|
TÜRK DÜNYASI TARİH KÜLTÜR DERGİSİ HAZİRAN 258. SAYIMIZ ÇIKMIŞTIR!!!
1987 yılından beri 20 yıldır hiçbir şekilde kesintiye uğratmadan çıkararak, 258’inci sayıya ulaştık. Türk Tarih ve Kültürünü gençlere sevdirmek ve tanıtmak maksadıyla yayınlamaya başladığımız dergimiz; seviyeli yazıları, merak uyandıran konuları ve arşivimizden alınan kaliteli resimleriyle, her yaştan okuyucuya hitap etmektedir. Bugün Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda çok sevilen ve aranan bir yayın haline gelen bu dergi altışar altışar ciltlenerek 41. ciltlik külliyat halinde satışa sunulmaktadır.
Abone Olmak İçin Tıklayınız
|
||
|
|
|
|
Blog
-

TÜRK DÜNYASI TARİH KÜLTÜR DERGİSİ
-

Kerkük ve Telafer Kukla Devlet’e bağlanıyor
Kerkük ve Telafer Kukla Devlet’e bağlanıyor
TURKIYE-BARZANİ ANLAŞMASI İŞLİYOR
Kerkük’te Kukla Devlet hakimiyetine yeni formül
“Referandumdan vazgeçebiliriz” zokası, Kerkük’te Kukla Devlet’in hakimiyetini sağlamak için ortaya atıldı. Kerkük’ün bütünüyle Kukla Devlet’e katılımının sağlanamayacağı başından beri biliniyordu.
Şimdi bu zoka ile, fiili hakimiyeti resmi hakimiyete çevirmeyi planlıyorlar.
FİKRET AKFIRAT
Irak’ın kuzeyinde kurulan Kukla Devlet’in Başbakanı Neçirvan Barzani, “referandumdan vazgeçebiliriz ve Kerkük’te yönetimi paylaşabiliriz” dedi. Bu sözler, “Kukla Devlet’in Kerkük’teki hak iddiasından vazgeçiş” olarak sunuldu. Ama olay bunun tam tersi.
TURKIYE-BARZANİ İLİŞKİSİNİN SONUCU
TURKIYE – Barzani ortak projesi şöyle: Kerkük’te yaşayanların nüfus oranlarına göre temsil edildiği bir özerk yönetim oluşturulacak. Bu durumda nüfus nedeniyle hakimiyet yine Kukla Devlet’te olacak.
TURKIYE Dışişleri Bakanlığı Birleşmiş Milletler’e “Kerkük’e müdahale etmesi” için başvurmuştu. Neçirvan Barzani de aynı şeyi istedi.
TURKIYE Dışişleri Bakanlığı, Kerkük referandumunun yapılmaması karşılığında Kukla devlet ile ilişkileri sıkılaştırdı, ardından direnişçi gruplar Amerikan yönetimiyle diyalog için teşvik edildi.
KERKÜK PETROLLERİNDEN PAY
Irak’taki federasyon içinde adeta bağımsız devlet haklarına sahip olan ve gün be gün dış desteğini artıran Kukla Devlet’in son kazancı, Fransa’nın eski solcu Bakanı Bernard Kouchner’in büyük bir tantanayla Erbil’e giderek Fransa’nın resmi konsolosluğunu açması oldu. Ama bunun ötesinde Kerkük petrollerinden pay alma konusunda büyük bir mesafe katetmiş durumdalar. Barzani ve Talabani liderliğindeki Kukla Devlet yönetimi, Irak’ın toplam petrol gelirlerinden de pay talep ediyor. Bu konudaki tartışma henüz sonuçlanmış değil. Irak petrollerinin tamamından yüzde 24 pay isteyen Kukla Devlet yönetiminin avantajı, bunu sağlayacak petrol yasasına Türk Dışişleri’nde kimi çevrelerin “Kerkük’te bütünüyle hakimiyetten vazgeçme” gerekçesiyle destek çıkması. Hem de “Biz de petrollerden pay alacağız” palavrasıyla bu proje savunuluyor.
1999’DAN BERİ GÜNDEMDE
Aydınlık’ın 26 Eylül 1999 tarihli sayısında “ABD’nin Türkiye’ye uzattığı yeni havuç-Federal Irak içinde Kerkük Özerk Bölgesi” başlıklı haberde bu plan ayrıntılarıyla açıklanmıştı.
Türkiye’de kimi çevrelerin ısrarla savunduğu “Kerkük’e özel statü” modelinin de esas içeriği bu. ABD, Türkiye’ye ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor.
BM’NİN KUKLA DEVLET RAPORU
Kerkük, Barzani’ye bağlanıyorBirleşmiş Milletler Raporu, Kerkük’ün 4 bölgesinin Kukla devlet yönetimine bağlanmasını öneriyor.
Bu, uzun vadede Kerkük’ün Birleşmiş Milletler aracılığıyla Kukla Devlet’e bağlanmasını sağlayacak formül olacak.
Birleşmiş Milletler Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın Irak’ın kuzeyi için hazırladığı rapor, Kukla Devlet’e BM güvencesi getiriyor.
De Mistura’nın Irak’ın kuzeyinden ayrı bir devlet gibi söz etmesi dikkat çekiyor.
Raporun verildiği iki makam da, hedefini göz önüne koyuyor: Talabani ile Kukla Devlet yönetimi!
TELAFER DE KERKÜK DE KUKLA DEVLET’E
Raporda Kukla Devlet ile Irak’ın diğer bölgeleri arasında serbest dolaşımdan söz edildi. Bu durum, iki ayrı devlet söz konusu olduğunda gündeme geliyor.Raporun bir başka yönü de Türkmen kenti Telafer’in ihtilaflı topraklar arasında gösterilmesi.
Bu durumda, ihtilafsız olan bir bölgenin bile uzun vadede Kukla Devlet’e bağlanması gündeme gelecek.
TURKIYE’nin Birleşmiş Milletler’e “Kerkük’e müdahale etmesi” için başvuru yapmasının sonuçları bunlar oldu.
Bu sayede Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir adım daha atılmış olacak.
TURKIYE, BOP Eşbaşkanlığı görevini sadakatle yerine getirmeye devam ediyor
+++++++++++++++++++++++++++
Aydınlık, 8 Haziran ve 15 Haziran 2008
+++++++++++++++++++++++++++
-

