğu anavatanlarına döndüler. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, geri dönüş oranı son derece yüksekti.

    Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Amerika’ya gönderdiği gemiler (Gülcemal) ile bu adamları herhangi bir ücret almadan geri getirdi. Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı nedeniyle erkek nüfus tükenince, eğitimli Türkler, yeni kurulan Cumhuriyet’te işe alınmıştı. Bu nedenle, vasıfsız işçiler geri dönmeye teşvik ediliyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde kalanlar İngilizce’yi çok az bildiklerinden aralarında yaşamayı tercih etti. Bununla birlikte, torunları çoğunlukla Amerikan kültürüne asimile olmuş ve soylarından az çok haberdardırlar.

    Kaynak: http://turkishamericannews.com/turkish-american-news/item/4645-the-earliest-known-turkish-settlers-arrived-in-the-u-s-in-1586

  • Kahramankazan 15 Temmuz Üniversitesi

    Kahramankazan 15 Temmuz Üniversitesi

    Ülkemizin en köklü eğitim kuruluşlarından birisi de hiç kuşkusuz Ankara’da bulunan Gazi Üniversitesi’dir. İsmindeki “Gazi” kelimesi, Mustafa Kemal Paşa’ya Sakarya Savaşı’ndan sonra BMM tarafından, yani millet tarafından verilen unvana istinat eder. Zaten Üniversitenin sembolü de Atatürk’ün “Gazi M. Kemal” olarak atmış olduğu imzadaki “Gazi” bölümüdür.

    Tarihi geçmişi, 1926 yılında genç Cumhuriyete öğretmen yetiştirmek amacıyla bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle açılan “Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü” adıyla öğretim hayatına başlayan okula kadar gider. Amblemde bulunan 1926 tarihi de bu enstitünün açılış tarihidir. Şu anda rektörlük binası olarak kullanılan okul binası, cumhuriyetin önemli mimarlarından Mimar Kemaleddin tarafından yapılmıştır. Hani şu  20 TL’nin arkasında resmi bulunan mimar. Ölüm tarihine (1927) bakılırsa; Mimar Kemaleddin’in son eseridir Gazi Ü. Rektörlük binası.

    Okulun adı, 1929 yılında “Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü“, 1976 yılında ise “Gazi Eğitim Enstitüsü” adını alır. Enstitü, YÖK’ün kurulmasıyla birlikte 1982 yılında 2809 sayılı kanunla “Gazi Üniversitesi” kimliğine kavuşur. Daha sonra bünyesine katılan okullarla gelişir, büyür ve değişir ama değişmeyen tek şey, okulun ismindeki “Gazi” kelimesi olur.

    Rektörlük de dahil olmak üzere, Üniversitenin ağırlık merkezi, Ankara’nın Beşevler semtinde bulunmakla birlikte Emek, Maltepe, Gölbaşı, Çankaya, Ostim, Polatlı ve Kahramankazan gibi semt ve ilçelerde de üniversiteye bağlı fakülte, yüksekokul, enstitü ve hastaneler bulunmaktadır. Gerek bağlı fakülte, yüksekokul ve enstitüleriyle, gerekse öğrenci ve çalışan sayısı itibarıyla Gazi Üniversitesi, ülkemizin önemli eğitim yuvalarından birisidir. Yaşı neredeyse cumhuriyet kadar eski olan Gazi Üniversitesi, tam anlamıyla cumhuriyetin bir eseridir dersek yanlış söylemiş olmayız herhalde. 

    Yükseköğretim derecelendirme kuruluşu Times Higher Education’ın (THE) 2016-2017 Dünya Üniversiteleri arasında “Öğretim kalitesi, araştırma etkisi, uluslararası görünüm ve endüstri bağlantıları gibi kriterlere göre” yapılan bir çalışmada, Türkiye’den 18 üniversitenin yer aldığı sıralamada Gazi Üniversitesi’nin, Türk üniversiteleri arasında 16. sırada olduğunu da söylemiş olalım(1).

