Blog

  • Koca Bir Ülke Yalanla Dolanla Yönetilir Mi?

    Koca Bir Ülke Yalanla Dolanla Yönetilir Mi?

    ?

    Çocuklar masalları çok sever…

    Küçükken, annelerimizin, babalarımızın anlattıkları masallara bayılırdık…

    Bazen korkudan gözlerimiz fal taşı gibi açılır, bazen mutluluktan uzaklara dalıp giderdik…

    Hele o kış günlerinde, dışarıda kar, fırtına varken, rüzgâr delice esip, uğuldarken ve sobalarımızda meşe odunları çıtır çıtır yanarken…

    Üzerinde kestaneler patlatırdık…

    Ne tatlı olurdu devler, cüceler, periler ülkesinde gezmek, seyahat etmek…

    Onların gizli, gizemli, sihirli dünyalarında yaşamak…

    Ne güzel olurdu onlarla birlikte kötülere, zalimlere karşı savaş vermek…

    Sonra uykumuz gelirdi, olduğumuz yerde kıvrılır yatardık… Rüyamızda masal kahramanı olurduk…

    Sonra televizyonlar çıktı. Bilgisayarlar çıktı. Teknik iyi, bilim yararlı diyoruz, doğru. Ama bir gerçeği de vurgulamadan geçemeyeceğiz:

    Onlar masallarımızı, hayallerimizi, komşuluklarımızı, rüyalarımızı çaldılar… Söyleşilerimizi, dostluklarımızı çaldılar.

    Çayırlı – çimenli, kurtlu – kuşlu, zümrüt yeşili ormanlarımızı, gizli, gizemli, masal dünyalarımızı yok ettiler…

    Sonra bu televizyonlar, bilgisayarlar da yetmedi, üstüne üstlük, bir de kötü politikacılar, çirkin politikacılar çıktı…

    Renklerimizi, sevgimizi, ormanlarımızı, akarsularımızı, fabrikalarımızı, hayatımızı, kardeşliğimizi çaldılar…

    Ermeni, Rum, Kürt, Yahudi komşularımız, arkadaşlarımız vardı bizim…

    Kimseyi Kürt, Türk, Ermeni, Rum olduğu için yargılamazdık…

    Sorgulamazdık… Küçümsemez, hor görmezdik…

    Kahkahalarımız ortaktı… Sevinçlerimiz ortaktı… Umutlarımız ortaktı…

    Analarımız, babalarımız orucunu tutar, bayram günlerinde bayram namazına kalkar, başlarına yazmalar, başörtüleri bağlarlar (ama türban değil) bayramlaşmaya giderlerdi birbirlerine…

    Ama kimse kimseyi Alevi, Sünni, Hristiyan olduğu için suçlamazdı.

    Sorgulamazdı… Küçümsemezdi, hor görmezdi…

    Hele hele asla din alıp satmazdı… Ozanın dediği gibi, “Onlar gül alır, gül satardı…” Din ticareti, din tüccarlığı hiç yapmazdı…

    Daha doğrusu akıllarına gelmezdi… Çünkü böyle bir sorun yoktu… Bilmezdi… Böyle bir meslek henüz icat edilmemişti…

    Arada bir çıksa da bu şeriatçı, düzen bozucu, sapkın kişiler, onları kimse önemsemezdi, dönüp bakmazdı, unutulup giderdi…

    Zamanla, Atatürk’ün kapıdan kovduğu cemaatler, tarikatlar, çirkin politikacılar, bir fırsatını bulup, bacadan içeri girdi… Destekçisi emperyalizmdi…

    Masum dünyamızı, dirliğimizi, birliğimizi, dostluğumuzu çaldılar… Kardeşi kardeşe, komşuyu komşuya düşman ettiler… Dil, din, mezhep, ırk ayrılığı yaptılar…

    Ortalık kan gölüne döndü…

    Yolsuzluk yaptılar… Hırsızlık yaptılar… Yalan söylediler. Yalan söylediler. Yalan söylediler…

    Durmadan yalan söylediler…

    Koca bir ülkeyi yalanla dolanla yönetmeye kalktılar…

    KOCA BİR ÜLKE YALANLA DOLANLA NASIL YÖNETİLİR?

    Bir gün önce AK dediklerine bir gün sonra KARA dediler… Ve bütün bu yalanları din adına söylediler…

    Bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları FETÖ’yü övdüler, övdüler, övdüler… Yere göğe sığdıramadılar…

    PKK’yı ve onun bebek katili elebaşısını övdüler, övdüler, övdüler… “Sayın” dediler… Yere göğe sığdıramadılar…

    Sonra araya menfaat girdi. Mevkii – makam, koltuk kavgası girdi… Birden ters yüz oldular…

    Bu kez referandumda “HAYIR” diyecek vatandaşları FETÖCÜLÜKLE, PEKAKACILIKLA, teröristlikle suçlamaya başladılar… Birden el bebek, gül bebek FETÖ – PEKAKA, “TU KAKA” oldu…

    Herkesi korkutmaya, sindirmeye çalışıyorlar şimdi…

    15 yıl halka yalan söyledikleri, kardeşi kardeşe düşürdükleri yetmemiş gibi, “Bize izin verin, tek kişi yönetiminde, güçlü bir devlet kuralım, sizi daha iyi yönetelim, daha mutlu yapalım…” diyorlar… Nasıl bir mutluluksa bu! Ölümün, açlığın, zulmün mutluluk getirdiği nerede görülmüştür…

    Sanki 15 yıldır bu devletin başında aynı adam yokmuş gibi… Sanki 15 yıldır bu vatanı uzaylılar yönetmiş gibi…

    Şimdi de çıkmış, “Bana, benim Sultanlığıma, tek adamlığıma “Evet” deyin diyor…

    Biz de diyoruz ki: Bu ülkeyi yalana, dolana, din tüccarlarına bir kez daha teslim etmeye hiç niyetimiz yok…

    YALANA DOLANA KARNIMIZ TOK…

    Bu kez “HAYIR” diyeceğiz, hem de bir kez değil, bin kez “HAYIR” diyeceğiz…

  • Suriye’de “Güvenli Bölge”ye doğru…

    Suriye’de “Güvenli Bölge”ye doğru…

    Türkiye’nin güvenliğini sağlayacak, sınıra yakın yerlerdeki terör örgütlerinin etkisiz hale getirilmesi için şimdilerde en çok konuşulan konu, Suriye’de kurulması düşünülen “güvenli bölgelerin” oluşturulmasıdır. Trump yönetiminin de buna sıcak bakması ile bu konuda atılacak adımların Türkiye’yi her açıdan rahatlatabileceğini düşünüyoruz.
    “Fırat Kalkanı” ile başlayan ve TSK ile ÖSO’sunun başarısı ile gerçekleşen El Bab’tan sonraki hedeflerin belirlenmiş olması da bu konuda atılacak adımlarda Türkiye’nin kararlılığını ortaya koymuş olması ile yeni bir süreci başlatacaktır.
    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı bir “Güvenli bölge” projesi var. Projeye göre, Suriye’deki güvenli bölge, Menbiç ve Rakka’yı da içine alacak, 4-5 bin kilometrekarelik bir sahayı kapsayacak. Burada çoğunluğu Araplardan ve Türkmenlerden oluşan yerli halk için barınma yerleri kurulacak. Bölgenin güvenliği için bir “milli güç” oluşacak. Bunların gerçekleşmesini desteklemek için de ayrıca uçuş yasağı uygulanacak.

    Yeni şekliyle bu güvenli bölge projesinin önemli bazı ayakları da var.
    Bunlardan biri, bölgeye yerleştirilecek nüfusun daha çok Arap ve Türkmen kökenli olmasıdır. Bunun gerçekleşmesi için de yine Amerika ve Rusya’nın eğilimi önemlidir.
    Böylece Türk sınırına yakın bölgede Türkiye’ye zarar vermeyecek bir nüfusun yer alması sağlanmış olacak. Bu durumda bazı analistler güvenli bölgeye “sorunsuz bölge” -yani Türkiye’ye sorun yaratmayacak bölge- diyorlar.