TANER AKÇAM’IN SOY KÖKENİ
TANER AKÇAM’IN SOY KÖKENİ NEDİR? BİLMEK İSTERMİSİNİZ?
TANER AKÇAM:
Gürcistan ile Ermenistanın sınırındaki Ahalkeleki bölgesinde Valei köyünde yaşayan zengin toprak ağası Ermeni Agop aga,1970 li yılların köminist önderi torunu Tanerin aksine marksizme ve kominizme inanmamakta ve menşevikler ile işbirliği yapmaktadır.
Bolşevik ordularının gelmesiyle müslüman Hasan adını almasına rağmen çıkan yağmada öldürülmüştür.Oğlu yine müslüman ismiyle kamufle edilmiş Eyüp ise , Bolşevik ordularının önünden kaçan Türklerin arasına karışarak Gürcü asıllı karısı ve çocuklarını alıp Ardahana sığınmıştır.
Burada Deli adını alaarak taşnak komitecilerinin yol göstericisi ve kılavuzluğuna soyunarak binlerce katledilen Türk ve Kürdün canına kıyılmasında rol oynamıştır.
Yeni Türkiye Cumhuriyetinin ilanı ile kaçan şerefsiz ermeni komitacılarının desteği ortadan kalkınca ve kendisini müslüman olarak yutturmasına da kanılmayınca, 1928 yılının ortalarında Köy meydanında Türkler tarafından hainliğinin kan bedeli olarak öldürülmüştür. Çocuklarından 1927 yılı doğumlu Dursun un oğlu Taner 1953 yılında Ölçek köyünde doğmuş ve aile daha sonra Ankaraya göçmüştür. Ankarada Demirlibahçe ortaokulunda Dursun Akçam Türkçe dersleri verirken,Taner ise aynı semtte büyümüştür.Dursun Akçam bu yıllarda yine aynı yerde bulunan Şafaktepe ilkokulunda öğretmenlik yapan Fakir Baykurt ile arkadaşlığını iletmiştir.Demirlibahçedeki çocukluğu ve gençliğinde silik ve kişiliksiz bir karakter sergileyen Taner Akçam,davranışları ile sürekli olarak mahalle çocuklarının tepkisin çekmiş ve onlardan dayak yiyen bir şamar oğlanı olmuştur. Etnik kimliğindeki özürün farkında olan Taner nihayet kişiliğine ve etnik özürlülüğüne tek çareyi ODTÜ ye girdiği OTDÜDER üyeliği sırasında kavuşmuştur.
Burada da kendini demokrat ve milliyetçi karşıtlığı ile tarif ederek insanları kandırmış ve kendi ermeni soyunu hiç gündeme getirmeyerek sürekli gizlemiştir.Bu yönde her türlü tavır ve aksiyonda anti-Türk ve anti -Türk Milliyetçisi tavırları empoze etmiştir. ADYÖD ve DEV_GENÇ ile sonra ayrılan DEV_YOL içinde de sürekli olarak kitleleri ve masum gençlerimizi Anti-Türk Milliyetçiliği yolunda eğitmiştir. DEV-GENÇ içinde TÜRK OLMAMAYI Bir Övünç kaynağı şekline getirmiş ve nice Türk genci bu insanın arkasından gitmiştir. Dev-Yol lider kadrosundayken 1976 Mart ayında tutuklandı ve 1977 de ise Türk Milletine ve Türk Devletine Düşmanlıktan dolayı 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Ancak şerefsiz birkaç işbirlikçi vatan haininin ihaneti ile 12 mart 1977 günü hapisten kaçtı ve yine namussuzların tedarik ettekleri sahte pasaport ile Almanyaya siyasi mülteci olarak sığınmıştır.Almanyaya yasa dışı yollardan giriş yaptığı için önce tutuklanan Akçam üç ay süreyle Alman dış istihbarat servisinin(BND) konuğu oldu.Onların kucağında oturarak yetişti ve beslenerek büyütüldü.Türkiye ve azınlık hakları uzmanı servis elemanlarından aldığı empoze fikirler devrimci Akçama kariyer yolunu açmıştır.
Almanyaya ayak basmasından bir kaç ay geçmeden bir siyasi mülteci olanrak Nord-Rhein Westfalya Eyaletinde hemen dil okuluna kaydı yaptırılarak Alman uyruğuna geçmiştir.1977 Aralık ayında, Berlin Hür ÜniversitesindeTürkiye ve Kafkaslarda Azınlık Çatışmaları ile tanına ve Almanyanın Kafkaslardaki özellikle Gürcistandaki yayılmacılık politikalarına tez üreten uzmanlarından Tessa Hofmann yanına çırak olarak verilmiştir. Nasıl olsa Akçamın da büyükdedesi Gürcistanın mesketya bölgesindeki Ermenilerinden , büyükannesi ise gürcü değilmiydi? Çırak Akçam derslerini iyi çalışarak , 1986 yılında HamburgSosyal İncelemeler Enstitüsünden araştırma bursu almaya başlamıştır. Bu arada Pontus, Lazistan ve Çamlıhemşin konularına el atan BND nin ünlü pof.Fischer, kaçak Türk işçileri içindeki adı geçen Doğu Karadeniz Bölgesinden olanlara “işçi vizesi” vermek vaadiyle BND nin ajanı olmaya zorlamaktaydı. Bu dönemde Akçam prof.Fischer ile birlikte çalışarak Doğu Karadenizli Türkleri , kendi ülkelerine yani Türkiyeye karşı espiyonaj faaliyetlerinde bulunmaları için ajite etmeye yardım etmiştir.
Fischer in 1998 de gizli dökümanlar ile Doğu Karadenizde yakalanması üzerine paniğe kapılan Akçam , BND ye Almanya daki bazı Akademisyen Türklerin Prof.Fischere kısas olarak tutuklanmasını teklif ederek liste vermek istemiş ve BND de bunu yürürlüğe koymuştur. BND tarafından perde arkasından verilen burs karşılığında AkçamdanTürk Tarihinde Şiddet, Türk Kültüründe İşkence veErmeni Soykırımı üstüne araştırmalar yapması istenmiştir.Araştırma konularını ise BND emrindeki Tessa Hofmann ve Hamburg Doğu Enstitüsünden bir ekip belirlemiştir. Türk Kültüründe İşkence tezi ile akademik yeterliliğini ve Alman gizli servisi BND ye olan vefasını kanıtlayan Akçam, birdenbire 1988 yılında HamburgSosyal İncelemeler Enstitüsünün maaşlı elemanı olmuştur.
Akçam Ermenistan sorunu, İstanbul duruşmaları ve Türk milli hareketi başlıklı incelemesiyle BND nin tezgahıyla ne hikmetse kolaylıkla enstitüden doktora unvanı almıştır. 2001 yılında sözde Hamburg Bilim ve Kültürü Teşvik Vakfının sağladığı burslaTürkiye ve Doğu Sorunu başlıklı doçentlik tezini hazırlarken iddialı bir şekildeTürkiyenin halksız bir devlet olduğunu kanıtlayacağım diyerek BND-Alman gizli servisinin ve Diaspora Ermeni örgütlerinin büyük takdirini almıştır.
İlginç ve korkunç olan ise asıl onun yanında yetiştiği BND ajanı Tessa Hofmann ın kimliği ve yaptıklarındadır. Çünkü Tessa Hofman Tamer Akçam’a araştırmaları ile bilinen yanlışları empoze ettiği gibi, ona BND nin perde arkası desteği ile sponsorluk da yapmıştır. Tessa Hofman aynı Berlinde Ermeni Diasporasını kuran Rahip Lepsius gibi, Ermeni Yazarlar Birliğinin onur üyesidir ve Ermeni kıyımının 20. Yüzyılın ilk ve sistemli jenositi olarak Nazilerin Yahudi soykırımı için örnek oluşturduğunu, daha da ileri giderek gaz odalarının da ilk kez Türkler tarafından kurulduğunu iddia etmektedir. Bu aslında Alman derin devleti -BND nin teorisi olup , Alman milletinin yaptığı yahudi soykırımını dünya üzerinde unutturup, dikkati ve nefreti Türklerin üstüne çekmek amacını güden bir gizli siyasi düşüncedir. Bu düşünce her platformda Almanya tarafından bazen açık bazen de gizli olarak desteklenmektedir.Yani Almanya namusunu kurtarmak istemekte ve bu yolda Türkleri ve Türkiyeyi hedef göstermektedir.
Ajan Hofmann a göre İttihatçılar gözlerini kan bürümüş ırkçılar topluluğu (Tamer Akçamın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu adlı kitabında İttihat ve Terakki ve Türkçülük dikkati çekecek kadar uzun (96-209 sayfalar arası) ve paralel görüşleri paylaşacak şekilde işlenmektedir.); Mustafa Kemal, iki milyonu aşkın Ermeni ve Rumun katili Ermeni isyancılara gelince, onlar da, umutsuzluğun verdiği cesaretle savaşan aile reisleridir. Hofmanna göre Van, Erzurum, Bitlis, Trabzon, Karabağ, Nahcıvan hepsi Ermenilerin yurdudur.Şerefsiz Ajan Hofmannın kitabının yayınlandığı günlerde Karabağ Ermeniler tarafından işgal edilmiş bir durumdaydı.Türkçe konuşan MüslümanlarıTatarlar olarak tanımladıktan sonraTatarlar Kafkasyada Ermeni azınlığa saldırıp önlerine çıkanı katl ve talan ettiler derken, Ermenilerin Şuşada, Agdam ve Fizulideki katliamlarına sıra gelince kılıfını şöyle hazırlıyor:Savaşların kendi kanlı mantığı vardır. Saldırı en iyi savunmadır ilkesi bu cümledendir. Vaktiyle bir Ermeni toprağı olan Şuşanın zapt edilmesi stratejik bir zorunluluktu.
Akçamın kitaplarında ise Hoffmannın dışında başvuru kaynaklarından biri tabii ki Alman rahip Lepsiustu. Bu kişinin Andonion veya Hovanasyanın kitapları tamamen Ermeni yanlısı, Türkleri, yöneticileri sınır tanımadan kötüleyen, iyi duygular yerine tıpkı Ermeniler gibi tamamen kin ve nefret ürünü bir çalışmadır.Hatta bu güne kadar duyulmadık iddialar veya iftiralarada raslanılmaktadır. Örneğinİnsan Hakları ve Ermeni Sorunu adlı kitapta S:228-247 da anlatıldığı gibi ,Ermenileri yok etmeğe yönelik bir plânın daha 2 Ağustos 1914te, yani Almanya ile yapılan anlaşmadan bir gün sonra hazırlandığını ve Kuşçu başı Eşrefin Teşkilat-ı Muhsusası ile uygulamaya koyduklarını belirtilirken, Anadolu ve Rus Ermenilerinin kurduklarıinfaz birliklerini hiç görülmek istenmemiştir. Sayfa 248 ve sonrasında ise Amele Taburlarına alınan Ermenilerin imha edildiğini iddia edilmiştir. Sayfa 286da sanki Talât Paşanın Soykırım olayının mimarı olduğunu iddia edilirken, sanki somut olarak soykırımla ilgili telgraf emirleri varmış izlenimi vermeye çalışılmaktadır. S.316da önemli belgelerin imha edildiğini iddia edilerek insanlar yanlış düşüncelere sevkedilmiştir. Taner Akçam Ermeni yalan ve iftiraların taşeronculuğunu yapan bir yazar olarak kabul edilebilir. Genel anlayış itibariylezorunlu göç olayının bir pasif savunma tedbiriTahliye olduğunu bilmemekte ve göç edenleri de Kırıma uğramış göstermeyi tercih etmektedir. Çünki kendisine empoze edilen görev budur.Yoksa her türlü ermeni desteğini kaybedebilir. Sayfa 544te de Atatürkün Ermeni soykırımını kabul ettiğini ima eden, ifadeler de kullanırken Referansları arasındaBristol Dosyasına hiç yer vermemiştir.Tamer Akçama göre:
M. Kemal, özellikle 1915-17 Kırım nedeniyle… özellikle Batılı ülke temsilcileri ile görüşürken, Kırım konusunda son derece hassas ve eleştirel bir tutum takınır. Örneğin, General Harbord ile görüşürken 800.000 Ermeninin öldürülmüş olduğunu kabul eder…
Tamer Akçamın ve kimlerin kucağına oturarak yetiştirilme tarzının, üslûbu ve savunduğu görüşler konusunda bu kadar uzun boylu durmamızın bir tek nedeni vardır. Bu, Türk –Ermeni mücadelesinde gelecekte tekrar ve sıkça başvurulacak yeni bir saldırı şeklidir ve kaleyi içten yaralama veya fethetme amacıylaTruva atı misali kullanılacaktır. Yazarın İsmi Türk tür ama izlediğimiz gibi Ruhunun Türk olduğunu söylemek imkansızdır.
Gerçek Tarih Akçamın ve arkadaşlarının Türklerle ilgili İddialarına Mustafa Kemalin, 1 Mart 1921 günü Mecliste yaptığı konuşmadan kısa bir bölümle cevap vermektedir.
“Efendiler:
Hatırlatmak isterim ki kararlılık ve inancımızı sarsmak için, içte meydana gelen üzücü olaylar henüz sürerken, düşmanlarımız da dıştan baskı ve acımasız kışkırtmalara bir an bile ara vermiyorlardı. Batıda Yunanlılar ve güneyde Fransızlarla onların silahlandırdığı ve bize karşı kışkırttığı Ermeniler ve doğuda Ermenistan Ermenileri memleketimizin ele geçirdikleri yörelerinde ve işgal edilen sınır ve cepheler çevresinde, Müslüman halka çeşitli zulümler uyguluyor ve katliam yapıyorlardı…
…Geçen yılın bize getirdikleri en büyük yıkım ve uğursuzluk Sevres Antlaşması idi. Efendiler, Düşmanların bütün bir yıllık çabalarına karşılık sonuçta, bugün Sevres Antlaşması hükümleri fiilen ve hükmen yoktur (sürekli ve şiddetli alkışlar)
…Efendiler, bu sonuca, 1918 ateşkes antlaşmalarını yenik olarak imzalamış olanlar arasında uyguladığı politikanın ileri görüşlülüğü ve silahlarının kuvveti sayesinde, ancak Türkiye ulaşabilmiştir.
…Düşmanlarımız, işgal ettikleri ülkemizde her çeşit savunma araçlarından arındırılmış olan vatandaşlarımıza karşı bugüne kadar aralıksız yıkma, yağma, öldürme, sürgüne gönderme gibi zulüm ve haksızlıklarını sürdürmeye devam ettikleri halde, Büyük Millet Meclisi Hükümetimizin bölgesi içinde kalan bütün Müslüman olmayan unsurlar, kanunlarımızın ve silahlarımızın koruması altında, korkusuzca, güven içinde yaşamaktadır.Fransa, Amerika, Ermeni,Rum,Batı dünyası, Almanlar ve Ermeni propagandası ne söylerse söylesin, Türk gençleri bu tarihi gerçekleri ve Emperyalist Yabancı güçlerini beslemesi olan TÜRK DÜŞMANI kripto dönmeler ile devşirme ümmetçileri asla unutmayacak ve onları tükürüklere boğacaktır.
Attala AKIN
-

TurkishForum’dan Kınama!…
Ben; “Mustafa Nevruz SINACI” olarak,
Lions-Rotary-alt ve üst (mason) kuruluşlarına Türk’lerin üye olmasını ve üye sıfatıyla bu “kökü dışarda” beynelminel “SİYOM” organizasyonlarında yer almalarını “ATATÜRK” ve İTTİHAT-TERAKKİ’ den dolayı tasvip etmiyorum. Ancak, yaptığım bazı araştırmalar, özellikle “gerçek amaç ve niyetlerini” ustaca
kamufla etmesini çok iyi bilen bu “AYKIRI” yapılarda “ÇOK DEĞERLİ” bazı bilim adamı ve güzidelerin “aldanarak” yer aldıklarını üzüntüyle görüyorum. Hatta MEB’nın Lionslarla yaptığı resmi bir anlaşma da vahim bir gaflet, dalalet ve yanlış yönlendirmeyi gözler önüne seriyor ve maalesef özendiriyor. Bu,
Sayın Yrd. Doç Dr. ORHAN ÇEKİÇ’i mazur gösteren nedenlerden biridir. “ÖZELLİKLE” bir bilim insanının yanında “TURKISH FORUM” varsa, olay bambaşka bir şekil
alır.ÇÜNKÜ !… TURKISH FORUM: “TÜRK MİLLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ ADINA” bütün dünyada tam bir vefakarlık, sağduyu, milli-manevi, kültürel imtizaç ve ilmi formasyonda (bilimsel) mücadele veren en saygın, yetkin, gerçek anlamda ATATÜRK’çü ve “ATATÜRK’ÜN ANLADIĞI-AÇIKLADIĞI, YAŞADIĞI VE YAŞATTIĞI” anlamda
(orijinal-objektif) laik bir kuruluştur.Bu yüksek inanç ve güvenilirlik nedeniyle “sadece Türklerin yaşadığı ülkeler değil” bütün dünya devletlerince güvenli, istikrarlı, onurlu-sorumlu ve “sürdürülebilir-istikrarlı” bir “DAVA ve MİSYON” sahibi olarak kabul edilmekte ve itibar görmektedir. Bu durum, TURKISH FORUM’a haset, kin ve kıskançlık besleyen dahili bedhahlar (iç düşmanlar ve tefrika unsurları) ve her fırsatta harici bedhahlarca “sataşma” konusu yapılmakta; Milli destek, resmi imkan ve yerli kaynakların bu “MİLLİ İNİSİYATİFE” (Türk aleminin dünyadaki en güçlü sivil toplum kuruluşu ve lobisi) intikali ısrarla önlenmekte ve “tam bir kinaye, kıskançlık ve hasetle” Ermeni, Rum ve Yahudi lobilerine milyar dolarlar tutarında maddi destek verilmekte; Buna mukabil TURKISH FORUM,
hem bu destekten mahrum kılınmakta ve hemde “böyle çok sıradan ve basit iddialarla” kösteklenip yıratılmaya çalışılmaktadır.KALDI Kİ; Bu güne kadar vaki bu ve benzer “menfur” teşebbüsler, müteşebbislerinin gerçek niyyet ve iğrenç yüzünü ortaya çıkartmaktan da başka bir işe yaramamıştır. Yaramayacaktır da…
TURKISHFORUM;”Dünya Türk Kongresi” uluslararası bir arenada, çok mütevazi ve fakat “çok temiz ve dürüst” kaynak ve imkanlarla “ATATÜRK ilkeleri ve Türk Inkılabı” esaslarına sadık ve samimi bir mücadele vermektedir.
BU NEDENLE: TURKISH FORUM ailesi’nde, camia’sında, yapı ve çatısı altında yer alan her kişi ve kurumlar “kamu vicdanı ATATÜRK olan aziz, necip ve büyük Türk Milleti’nin; En hakiki ve en halis tecelligahlarıdır.
NETİCE:Mensubu olmaktan “çok hususi” bir onur duyduğum, madden ve manet hizmeti “TÜRK ALEMİNE” hizmet telakki ettiğim bu mağrur ve mücella teşkilata, eser-hizmet ve faaliyetleri ile güzide (seçkin) mensupları nezdinde “dil uzatmayı” şiddetle kınıyor ve bu kalkışmaları gaflet ve dalalet telakki ediyorum.
TÜRK-MÜSLÜMAN ve İNSAN OLANLARIN ŞİARI Millete hizmet edenlere sahip çıkmak ve destek olmaktır. Büyük Türk Milleti ve Medeniyetini izmihlale uğratmak için uğraşan tefrika ve fesat-ifsat odaklarına değil!…Saygılarımla,
Mustafa Nevruz SINACI
Siyaset Bilimci-Hukukçu, Araştırmacı-Yazar -