    Çoktandır Gazi Üniversitesi’nin ikiye bölünerek ikinci bir üniversite daha kurulacağı tartışılıyor sosyal medyada. Bunu yapanlar da genelde adı geçen Üniversite’nin öğrencileri, mezunları ve hocaları. Doğrusu ya; ben Bursa Uludağ Üniversitesi mezunu olarak konuya hiç ilgi göstermedim bugüne kadar. Ancak aynı üniversitede öğretim üyesi olan sosyal medya arkadaşım bir profesörün konuya sık sık değinmesi, benim de bu konuyu merak etmeme sebep oldu. Öyle ya; arkadaşlarım arasında pek çok Gazili olduğuna göre; onların sorunları benim de sorunum olmalıdır diye düşündüm.

    Peki Gazililer, üniversitelerinin bölünmesine neden bu denli karşı çıkıyorlar? Bunun gerçek sebebi nedir? Hocanın bugün(22.02.2017) paylaşmış olduğu iki yorum, aslında bu konuda bazı ip uçları vermektedir bize. Hoca’nın konuya ilişkin ilk yorumu şöyle:

    “Gazi Üniversitesinde bir bölünmeye gidilecekse eğer, ki ben taraftar değilim; öğrenci ve öğretim üyelerinde oluşacak muhtemel kimlik kaybını önlemek için Gazi Üniversitesi I ve Gazi Üniversitesi II biçiminde bir yapılanmaya gidilebilir.”

    Hocanın dile getirdiği bu görüş, Gazililerin ortak görüşü müdür bilmem, ancak hoca “Gazili” olmayı bir kimlik meselesi olarak görmektedir. “Kimli kaybını önlemek” tabirini kullandığına göre; “Gazili” olmak bir itibar ve ayrıcalık gibi algılanıyor anlaşılan Gazililer arasında. Yani bu durum, bir kuruma mensubiyet veya aidiyetten öte bir durum Gazililer için! Esasen bu durumu, üniversitenin resmi internet sitesinde bulunan “Tarihçe” yazısında da görmek mümkündür. Şöyle deniliyor üniversitesin tarihçesinde: Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında ilk 500 içinde yer alan Gazi Üniversitesi, öğrencilerine, öğretim elemanlarına, idari personeline ve mezunlarına kazandırdığı ‘Gazili Olmak Ayrıcalıktır‘ ilkesini, kalitesinden ve çizgisinden ödün vermeden sürdürmeye devam edecektir.”(2)

    Hoca’ya sordum kendi face sayfasında:

    “… Hocam, epeydir bu konuyu gündemde tutuyorsunuz. Gazi neden ve nasıl ikiye bölünüyor? Ankara dışında başka yerleşkeleri var da ondan dolayı mı? Eğer böyle ise bundan daha normal ne olabilir? Bildiğim kadarıyla Gazi Ü., çok sayıda fakültesi, enstitüsü ve yüksekokulu olan bir üniversite. Böyle olunca tek merkezden ve tek rektörlükle adam akıllı yönetilmesi herhalde zordur. Bölünmenin sebebi bu ise, bana göre normal. Eğer başka bir sebep varsa onu da söyleyin lütfen, size destek verelim kamuoyu oluşturmak için. Ayrıca şu ‘Gazili kimliği’ kavramı da oldukça sevimsiz bir kavram. Neymiş şu ‘Gazili kimliği’. Gazililer neresinden belli olur mesela? Bu tür gruplaşmaları, Milli Bütünlüğümüz açısından doğru bulmuyorum.”

    Hocanın bize hak veren cevabı şöyle:

    Büyük yapıları yönetmek zordur. Bir üniversitenin öğrenci ve öğretim üyesi sayılarıyla açılan fakülte ve yüksek okulların zamanla sayıca çoğalmalarıyla birlikte sıkıntıları da artıyor. Öğrenci sayısı 40 bini geçmiş birçok üniversitemiz var. Bölünecekse onlar da bölünsün. Bu noktada itirazım yok. Yalnız kaydını Gazi Üniversitesi olarak yaptırmış öğrencilerin tepkisini iyi değerlendirmek lazım. Bir gecede başka bir üniversiteye ait hale geliyorsunuz. Bu bir travmadır. Bunu çözmenin yolu şudur: Halihazırda kayıtlı olan öğrencilere Gazi Üniversitesi diploma vermeyi taahhüt edersiniz, olur biter. Gelelim kimlik meselesine. Dışarıdan Gaziye her zaman siyasî kimlik izafe edildi ve aşağılanmaya çalışıldı. Gaziyi çok yakından ve öğretim elemanlarının profili ile ilgili akademik çalışmanın başında bulunmuş biriyim. Yok öyle bir şey. Gazi çok renkli bir üniversitedir. Gazi’den siyasete girmiş öğretim üyeleri Gazi’yi bağlamaz. Her koyun kendi bacağından asılır.”