    Bu bölge sadece IŞİD’den arınmış olmayacak. Aynı zamanda bizim için tehlikeli olan PYD/YPG’den de arınmış olacak. Fırat’ın batısında da bu şekilde bir “Kürt koridoru”nun kurulmasının önüne geçilmiş olacak. Bölge bu bakımdan Türkiye’nin kontrolü ve nüfuzu altında kalabilecek.

    Tabii bu projenin gerçekleşmesi, meseleyle ilgili büyük aktörlerin bunu desteklemesine ve aynı zamanda Rakka’nın da kurtarılmasına bağlı. Şu anda ikisinin de nasıl olacağı bilinmiyor.
    Türkiye, askeri açıdan gücünü ve kararlılığını ortaya koydu. Suriye’de kara gücünü kullanan ve bunda da başarı sağlayan tek ülke olarak dikkatleri çekiyor. Sorun sadece bu askeri başarı ile sınırlı değil. Bundan sonra IŞİD ile mücadele ve PYD/YPG konusunda dış güçlerin göstereceği kararlılığın ne olacağıdır.
    Şimdi sırada siyasi güç var. Türkiye, bu siyasi gücünü de ortaya koyabilmelidir. Hem Amerika, hem Rusya yanında siyasi gücü etkili biçimde kullanabilirse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çizdiği “güvenli bölge” projesinde başarı elde edebilir.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı açıklamada ele geçirilmesi “an meselesi” dediği El Bab’dan sonraki hedef olarak Menbiç ve Rakka’yı gösterdi. Ama böylesine kapsamlı bir harekât için koalisyonun aktif katkısının şart olduğunu ve başkalarının da ellerini taşın altına koyması gerektiğini vurguladı. Bu satırlar yazılırken, TSK’dan yapılan açıklamada El Bab’ın % 40’ın ele geçirildiği vurgulanmıştı.
    İşte bizim vurgulamaya çalıştığımız da siyasi gücümüzün bundan sonra nasıl ortaya konulacağı ve etkili olup olmayacağı konusudur. Amerika ve Rusya ile daha iyi ilişiklerin kurulması, Suriye ve bölgeye barış gelmesi için atılması gereken adımların dış güçlerce de desteklenmesi gerekiyor.
    Bilindiği gibi Trump-Erdoğan telefon görüşmesinden sonra CIA Bakanı pompeo Türkiye’ye gelmiş, kendisine bölge konusunda da brifing verilmiş, Türkiye’nin görüşleri ve beklentileri aktarılmıştı. Özellikle FETÖ’nün iadesi ve PYD’ye verilen desteğin kesilmesi ön sırada bulunuyor.
    Şimdi sonuç bekleniyor.
    Bir de Erdoğan’ın Amerika’nın yeni Başkanı Trump ile Washington’da yüz yüze yapacakları görüşmenin sonuçlarının sorunların çözümüne ne gibi katkı sağlayacağı hesaplanıyor.
    Asıl önemlisi de Trump’un kafasındaki “güvenli bölge”nin içeriğinin neleri kapsayıp kapsamadığıdır.
    Bizim için önemli olan konu hem Amerika, hem de Rusya ile samimi ve kesin olarak işbirliği ve dayanışma içine girilmesi ve bunun sağlanmasıdır. Bu işbirliği ve dayanışma sağlanmadığı sürece “güvenli bölge”, daha çok konuşulan bir proje olarak gündemde kalacaktır.

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 14 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 14 Şubat 2017 )

    1..  News.am’ de yer alan haberin başlığı : “  Ermeni hukukçular,  2-5 Nisan olaylarına ilişkin AİHM’ye başvurdu.” Haberin Özeti : “   Bir grup Ermeni hukukçu, 2-5 Nisan 2016’da Karabağ-Azerbaycan sınırında  meydana  gelen askeri olaylar esnasında Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri tarafından Dağlık Karabağ Cumhuriyeti  sivil sakinleri ve askerlere yönelik hak ihlalleri vesilesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) şikayet başvurusunda bulundu.  İnsan hakları ve temel özgürlüklerin savunma mekanizmasını teşkil eden AİHM’den, hak ihlallerinin  kayda  geçirilmesi bekleniyor.  Dava  kabul edildiği taktirde  Azerbaycan, hakları ihlal edilenlere tazminat ödemek durumunda kalacak, ardından insan haklarına yönelik tüm ihlallerin incelenmesi konusunda  bir mekanizma kurulacak, ihlallerde bulunanlar açığa çıkarılacak, etnik mülahazalardan hareket eden devlet politikasına son vermek mümkün olacak….”

    1. Massispost.com’ da yer alan haberin başlığı : “   Levant ( Avrupa  asıllı Doğu Akdeniz)  Ermenileri  konusunda  özel konferans.”  Haberin Özeti : “  UCLA Üniversitesinde  doktora öğrencisi Scott Abramson, 28 Şubat’ ta  Glendale’ da “ Levant Ermenileri :  Bölgenin duyulmamış Modernize edicileri ve Üreticileri” konulu  bir konferans verecek… Levant  Ermenileri  bölgedeki diğer  azınlıklarla  mukayese  edilemeyecek kadar   katkı sağlamıştır…..”
    1. Armenpress ve Tert.am’ de yer alan habere  göre ;  Ermenistan  Parlamentosu  Başkan Yardımcısı   Eduard Sharmazanov’ un  Karabağ Ermenileri’ nin zaferi,  Dağlık – Karabağ   probleminin çözümü için tek  alternatiftir dediğini  bildiriyor.

    http://www.armenpress.am/eng/news/878682/nagorno-karabakh-conflict-settlement-has-no-alternative-than-victory-of-people-of-artsakh-–-senior.html

    1. Panarmenian.net ve Tert.am’ de yer alan haberde,  Ermenistan Ekonomik Gelişme ve  Reform Bakanı  Suren Karayan, Ermenistan’ ın  2017’ deki  büyümesinin  % 3.2  olacağını  söyledi.
    1. Tert.am’ de yer alan habere  göre;  Fransa’ nın  Ermenistan Büyükelçisi Jean-Francois Charpentier ErmenistanErmenistan Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’ ın ,  Fransa  Cumhurbaşkanı Francois Hollande’ ın daveti üzerine  8 Mart’ ta Fransa’ yı ziyaret edeceğini,  resmi ziyaret  dışında iş adamları  ile  de  görüşeceğini  bildirdi…..  Büyükelçi,  Karabağ konusuna  da  değinerek  anlaşmazlığın çözümünün  tarafların politik iradesi ile  gerçekleşebileceğini  söyledi…
    1. Massispost.com ve  Tert.am’ de  yer alan haberde  Ermenistan  Ulusal Güvenlik  Servisi’ nin bildirdiğine   göre, yabancı  bilgisayar  korsanları Ermeni bankalarından  büyük çapta  hırsızlık yaptı…. Verilen resmi  bilgiye  göre,  çetenin üç üyesi  eski Sovyet ülkelerini  hedef olarak  seçti… Bankamatiklerden  çekilen para 270.000 dolara civarında…    
    1. Ermeni Radyosu web sitesinde  yer  alan  haberin başlığı :  “ Fransa  Cumhurbaşkanı François Holland’ ın  Karabağ konusunda   self  determinasyon  bildirisi  Azerbaycan’ ı üzdü.”   Haberin Özeti :  “ Azerbaycan MV Azay Guliyev   François Holland’ ın  Ermeni yanlısı tutumunu suçlayarak bu sözlerinden  dolayı  uluslar arası hukuku ihlal  ettiği gerekçesi ile  Paris’ e  nota  gönderilmesini  önerdi…
    1. Aşağıda linkleri verilen web sitelerinde “ İstanbul  Ermeni Patrikliğinde kriz, Ruhani Kurul Başkanı Sahak Maşalyan’ ın istifası”  çerçevesinde  haberler  yer alıyor. Haberin özeti : “Patriklik seçiminde sürecin tıkanması Patrikhane’de kriz yarattı. Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Sahak Maşalyan bugün yazılı bir basın açıklaması yaparak görevlerinden istifa ettiğini duyurdu…..Sahak Maşalyan istifa mektubunda, Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’ı suçladı.   Maşalyan bu kararı bugün gerçekleştirilen toplantıda Ateşyan’ın sergilediği tavır üzerine aldığını belirtti. Maşalyan mektubunda Patrik adayı olmadığını da ifade etti.. Mektubunda şehri terk edeceğini de belirten Maşalyan,  konuyla ilgili yazılı  bir  açıklama  açıklama yaptı….” (Not: Yazılı açıklamanın tam metnini okumak isteyenler Agos  Gazetesi  web sitesine  girebilirler, o.t.)
    1. Ermeni Radyosu web sitesi,  Erivan Radyosu Kürtçe Sesinde Zeri İnanç’ ın  kitabının Türkiye’ de  yayımlandığını bildiriyor.  Söz konusu kitap,  Ermenistan Kamu Radyosu’ nun  Kürt  dilini ve kültürünü  koruduğunu  iddia  ediyor. Agos ile  yaptığı söyleşide Zeri Inanc, Radyonun  Kürt kimliğini ve kültür  mirasının devamına çok büyük katkısı olmuştur…, 10.000’ den fazla  Kürt halk  şarkısı  Kamu Radyosunda  kayıt  altındadır dedi…
    1. Armenpress, Ermenistan’ ın Suriyeli ihtiyaç sahiplerine gönderdiği 18 ton  yardım  malzemesi Lazkiye’ ye ulaştı. Böylece  bugüne  kadar  40  ton malzeme  gönderilmiş oldu.