FRANSA’DA KRİTİK TÜRKİYE TARTIŞMASI
PARIS (A.A) | 16.06.2008
Fransa senato genel kurulunda yapılacak oylamada, Türkiye’nin AB üyeliği için Fransa’da doğrudan referandum öngören maddenin reddedilmesi bekleniyor.
FRANSA’da senato genel kurulu, cumhurbaşkanının parlamentoyla ilişkilerini belirleyen “kurumların reformuyla” ilgili anayasa değişikliği paketini görüşmeye başlıyor.
Anayasa değişikliğiyle ilgili senato genel kurulundaki oylama, gelecek hafta başında yapılacak. Oylamada, Türkiye’nin AB üyeliği için Fransa’da doğrudan referandum öngören maddenin reddedilmesi bekleniyor.
Meclis genel kurulunda kabul edilen anayasa paketindeki bir maddede, “AB’nin nüfusunun yüzde 5’inden fazla nüfusa sahip ülkelerin tam üyeliği için referandum şartının devam etmesi” kararlaştırılmıştı. Maddeyle ilgili değişiklik önergesini sunanlar ve destekleyenler, bu maddenin özellikle Türkiye için hazırlandığını meclisteki tartışmalarda kabul etmişti.
Senato Hukuk İşleri ve Dışişleri komisyonları, geçen hafta yaptıkları ayrı ayrı toplantılarda, mecliste kabul edilen, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğiyle ilgili doğrudan referanduma gidilmesini öngören anayasa maddesine ilişkin değişikliğin reddedilmesini istemişti.
Dışişleri Komisyonu tarafından yapılan açıklamada, “mecliste kabul edilen maddenin, doğrudan Fransa’nın dostu ve müttefiki olan Türkiye’yi hedef almış gözükebileceği” ifade edilmişti. Açıklamada, “bu tür bir uygulamanın Türkiye ile Fransa arasındaki diplomatik ilişkilerde ciddi zararlar yaratacağına” dikkat çekilmiş ve mecliste kabul edilen değişikliğin reddedilerek, bunun yerine ilgili anayasa değişikliği maddesinin meclise ilk geldiği haliyle Senato genel kurulunda kabul edilmesi görüşü benimsenmişti.
Meclise ilk gelen anayasa değişikliği metninde, AB’nin gelecekteki genişlemesi konusunda, referanduma başvurulup başvurulmaması yetkisinin cumhurbaşkanına verilmesi öngörülüyor. Şu anda yürürlükte olan anayasa maddesi, AB’ye gelecekte üye olacak ülkeler için doğrudan referandumu öngörüyor.
Anayasa değişikliği paketi, senatoda farklı biçimde kabul edilmesi halinde yeniden mecliste görüşülecek. Paket, meclis ve senatoyu bir araya getiren oturumda gelecek ay nihai halini alacak. Değişikliğin kabulü için üyelerin beşte üçünün oyu gerekecek.
FRANSIZ BAKAN UYARMIŞTI
Fransa’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Jean-Pierre Jouyet, AB üyeliği için Fransa’da doğrudan referandum öngören değişikliğe açıkça karşı çıkmış ve maddenin bu haliyle kabul edilmesinin, “Fransa’nın Türkiye ile ilişkilerinde tahmin edilenden daha fazla kırılmaya yol açacağı” uyarısında bulunmuştu.
“Parlamento, alacağı kararlarda egemen ve özgür. Ancak bu değişikliğin kabul edilmesi, özellikle ekonomik alanda Türkiye ile ilişkilerde düşündüğümüzden daha fazla ciddi kırılganlık yaratma riski taşıyor” diyen Jouyet, bu tür bir kararın Avrupa savunması alanında da olumsuz etkileri olacağına işaret etmişti.
Akdeniz İçin Birlik projesine de atıfta bulunan Fransız bakan, “Türkiye’nin bu projede yer almasını istiyorsak, akıl üstün gelmeli ve bu değişiklik maddesi ortadan kalkmalı” demişti. Jouyet, Akdeniz İçin Birlik projesinin başarısı için Türkiye’nin katılımının önemine değinmiş, bu projenin hem Türkiye, hem de Fransa’nın çıkarına olduğunu
söylemişti.Mecliste kabul edilen anayasa paketi, cumhurbaşkanının parlamento genel kurulunda da konuşma hakkına sahip olmasını öngörüyor. Yeni değişikliğe göre, cumhurbaşkanı üst üste en fazla iki dönem seçilebilecek. Bakanların, aynı zamanda büyük kentlerde belediye başkanı veya bölge konseyi başkanı olmasına sınırlama getirilecek. Parlamentoya, anayasa mahkemesi veya önemli kamu kuruluşlarına yönetici olarak aday gösterileceklere veto hakkı tanınıyor.
-

AMSTERDAM’A KONSOLOSLUK İÇİN 15 BİN İMZA
Ünal ÖZTÜRK / AMSTERDAM | 16.06.2008
AMSTERDAM’A KONSOLOSLUK İÇİN 15 BİN İMZA
Türk Eğitim Merkezi Vakfı (STOC), bir süre önce başlattığı kampanya ile Kuzey Hollanda Eyaleti’nde yaşayan binlerce vatandaşın “Amsterdam’a konsolosluk açılsın” yönündeki istemini tekrar gündeme taşıdı.
HOLLANDA’nın Amsterdam kentinde çeşitli dallarda kurslar düzenleyen Türk Eğitim Merkezi Vakfı (STOC), bir süre önce başlattığı kampanya ile Kuzey Hollanda Eyaleti’nde yaşayan binlerce vatandaşın ‘Amsterdam’a konsolosluk açılsın’ yönündeki istemini tekrar gündeme taşıdı.
Amsterdam başta olmak üzere Haarlem, Zaandam, Purmerend, Hilversum gibi vatandaşlarımızın yoğun bulundukları kentlerden kısa sürede 15 bin imza toplandığını belirten Amsterdam Türk Eğitim Merkezi Vakfı (STOC) Başkanı İsmail Ercan, ‘Eyalette yaşayan binlerce Türk, yıllardır konsolosluk işlemleri için Rotterdam’a gitmek zorunda kalıyor. Yapılan işlemler için ödenen yüklü paraların yanı sıra gün boyunca park ve yol parası ödenmesi gerekiyor. Genelde bir gidişte işlemler tamamlanamıyor. İşinden bir günlüğüne izin alan vatandaşlarımız, tekrar Rotterdam’a gitmek zorunda kalıyorlar. Beklentimize artık yanıt verilmeli’ dedi.
Eyaletin yalnızca Amsterdam, Hilversum ve Haarlem kentlerinde 58 bini aşkın Türk’ün yaşadığına işaret eden Ercan, ‘Vatandaşların konsolosluk açılması yönündeki taleplerinin gerçekleşmesi konusunda Hollanda’daki devlet temsilcilerimizin gerekli girişimlerde bulunacaklarına inanıyoruz. Kampanya çerçevesinde topladığımız imzaları önümüzdeki günlerde devlet temsilcilerimize ileteceğiz’ diye konuştu.
-

KOLAT: TÜRKİYE’NİN AB SÜRECİNE KATKIDA BULUNMALIYIZ
ALMANYA TÜRK TOPLUMU GENEL BAŞKANI KOLAT:
“TÜRKİYE’NİN AB SÜRECİNE KATKIDA BULUNMALIYIZ”BREMEN (A.A) – 16.06.2008 – Almanya Türk Toplumu (TGD) Genel Başkanı Kenan Kolat, Almanya’da yaşayan Türklerin toplum içinde eşit haklara sahip olması ve Türkiye’nin AB üyeliği için daha yoğun çaba harcaması gerektiğini söyledi.
Kolat, Bremen kentinde Türk sivil toplum örgütü temsilcileriyle “Übersee Museum’ adlı restoranda bir araya gelerek, Almanya’da yaşayan Türk toplumunu ilgilendiren konular hakkında görüş alışverişinde bulundu.
Kolat burada yaptığı konuşmada, “Örgütlenme biçimlerimiz, Türk ve Alman makamlarından bağımsız olmak zorundadır. Hiçbir şekilde organik bir bağ içinde olmadığımız halde, her iki ülke resmi makamlarıyla çok sıcak ve düzeyli bir ilişkimizin olduğunu da söyleyebilirim. Buradaki Türklerin başarısını, Türkiye’nin de başarısı olarak görüyorum. İçinde yaşadığımız toplumda eşit haklara ulaşmak için çalışmalıyız. Her türlü ırkçılığa, yabancı ve din düşmanlığına, Yahudi düşmanlığına karşı çıkmalıyız. Türkiye’nin AB sürecine katkıda bulunmalıyız” dedi.
Uyum konusunda asimilasyon tartışmalarının bir kenara bırakılarak, Türklerin çeşitli alanlarda Alman toplumuna katılımlarının sağlanması için çaba harcanması gerektiğini ifade eden Kolat, Alman vatandaşlığına geçişlerin kolaylaştırılmasının ve seçim hakkı için çifte vatandaşlık hakkının verilmesinin önemli olduğunu sözlerine ekledi.
(EA-ŞP)
-

GÜÇLÜ: UYUM İHMAL EDİLİYOR
Mehmet UZUN / BREMEN | 16.06.2008
Bremen’de düzenlenen “Göç” konulu konferansta konuşan Eyalet Meclis Başkanvekili Nebahat Güçlü, “Almanya’da uyum ihmal edilmektedir” dedi.
ALMANYA’nın Bremen kentinde ‘Göç’ konulu konferans düzenlendi. Bremen Eyalet Meclis binasında düzenlenen konferansta Almanya’da yaşayan başta Türkler olmak üzere tüm göçmenlerin sorunları tartışıldı. Yaklaşık 5 saat süren konferansta genel olarak Almanya’da yaşayan Türkler’in sorunları ele alındı.
Konuşmacılar, Almanya’da uyum politikasının yetersiz olmasından, federal hükümetin bu konuda daha ciddi adımlar atması gerektiğini söylediler. Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu dile getiren konuşmacılar, hükümetin de bu gerçeği görmesi gerektiğini ve bu yönde olumlu yasalar çıkarması gerektiğini anlattılar.
Birlik çağrısı
Konferansa katılan Türk kökenli konuşmacılar Almanya’da yaşayan Türklerin Almanlar gibi eşit haklardan yararlanması için birlik çağrısı yaptılar. Nebahat Güçlü, konferansta yaptığı konuşmada, ‘Almanya gibi göç alan bir ülkede uyum konusu 40-50 yıldır ihmal edilmektedr. Uyumun olması için eğitim, sosyal ve iş alanında koşullar eşit olmalı. Son yıllarda uyum konusunda iki adım ileri gidilmişse üç adımda geri gidilmiştir. Göçmenler güçbirliği yapmalı” dedi.
Kenan Kolat (TGD Başkanı) ise, “Almanya’da göçmenlerin eğitim, işsizlik ve dışlanma gibi büyük sorunları vardır. Özellikle eğitim ve iş alanlarındaki eşitsizlik çok büyük boyutlara ulaşmıştır. Bizim diyaloğa ihtiyacımız var. Uyum konusunda yasal düzenlemeler yapılmalı. Türkler ve göçmenler bu konuları bir araya gelip daha sık konuşmalı ve ele almalıdır” diye konuşurken BTEU Başkanı Ahmet Güler de, Türkler’in Almanya’ya uyum sağladığını belirterek, “Bizler kendimizi göçmen olarak görmüyoruz. Biz sadece her konuda eşitlik istiyoruz” dedi.
REYHAN ŞAHİN RENK KATTI
Almanya’nın Bremen kentinde yaşayan Rapçı ve oyuncu Lady Bitch Ray (Reyhan Şahin)de konferansa katıldı. Konferansa fıstık yeşili mini etekli bir kıyafetle katılan Şahin, konuşması, hal ve hareketleriyle konferansa renk kattı. Uyum konusunda kısa bir konuşma yapan Reyhan Şahin, kendisini örmek göstererek uyumun nasıl olduğunu söyledi. Kendisinin bir Alman bayandan farkı olmadığını, onlarda bulunan her şeyin kendisinde de olduğunu söyleyen Şahin, ‘Uyum için daha ne yapılır’ dedi.
-

Karadeniz’de 10 milyar varil petrol var!
TPAO, petrol arama çalışmalarıyla ilgili umut dolu açıklamalarda bulundu…
2010 yılından itibaren Karadeniz’de sondajlara başlanacağını belirten Uysal, buradan 10 milyar varillik petrol rezervi beklediklerini söyledi. Eğer sondaj çalışmaları başarılı olursa Türkiye’nin tüm petrol ihtiyacını Karadeniz’den karşılamak mümkün hale gelecek.
Halen ham petrolün varil fiyatı 135 doların üzerinde. 10 milyar varil rezerv bugünkü fiyatla yaklaşık 1 trilyon 350 milyar dolarlık değere karşılık geliyor. TPAO, Karadeniz’deki çalışmalarını açık denizlerdeki petrol arama faaliyetlerindeki başarıyla adından söz ettiren Brezilya’nın milli petrol şirketi Petrobras’la birlikte yürütüyor. Petrobras, Sinop açıklarında süren çalışmalarda sadece bu bölgeden 5 milyar varillik rezerv bekliyor.
Şimdiye kadar çalışmalar için yaklaşık 500 milyon dolardan fazla yatırım yapıldı. 3. Türk-Arap Ekonomi Fuarı’nda konuşan Mehmet Uysal, “Eğer çalışmalar sonucunda Karadeniz’de tahmin edildiği kadar rezerv varsa 2015’te Türkiye’nin ihtiyacını yarıya indirir, Cumhuriyet’in 100. kuruluş yıldönümünde ise ihtiyacın tamamını karşılar.” dedi.
Suriye ile ortak petrol arayacağız
Panel sonrası gazetecilerin sorularını cevaplayan TPAO Genel Müdürü Mehmet Uysal, Suriye’nin ulusal petrol şirketi ile ortaklık kurma kararı aldıklarını açıkladı. Anlaşma kapsamında Suriye topraklarında ve Akdeniz’de ortak petrol arama çalışmaları yapılacağını kaydetti. Suriye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sufian Alaw ise Türkiye ile Suriye arasında birkaç gün sonra ortak bir şirketin oluşturulmasını ilan edeceklerini bildirdi.
Alaw, Suriye’de petrol rafinerileri yapılması ve kurulmasına ilişkin planları da bulunduğunu ifade ederek, Türkiye ile bu alanda da işbirliği yapabileceklerini aktardı. Alaw ayrıca, “Nükleer enerji alanında da Türkiye ile işbirliğine gidebiliriz.” diye konuştu. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de Irak’ın Akkas bölgesindeki doğalgazın çıkarılması ve kullanılması noktasında Suriye, Irak, Türkiye olarak 3’lü görüşmelerin sürdüğünü söyledi.
Zaman
-

Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi
Pentagon’un Siyasi İşlerden Sorumlu Savunma Müsteşarlığı tarafından hazırlatılan raporda ABD’nin Kemalizm’i yok edemediği ortaya çıktı. AKP ise ne yapacağı belli olmayan, sinsi yol izleyerek askeri darbe yolunu açabilecek bir parti!
Heddam.com/Melike FK
ANKARA, 16 Haziran 2008 Pazartesi
Pentagon’da ABD eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın üstlendiği Siyasi İşlerden Sorumlu Savunma Müsteşarlığı, RAND Corporation adlı araştırma kuruluşuna “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi” konulu bir rapor hazırlattı.Angel Rabasa ve F. Stephen Larrabbee adlı uzmanların imza attığı raporda, Türkiye’de İslam eksenindeki siyasi ve sosyal gelişmeler, gelecekteki olası senaryolar ve bunların ABD’ye yansımaları ele alınıyor.Türklerin şeriat devletine karşı durduğuna ve AB üyeliğinin halkın yarısından fazlasınca desteklendiğine dikkat çekilen raporda AKP‘nin kapatılmasının “çok az şeyi çözeceği” ve “krizin derinleşmesine sebebiyet vereceği” öngörülüyor.Raporda AKP‘nin Refah ve Fazilet gibi selef partilerden çok farklı olduğu belirtiliyor. AKP‘nin, AB yolunda diğer dinlere ait azınlıkların haklarını da içeren reformlar yapıldığına dikkat çekiliyor.
“KEMALİZM HALA YAŞIYOR!”
RAND raporunda önümüzdeki 10 yılda Türkiye için dört ana muhtemel senaryodan söz ediliyor: AKP’nin ılımlı, AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, AKP’nin yargı tarafından kapatılması ve askerî darbe.
Rapora göre, AKP kapatılmazsa ve iktidarda kalırsa, laikleri tahrik edecek ve laik-dindar dengesini değiştirecek icraatlar yönünde bastırma hususunda “daha dikkatli” olacak.
Kemalist idareci sınıfın Türkiye’de hâlâ “büyük oranda hakim” olduğu kaydedilen raporda, “Siyasette dinin kabul edilir rolünü tanımlayan çizgileri aşan herhangi bir hükümet, siyasi gerilime sebebiyet verecek ve muhtemelen askerî müdahaleyi tahrik edecektir.” tespiti yer alıyor.
Bunun yanı sıra Türkiye’de ılımlı ve çoğulcu bir İslam geleneği olduğu vurgulanarak, dindar insanların da içinde bulunduğu çok büyük bir çoğunluğun din devletini desteklemediği belirtiliyor. Türkiye’nin Batı’ya büyük ölçüde entegre olmuş bir ülke olmasının dine dayalı bir sistem kurulmasını zorlaştıran bir başka faktör olarak anlatıldığı raporda, AKP hükümetinin gerçekleştirdiği demokratik reformlar ve azınlıklara yönelik yaklaşımıyla ülkedeki azınlık topluluklarının da desteğini aldığı kaydediliyor.
“AKP SİNSİ YOL İZLEYEBİLİR, O ZAMAN ASKERİ DARBE OLUR”
Rapor, AKP’nin “çok daha agresif bir İslamcı gündem” peşinde koşma ihtimalinin “daha az muhtemel” olduğu sonucuna varıyor. AKP’nin kapatılmasının “çok az şeyi çözeceği” ve “krizin derinleşmesine sebebiyet vereceği” öngörüsü yapılırken, muhtemelen partinin yeni bir isimle yeniden ortaya çıkacağı kaydediliyor. Askerî müdahaleleri “yumuşak darbe” ve “doğrudan müdahale” olarak ikiye ayıran raporda, özellikle eğer AKP, İslami gündem adına daha yoğun şekilde bastırırsa ordu tarafından doğrudan darbenin “değerlendirme dışı tutulmayacağı” ifade ediliyor. Ancak yazarlar bunun ordunun elindeki “diğer tüm seçenekler tükenirse” yapılacağını kaydediyor. Türkiye’nin Osmanlı döneminden beri İslam ile Batılılaşmayı birleştirmeye çalışmasının Ortadoğu‘daki diğer İslam ülkelerinden farklı olarak bölgedeki siyasi modernleşme sürecini tanımlayan keskin ayrılıklar ve şiddetten korunma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.
ABD’NİN DENEME TAHTASI: TÜRKİYE!
“İslamî köklere sahip bir partinin din ve devlet arasındaki sınırlara uyarak laik demokratik sistemde icraat yapma kabiliyeti İslam’ın modern laik demokrasi ile bağdaştırılamayacağı argümanını çürütür.” deniyor. Bu deneyimin sonuçsuz kalmasının daha büyük laik-İslam kutuplaşmasına sebebiyet vereceği, Türkiye dışındaki İslam ülkelerine ve gruplara olumsuz yansımaları olacağı anlatılıyor. Öte yandan özellikle laikleri ve orduyu rahatsız ettiği gerekçesiyle, Amerikan devletine Türkiye’yi Ortadoğu için “model” olarak betimlememeleri uyarısında bulunulurken, Türkiye’deki ılımlı ve çoğulcu İslam anlayışının diğer Müslüman ülkeler için örnek oluşturabileceği notu düşülüyor.
“Siyasal İslam” yorumunun “İslam’ın ışığında siyaset” olarak tanımlayan yazarlar, Türkiye’de bugün yaşanan siyasi gerilimleri “İslamcılar” ile “laikler” arasındaki mücadele olarak görmenin meseleyi “aşırı basitleştirmek” olduğunu düşünüyor.
Rapora göre, “Bu gerilimler Osmanlı ve yakın Türkiye tarihinde derin kökleri olan, yeni yükselen sosyal sektörler ile laik elit -merkez ile çevre- arasındaki güç mücadelesinin bir parçası.” Raporda, “Eskiden Kemalistler Batı’yla bağların ve Batı’ya entegrasyonun ana destekçileriydi. Ancak yakın geçmişte bu rol artan şekilde AKP tarafından yerine getiriliyor.” deniyor. Türkiye’nin AB üyeliğinin reddi halinde ise “Türkiye’nin Batı’ya bağlarını zayıflatmak isteyen güçlerin kuvvetleneceği” savunuluyor. -