    Hoca’nın kaygısını saygıyla karşılıyorum ve anlayabiliyorum aslında. Büyük kızımın “İzzet Baysal Üniversitesi” olarak başladığı okulunun, “Düzce Üniversitesi”ne bağlandığında yaşadığı stresi gayet iyi hatırlıyorum çünkü. Evet; eğer halen Gazi Üniversitesi’nden okuyan öğrenciler “Biz Gazi Üniversitesi diploması istiyoruz” diyorlarsa onlara bu hak tanınmalıdır. Üniversitenin birinci, hatta hazırlık sınıfında olsalar bile…

    Dolayısıyla; bunun dışında adı geçen üniversitenin bölünmesine hiç kimsenin karşı çıkacağını düşünmüyorum. Esasen bunun mantıklı bir izahı da bulunmuyor. Öte yandan, Gazi Üniversitesi hakkında toplumda bulunan algı ya da iddia, bu üniversitenin eskiden beri Ülkücülerin elinde bulunduğu, siyasetin etkisinde en çok kalan üniversitelerden birisi oldu ve öğrenciler arasında “Reis” söyleminin çok yaygın olarak kullanıldığıdır. Buna iddiaya gerekçe gösterilen bazı göstergeler de var elbette. Mesela Genel Başkan da dahil olmak üzere; MHP’nin bugünkü tepe yöneticilerinin ekseriyetinin, Gazi Üniversitesi hocalarından veya mezunlarından oluşması bu konuda bir göstergedir.

    Olayın Perde Arkası: Hacı Bayram-ı Veli Üniversitesi mi?

    Gelelim Gazi Üniversitesi’nin ikiye bölünmesiyle oluşturulacak yeni üniversiteye. Bir gazete haberinde şöyle deniliyor bu konuda: “Gazi Üniversitesi’nin rektörlük kampüsünün dışında kalan tüm akademik birimler başkentte kurulması planlanan Hacı Bayram-ı Veli Üniversitesi’ne bağlanacak. Yüksek Eğitim Kurumu (YÖK), başkentin manevi mimarı olan Hacı Bayram-ı Veli ismini bir üniversitede yaşatacak… Gazi Üniversitesi’nin Gazi Mahallesi’nde bulunan rektörlük kampüsü dışında kalan tıp, diş hekimliği, eczacılık ve hukuk gibi akademik birimler Hacı Bayram-ı Veli Üniversitesi’ne bağlanacak…”(3)

    Bize kalırsa; Gazililerin üniversitelerinin ikiye bölünmesine karşı çıkmalarının altında yatan bir sebep de budur. Yani Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği ve Hukuk Fakültesi gibi ağırlığı ve popülaritesi olan önemli dört fakültenin, üniversite bünyesinden ayrılarak Gazi Üniversitesi’nin zayıflatılması, toplumdaki popülaritesinin azalması ve buna bağlı olarak kaliteli öğrenci ve öğretim elemanı bulmakta zorlanacak olması. Doğrusu ya; bana göre de makul bir karşı çıkış noktasıdır bu durum.

    Oysa benim bildiğim kadarıyla ismi geçen bütün fakülteler, Beşevler ve Emek civarındadır. Yani en uzak fakülte, rektörlük binasına ancak 1 kilometre mesafededir. Bu durumda Gazi’den ayrılması düşünülen Fakültelerin, üniversitenin yönetim merkezine uzak olduğu gerekçesi, geçersiz ve çürük bir gerekçedir.

    Eğer rektörlük binasına uzaklık bir fakültenin o üniversiteden ayrılarak başka bir üniversite bağlanmasını veya bağımsız bir üniversite şeklinde örgütlenmesini gerektiriyorsa öncelikle ODTÜ’nün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki kampüsü ayrı bir üniversite yapılmak icap ederdi değil mi?