     http://www.armenpress.am/eng/news/878709/armenia’s-humanitarian-aid-arrives-in-latakia-syria.html

    1. Armenpress’ te yer alan habere göre, ticari ve  yatırımla ilgili   yeni anlaşma çerçevesinde  Ermenistan – AB  görüşmelerinin  6 ncı raundu  15 -16 Şubat’ ta  Erivan’ da  yapılacak…
    1. Panarmenian.net’ te yer alan habere göre, Türkiye taraftarı muhalifler  (Not: Mesajda  asiler kelimesi kullanılmış, o.t.)  ve  Suriye  rejiminin  El Bab’ da güvenlik hattı konusunda  mutabık kaldılar.  Haberin Özeti : “  Türkiye  destekli  Suriyeli muhalifler ile Esad’ ın kuvvetleri IŞİD  cihatçılarının elindeki El Bab’ ın ele  geçirilmesi için bir  güvenlik  koridoru oluşturdular…Türkiye, iç savaşın başladığında  Esad’ ın düşmanı idi….Son aylarda  Esad’ ın  müttefiki Rusya ile  birlikte  Suriye’ ye  barış getirmek üzere çalışıyorlar….”
  • Şimdi söz, karar ve yetki milletindir.

    Şimdi söz, karar ve yetki milletindir.

    Cumhuriyet yazarı Nuray Mert bir yazısında “güya Cumhurbaşkanlığı sistemi önerisi milletin reyine sunuluyor, güya iki seçenek var, ama bu iki seçenekten hayır’ı seçenler şimdiden suçlu ilan edilmiş vaziyette.

    Hem de teröristler ile aynı tarafta olmak suçlamasıyla!

    AK Parti gerçekten de bizim hayal edemediklerimizi gerçekleştirdi, zira böyle akıl almaz, vicdan kaldırmaz bir şeyi hayal etmek, bizler için imkânsızdı” .

    “2010 referandumu da çok gerilimli geçmişti, ancak o dönem ve tartışması, bu seferki ile kıyas kabul etmez” diye yazmış.

    Hâlbuki o zaman Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi.

    Ben yetmez ama evet diyenleri Nuray Hanım’ın aksine bol bol eleştirmiştim.

    Öngörü meselesi…

    O referandumda CHP Kadıköy Kadınkolu başkanıydım.

    Yönetim kurulu üyelerim ve aslan yürekli diğer  partili kadın arkadaşlarımla ki sayımız  yüzün üzerindeydi,sabahın ezan vaktinden akşamın kör karanlığına kadar tabir caizse ırgat gibi çalışmıştık.

    Mahalleler, caddeler, pazarlar ve metrobüs çevresinde görev yaptık.

    Kadıköy metrobüs durağına yakın alanı mekân eylemiştik.

    O alanda hemen yanıbaşımızda AKP liler de çalışma yapıyorlardı.

    İktidar olmanın bütün nimetlerinden (!) yararlanıyorlardı.

    Koskoca bir barkavizyon ile ses kirliliği yapılıyordu.

    Sonuna kadar açık sesle Erdoğan durmadan konuşuyor, o susunca müzik başlıyordu.

    Bizler yan tarafta birbirimizi duyabilmek için gırtlağımızı parçalarcasına avaz avaz bağırmak zorunda kalıyorduk.

    Sesi biraz kısmalarını rica ediyorduk o an kısıyorlardı, yarım saate kalmadan yine açıyorlardı.

    Onların stantlarında çalışan bay ve bayanlar günaşırı değişiyordu.

    Dikkatimizi çekmişti.

    Nasıl olduysa bir gün birisinle konuşabildik.

    İşin esası her gelen, günlük yüz lira ile 50 arası yevmiye alıyormuş.

    Neyse bunları uzatmayacağım.

    Netice olarak demokrasin kalesi olan Kadıköy’de % 70 hayır çıkmıştı.

    Türkiye Genel toplamında % 57.88 ile AKP’ye evet çıkmıştı.

    Tabi burada yetmez ama evet diyenlerin rolleri ve Pensilvanya’dan gelen üst akılla mezardan ölüleri çıkarıp yazmalarının dahli büyüktü.

    Neler gördük neler…

    60 metrekarelik bir dairede 30 kişinin yazıldığını da gördük.

    Aslında öyle bir daire yoktu bile.

    Yetmez ama evetçilerin bunlardan haberleri yoktu tabiî ki.

    Acaba şimdi mutlular mı veya akıllandılar mı dersiniz?

    İnşallah diyelim…

    ***

    82 Darbe Anayasası

    Güya darbe Anayasasından kurtulacaktık.

    Oysa oy kullanacak seçmenlerin yarıdan fazlasının paketin içeriğiyle ilgili yeterli bilgisi yoktu.

    Tıpkı bugünkü gibi…

    2010 referandumu da bir aldatmacaydı.

    Türkiye’nin sivilleşmesi ve demokratikleşmesini vaat ederek  evet istemişlerdi.

    Aslında o referandum ile bugünlere gelmenin yollarındaki engelleri kaldırmışlardı.

    O yıl şöyle diyorlardı;

    HAYIR DEMEK, BİLEREK YA DA BİLMEYEREK DARBECİ ZİHNİYETLE İŞBİRLİĞİ DEMEKTİR.

    Bugün ne diyorlar?

    Hayır diyenler FETÖ cü, Kandil’ci, Teröristlerle birdir.15 Temmuz darbesinin yanında olmaktır.

    Evren ne diyordu?

    Dış güçlerle işbirliği yapanlar  “Anayasaya HAYIR kampanyası açtılar”.

    Hayret! Ne kadar benzerlik var değil mi?

    Askeri vesayetten kurtulacağız, daha özgür olacağız diyerek toplumu kandıran AKP, Türkiye’nin gördüğü, gelmiş geçmiş tüm hükümetlerinden en baskıcısıdır.

    Kenan Evren ruhundan asla kurtulamamış ve o ruhu daha da katılaştırarak cumhuriyete, onun kurucu değerlerine karşı savaş açmıştır.

    Yani Evren ruhunu hortlatmıştır.

    Bunun adına ister sivil darbe deyin, ister rejim değişikliği.

    AKP veya diğer bir partinin meselesi değildir.

    Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan her vatandaş için hayati önem taşımaktadır.

    Kısacası Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onunla İstiklal Savaşı veren Türk Milletinin meselesi olmuştur.

    Ya tek bir kişinin emrine gireceğiz ya da Atatürk’ün bize emanet ettiği cumhuriyet için mücadele edeceğiz.

    Yani ya İstiklal ya da ölüm diyeceğiz.

    Tünay Süer

    14 Şubat 2017

  • En sevgiliye…

    En sevgiliye…

    Müslümanlar, asırlardır Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmediğini söyleyerek, O en sevgiliye iftira etmektedirler.