KERKÜK-KIBRIS-KARASU ÜÇGENİNDE CAMBAZLIK
From: Mümtaz Bayazıtoğlu [[email protected]]
KERKÜK-KIBRIS-KARASU ÜÇGENİNDE CAMBAZLIK
Hüseyin MÜMTAZDış politikada “eşzamanlı” olarak başdöndürücü bir hızla, başdöndürücü gelişmeler yaşanıyor.
Devletlerarasındaki bu can pazarında bu hıza kim ayak uyduruyor, rüzgârın önüne mi kapılıp gidiyor, yoksa rüzgârı kontrol mü ediyor, pek merak ediyorum.
“Eşgüdümü” kim “güdümlüyor” ?
“Başmüzakereci” Babacan’ın son Amerika ziyaretinde Rice’la yaptığı görüşmeyle ilgili söylentilere Dışişleri tarafından yalanlama getirildi.
Dışişleri bakanlığı Sözcüsü Özgüergin; “haberde ABD Dışişleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile yaptıkları görüşmede Sayın Bakanımıza atfen bazı ifadeler ileri sürülmektedir. Söz konusu haberin başlığı, haberdeki ifadeler ve ileri sürülen iddialar hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır” denildi.
Öyleyse bahse konu “haberi” (Cumhuriyet. 11 Haziran 2008) irdeleyelim.
Haberdeki “ifadeler” iki yönlüdür; a)“Sayın Bakanımıza atfedilenler”; b) Rice’ın cevabı. Haberde Babacan’ın iki konuda Rice’dan yardım-aracılık istediği söylenilmektedir; 1. “Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını biliyoruz. Ama ortaya çıkan olumsuz havanın dağıtılması ve Türkiye’de kamuoyunun tepki göstermemesi için sizin Fransa’ya baskı yapmanızı istiyoruz”; 2. “BM’nin Irak Özel Temsilcisi Stefan de Mitsura’nın hazırlayacağı öneri paketi öncesi ABD’nin, Türkiye’nin yaklaşımlarına uygun çözümler üretmesi”.
Dışişleri’nin açıklamasından anlaşılıyor ki, “Bakan’a atfen” bu söylenilenler “hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır.
Kabul..
Dışişleri’nin açıklamasına inanmak durumundayız..
Peki ya Rice’ın cevaben söyledikleri?
Rice’ın halen taraflarca “yalanlanmayan” cevabının içeriğinde ne vardır?
Rice’ın AB konusunda ne cevap verdiği haberde yer almıyor. Ancak haberden, Kerkük konusunda şöyle söylediği anlaşılıyor:
“Bu konuyu bizimle değil, bölgesel Kürt yönetimi başkanı Mesud Barzani ile konuşun”.
Bu lâfı alın bir kenara yazın..
Babacan’ın Amerika gezisinden bir hafta kadar sonra Bush Avrupa’ya veda gezisine çıkıyor.
Bush bu arada gerçekleştirilen “Başkanlık döneminin son AB-ABD Zirvesi” için bulunduğu Slovenya’da “Türkiye’nin AB üyesi olması gerektiğine inanıyorum” dİyor.
Babacan “böyle bir şey istemediği halde”, bunu “kendiliğinden” söylüyor.
Türkiye’nin AB üyeliğine sürpriz bir destek de Hristofiyas ve Bakoyanni’den geliyor.
Stelyo Berberakis’in haberine göre “Rum kesiminin yeni lideri Hristofyas’la iki gün önce Kıbrıs’ta bir araya gelen Yunan Dışişleri Bakanı Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan Sarkozy’ye çattı ve Türkiye’nin AB’ye girişine destek verdi…. Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bokoyanni Rum Kesimi’nin yeni lideri Dimitris Hristofyas ile ilk resmi buluşmasını Lefkoşa’da gerçekleştirdi. Bir saatlik özel görüşmenin ardından gazetecilerle bir araya gelen Bakoyanni, Kıbrıs sorunu hakkında görüştüklerini söyledi. Ve Türkiye’nin AB üyesi olmasının kendileri için çok önemli olduğunu söyleyerek “Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ne derse desin bizim desteğimiz tam” dedi. Türkiye’de yaşanan siyasi krizi de yakından takip ettiklerini belirten Bakoyanni “Sonucu ne olursa olsun Kıbrıs sorununun çözümü için uğraşlar asla kesilmemeli” dedi. Kadın bakan bir gazetecinin garantörlük sistemi ile ilgili sorusuna “Bunlar modası geçmiş sistemler. Adil bir çözüm bulunmasıyla zaten AB ülkesi olan Kıbrıs’ın garantisi AB’nin kendisi olacaktır” demesi dikkat çekti.
Siz dikkatinizi her ikisinin de Türkiye’nin AB üyeliği için verdiği desteğe çevirin ama Bakoyanni’nin; “Garantörlüğün modası geçti” sözünü de bir kenara yazın..
Peki acaba ABD (ve Yunanistan, Rum kesimi, Ermenistan, Öcalan, Peşmergeler) Türkiye’nin AB üyeliğini neden ister?
Üye olunan Kulüpte, Kulübün üyelik kuralları geçerlidir. Kendi tercihlerinizden uzaklaşarak, “Yönetim Kurulu”nun dediklerini yaparsınız.
Bir Yönetim Kurulu vardır, bir de üyeler..
Yeni Dünya Düzeni “Küresel” vizyona sahiptir. Bu düzende bir “küreselleştirilenler” vardır, bir de “küreselleştirenler”..
Yunanistan, Ermenistan ve peşmergeler birçok kereler ancak AB üyesi bir Türkiye’den istediklerini elde edebileceklerini ifşa etmişlerdir.
Peki Rice’ın cevabı, Bush ve Bakoyanni’nin söyledikleri doğrultusunda şu an çekilen fotoğrafın Kerkük-Kıbrıs-Karasu’da çerçevelediği resim nedir?
Yukarıdaki açıklamalarla eş zamanlı olarak Peşmergeler, “Kerkük referandumundan vazgeçebileceklerini” açıklamışlardır.
Irak’ın kuzeyinde kurulan Kukla Devlet’in Başbakanı Neçirvan Barzani, “referandumdan vazgeçebiliriz ve Kerkük’te yönetimi paylaşabiliriz” demiştir.
Hayırdır? Âniden vahiy mi inmiştir?
Barzani bunu söylerken, “eşzamanlı” olarak Irak’ın Telafer kentinde Sünniler ve Şiiler arasındaki arabuluculuklarıyla tanınan iki Türkmen aşiret lideri ziyarette bulundukları eve yapılan silahlı saldırıda hayatlarını kaybetmişlerdir.
Telafer’in nüfusu 250 bindir ve tamamı Şii veya Sünni Türkmendir. Öldürülenler Ubeyd Aşireti lideri Şeyh Abdülnur Muhammed Nur El Tahhan ile Halaybeg aşireti lideri Şeyh Muhammet Faysal’dır. ITC bir açıklama yaparak Faysal’ın Telafer Ağalar Meclisi Başkanı ve Türkmen Meclisi Üyesi olduğunu belirtmiştir.
Yine Telafer Ağalar Meclisi üyesi Nureddin Maksud ve koruması da yaralanmışlardır.
Yine “eşzamanlı” olarak Rusya ve Fransa’nın ardından Almanya da Kürt Bölgesine “akredite” konsolosluk açma hazırlıklarına girmiştir.
Rice’ın “onlarla konuşun” dediği Barzani’nin “Referandum’dan vazgeçebiliriz” açıklamasının ardında ne yatmaktadır?
Bahadır Selim Dilek’in haberine göre “BM Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın hazırladığı ve Irak’taki -itilaflı bölgeler- üzerine çözüm önerileri getirdiği raporda öngörülen ikinci ve üçüncü aşamalar, ülkede üçüncü büyük etnik grup olan Türkmenlerin ellerindeki toprakları tartışmaya açacak. Türkiye sınırına yakın olan ve orta-güney Irak’a açılan bu toprakların Kürtlerin denetimine geçmesi durumunda, Türkiye’nin Irak içindeki stratejik derinliğini yitirmesi söz konusu olacak. Raporda öncelikli olarak ele alınan Akra, Hamdaniye, Mahmur, Mendeli’nin dışında Mitsura, BM’nin bir sonraki adımlarına ilişkin bilgileri de ortaya koydu. Raporun, -Aşama İki: BM Irak’a Yardım Misyonu (UNAMI) Çalışmaları Devam Etmekte- başlıklı bölümünde, -UNAMI, Kuzey Irak’taki Telafer, Telkeyf, Şeyhan, Sincar, Musul, Hanekin ve Diyala’daki diğer ihtilaflı bölgelerin analizini yapmaya aynı yaklaşımla devam edecektir. UNAMI bu analizlerini önümüzdeki haftalarda tamamlamayı planlamaktadır- denildi. İkinci ve üçüncü aşamada incelenecek bölgelerin büyük bir bölümü Türkmenler ve Asuriler, Yezidiler ve Keldaniler gibi Kürtler dışındaki etnik gruplara ait bulunuyor. Nüfusunun tamamı Türkmen olan Telafer’in ve Irak-Suriye sınırındaki Sincar bölgesinin –tartışmalı- kabul edilmesi ile birlikte bölgesel Kürt yönetimi, Irak içindeki sınırlarının genişletilmesi konusunda önemli bir mevzii de kazanmış oldu. Raporda üçüncü aşama olarak da Kerkük’ün ele alınacağı bilgisi yer aldı. Raporda, -UNAMI, Kerkük’ün idari yetki sorununun çözümü için tüm tarafların üzerinde anlaşabileceği muhtemel senaryo ve seçenekler üzerinde çalışmaya başlamıştır- görüşüne yer verildi. Raporda, -UNAMI analizi, her ihtilaflı bölge için geniş çaplı siyasi uzlaşının elde edilmesini hedef alan bir ivme yaratmayı amaçlamaktadır- denilse de, De Mitsura’nın ortaya koyduğu yaklaşım Türkmenlerin Kürtler tarafından asimile edilmesine ve haklarının önemli ölçüde erozyona uğratılmasına neden olacak”.
Yâni kıymetli okuyucu, Türkmen kenti Kerkük’te Kürt yerleşimini ve hakimiyetini sağlayacak referandumun iptal edilmesinin yolu, yine Türk kenti Telafer’in Kürtlere verilmesinden geçiyor..
Referandum da toptan iptal edilmiş olmuyor, “yönetimde nasıl olur da Türkmenlere daha az söz hakkı veririz”in araştırması, yolu yapılıyor.
Yâni Rice’ın “onlarla konuşun” sözünün arka planında bu yatıyor..
Şimdi geliyoruz, “bir kenara yazın” dediğim ikinci konuya, Bakoyanni’nin “garantörlük eskimiştir” sözüne..
Garantörlüğün sigortası kim? Kıbrıs’ta uluslar arası anlaşmalarla bulunan Türk askeri..
Bakın Talat, Bakoyanni-Hristofiyas buluşmasından sonra ne dedi?
VATAN soruyor, (13 Haziran 2008)
“Türk askeri, 1974’de müdahaleyi yaptıktan sonra geri çekilseydi, bugünkü sorunlar yine yaşanır mıydı?
Cevap: Bir anlaşma yaparak çekilseydi, Kıbrıs sorunu çözülmüş olurdu. Ama o imkânı bulabildiler mi, bilemiyorum. O günün koşullarında zor herhalde. Çünkü buna Rum tarafı da hazır olmalıydı. Anlaşma sonrasında, uygun bir şekilde asker çekilir, kalacak olanlar da kalırdı. Kıbrıs sorunu çözümlenirdi”.
Yâni “Asker çekilseydi, Kıbrıs sorunu çözülürdü”.
Demek ki çözüme engel, Türk askeridir.
İyi de, “çözüm” nedir?
Bakoyanni’nin, “garantörlüğün modası geçmiştir” sözünü hazmetmeye çalışırken şu haber pat diye düşüverdi ekrana..
“Washington yönetiminin, askerlerinin Irak yargısından muaf tutulması, Irak hava ve deniz sahasının kontrolü ve Amerikan ordusunun Irak topraklarında hareket serbestliği gibi talepleri nedeniyle SOFA görüşmelerinde çıkmaz yola girdiklerini belirten Irak Başbakanı El Maliki, anlaşacaklarını söyleyen ABD Başkanı Bush’u yalanlamış oldu”.
Alternatifi yine sütun aralarında buluyoruz. (Bahadır Selim Dilek’in haberi)
“ANKARA – Bağdat yönetiminin, Ankara ve Tahran’a -Irak’ın güvenliğini Türkiye ve İran’ın ortaklaşa garanti etmesi durumunda, Washington yönetimi ile ABD askerlerinin ülke içinde uzun dönemli varlığına olanak tanıyacak kuvvetlerin statüsü anlaşması imzalamayacakları- önerisi getirdiği ortaya çıktı. Cumhuriyet’in ulaştığı bilgilere göre, bu konuda net bir yaklaşım geliştirmeden önce ilk girişim Tahran yönetiminden geldi. Irak’ın, ABD’nin Irak hava ve kara sahasını kullanarak üçüncü ülkelere operasyon yapma hakkını da kapsayan SOFA görüşmelerini sürdürmesinden rahatsız olan Tahran yönetimi, Iraklı yetkililere İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad aracılığı ile -ABD ile anlaşma imzalamanıza gerek yok. Sizin güvenliğinizi bir sağlarız- önerisi getirdi. Ahmedinejad, İran’ın bu önerisini ilk olarak 3 Mart’ta Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında Iraklı yetkililere iletti. Tahran öneriyi, ikinci kez de Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin geçen hafta Tahran’a yaptığı ziyaret sırasında gündeme getirdi. Iraklı yetkililer, Tahran’ın bu yaklaşımına önce olumlu yanıt vermediler. Ardından da -Türkiye ile ittifak içinde böyle bir mekanizma kurulursa ABD ile SOFA’yı imzalamayız. Ancak güvenliğimizin ve stratejik çıkarlarımızın garanti altına alınması gerekir- karşı önerisini sundular. Irak’ın, -stratejik ilişki- bağlamında söz konusu öneriyi Türkiye’nin de gündemine getirdiği öğrenildi. Önerinin fikir babalığını ise Irak’ın Şii kökenli Meclis Başkanı Mahmud el Meşhedani yaparken, Iraklı yetkililerin, -Irak, zengin petrol yataklarına sahip. Irak’ın servetini ve bağımsızlığını koruyabilmesi ve düşman saldırısı karşısında ülkedeki siyasi düzeni savunabilmesi için stratejik bir şemsiyeye ihtiyacı var. İran ve Türkiye, Irak’ın güvenliği konusunda destek verirse ABD ile uzun vadeli güvenlik anlaşmasını kabul etmeyiz- görüşünü ortaya koyduğu belirtildi”.
Hani garantörlüğün modası geçmişti?
Iraklıların istediği bir tür garantörlük değil midir?
Ve ben Meşhedani’nin teklifinin üzerine pat diye atlanılmasa da “Irak merkezi yönetimi ile” çok iyi pazarlıklar sonucu, başkalarının pek hoşuna gitmese de İran-Türkiye-Irak denkleminin çözüleceğine ve “bölgesel” olarak her üç devletin de büyük kazanımlar elde edeceğine inanıyorum.
Bakoyanni’nin, “Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyoruz” lâfının peşini bırakmayalım.
Ve soralım; “Neden?”
Türklerin böylelikle “daha iyi bir hayat ve yaşam koşulları”na sahip olacağını düşündüğünüz için mi, Türklerin iyiliği için mi istiyorsunuz gerçekten?
Cevabı, Bakoyanni’nin bu “iyi, dileklerinden” sadece üç gün sonra suyun öte yanındaki Gümülcine’den Gümülcine Müftüsü veriyor.
Unutmadan hatırlatalım; Batı Trakya Türkleri; 1981’den bu yana AB üyesi olan Yunanistan’ın en doğusunda 1981’den beri AB vatandaşı olarak yaşamışlardır.
Peki bu “Türkler”, 1981’den beri; Bakoyanni’nin 2008’de Türkiye için “candan” istediği, iyi niyetle istediği koşullara sahip midirler?
Şöyle diyor Gümülcine Müftüsü:
“SAKARYA -İHA- YAŞAR KEÇECİ (14 Haziran 2008 Cumartesi 16:55)
Yunanistan Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, Yunanistan’da kendilerine Türk demelerinin yasak olduğunu belirterek, -Yunanistan, 1984’te KKTC kurulmasından sonra Türk kelimesinin düşmanlık ifade ettiğini, Yunanistan’da Türk olmadığını ve Türk isminde derneğin kurulamayacağına yönelik karar aldı- dedi.
Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası Balkan Buluşması çerçevesinde tertip olunan ‘Balkanların Geleceği’ konulu panel, Adapazarı Kültür Merkezi’nde toplandı. Panel öncesi sinevizyonla Yunanistan’daki Müslüman Türklerin yaşadığı sorunları anlatan Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, -Yunanistan’da çeşitli sorunlar yaşıyoruz. Bunlardan biri eğitim. Lozan Anlaşması’na göre Türkiye’den Batı Trakya’ya 30 öğretmen gelmesi gerekirken, İstanbul Rumlarının sayılarının azalmasından dolayı, sadece 15 öğretmen Batı Trakya’ya gelebilmektedir. Bizim ikinci sorunumuz kimliktir. Batı Trakya’da Lozan’da Türk olarak bırakılmamıza rağmen, kendimize Türk dememiz yasak. Ben 1990 yılında milletvekili adayı ‘kanınızdan canınızdan olan bizlere oylarınızı verin’ dediğim için, Türk kelimesi iki unsur arası Yunanlılar ile azınlık Türkler arasında düşmanlık doğurduğu gerekçesiyle 18 ay hapse mahkûm oldum. 3 ay hapis yattıktan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye’nin müdahalesiyle hapisten çıktım. Yunanistan 1984’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilân edildikten sonra, isminde Türk olan dernekleri kapattı. Türk kelimesinin düşmanlık ifade ettiğini, Yunanistan’da Türk olmadığını ve Türk isminde derneğin kurulamayacağına yönelik karar alındı- dedi.
Batı Trakya’da Türkler tarafından kurulan vakıflara engeller çıkartıldığını ifade eden Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, -1913 yılında Yunanistan ve Osmanlı arasında imzalanan Atina Anlaşmasına göre, vakıfları bizim idare etmemiz gerekiyor. Bu anlaşma, daha sonra meclis tarafından kanun haline getirildi. Bu kanuna rağmen, vakıflarda tâyinlere karışıyorlar ve kendilerinin istediği kişileri işbaşına getiriyorlar. Türkiye’de azınlık vakıflarına birçok hak verilirken, 2008’de çıkan vakıflar yasası da eski yasa gibi vakıfları Türklerin elinden alıyor. Bundan dolayı toplanarak bu yasayı da kabul etmediğimizi ilan ettik” diye konuştu.
Batı Trakya’daki müftülük makamının Türkiye’dekinden farklı olduğunu ifade eden Şerif, -1913 Atina Anlaşması’na göre müftü, Türklerin kadısıdır. Türkiye’deki müftü ile Batı Trakya’daki müftülük ile Türkiye’deki müftülük makamı farklıdır. Lozan’da verilen haklara göre, bizlere aile hukuku, evlenme boşanma, miras gibi konuları İslam hukukuna göre çözüyoruz. Müftüler; vakıfların da başkanı, okulların da başkanı, halkın da lideri, onun için müftülerin ayrı bir yeri var Batı Trakya’da. 1985’te Yunanlılar, Lozan Anlaşması’na göre seçimle gelmesiyle gereken müftüleri kendileri tayin etti. 1985’ten 1990’lara kadar müftülerin seçimle gelmesi için çaba gösterdik. 1990’da Gümülcine’de Cuma günü müftülük seçimi oldu, yüzde 95’lik oyla bu görevi bana tevdî ettiler. Ben hiç kimseye beni müftü seçin demedim ama halkım bu görevi verdi. 1990 yılından beri bu görevi yapıyorum- şeklinde konuştu”.
AB üyeliğini desteklediği Türkiye ve Rum’un paçasına yapışmasını istedikleri Kıbrıs Türkleri için Batı Trakya Türklerine reva gördükleri hayat tarzını mı istiyor Bakoyanni?
Demek ki bütün mesele galiba Kerkük-Kıbrıs-Karasu (Mesta) üçgeninde “küreselleştirilen” olmayı içe sindirmemekten geçiyor.
“Eşzamanlı” cümle tezgâhlara karşı uyanık olurken hem de..
Ha, AB mi?
Bizi “bekleme odasında” oyalamayı bıraksın da İrlanda’nın “Lizbon Anlaşması”nı vetosuyla uğraşsın..
“Hayır” dan sonra Die Welt’in attığı “İrlandalılar kimsenin yararını açıklamadığı bir antlaşmayı neden onaylasınlar ki?” manşetini, AB muhibbanı bilumum dolmakalemler çerçeveletip başuçlarına asmalıdırlar.
Helâl olsun şu küçücük İrlanda’ya..
-