    Şu halde yeri gelmişken biz de buradan bir öneride bulunalım YÖK’e; lütfen ODTÜ’nün KKTC’deki kampüsünü de ayrı bir üniversite olarak teşkilatlandırın. Üstelik ismi de bizden size hediye olsun; Lala Mustafa Paşa, Piyale Paşa, olmadı Sokollu Mehmet Paşa. Çünkü her üç isim de Kıbrıs’ın fethinde önemli roller üstlenmiş ve devlete üstün hizmetler yapmış büyük devlet adamlarımızdır. Onları da beğenmiyorsanız alın size Dr. Fazıl Küçük veya Rauf Denktaş isimleri.

    Dolayısıyla bize göre; Gazi Üniversitesi’nin ikiye bölünmesinin gerçek ve gizli sebebi, olsa olsa Atatürk’ün “Gazi” unvanını taşıyan bu üniversitenin zayıflatılması ve popülaritesinin yok edilmesi olabilir!

    Kahramankazan 15 Temmuz Üniversitesi

    Gazi Ü. hakkında bildiğim bir olayı da burada nakletmek isterim; yeğenlerimden birisi bu üniversiteye bağlı Meslek Yüksek Okulu’nu kazandı. Başlangıçta okul Gölbaşı’nda idi. Ertesi yıl Çubuk ilçesine taşınmış. Yanlış bilmiyorsam oradan da Polatlı’ya nakledilmiş. Yani uygun bina bulunamaması sebebiyle G.Ü. Meslek Yüksek Okulu, Ankara’nın ilçeleri arasında Evliya Çelebi gibi dolaşmaktadır birkaç yıldır. Bu durumda yapılacak en akıllı iş, Gazi’ye bağlı olup, Ankara kent merkezi dışında bulunan birimleri kurulacak yeni üniversiteye bağlamak ve kent merkezinde bulunan birimlere dokunmamaktır. Madem 15 Temmuz’da vermiş olduğu mücadeleden dolayı Kazan ilçesine “Kahraman” unvanını vererek ilçenin adını “Kahramankazan” yaptınız, yeni üniversiteyi de orada kurmanız aklın gereğidir.

    Madem Akıncı Üssü’nü oradan kaldırdınız, oraya bir üniversite kurulması, oradaki binaların değerlendirilmesi ve israfın önlenmesi açısından da önemlidir. Üniversite kampüsü için binalar hazır olunca, kuruluş maliyetleri de kendiliğinden düşecek demektir. Hatta orada bulunan TAI ve USAŞ gibi kuruluşları dikkate alırsak, orada kurulacak üniversitenin “Teknik Üniversite” olarak örgütlenmesi çok daha akla yatkındır: Kahramankazan 15 Temmuz Teknik Üniversitesi! 

    Ayrıca bize göre de, tıpkı “Sütçü İmam”, “Şeyh Edebali” ve “Ahi Evran” isimlerinin, üniversitelere verilmesi nasıl uygun değildi ise, “Hacı Bayram-ı Veli” isminin de Ankara’da kurulacak bir üniversiteye verilmesi, uygun değildir. Zira üniversite deyince akla pozitif bilimler gelir ve buralar, büyük devlet adamlarının yetiştirildiği merkezlerdir. Bu sebeple buralara bilim adamlarının ve büyük devlet adamlarının isminin verilmesi, çok daha uygundur. Hacı, hoca, şeyh ve imam gibi unvan ve sanların, üniversite ve okullardan çok, cami, Kur’an Kursu, İmam-Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi gibi yerlere verilmesi uygun düşer. Bu sebeple ben, Ankara’da kurulacak yeni üniversitenin Kahramankazan’da kurulmasını ve isminin de “Kahramankazan 15 Temmuz Üniversitesi” olmasını öneriyorum…

    ________________

    1-http://www.cnnturk.com/universiterehberim/2016-2017-en-iyi-universiteler-siralamasi-aciklandi-iste-siralamaya-giren-turk-universiteler?page=2,

    2-

    3-