    Oysa Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilip bilmediği konusunda bir yargıya varabilmek için, öncelikle üzerinde durulması gereken konu, galiba ümmî ve ümmîlik kavramlarının açıklanması olacaktır. Zira O’nun okuma yazma bilip bilmemesi konusunda fikir beyan edenlerin hareket noktaları, Kur’an’da, O’nun hakkında söylenen “Ümmî” sıfatıdır. Dolayısıyla Kur’an’da Hz. Peygamber ile ilgili olarak kullanılan “Ümmî” sıfatının, ne anlama geldiğini bilmeden, O’nun okuma-yazma bilip bilmediği konusunda akıl yürütmek ve bir kanaate varmak imkânı bulunmamaktadır.

    Arapça-Türkçe Lûgatlarda “Ümmî” kelimesine farklı anlamlar verildiği gözlenmektedir. Mevlüt Sarı isimli dil bilimci tarafından hazırlanan ve Bahar Yayınları’nca İstanbul’da yayınlanan Arapça-Türkçe Lûgat’ta “El-Ümmiyyü” olarak zikredilen Ümmî kelimesi, “okuyup yazma bilmeyen” şeklinde anlamlandırıldıktan sonra “El-Ümmiyyetü” şeklinde verilen aynı kökten bir başka kelimeye de “Ümmîlik. Analık. Okuma yazma bilmeme” şeklinde bir anlam verilmiştir.

    Atay Kardeşler ismiyle ilahiyat profesörü Hüseyin Atay ve kardeşleri olan müftülerden müteşekkil üçlü bir komisyon tarafından hazırlanan Arapça-Türkçe Büyük Lûgat isimli sözlükte ise (bkz. Atay Kardeşler, Arapça-Türkçe Büyük Lûgat, Bayrak Matbaası, Ankara, 1964) bu kelimenin değişik halleri ve anlamları şöyle verilmiştir:

    Ümmiyyi; Okuyup yazmayı bilmeyen.

    Ümmiyyeti(Ümûmeti): Analık, lohusalık.

    Ümmiyyeti (Me’mûn): Beyin zarına kadar başı yarılmış adam.

    islaminur.org isimli internet sitesinde ise “Ümmî” kavramı,  1-Ümmete mensup olan; 2-Anadan doğduğu hal üzere bulunan, yani okuma yazması, tahsili bulunmayan; 3-Ümmül’ Kurâ’ya mensup, yani Mekkeli olan; şeklinde üç ayrı biçimde anlamlandırıldıktan sonra “Bunlar içinde meşhur olan ilk görüştür” şeklinde bir yargıya varılmış, bu yargı ise “Yani ilkel halde bulunan ve henüz cehalet devrini yaşayan Araplar içerisinde (n çıkan)…” şeklinde açıklanmış bulunmaktadır.

    Başta DİB olmak üzere; dini çevrelerin büyük rağbet gösterdiği DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Emekli Üyesi Dr. Osman Keskioğlu bu konuda şöyle diyor:

    Tefsircilerin (Müfessirlerin) ve lûgatçıların (Dil bilimcilerin) beyanına göre ümmî kelimesi şu mânalara gelir:

    1-(Ümm)e nispettir. Yani anasından doğduğu hal üzere kalmış bulunan, talim ile doğduğu halinde değişiklik vuku bulmamış olandır.

    2- Arap ümmetine mensup ki, Araplar hesap kitap bilmez bir millet olmakla maruf idi.

    3-Ümmül Kura’ya mensup, yani Mekkeli demektir.(Bkz. Dr. Osman Keskioğlu, Kur’ân-ı Kerîm Bilgileri, s.75, TDV. Yayınları, Ankara,1989.)

    Hz. Muhammed’in “Ümmî” oluşunu, onun Kur’an ayetleri gelinceye kadar Tevrat, Zebur ve İncil gibi kitapları, en çok da Tevrat’ı okumadığı ile açıklayanlar da var.

    Bunun sebebi, biraz da Kur’an’da Yahudilik, Yahudi Kültürü, Yahudi Tarihi ve Yahudi kralları (ki; Kur’an’da onlardan peygamber olarak bahsedilmektedir) yoğun bir bilgi veriliyor o…lmasıdır. Hatta Kur’an’da, İsrailoğullarının bir zamanlar Allah tarafından diğer milletlere üstün kılındığından da bahsedilmektedir.

    Dolayısıyla; Hz. Peygamber’in ümmîliğini, Kur’an ayetleri gelinceye kadar O’nun Tevrat okumadığıyla açıklayanlar, O’nun Tevrat’tan alıntılar yaptığı konusundaki iddiaları bertaraf etmek için, böyle bir savunma ile ortaya çıkmışlardır. Kim bilir belki de öyledir!

    Geçtiğimiz sene bir soyyal medya arkadaşım, Müftü Yardımcısı sıfatı bulunan bir ortak arkadaşımızın sayfasında “Hz. Peygamber’in ümmiliği, yani okur-yazar olmama durumu Peygamberlik geldikten sonra son bulmuş olabilir mi?” anlamında bir soru sormuş. Müftü Efendi de bu soruya “Mümkündür” şeklinde bir cevap vermişti.

    Aynı sayfada, sorulan bu soru çerçevesinde ben de şunları yazmıştım:

    Evet, bu da mümkündür. Yani böyle de düşünülebilir. Zira Kur’an’da “İnşirah” suresinde Hz. Peygamber’e Allah tarafından yapılan bir cerrahi operasyondan, göğsününün açılıp genişletilmesinden/ferahlatılmasından ve belini büken yükün üzerinde alınmasından bahsedilmektedir. Bu operasyonun mahiyeti tam olarak neydi fazla belli değildir. Bazı müfessirler, bu müdahalenin O’nun çocukluğunda yapıldığını söylerler.

    Ancak bize göre; bu işlem Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği anda da yapılmış olabilir. Yani Hz. Peygamber’in, Cebrail’in “Oku” şeklindeki hitabı karşısında bocalaması ve şaşırması üzerine yapılan bir operasyon da olabilir. Kim bilir bu operasyonla, belki de O’nun okuması temin edilmiş olabilir.

    Bununla birlikte benim aklım ve sezgilerim, Hz. Muhammed’in çocukluğundan itibaren okur-yazar olduğu yönündedir. Zira O, Mekke’nin ileri gelen ailelerinden birisi olan Haşimiler ailesine mensuptu ve dedesi Abdülmuttalip, O’nun doğduğu sırada Mekke site devletinin bakanlarından birisiydi. Hatta Mekke’yi işgale gelen Ebrehe ile yapılan müzekereleri o yürütmüştür.

    Buna ilave olarak Hz. Muhammed, doğduktan sonra Mekkeli aristokratların geleneği üzerine çölde yaşayan Halime isimli bir süt anneye verilmiştir. Bütün bunlar belli bir ekonomik güç gerektiren uygulamalardır. Dolayısıyla; hali vakti yerinde olan Abdülmuttalip’in torunu Muhammed’i okula göndermemesi ve okuma-yazmayı öğretmemesi akla uygun değildir.

    Öte yandan, Hz. Muhammed çocukluğundan itibaren tüccarlık yapan amcalarının yanında seyahatlere katılmış ve ticareti öğrenmiştir. Zengin bir dul kadın olan Hatice, onun ticari başarısını ve güvenilirliğini dikkate alarak ticaret kervanlarının başına, bugünkü anlamda şirketinin ceoluğuna getirmiştir ki; Hz. Hatice’yi bugünkü anlamda ancak Güler Sabancı ile kıyaslayabiliriz. Ticaret işinde ceoluğa kadar yükselen bir insanın hesap kitap bilmemesi ve bunun için de okur-yazar olmaması kabul edilemez.

    Ayrıca O, “Hılful Fudul” isimli bir STK’nın önde gelen üyesi ve belki de başkanıydı. Bu örgüt adalet ve hukuk üzere iş yapmak üzere yemin eden gençlerden kurulu bir örgüt idi ve Mekke’nin asayişini üstlenmişti. Hz. Peygamber, bu örgütün ileri gelen üyelerinden irisi ve belki de başkanı olarak, Mekke’ye gelen yabancı bir tüccarın mallarına el koyan Ebu Cehil’in evini kuşatmış ve tüccarın alacağını Ebu Cehil’den alarak kendisine teslim etmiştir.