ORHAN ÇEKİÇ’in CEVABIDIR
Ferit Baltacı ve benzeri tüm
BALTALARA ORHAN ÇEKİÇ’in
CEVABIDIR:10 Haziran 2008 Salı günü CKM Salonunda “Biz Kaç Kişiyiz Platformu’nda” Atatürk’e ilişkin yaptığım konuşmanın duyurusunun Sn. Naci Kaptan tarafından internette hazırlanıp yayınlandığı gün, anlaşılan bu etkinliklerden rahatsız olan ve “Kemalizm 1919” grubu içine her nasılsa sızmış veya sığınmış bir yobaz, yani tam bir balta olduğu anlaşılan Ferit Balta(cı) kinini de zehrini de kusmuş: Söylediği özetle şu:
“…Dr. Orhan Çekiç Atatürkçü geçinir ama, siz bakmayın, o da kökü dışarda olan Lions Kulübünün bir üyesidir ve bu nedenle de gerçek bir Atatürkçü olamaz, çünkü Atatürk Tam Bağımsızlıktan yanadır. Oysa Lions, kökü dışarda olduğuna göre emperyalisttir. Öyleyse sakın yanılıp da Orhan Çekiç’i dinlemeyin…”
Sn. Naci Kaptan da bu yoruma karşılık beni savunmaya çalışmış, kitaplarımdan ve etkinliklerimden tanıdığı kadarıyla faydalı çalışmalar yaptığımı bildiğini, ama lion olup olmadığımı bilmediğini, benim Lion olduğum konusunda Balta’nın elinde bir kanıt olup olmadığını sormak gereğini duymuş.
Bütün bunlar hangi dönemde oluyor? Daha birkaç gün önce Çeşme’deki “Biz Kaç Kişiyiz Platformu’nda” 3.5 saat süren bir konuşmayla Atatürk’ü ve Kemalizm’i anlattıktan sonra, hemen ertesi günü İzmir’de TRT’de canlı yayında Atatürk’ü anlatıp, İstanbul’a döner dönmez her iki günde bir 5 saat süreyle girdiğim diyalize koşup, ordan çıktıktan sonra da CKM’deki toplantıda 2.5 saat Atatürk’ü anlattığım dönemde oluyor. Tam da Şişli Belediyesi’nin düzenlediği Kitap Şenliği dolayısıyla 12 Haziran Perşembe günü Şişli Mıstık Parkı’nda, Cumhuriyet Standında, hem kitaplarımı imzaladığım, hem de programa göre 1 saat olarak planlanan ama gösterilen ilgi nedeniyle 3.5 saat süren
“ Laiklik ve Türban Kararı” konulu konuşmamı yaptığım sırada yukardaki eleştiriyi alıyorum ve bir lion olduğum için Fethullahcı olmakla suçlanıyorum…
Şu zavallı halimize bakar mısınız dostlarım? İçinde bulunduğumuz şu rezil durum karşısında hâlâ biz nasıl bu hallere düştük, Atatürkçülük nasıl bu hallere kimler tarafından getirildi, dibimizi kim oyuyor? diye sormamıza gerek var mı? Ferit Balta gibi bir baltanın “Kemalizm 1919” sitesinde ne işi var? O grup içindeki gerçek Kemalistler, aralarında bu baltalara nasıl yer verirler? Nasıl bu gibilere (kaba kuvvetle değil ama) fikirleriyle tepkilerini göstermezler? Anlaşılır gibi değil.
İnternetten Google’a benim adımı girerseniz karşınıza binden fazla yazdığım ve bana yazılan yorumlara ulaşırsınız. Orada bana saldıranlara bakın, bunların sadece “Kadir Mısıroğlu” gibi yobaz ve Fethullahcılar olduğunu görürsünüz ve bin yorum içinde, bunun da sayısı bir veya ikidir. Şimdi de bu Ferit baltası nedeniyle üç olmuştur. Hepsi o kadar. Her şey aklıma gelirdi de, üstelik “Tam Bağımsızlıktan” yana olduğunu söyleyen bir Kemalistin beni Fethullahçılıkla suçlayacağı aklıma gelmezdi. Eminim, beni tanıyanların da aklına böyle bir saçmalık gelmez. Sn. Naci Kaptan’ın şaşkınlığı da bundandır.
Sanırım buna ençok, Fethullahçılar şaşırmıştır.
Uzun uzun kendimi anlatmaya gerek duymam, zira “…ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.”
Ama yıllardır üniversitemde her gün dört saat binlerce öğrencime Cumhuriyet Tarihimizi anlatırım.
Her gün öğleden sonraları mutlaka bir okulda bir konferansım vardır. Bunların ayda 20 dolayında olduğunu söyleyebilirim. Zaman zaman öğrenci velilerine de konuşurum.
İki günde bir diyalize girmek zorunda olduğum için, çevredeki yakın yerlerin davetine veya uçakla gidilebilen her yere gider, konuşur, bazan diyalize o yörede girerim, yani kaytarmam.
Üniversitemde derslerime, sorumlu olmayan, üst sınıf öğrenciler, hatta diğer branşlardan hocalar da katılır, bundan övünç duyarım.
Öğrencim sınıflara sığmaz. O nedenle ben derslerimi Konferans Salonlarında ve Sinema Salonlarında yaparım, bununla da övünürüm. Bunu tüm üniversitem bilir.
Televizyon kanallarında ve radyolarda yıllardır Kemalizmi savunurum, Atatürk’ü, Cumhuriyet Tarihimizi anlatırım, laik düzenimizi anlatır ve savunurum, bu doğrultuda yayınlar yaparım.
Harp Akademisi’nde Yüksek Lisans ve Doktora öğrencilerine Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi hocalığı yapıyor olmaktan onur duyarım, onlara Atatürk’ün Nutkunu ders olarak anlatıyor olmaktan, bu görev için seçilmiş olmaktan şeref duyarım.
Atatürk için yaptığım TV programlarının ve hazırladığım CD – DVD sayısı 200’ün üstündedir.
Ve bütün bu nedenlerle de, elbette belli çevrelerin hedefi olurum:
YOBAZLARIN ve BALTALARIN.
Yakın dostlarım bana Atatürkolog derler, bununla övünürüm.
Bugüne kadar verdiğim konferans sayısı bini aştıktan sonra saymayı bıraktım, bununla da övünürüm.
Bu kadar sayıda etkinlikte bulunabilmemde en büyük destek kaynağım, Lions Kulüpleridir, bununla da övünürüm.
BEN ÜSTELİK 30 SENEDİR BİR LİON’UM VE BUNUNLA DA ÖVÜNÜRÜM…
LİONS kulüplerinin üyelerinde aradıkları bir tek koşul vardır: MUTLAK SURETTE KATIKSIZ ATATÜRKÇÜ OLMAK ve yüz kızartıcı bir suç işlememiş, dürüst, ahlaklı olmak.
BUNUNLA DA ÖVÜNÜRÜM
Bu yüzden de lionlara daima iki çevre saldırır: YOBAZLAR VE BALTALAR…
Ama her şeye rağmen “İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR?”
Peki ama Lions nedir ve ne yapar? Kimlerin tepkisini çeker? Kısaca belirteyim:
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda bütün dünya yakılıp yıkılınca, yürekli bir adam, Melvin Jones,-bir sigortacı- ortaya bir fikir atıyor: “…Bu kadar başarılı iş adamlarıyız. Yakılıp yıkılmış bir dünyada her şeyi devletten beklemek olmaz. İş adamları biraraya gelseler ve ayda sadece bir kere toplanıp, o günkü mesailerini toplumlarının ihtiyacını giderici projelere yöneltseler, dünyanın her ülkesindeki her aydın yurttaş, kendi ülkesi için aynı şeyi yapsa, ortaya ne kadar başarılı sonuçlar çıkar?”. Bu fikirden yola çıkılarak LİONS KULÜPLERİ kuruluyor.
Fikir yurt dışından gelmiş mi? EVET! Bu durumda “kökü dışarda mı?” EVET.
Peki KIZILAY nasıl kurulmuş? Fikrin kaynağı ne? KIZILHAÇ. Yani kökeni dışarda ama her ülke kendi Kızıl Haçı’nı, bizde haç olamayacağına göre biz de kendi KIZILAY’ımızı kurmuşuz, hem kendi sorunlarımıza melhem olmaya hem de dünyanın herhangi bir yerine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Tıpkı LİONS gibi.
Her ülkedeki Lions Kulüpleri önce kendi ülkelerinde, bölgelerindeki sorunlara yardımcı oluyorlar, sonra da yurt dışındaki insanlık için önemli projelere destek veriyorlar. Bu nedenle, her ülkenin yasalarının elverdiği ölçüde, örneğin Türkiye’de herhangibir Lions Kulübüne üye olan bir Lion ABD’deki merkeze ayda 3 dolar karşılığı bir katkıda bulunur.
Şimdi yobazlar ve baltalar, eminim hemen hesaba sarılırlar: Kaç tane lion, her ay üç dolardan, emperyalist Amerika’ya acaba şu kadar yılda ne biçim para aktarmıştır?
Yobaz eminim buna takılacaktır, çünkü yüreği fesattır.
Bari merakta bırakmayayım da ben anlatayım.
… Bu paralar ABD’deki merkezde toplanır. Sonra bakın bu paralar ne olur?
Evvela “buhar” olmaz. Bizim “Bosna müslümanlarına yardım” amacıyla, kökü içerde olan camilerde topladığımız paralar buhar olur da, kökü dışardaki bir merkeze giden bu paralar buhar olmadığı gibi, çok daha büyük yardımlar şeklinde Türkiye’ye döner. Çünkü Türkiye, diğer gelişmiş ülkelere nazaran daha fakirdir, dolayısıyla daha çok desteğe muhtaçtır, dolayısıyla Türk Lions Kulüplerinin sundukları projelere daha büyük bütçelerle bu paralar ABD’deki merkezden Türkiye’ye büyük fonlar halinde geri döner.
Geri döner de ne olur?
BAYRAMPAŞA GÖZ HASTANESİ olur. Balkanların en büyüğü olan bu hastane, tümüyle lionların, sadece Türk Lionlarının değil, tüm dünya lionlarının eseridir ve bu hastane yıllardır binlerce yoksula derman olmaktadır. Hastanedeki cihazların çok önemli bölümü de yurt dışı lions kulüplerinin bağışıdır.
TÜRK KALP VAKFI olur. Bu vakıf lionların eseridir ve Türkiye’de, konusunda tek vakıftır. Buradan da yıllardır binlerce fakir-zengin bakmaksızın tüm yurttaşlarımız yararlanmaktadır ve kalp gibi son derecede yaşamsal bir sağlık konusunda, bu durumda kökü dışarda olan Lions Kulüpleri Türk yurttaşına hizmet veriyorlar demektir. Yani Melvin Jones haklı çıkmıştır. Herşey devletten beklenemez.
HİZMET HASTANESİ olur, Türkiye’nin enbüyük Böbrek Hastanesi’ne dönüşür, ülkemizin binlerce diyaliz hastasına her gün hayat verir.
Bunun anlamını bir tek yobazlar kavrayamaz. Onlar her Türk Lionu’nun ABD’ye gönderdiği 3 dolara kafalarını takarlar, bunu ülkeyi satmak gibi yorumlarlar da, bu gidenin karşılığında neyin geldiğini görmezler bile. Onlar kör oldukları gibi, bunu kavrayamayacak kadar nankördürler. Oysa Güngörende oturup da her gün yaşama yeniden doğan bir diyaliz hastasıyla konuşsalar, o hastanenin, dolayısıyla lionların bu hizmetlerinin ne anlama geldiğini anlayabilirler ama, dedim ya, kördürler. Onlara göre Allah verir, Allah alır. Gerisi boştur. Oysa, bir diyaliz hastası, diyalizi iki gün kaçırsın, ölür. Yani diyaliz hastası her iki günde bir diyaliz sayesinde yeniden doğar. Yani Allah ona dokunmaz. Çünkü Allah Kuran-ı Kerim’de de “…sana akıl verdim, onu kullan…” diyor. Kökü dışarda biri de aklını kullanıp bir cihaz yapıyor. Diyaliz Cihazı. 1972 yılına kadar, yani bu cihaz ilk kez Türkiye’ye getirilip kurulana kadar bütün böbrek hastaları ölüyorlardı. Bugün tüm diyaliz hastaları yaşıyorlar. Diyalize girmesinler hemen ertesi gün gene ölürler, ama yaşıyorlar. Ama ne yapalım ki, bu cihazları yapan da, bulan da,, insanlığın hizmetine sunan da, hep kökü dışarda olanlar.
Allah onların hepsinden razı olsun. Bunu yobazlar anlayamazlar.
BİNLERCE OKUL VE DERSLİK olur. Türkiye’de Lions Kulüpleri’nin açtıkları okulların ve dersliklerin sayısı Fethullahınkinden fazladır. Bundan yobazlar hoşlanmaz, çünkü Lionlar Atatürkçüdür, Atatürkçü gençlere destek verir.
BİNLERCE BURS olur ve Laik Cumhuriyet ilkelerinden sapmayacak öğrencilere eğitim desteği verir. Yobazlar bundan da hoşlanmaz.
TÜM DÜNYA ÖLÇEĞİNDE UYUŞTURUCUYLA MÜCADELE EDER. Bu özelliği nedeniyle Birleşmiş Milletler Bünyesi içinde bir ofisi vardır ve tüm dünyadaki Birleşmiş Milletlere üye ülkeler, kendi ülkelerinde gençliğe yönelik böyle bir sorun yaşıyorsa, o ülkedeki Lions Kulüplerinden yardım ve destek isterler. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, üyelerine bu tavsiyede bulunur.
GÖZ NURUNU KORUMA komiteleri aracılığıyla, her ülkedeki lions kulüpleri kendi ülkelerindeki görme özürlülerinin hem eğitimi, hem yaşamı, iş edinmesi konularında hizmet verir, diğer taraftan bu hastalıkla mücadelede de etkin rol oynar. Bu maksatla ülkemizde kurulmuş bulunan 6 NOKTA KÖRLER OKULU ve VAKFI bir lions hizmetidir.
BEYAZ BASTON bir Lions etkinliğidir.
DİYABET hastalığıyla mücadele, kişileri bu konuda bilinçlendirme konusu da gene Lions Vakıfları ve Komitelerinin faaliyetlerine girer.
Bu ve benzeri hizmet komitelerinin sayısı yüzleri geçer. Dolayısıyla LİONS, hiçbir karşılık beklemeksizin toplumuna hizmet sunar. Yani bu anlamda ulusal’dır. Aynı zamanda tüm dünyadaki lions kulüpleri de öncelikle kendi ülkeleri için çalıştıkları, yani herkes kendi evninin önünü temizlediği için, bu hareket aynı zamanda evrenseldir. Bunun emperyalizmle ne ilgisi var? Zaten sözcük anlamına da bakarsak:
L (Liberty – ÖZGÜRLÜK)
I (Inteligencia – ANLAYIŞ)
O(Our – BİZİM)
N(Nation’s – ULUSUMUZUN)
S(Safety – GÜVENLİĞİDİR)
Yani LIONS, ” Özgürlük, Anlayış, Ulusumuzun Güvenliğidir” demektir. Bu hareketin ruhu bu olduktan sonra, bu fikrin doğduğu kaynak yurt dışında olsa ne olur, yurt içinde olsa ne olur?
Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç
T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı,
T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü,
Harp Akademileri SAREN Stratejik Araştırma Enstitüsü Öğretim Üyesi,
Moda Lions Kulübü Atatürk Komitesi Başkanı. (Aralıksız 20 yıldan bu yana!…) -