    Ebu Cehil bu durumu “Muhammed kapıma öyle şiddetli vuruyordu ku; zelzele oluyor sandım. Kapıya çıktığımda Muhammed ağzından köpükler çıkan öfkeli bir deve gibiydi. Ondan korktum…” şeklinde anlatmıştır.

    Yani özetle; Hz. Muhammed, genelde bahsedildiği gibi silik ve sıradan bir koyun veya deve çobanı değil, gençliğinden başlayarak kendisine peygamberlik verilinceye kadar da kesinlikle aktif bir insandır Eğer öyle olmasaydı, sırf emin sıfatına dayanarak kendisine hakemlik yaptırılmaz, Kureyş’in önca kodamanı dururken O’na Hacerül Esved taşını Kâbe’nin duvarına koydurmazlardı. Şu halde genç Muhammed, Kureyş’in onca kodamanı arasında söz konusu taşı Kâbe’nin duvarına yerleştirme görevini yerine getirdiyse, bunun arkasında O’nun emin ve güvenilir olması kadar, “Hılf’ul-Fudul” isimli gençlik örgütünün, kendisine verdiği desteği aramak da akla gelen bir husustur.

    Bugün Diyanet’in 4-6 yaş grubu çocuklara bile Kur’an ve Arapça öğretmekte olduğunu, yani en azından Kur’an öğrenmenin kolaylığını düşünürsek, Hz. Muhammed gibi aslen Arap olmasa bile, uzun asırlar önce Araplaşan ve Araplar içinde yaşayıp Arapça konuşan bir kişinin Arapça okuma-yazma bilmediğini savunmak akla ve mantığa aykırıdır…

    Sevgililer gününüz kutlu olsun…

  • Türkiye için önemli bir isimdi…

    Türkiye için önemli bir isimdi…

    Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn istifa haberi bizi de yakından ilgilendiriyor. Flynn’in Ruslarla yaptığı görüşmeler ABD’de tartışma konusu olmuştu. Öte yandan Flynn, FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerektiğini de savunmuştu.
    Baştan bu yana Emekli Korgeneral Flynn’ın Türkiye için Trump’un yönetiminde çok önemli bir isim olduğuna dikkat çekmiştik. Flynn’ın bölgeyi ve Türkiye’yi çok yakından tanıması da önemliydi.
    Bu isimin istifası ortada büyük bir boşluk bırakacaktır.
    Amerikan medyasına yansıyan haberlerde, Fylnn istifa mektubunda şu ifadelere yer verdi:
    “Rus Büyükelçi ile yaptığım telefon görüşmesi hakkında farkında olmayarak seçilmiş Başkan Yardımcısı’nı ve diğerlerini eksik bilgilendirdim. Başkan ve Başkan Yardımcısı’ndan özür diledim ve özrümü kabul ettiler. İstifamı veriyorum; bu kadar onurlu bir konumda ülkeme ve Amerikan halkına hizmet etmekten onur duydum. Başkan Donald J. Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence ve onların topladığı diğer muhteşem ekiple bu yönetim ABD tarihinde en büyük yönetim olarak anılacaktır.”
    Bu makale üzerine FETÖ terör örgütü ile ilgili çok yorumlar yapıldı. Hatta medyada “Kısa zamanda FETO terör örgütünün lideri Gülen Türkiye’ye iade edilebilir” denildi.
    Beyaz Saray’da Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışma’nın bu görüşlerinin havada kalmayacağı görüşüne biz de katılmıştık.
    Aynı zamanda sadece FETÖ terör örgütünün lideri Gülen’in iadesi dışında gergin olan Türkiye-Amerikan ilişkilerinin yeniden eski günlere dönebileceği yolunda umutların artmış olabileceği görüşünü de paylaşmıştık. PYD konusunda da önemli adımların atılabileceği umudunu taşıyorduk.
    57 yaşındaki emekli Korgeneral Flynn, adını ABD Kongresi’nin bulunduğu Capitol Hill’den alan siyasi analiz sitesi The Hill’de seçim günü yayınladığı makalesinde, “ABD’nin Gülen’e sığınak olmaması gerektiğini” vurgulamıştı.
    Flynn, “Müttefikimiz Türkiye bir krizin içinde ve desteğimize gereksinimi var” başlıklı yazısında, Türkiye’nin bir öncelik olarak kabul edilmesi ve ABD dış politikasının baştan düzenlenmesi gerektiğini anlatmıştı.

    Trump’un görevi devir almadan önce Flynn’ın FETÖ terör örgütü ile ilgili yazdığı makaledeki şu görüşleri bizim için son derece önemliydi, bir anımsayalım:
    “Arka bahçemiz Pensilvanya’ya rahatça yerleşmiş olan bu maskeli terör ve istikrarsızlık kaynağı tarafından Washington’ın gözü boyanırken NATO müttefikimiz Türkiye’ye engel olmak mantıksızdır. Türkiye’nin bakış açısıyla Washington, Türkiye’nin Usame bin Ladin’ine sığınak oluyor. 11 Eylül’den sonra Usame bin Ladin’in Türkiye’de güzel bir köyde yaşadığını ve aynı anda da Türk vergi mükelleflerinin vergileriyle fonlanan 160 okulu işlettiğini öğrenseydik ne yapardık?”
    Flynn gibi bir Türk dostunun Trump yönetiminden istifa etmesi hiç kuşkusuz bizim için önemlidir. Çünkü, bölgeyi iyi bilen, Türkiye’yi tanıyan, Türk-Amerika ilişkilerindeki dengelerin neler üzerinde oturduğunu analiz eden birinin görevini bırakması bizi de etkileyecektir.
    Trump’a en yakın bir isim olarak Flynn ile gerginleşen ilişkilerimizin onarılması konusunda aynı noktada olmamız ve Amerika’daki diplomatik görüşmelerde en etkili bir isimle iletişim içinde olabileceğimizi de göz önünde bulunduracak olursak, bu istifanın çok büyük bir boşluk bırakacağını da görmüş oluruz.
    Çünkü, Flynn, bölgede Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu görmüş, Türkiye’nin Amerika için çok önemli bir müttefik olarak güçlü olması gerektiğini göreve başlamadan önce yazdığı makalelerde dile getirmişti.
    Trump ve yönetimi ile ilişkilerimizi siyasi alanda yerine oturtabilmek için Amerika’da biz yakın isimlerin olması gereklidir. Bu isimlerle kurulacak ilişkiler ve iletişimler, sorunlarımızı doğrudan dile getirmek açısından önemlidir. Hatta bu konularda çoğu zaman kurulu lobiler ve düşünce kuruluşları devreye giriyor. Kaldı ki bunlara da çok önemli miktarlarda para ödeniyor.
    Sonuç olarak beklentilere yanıt alınabiliyor mu bu da tartışılması gereken bir başka konudur.
    İşin bir başka ilginç yönü de Beyaz Saray’ın Flynn’ın istifası konusunda suskunluğudur. Özetle Beyaz Saray, bu istifa ile Flynn’ı savunmamıştır. Başkan Trump’un da bu konuda şu ana kadar bir açıklama yapmadığı söyleniyor.
    Özetle, Flynn gibi bir isimin Beyaz Saray’dan istifa etmesi birçok ülkede sarsıntı yarattı ama, en şiddetli sarsıntı bizde hissedilecek.

  • Osmanlı’dan günümüze kabadayılar

    Osmanlı’dan günümüze kabadayılar

    1. Odesalı Kosti (1895)

    Yunanistan doğumlu, ‘Odesalı’ lakaplı Odesalı Kosti, Tünel’den
    Taksim’e kadar bütün mekanların haracını yiyor ve hiçbir ipucu
    bırakmadan kayıplara karışıyordu. Başı sıkışınca da işgal polisleri
    sayesinde paçayı sıyırıyordu.Odesalı’yı tanıtan
    sabit alameti ise; sağ kolunun iç kısmında eli kamalı bir kız resmi ve
    sol kolunda iki çiçek ortasında bir haç ve ‘m’ harfi bulunan dövmeleri
    olmasıydı. ‘M’ harfi metresi Mari’nin adını simgeliyordu.

    2. İpsiz Recep (Emice) (1862)

    İpsiz Recep’e ‘İpsiz’ lakabının verilmesine dair iki anlatım var. Birine göre; cesareti, gözü pekliği ve ataklığı sayesinde ‘İpsiz’ lakabını alır. Diğer bir anlatıma göre de; Elinde avucunda ne varsa, olanı da, olmayanı da verdiğinden ve kendisi ‘cep delik, cepken delik’ misali kaldığından adı ‘İpsiz’e çıkmıştı.Milli mücadele’deki başarısıyla Atatürk’ten takdir toplayan İpsiz Recep, yelkenlisiyle Zonguldak üzerinden kömür taşımacılığı yaparken işlerinin bozulmasıyla eşkıyalığa başlamış, Kandıra civarında Müslüman halka zulmeden Rum çetelerine karşı Kuvayı Milliye saflarında başarıyla karşı koymuş.

    3. Solak Ligor (1888)

    Küçük yaşta ailesi ve hısımları arasında çıkan silahlı çatışma sonucu sağ kolundan yaralanıp sakat kalan Ligor, Konya’dan babasıyla birlikte göç edip İstanbul’a geldi. Baba mesleği olan terziliği sakat kolu nedeniyle yapamayınca işi serseriliğe vurmaya başladı.Sağ kolun verdiği eksikliği sol koluyla kapatmaya çalışan Ligor, kısa sürede korkunç denecek hızda bıçak kullanmaya başlayıp ilk denemesini de Balat’ta bir Yahudi üzerinde yaptı. Unkapanı’ndan Eyüp’e kadar tam 4 yıl o bölgenin tek kabadayısı oldu. Fakat bir hayat kadınıyla olan birlikteliği ileride bu saltanatı bitirecekti.

    4. Piç Ardaş (1886)

    Sivas doğumlu Piç Ardaş, İstanbul’a gelip Üsküdar’a göz koydu ve Manavcı Ali’yi öldürdükten sonra istediğini alıp Üsküdar’ın tek hakimi oldu. Söylentiye göre Piç Ardaş’ın girdiği düellolar en az 1 saat sürüyormuş. (Nasıl oluyorsa)Piç Ardaş’ın sabit alameti sağ elindeki baş ve işaret parmaklarının kesik olmasıydı.

    5. Arap Hüsnü (1870)

    Arap Hüsnü ‘Heyüla gibi, iri yarı, gece insanın rüyasına girse korkutacak bir tip’ diye anılıp, sağ kulağının kıkırdak kısmının olmaması, sol gözündeki perde ve çenesindeki çukurla dikkat çekiyordu.
    Trablusgarp doğumlu, Tophane semtini inim inim inleten insan azmanı için Ömer Ünal şunları söylüyordu: ‘Onunla ilk kez Galata merkezinde karşılaştığımda kahvede içki satmaktan gelmişti. Meğer bu onun işlediği suçlar arasında en hafifiymiş. Trablusgarp’tan ne sebeple ve nasıl geldiğini kimse bilmiyordu. Ben ise henüz stajyer polistim. Onun hakkında bildiklerim, o tarihte benden eski olan meslektaşlarımdan duyduklarımdır. Zira onu tanıdığımda yaşı çoktan 45’i bulmuştu.Buna rağmen Tophane civarında kendisinden çok genç olan külhanları sindirmişti. İsmini duyurmaya başladığı zaman Salı Pazarı’nda iki kişiyi, Arap yapısı kaması ile öldürmüş fakat delil yetersizliğinden yakasını kurtarmıştı. Polis yakasına yapışmak için fırsat kollasa da Arap Hüsnü açık vermiyordu. Cumhuriyetin ilanıyla Arap Hüsnü’nün de defteri dürüldü. Hükümetin 28 Mayıs tarihli kararıyla hudut dışı edildi.’

    6. Şık Manol (1890)

    Tokat doğumlu Şık Manol ünlü İstanbul kabadayıları arasında adam öldürmemiş tek kişi unvanına sahip. Çıkan kavgalarda ve düellolarda da silah kullanmayan Şık Manol sadece kafasını ve yumruğunu kullanırdı. (Şıklığına diyecek yok)

    7. Hiristo Anastadiyadis (1898)

    Çocukluğundan itibaren suç batağına bulaşmış olan Hrisantos, ağabeyi Koço ile birlikte tramvaylarda yolcuların para çantalarını kapıp kaçarak ve bazen de annesinin işlettiği umumhaneye gelen erkeklerin paralarını çalarak başladı.Hrisantos, yaşı ilerledikçe karmanyolacılığa (Şehir içinde ıssız yolda ölümle korkutarak yapılan soygunculuk) da başlayıp, etrafına dönemin ünlü haydutlarından organize bir suç çetesi oluşturdu.

    8. Baltalı Hano (İlk kadın kabadayı)

    İstanbul’un varoş semtlerinden birinde yaşayan ve bir kabadayının sevgilisi olan Hanzade isimli bu kadın belki de ilk kadın kabadayı.12 yaşındaki oğlunun bir gün ortadan kaybolmasıyla telaşlanan kadın oğlunu aramak için yollara düşeceği vakit kabadayı sevgili tarafından vazgeçirilir. Sonraki denemesinde yine aynı şey olur. Bunun üzerine Hanzade erkek kılığına girerek sevgilisini takip etmeye başlar.Sevgilisinin gece naralar atıp haraç topladıktan sonra bir hamamda geceyi sonlandırdığını fark eder. İçeri girdiğinde, oğlunu bir ‘hamam oğlanı’ olarak görür. Hamamı yakmak için bulunan odunların yanındaki baltayı kapmasıyla sevgilisi dahil 21 kişiyi öldürür.Oğlunu alıp kanlar içinde mahallesine döndüğünde ise 17 ay boyunca semttekilere kan kusturur. Bir müddet sonra haraç ve baltayla adam öldürmek suçlarından yargılanıp kurşuna dizilerek öldürülür.

    9. Abdullah Palaz (1923)

    Abdullah Palaz hayat hikayesini şöyle özetliyordu: ‘4 kez idam yedim, 740 yıl hapis kestiler. 48 yıl 38 ayrı cezaevinde hapis yattım. Ben Abdullah Dayıyım, baba değilim.”Antep Canavarı’ olan meşhur lakabını 15 kişinin katili olarak Konya Cezaevi’ne girdiğinde aldı. Yeni gelen mahkumların sevilmediğini ve onlara bir göz dağı verilmesi gerektiğini düşünerek kendi gibi Antepli 7 yoldaşıyla bir plan kurup, gardiyanlardan temin ettikleri bıçaklarla bir gece diğer efelerin koğuşunu basıp öldürmeyecek darbelerle yaralayıp Konya’daki ilk vukuatına imza attı.Ardından gelsin Afyon Cezaevi’ne sürgün.. Orada da aynı şekilde ‘parmak hesabı’ ile gözdağı vermek için koğuş bastılar ama bu defa bir fark vardı. Parmak hesabını biraz kaçırıp birinin ölümüne neden olmuşlardı. Bir gece zincirde tutulduktan sonra oradan da Bursa’ya sürgündeydi sıra.1991 yılında Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybettiğinde bildiği, ezberlediği tek şiir Nazım Hikmet’in şiiriydi.

    10. Dündar Kılıç (1935)

    ‘Hata yapmam, özür dilemem’ sloganıyla akıllara kazınan Dündar Kılıç, kabadayılık müesesesine İstanbul’a göç ettikleri sırada ters düştüğü ünlü kabadayı ‘Avni Çakıroğlu’nu yaralayarak adım attı. Sayısız yaralama, silah taşıma ve uyuşturucu kaçakçılığından en az 38 kere hapse girdi, çıktı. Generallerle tutuklandığı da oldu, aynı generallerle yasadışı iş yaptığı da iddia edildi. Günlerce süren işkencelerden de geçti.Trabzon’da doğan, kabadayılığı hapiste Oflu’lardan öğrenen Kılıç, kısa sürede İstanbul’un yeraltı dünyasında önemli yer edindi.