VIRGINIA’DA BALTACI VE KATERINA
VIRGINIA MECLISINDE BALTACI VE KATERINA HIKAYESI YENIDEN YASANMAKDA
Virginiada “Sozde Ermeni soykirimi” kanun tasarisini hakiki imis gibi getiren Millet vekili “House Member” Mr. Eric Cantor’un executive sekreteri Ermeni asilli bir dilber Melania Kernekylia. Yani adamcagiz alt tarafi Sekreterini bir yol bulup tatmin icin calismakda:)), hakikatler onun icin o anda pek muhim degildi herhalde.
Bu arada Virginiadaki dostlarimizin aktif olarak calismalari ile, iki millet vekili oylarini degistirdi ve senatoda Turk tezini deteklemekden ve hakikati aciklamakdan cekinmiyecek senator arkadaslar bulundu. Bu isimleri calismalarin sonunda ancak yayinliyabilecegiz.
Virginia eyaleti Baskani/Valisi “Gov. Gilmore” henuz hangi tarafi tutacagini bildirmis degil, valinin fikri ise eyaletin maddi menfaatlerinin dayandigi buyuk Turk Holdingleri tarafindan tesir edilebilir “Sabanci Holding.. gibi”
Su anda en saglam yol Virginada yerlesmis arkadaslarin Senatorleri ile temaslari onlara hakikati izah etmeleri, gerekli ek bilgiyi TurkishForum sitesinde bulacaksiniz … ve ayrica Turkiyede Virginia eyaleti ile is yapan veya eyaletde subesi buyuk holdinglerde calisan arkadaslarin , uyarmalarini yapabilecek kislerle temasa gecmeleri esit olarak onemli.
Holdinglere ulasma konusunda TURK BASININ YARDIMINA IHTIYACIMIZ BUYUK,
Bizi her zaman destekliyen SAYIN Basin uyeleri lutfen desteginizi devam ettirin.. Hersey Virgina saati ile 28 aralik Pazartesi gunu saat 17:00’de konusulacak konunun ismi HJ 298.
Bu arada kampanyaya destek vermeye vakit bulamamis arkadaslar , lutfen asagidaki ornek mektubu iletiniz:
….BURADAN KESINIZ
<>>><<>><<>><>><<>><<>><<>><<>><<>><<>>
Senator Warren E. Barry <[email protected]>
Senator Charles J. Colgan <[email protected]>
Senator Emily Coury <[email protected]>
Senator R. Edward Houck <[email protected]>
Senator Janet D. Howell <[email protected]>
Senator Yvonne B. Miller <[email protected]>
Senator William Cleveland Mims <[email protected]>
Senator Stephen D. Newman <[email protected]>
Senator Linda “Toddy” Puller <[email protected]>
Senator Kenneth W. Stolle <[email protected]>
Senator Patricia S. Ticer <[email protected]>
Senator John C. Watkins <[email protected]>
Senator Martin E. Williams <[email protected]>
Senator John H. Chichester <[email protected]>I am of Turkish descent.
I strongly oppose H JR 298, which would officially perpetuate the myth of an Armenian genocide. It would ignore the 2.5 million Ottoman Muslims who were butchered by the hands of Armenians and their cohorts during World War I; it would be psychologically traumatic, humiliating, and intimidating
for persons like myself; and, would encourage more acts of anti Turkish, Armenian terrorism on United States soil that has already taken many lives and destroyed many properties.The Armenian Secret Army of the Liberation of Armenia, a chief culprit in the terrorism villainies, still operates. The false allegations in the Joint Resolution are erroneous, and betray a religious, racial, and
ethnic bias against Turkish Americans. There may be better ways of fostering religious and ethnic bigotry and tensions in Virginia, but if there are, they do not readily come to mind. The citizens of Virginia deserve better.Sincerely,
-

The Bloody Co-existence of…
The Bloody Co-existence of
Greek Cypriots and Turkish Cypriots(1963-1974)
George NakratzasAny nationalist expansionist policy can be carried out only by means of war. And the people have to be psychologically prepared for this by a propaganda device which idealises their own acts and demonises those of the enemy.
Greece has employed this device in the past, and continues to do so today, one typical exponent being the new Archbishop of Athens, Christodoulos, who has publicly, in the presence of the President of the Hellenic Republic, referred to the Turks as ‘the eastern barbarians’.
It is a well-known fact that the Turks treated the Greek minority in Istanbul with great barbarity in 1955; and it is equally well known that dozens, if not hundreds, of Greek Cypriot captives were executed in Cyprus in 1974. Rauf Denktash has publicly admitted it.
But what the young people of Greece have no idea of is that Turkish Cypriots were murdered by the parastatal groups run by Sampson, Yeorgadzis, and Lyssaridis between 1963 and 1967. It should be borne in mind that at that time the Cypriot government was responsible for safeguarding the life, the honour, and the property of all Cypriot citizens, irrespective of national or religious identity.
A somewhat more detailed analysis of the Greek and foreign literature on the events in Cyprus in this period may fill the gap in young modern Greeks’ knowledge.
The invasion of Cyprus by the Turkish army in 1974 resulted in the partition of the island into two zones, a northern zone populated by Turkish Cypriots and Turkish settlers and a southern zone populated by Greek Cypriots. Since then, the Cypriot government has steadfastly demanded the withdrawal of the Turkish occupation forces so that Cyprus may be restored to its former status. However, a study of the relations between the two communities between 1963 and 1967 may tell us something about the quality of their ‘peaceful co-existence’.
Regarding the Greek Cypriots’ supposed intention to live in peace and equality with the Turkish Cypriots, an extract from a speech by Archbishop Makarios in the village of Panayia is particularly telling. It is quoted by Rustem and Brother, according to whom, on 4 September 1962, Makarios said:
Until this small Turkish community, forming a part of the Turkish race, which has been the terrible enemy of Hellenism, is expelled, the duty of the heroes of EOKA can never be considered as terminated. (1, p. 47) A letter from Denktash protesting about the Panayia speech was never answered.
Fourteen months later, on 30 November 1963, Makarios submitted his famous thirteen-point amendment of the Constitution, in direct contravention, as he himself publicly admitted, of the Geneva Convention (2, p. 56). The Geneva Convention ruled out any unilateral change to the Cypriot Constitution, as also any partition of the island or unification with Greece. It should be borne in mind that even today the Republic of Cyprus derives its legitimacy from the Geneva Convention.
Makarios’s proposed changes would have meant that the Turkish Vice-President would lose his right of veto and would be elected not by the Turkish Cypriots but by the parliamentary majority, i.e. the Greek Cypriots. These two articles, together with another nine similar ones, would have lost the Turkish Cypriots the rights which the Cypriot Constitution had guaranteed them until then.
The Cypriot mass media presented the Turkish Cypriots’ refusal to accept this unilateral amendment of the Constitution as ‘Turkish insubordination to the state’, which was quite untrue, because, as we have seen, from a legal point of view it was not the Turkish Cypriots, but Makarios who had made a unilateral, arbitrary attempt to violate the Constitution.
General Karayannis, Commander of the Cypriot National Guard, confirmed that it was not the Turks who initiated the so-called insubordination in an interview in Ethnikos Kirix on 15 June 1965: When the Turks objected to the amendment of the Constitution, Archbishop Makarios put his plan into effect and the Greek attack began in December 1963. (3, p. 87)
That Makarios had a premeditated plan to exterminate the Turks is also indirectly confirmed by the Communist Party of Cyprus, which published the following critique of the Archbishop in issue No. 57 of its organ Neos Dimokratis in July 1979: Armed by Makarios, Mr Lyssaridis . . . formed his own armed bands, which, in 1963-4, together with those of Yeorgadzis and Sampson, waged a ‘liberation struggle’ against the Turkish Cypriots and as a result brought
us the Green Line and, eventually, Attila. (2, p. 67) That the sole purpose of the so-called liberation struggle was to force the Turkish Cypriots to yield to Makarios’s unilateral amendment of the Constitution is also officially revealed by an article in the Cypriot newspaper Haravyi, which was published on the second day of the clashes, 22 December 1963: And since it is accepted that the tension is the result of the climate created by the Zurich and London agreements and the undemocratic terms of the Constitution, . . . the Turkish government, . . . which is inflaming the tempers of our fanatical compatriots, and the Turkish Cypriot leadership must reconsider their negative attitude and approach the President of the Republic’s proposals in a constructive manner. (2, p. 73)
The Greek Cypriot assault on the Turkish Cypriots started on 21 December 1963, when Greek Cypriot police officers shot and killed a Turkish Cypriot couple in the Turkish sector of Nicosia while attempting to carry out a spot check.
The most serious attack was the assault on Omorfita, a suburb of Nicosia inhabited by 5,000 Turkish Cypriots. The Greek Cypriot parastatals were headed by Nikos Sampson, whom the Greek Cypriot press henceforth dubbed ‘the conqueror of Omorfita’. The material damage wreaked by Sampson’s parastatals in Omorfita is described in the UN Secretary General’s report No. S/5950 to the Security Council, which states that 50 houses were totally destroyed and 240 partially destroyed (4, para. 180). As for the human losses, 4,500 Turkish Cypriots managed to flee to the Turkish sector
of Nicosia and 500 were captured and taken to Kykkos School in Nicosia, where they were held with 150 Turkish Cypriots from the village of Kumsal.
On Christmas day, 150 of the 700 or so captives were selected and dragged away, and the sound of shooting followed.
Gibbon reports that an English teacher at Kykkos School told the High Commission that she had seen the results of the shooting; whereupon, for security reasons, the British administration put her on the first plane to London, because she was the only eye witness to what had happened (5, p.
139). As for the 150 captives, the Greek Cypriot authorities told their families for many years that they should regard them as missing. Other major assaults by the Greek Cypriots near Nicosia targeted the villages of Mathiati, Ayos Vassilios, and Kumsal. In Kumsal, the Greek Cypriot parastatals executed 150 people in cold blood.
The most apalling photograph, which went round the world, showed three small children and their mother lying dead in a pool of blood in the bath in their home. These unfortunates were the family of Major Ilhan, an officer in the Turkish expeditionary force in Nicosia (3, p. 95).
In the surgical clinic in Nicosia Hospital, the Greek Cypriots dragged from their beds twenty-two Turkish Cypriot convalescents, all trace of whom vanished for ever (3, 91).
Government and parastatal armed forces continued their attacks on the Turkish Cypriots over the next four months. One notable incident, which almost provoked a Greek-Turkish war, took place at Famagusta, where, on 11 May 1964, three Greek officers and a Greek Cypriot policeman took their
car into the Turkish sector, possibly intending to make a display of power. A Turkish Cypriot policeman attempted to obstruct them, there was an exchange of fire, and in the end two of the Greek officers, the Greek Cypriot policeman, and a passing Turkish Cypriot lay dead. Two days later,
the Greek Cypriots abducted thirty-two Turkish Cypriots, who were never seen again. The abduction is confirmed by the UN Secretary General’s report No. S/5764 (6, para. 93).
Lastly, on 9 August 1964, there was the attack on the Turkish Cypriot enclave of Kokkina-Mansoura, where the Turkish air force ended the hostilities by dropping napalm bombs.
The UN Secretary General’s report No. S/5950, para. 142, tells us that, during the period of the hostilities ? from 21 December 1963 to 8 June 1964 ? 43 Greek Cypriots and 232 Turkish Cypriots disappeared and have been officially posted as missing ever since. The missing Turkish
Cypriots include the 150 hostages from Kykkos School in Nicosia and the 32 abductees from Famagusta.
The Cypriot media constantly show pictures of Greek Cypriot women holding photographs of their nearest and dearest and seeking information about their whereabouts; yet the Greek media have never shown similar pictures of Turkish Cypriot women seeking information about their own lost
relations.
The termination of the Cypriot government’s assaults on the Turkish Cypriots led to the creation of Turkish Cypriot enclaves, where the Turkish Cypriot refugees lived in wretched conditions for no less than eleven years. According to Kranidiotis, in his book Unfortified State: Cyprus 1960-74
(in Greek), these enclaves occupied 4.86 per cent of Cypriot territory Seeing that the Greek Cypriot armed bands were unable to assert themselves over the Turks, . . . on 26 December, Makarios was obliged to accept the Green Line. . . . Six large Turkish enclaves were formed, . . . which
corresponded to 4.86 per cent of the territory of Cyprus. (2, p. 75) From 1964 to 1967, owing to the restrictive measures imposed by the Greek Cypriot government, the day-to-day efforts of the confined Turkish Cypriots consisted exclusively in a struggle for survival. Apart from imposing an economic embargo on the enclaves, the Makarios administration also banned the supply of strategic commodities, such as cement, tractors, men’s socks, and wollen clothing.
The imposition of the military dictatorship in Greece in 1967 heralded fresh oblems for Cyprus. On 15 November 1967, Greek and Greek Cypriot forces armed with cannon, machine-guns, and bazookas attacked the lightly armed Turkish Cypri- ots in the villages of Ayos Theodoros and Kofinou in the Larnaca area. As the defen- ces crumbled, the Greek Cypriots killed twenty-seven Turkish Cypriots (3, p. 139).
The incident brought Greece and Turkey to the brink of war, which was avoided only when the illicit Greek division and General Grivas were recalled from Cyprus.
The slaughter and looting at Kofinou were confirmed in the Greek parliament on 21 February 1986 by Andreas Papandreou, who spoke, inter alia, of the ‘great provocation of 15 November 1967,’ and added that the operation had been ‘ordered by the Supreme Command of the Greek Armed Forces [and] killing and looting took place’ (2, p. 33).
The military junta brought its political career to an end in 1974 with the invasion of Cyprus and an attempt on Makarios’s life. We shall not discuss subsequent events here, because both warring sides perpetrated crimes against humanity during that period.
Even now, both the Greek and the Turkish propaganda do their best to convince us that such acts of barbarity were commited exclusively by the other side. But this sort of propaganda is mainly intended for domestic consumption.
What needs noting is that a war was fought between two nations in 1974, and it is usually the case in any war situation that criminal elements seize the opportunity to legitimise acts that would land them in prison in peace time. The reason why the blame lies so heavily on the Greek Cypriot side is the fact that, between 1963 and 1967, the Cypriot government was exclusively responsible for any acts committed by Greek Cypriot government or parastatal armed forces.
During the forthcoming talks on the island’s entry into the European Union, the Republic of Cyprus will have two questions to answer. Since the Cypriot government refuses
1) either to recognise the Turkish Cypriot state
or
2) to countenance a loose Greek-Turkish Cypriot confederation,
which of the two remaining solutions has it in mind?
1) That the Turkish Cypriots should return to the villages in which they were living before 963? or
2) That the Turkish Cypriots should return to the enclaves in which they were confined for eleven years?Literatur
1. Rustem, and Brother,. (1998) : Excerpta Cypria For Today
Edited by Andrew Faulds MP , Lefkosha-Istanbul-London
The Friends of North Cyprus Parliamentary Group
The House of Commons, London SW1, ISBN 9963-565-09-3
2. Oberling, P., (1982) : The Road to Bellapais, Social Science
Monographs, Boulder Distributed by Columbia University Press, New York, ISBN
88033-0000-73. Report of the Secretary-General to the Security Counsil on the United
Nations operation in Cyprus , Document S/5950, 10 September 1964.4. Gibbons, H, S., (1997) : The Genocide Files
Charles Bravos, Publishers, London , ISBN 0-9514464-2-85. Report of the Secretary-General to the Security Counsil on the United Nations
operation in Cyprus , Document S/5764, 15 Juni 1964. -