    11. İdris Özbir (Kürt İdris) (1937)

    İstanbul’a geldikten sonra 70’li yıllarda kumar, dolandırıcılık, bıçakla ve tabanca ile adam yaralama gibi suçlarla adını duyuran Kürt İdris, yeraltı dünyasının sözü geçen isimlerinden biriydi. ‘Kürt İdris’ değişik tarihlerde suç örgütü yöneticiliği yapmak, silahla tehdit, zorla senet imzalatmak, zorla para almak, Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet ve arazi mafyacılığı gibi suçlardan yargılandı.Yeraltı dünyasının baba isimlerinden Kürt İdris karaciğer kanseri’ne yenik düşerek hayatını kaybetti.

    12. Kürt Cemali (1950’ler)

    Asıl adı Cemali Coşar olan Kürt Cemali 50’li ve 60’lı yılların Ankara’sının en belalı kabadayılarından. Zamanın diğer ünlü isimlerinden Kabadayı Mehmet 1953’de yakın arkadaşı Sarı Veli’yi bir alacak verecek meselesi yüzünden öldürmekten önceden tecilli cezasıyla birlikte 15 yıl hapis cezasına mahkum olur.Kumar oynatılan bölgelerin paylaşılamamasından Kürt Cemali ve Kabadayı Mehmet’in takışmaları bitmeyince, 1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan gece Kabadayı Mehmet konuşmak ve kumar oynamak için Kürt Cemalli’yi Hergele meydanındaki kulübüne davet etti. Gecenin ilerleyen saatlerinde aralarında çıkan çatışma sonucu Kürt Cemali vurularak öldürüldü. (Bir rivayete göre Kürt Cemali’yi vuran kişi Dündar Kılıç imiş)

    13. Çilli Burhan (1960’lar)

    Türkiye’de babalık 1960’lı yıllarda Dündar Kılıç, Çilli Burhan, Oflu Osman, Hüseyin Heybetli tarafından sahneye konulmaya başlandı. Eskiden kabadayılar saygılı, oturaklı, izzeti ve şerefine dokunulmadığında kimseye zarar vermeyen ve mahallenin otoritesi olarak kabul edilirdi.İstanbulda 1960’lı yıllarda Mafya denilince Oflular denilen Karadenizli gruplar ilk olarak akla gelirdi. Hasan Cevahiroğlu yahut Oflu Hasan lakaplı kabadayı ‘babaların babası’ unvanını kazanmıştı. Gençliğinde, Galata’da Araplar ve Lazlar arasındaki çete savaşlarında Lazlara liderlik yapıp efsanevi bir isim olmuştu.

    14. Abdo Ağa (Arap Abdullah)

    Rivayetlere göre; uzun boylu, kara kuru, sırım gibi, kafası daima tıraşlı, elmacık kemikleri çıkık, bıyıkları seyrek ve sarkık, iki kulağı da sağırdı. Yaz kış ayağında çizme, sırtında kukuletalı bir sako, belinde Trablus kuşak giyer, yeleğinde de kalın ve ağır bir altın köstek takılı dururdu. Daima silahlı dolaşır, yanından saldırma, tabanca ve usturpa, sağ çizmesinin kenarına sokulmuş söğüt yaprağı bıçak, bir elinde de sapı gümüş savatlı kamçı eksik olmazdı.

  • O kadar reklamın neticesi çıktı ortaya

    O kadar reklamın neticesi çıktı ortaya

    Etin üzerine tuz dökerken yaptığı kol hareketiyle ve çektiği videolarla adeta bir fenomen haline gelen Nusret bir anda dünya çapına yayılan şöhretin getirisinden faydalanarak New York’un Manhattan bölgesinde lokanta açıyor.

    Nusret Midtown 53’üncü Cadde’de CBS’in yanında şu anda China Grill adlı restoranın olduğu yerde eylül ayında açılacak.

  • Giriş Yasağına Türkler de Eklenecek mi?

    Giriş Yasağına Türkler de Eklenecek mi?

    Amerikan İç Güvenlik Bakanı John Kelly’nin yaptığı geçici vize yasağının kalıcı hale getirilebileceği ve listeye yeni ülkelerin eklenebileceği açıklamasının ardından, Washington kulislerinde listeye eklenecek yeni ülkelerin isimleri dolaşmaya başladı.

    Hukuk Firması “Jewell Stewart Prat” müşterilerine yönelik yaptığı duyuruda Afganistan, Kolombiya, Mısır, Lübnan, Pakistan, Kuzey Filipinler’deki bazı bölgeler, Mali ve Türkiye vatandaşı olan müşterilerine ABD’den ayrılmamaları eğer ABD dışındaysalar acilen ABD’ye geri dönüş yapmaları çağrısında bulundu.

  • Atatürk’ü öldürmenin tek yolu

    Atatürk’ü öldürmenin tek yolu

    Özellikle bayan arkadaşlardan ricamdır…
    Lütfen dikkatle okuyalım…

    11 Kasım 1938.
    Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

    Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

    15 sene sonra…
    Anıtkabir tamamlandı.
    Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

    8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

    9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

    Demem o ki..
    Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
    Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
    Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

    Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
    Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza ml . Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
    Dolayısıyla…

    10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
    Atatürk varsa, kadın vardır.
    Kadın varsa, Atatürk vardır
    Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi budur..

  • SEVGİ GÜNÜ

    SEVGİ GÜNÜ

    Sevgidir dünyayı ayakta tutan,sevgisizliktir tüm savaşlarin sebebi.

    Hani diyorlar ya,savaşlar güçlü olma,dünyaya hakim olma,daha çok daha çok kazanma hırsının sonucunda çıkar,rant kavgasından çıkar.

    Elbette bunlar savaşın sebepleri…

    Bana sorarsaniz herşeyin sebebi sevgisizlik.Eger biz çocuklarımızı yetiştirirken,yüreklerine nefret ve kin tohumlari yerine, sevgi fidanlari dikersek,kendisine sevgiyle dogrultulmuş bir çift göze, hiçbir canli kıyıp da silah doğrultamaz.

    Bunun için yolumuz cok uzun ve çetrefilli….Olsun…Bunu başarmak zorundayız.Eğer başaramazsak sadece diğer canlı türlerini değil,biz kendi kendimizi de yok edeceğiz sonunda…

    Şimdi diyeceksiniz;Dünyadaki her üç kadından birisine tecavüz edilirken,ya da şiddete maruz kalırken,pek içten görünmüyor bana sevgililer kutlamasi.Bu da başka bir bakış açısı…

    Önce sevgiye ve sevildiğimize inanmamız gerekiyor.Akşamdan sevgilimizin koynundan çikip,eve dönünce eşimizin sevgililer gününü kutlamayalım göstermelik olarak…

    Sevgililer Günü eski Roma zamanında başlamıştır. Juno Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi sayılıyordu. Ayrıca kadınlık ve evlilik tanriçasi olarak da biliniyordu. Her 15 şubatta Lupercalia Bayramı kutlanıyordu.

    Katı kurallar yüzünden birliktelik yaşayamayan genç kızlar hoşlandıkları erkeklerin isimlerini yazıp kavanoza atıyorlardı. Genç erkekler kavanozdan bir isim çekerek, bayram eğlenceleri boyunca o kızla birlikte oluyorlardı. Birbirine aşik olan çiftler bayram sonunda evleniyorlardı.

    Roma Imparatoru 2. Claudius savaşacak asker bulamadığı için evlilikleri yasakladı ama papaz Aziz Valentine ve Papaz Aziz Marius gizlice gençleri evlendirdikleri icin çok kizan Imparator Aziz Valentine’i cezalandırıp sopa ile döverek ölüme mahkum etti. M.S 270 yılının 14 şubatında Hristiyan şehitliğine gömüldü.

    Başka bir efsaneye göre de Aziz Valentine Hristiyanliği seçtiği ve vazgeçmediği için öldürülmüştür.