The Secrets in the Cypriot Graves
GREEK ARMY MEMBERS MASSACRED GREEK CYPRIOTS AND TURKISH CYPRIOTS BODIES FOUND IN MASS GRAVES , MASS GRAVES LOCATED IN GREEK CYPRIOT SIDE WHERE TURKISH PEACE KEEPING FORCES WERE NEVER ABLE TO REACH.STORY IN GUARDIAN REVEALS THE SECRETS OF MISSING GREEK AND TURKISH CYPRIOTS AND THE LAST KNOWN MASSACRE- MASS GRAVE CREATED BY GREEK ARMY MEMBERS, AND ENOSIS DREAMERS.THE SO CALLED “DEMOCRAT-GREEKS” BLAMED 26 YEARS TURKISH GOVERMENT TO GAIN WORLDWIDE SUPPORT.. FOR THE CRIMES THEY WERE COMMITTED AGAINST HUMANITY.
Read the full article at :
-

YİĞİT MODACIDAN CESUR ÇİZGİLER
Aydin ULUN/BERLIN | 14.06.2008
Berlin’deki ünlü modacımız Çiğdem Yiğit, yeni çalışma atölyesini açılışını mini bir defileyle kutladı.
Berlin’deki Türk modasında bir marka olan Çiğdem Yiğit, yeni yaratımlar, yeni çizgilerle başkentte bir rüzgar gibi esiyor.Çizimlerinde klasik Türk motiflerini modern çizgi ve kesimlerle birleştiren Yiğit, bugüne kadar yaptığı bir çok defileyle moda severelerin beğenisini kazandı. 199 yılında Berlin’deki FHTW (Fachhochschule für Technik und Wirtschaft’nin, moda ve moda dizayn bölümünü başarıyla bitiren Çiğdem Yiğit, ‘Komm Mode Projesi’ adı altında mesleksiz 20 göçmen kadına da biçki dikiş ve dersleri veriyor.
Bu yıl pelerinler pek moda
Moda branşındaki çalışmalarını artık daha profesyonel düzeyde sürdüreceğini berten Çiğdem Yiğit, yeni iş yerinde artık seri üretime yönelik çalışmaların yanı sıra hot kotür çalışmalarını da sürdüreceğini belirterek ‘Gelen yoğun talep üzerine özellikle gece kıyafetleri başta olmak üzere, seri üretim yapmayı planlıyoruz.Ayrıca bu yıl ağırlıklı olarak da anne – çocuk giysileri üzerinde yeni bir koleksiyon düşünüyorum. Bugüne kadar ağırlıklı olarak çalıştığım ipek çalışmalarına keten ve mevsimlik kumaşları da katıyorum. Bu yıl pelerinler pek moda. Özellikle omuz pelerinlerine yönelik şık kumaşları tercih ediyorum. Yaz giysiler ise defiledeki mankenlerde de gördüğünüz gibi daha cesur ve gizli bir erotizmi de içeriyor. Yeni moda atölyemde hedefleri artık daha da büyütüyoruz.’ dedi.
-

EN BÜYÜK VİTRA MAĞAZASI KÖLN’DE
BERLIN (A.A) | 14.06.08
VitrA ürünlerini 75’den fazla ülkeye ihraç eden Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu’nun en büyük mağazası Almanya’nın Köln kentinde açıldı.
Ren nehri kıyısında 750 metrekarelik bir alanda hizmete giren mağazanın açılışında bir konuşma yapan ‘VitrA Bad GmbH’ Genel Müdürü Şafak Ozan (resimde), Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu hakkında bilgi vererek, grubun, 12’si yabancı ortaklı 40 kuruluşu olduğunu ve yaklaşık 10 bin çalışanının bulunduğunu söyledi.
Toplam 3,2 milyar dolarlık cirosuyla grubun geçen yıl da 280 milyon dolar yatırım yaptığını ifade eden Ozan, gelecek 3 yıl içinde de toplam 1 milyar dolarlık yatırımın öngörüldüğünü kaydetti.
Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu’nun Avrupa’da 2 binden fazla çalışanının bulunduğunu belirten Ozan, İngiltere, Fransa, Almanya, Benelüks ülkeleri, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Hollanda, İsviçre ve Polonya gibi ülkelerde de faaliyet gösterdiklerini sözlerine ekledi.
Almanya’da 1911 yılından bu yana faaliyet gösteren ‘Engers Keramik’ adlı seramik şirketini 2005 yılı sonunda satın aldıklarını hatırlatan Ozan, günümüzde VitrA ürünlerini 75’den fazla ülkeye ihraç ettiklerini, İtalya, Çin, Dubai ve Kuzey Irak’ta da satış ofislerinin bulunduğunu, geçen aylarda da İrlanda, Bulgaristan ve Rusya mağazalarının hizmete girdiğini söyledi.
Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grup Başkanı Hüsamettin Onanç da, 50 yıllık başarılı bir dönemi geride bırakan VitrA’yı, banyo ve karo alanında bir dünya markası olarak konumlandırdıklarını belirterek, ‘Köln mağazası, dünyanın en büyük banyo ürünleri üreticisi arasında yer alma hedefimize ulaşmada önemli bir kilometre taşını oluşturuyor’ dedi.
Faaliyet gösterdikleri uluslararası pazarların içinde Almanya’nın ayrı bir öneme sahip olduğunu ifade eden Onanç, ‘Sektörümüzdeki ilk ihracatı 25 yıl önce Almanya’ya biz gerçekleştirdik. Yurt dışındaki ilk satış teşkilatımızı 1992’de Almanya’da kurduk. Almanya’da seramik sağlık gereçleri sektöründeki pazar payımız yüzde 13’e, akrilik küvetlerde yüzde 10’a ulaştı. Karo seramikte ise yüzde 12’lik payla pazar lideriyiz. Almanya’da 1500’e yakın kişiye istihdam sağlıyoruz’ dedi. -

BERLİN ŞEHİT AİLELERİ DAYANIŞMA DERNEĞİ FAALİYETE GEÇTİ
BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışında kurulan ilk Şehit Aileleri Dayanışma Derneği, Almanya’nın başkenti Berlin’de faaliyete geçti.
Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Başkanı Dursun Ali Tüfekçi, Türkevinde düzenlenen tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, şehitlerin ailelerinin hiçbir zaman unutulmamaları gerektiğini, çünkü genç yaşta şehit olan Türk askerlerinin, hayatlarının en verimli döneminde canlarını hiç düşünmeden Türkiye’nin refahı uğruna feda ettiklerini söyledi.
Türk insanının da bazen bu konuda duyarsız davrandığını savunan Tüfekçi, amaçlarının şehit ailelerine maddi ve manevi destek sağlamak olduğunu, bu amaçla şehit ailelerinin yakınlarına düğün ve sünnet gibi kutlamalarında yardımcı olacaklarını, rehabilitasyon amacıyla da sosyal merkezler kuracaklarını belirtti.
Şehit ailelerini bir çatı altında toplamak ve şehit aile yakınlarına eğitimleri için burs da vermek istediklerini ifade eden Tüfekçi, kendilerini yoğun şekilde destekleyen Berlin Türk Cemaati (TGB) Başkanı Bekir Yılmaz’a teşekkür etti.
Toplantıya katılan Berlin Konsolosu Selcan Şanlı, Türklerin yurduna bağlı ve ülkeleri için her zaman fedakarlık yapmaya hazır bir halk olduğuna vurgu yaparak, terör saldırılarında şehit olan Türk diplomatlarının da unutulmaması gerektiğini söyledi.
Şehit ailelerinin durumunun çoğu zaman iyi olmadığını, bu nedenle bu ailelerle dayanışmanın sürdürülmesi gerektiğini belirten Şanlı, Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği ile bunun sağlanacağını, başkonsolosluk olarak kendilerine her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını kaydetti.
TGB Başkanı Yılmaz, Türk insanının hiçbir zaman kendi ülkesiyle bağlarını koparmadığını ifade ederek, kendilerinin de gerekli her türlü yardımı yapacaklarını ve herkesten yardım ve destek beklediklerini söyledi.
Yılmaz ayrıca, Türklerin, içinde bulundukları topluma yönelik faaliyetlerini de artırarak sürdürmeleri gereğine işaret etti ve siyasi ve ekonomik alanda daha fazla çaba harcanması çağrısında bulundu.
Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Halil Ermiş, Türkiye’deki şehit ailelerine bir köprü oluşturacaklarını belirterek, ”Bu bayrak inmeyecek, bu vatan bölünmeyecek” dedi.
(EA-MCT)