    Papa Gelasius 496 yılının 14 şubatında Aziz Valentin’i onurlandirmak icin Aziz Valentine günü olarak belirlemiştir.

    Amerika’da 1800 lu yillardan sonra Esther Howland ‘in ilk Sevgililer Günü kartı yollamasıyla toplumsal bir olay olarak pek çok insan tarafindan kutlanmaya başlanmıştır.

    Olayın ticari yönü çok gelişmiş olup, insanlar birbirleriyle yarışırcasına en pahalı hediyeyi alma yoluna gitmişlerdir.

    Bu olay Hristiyan kökenli olduğu için Müslüman ülkelerde fazla rağbet görmemiştir. Hatta Suudi Arabistan’da kutlama etkinlikleri ve kullanılan ürünler resmen yasaklanmıştır.

    Gelin biz buna Sevgililer Günü yerine,Sevgi Günü diyelim mi!

    Önce kendimizi sevmekle başlayalim işe…Sonra sırayla,çocuklarimizi,annemizi,babamızı,kardeslerimizi,arkadaslarımızı,konu-komşumuzu…

    Sabah gözümüzü açtığımızda sevmek için sebep arayalım…

    Ben öyle yapıyorum;önce hatalarıyla-kusurlarıyla hiçbir ayrım yapmadan insanları seviyorum.

    Sonra dağı,taşı,kurdu,kuşu seviyorum…Yaratılan herşeyi seviyorum yaratandan ötürü…

    Çok zor değil inanın,sadece bir gün yerine,hemen şimdi kalkın yerinizden,bir küçük çiçek alın arkadaşınıza uğrayıp,”Seni seviyorum”deyin…

    Yaşlı bir komşunuza,bir kase çorba yapın,çalın kapısını”Seni seviyorum”deyin…

    Birgün huzur evine uğrayin,dans edin yaşlılarla…Dansederken kulağına eğilip”seni seviyorum”deyin…

    Ansızın Çocuk Esirgeme Kurumuna gidip,oradaki çocukların saçını okşarken”seni seviyorum”deyin…

    Başka birgün hayvan barınaklarına uğrayıp,oradaki hayvanlara yardım edin;”seni seviyorum”deyin…

    Bir başka zaman acil servislere uğrayın,oradaki ölüm korkusuyla kıvranan insanların elini tutup,kuruyan dudaklarına bir yudum su verip,”seni seviyorum”deyin….

    Emin olun siz verdikce sevginiz çoğalacaktır…Sevgi dolu insanlar da çoğalacaktır.En güzel hediye pahalı hediye değildir;hiç karşılık beklemeden verilen sevgidir bence…

    Kizimin arkadaşına söylerken duyduğum bir söz beni dünyanin en mutlu insanı yapmıştı.”Annemin yüreğindeki sevgi tüm dünyaya yeter”…Bundan daha guzel hediye olabilir mi insana…Hayatımda hiç unutamadığım en güzel “Sevgililer Günü” hediyesiydi…

    Daha mutlu ve yaşanasi bir dünya için sevelim,sevilelim,sevdiklerimizin kıymetini bilelim…

    Sevgi Gününüz kutlu olsun,yüreğiniz sevgiyle dolsun…

  • FEYM GURUBU  MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 13 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 13 Şubat 2017 )

    1.. Ermeni Radyosu web sitesinde ve Tert.am’ de yer alan haberin başlığı : “ Seçim 2017 : Yeni Politik blok anlaşması imzalandı.” Haberin Özeti : “ Eski bakanlardan DİB Raffi Hovhannisyan ve Savunma Bakanı Seyran Ohanyan önümüzdeki seçim için gayretlerini birleştirme konusunda politik bir anlaşma yaptılar… Blok, ayrıca daha küçük partileri de kapsıyor. Birleşmenin hedefi, gelecek seçimlerden sonra güçlü bir hükümet kurarak müşterek programları uygulamak….” (Not: 25 Yıl önce bağımsızlığına kavuşan Ermenistan yöneticileri, parlamenter sistem ve koalisyon konusunda bizim pek çok politikacının önüne geçmiş durumda, o.t.)
    2. Tert.am’ de yer alan habere göre, İstanbul’ lu Ermeni asıllı müzik sanatkarının ud’ u 10.000 dolara satışa çıkarıldı. 1875 Yılında Istanbul’ da doğan ve 1933 yılında hayatını kaybeden Keheaian’ a ait ud için yayımlanmış olan satış ilanında Ermenice ve Osmanlı Türkçesi ile bir sertifika da yer alıyor.
    3. Ermeni Radyosu web sitesinde ve Tert.am’ de yer alan habere göre, Alman Mahkemesi, Ermeni <sözde> soykırımının tanınması karşıtı kampanyalar düzenleyen ve iki Türk işadamı ile iki avukatın Köln’ de kurduğu Alman Demokratları Birliği partisini kapattı.
    4. Ermeni Radyosu web sitesinde yer alan habere göre, Uluslar arası Af Örgütü Azerbaycan yetkililerinden işkenceye ve kötü muameleye tabi tutulması tehlikesi bulunan blogcu Lapshin’ i serbest bırakmasını istedi.
    5. Armenpress’ te yer alan haberde, Ermenistan kişisel kullanım amaçlı ürünlerin ithalini kolaylaştırıyor. Devlet Gelirler Komitesi, 13 Şubat’ tan itibaren uygulanmak üzere gümrük vergisi sistemini başlattı. Yeni sistemin amacı otomasyon ve gümrük usullerinin kolaylaştırılması….
    7. Fresnobee.com, 2 nci Dünya Savaşında enterne edilen Amerikalı Japonlar, 75 yıl sonra tarihin tekrarlanmamasını ümit ediyorlar. Haberin Özeti : “ Saburo Masada Fresno Toplama Merkezi’ ne ailesi ile birlikte götürüldüğünde 12 yaşında idi…ABD Hükümeti on binlerce kişiyi enterne etti. Bunların suçu Japonya’ dan gelen göçmenler olmaları ve ABD’ nin Japonya ile savaş halinde olması idi….Bugün ABD dünya çapında terörle savaşıyor. Amerikan halkının bir kısmı yeni bir düşman düşünüyor- Müslümanlar… Trump yönetiminin ilk uygulama emirlerinden birisi halkının çoğu Müslüman olan yedi ülke vatandaşlarının ABD’ ye girişlerini yasaklamak oldu. Bu emir şimdi yargıda… “
    8. Armenpress’ te yer alan haberde, Ermenistan Cumhurbaşkanı’ nın Suriye’ de ihtiyaç sahiplerine 40 ton yardım malzemesi gönderileceğini söylediği bildiriliyor…
    9. Massispost.com’ da yer alan habere göre , Paris Belediye Başkanı, Garo Paylan’ı Şehir Madalyası ile ödüllendirecek. Habere göre; Ermeni Kuruluşları Koordinasyon Komitesi’ nin yıllık akşam yemeğinde Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, dünya çapında tehdit altındaki Ermeni dostlarına olan desteğini tekrarladı. Ayrıca, Belediye Başkanı, Garo Paylan’ a Paris Şehir Madalyası vermeyi düşündüğünü belirtti.. ( Not : Daha once belirttiğimiz gibi, dünya çapında bir Ermeni kahraman yaratılmaya çalışılıyor, o.t.)
  • HARİS’DE, SİYASETİ DE ÇÖKER

    HARİS’DE, SİYASETİ DE ÇÖKER

    20 Şubat’ta Cenevre’de düzenlenecek Suriye toplantısı hazırlıkları sürüyor.
    Görüşmelerin bir ulusal birlik hükümeti içerisine muhalefetin çeşitli kesimlerinin dahil edilmesi halinde başarıya ulaşabileceği öngörülüyor.
    O yüzden görüşmelerde, Kürtler de dahil olmak üzere çözümden yana tüm siyasi güçlerin temsil edilmesi talep ediliyor.
    Krizin çözümünde Rusya, Türkiye, İran ve Ürdün’ün çabasıyla oluşturulan mevcut durumun, eskisinden daha uygun olduğuna ilişkin açıklamalar umud veriyor…
     
    Suriye Arap Cumhuriyetini ortadan kaldırmak ya da ona yeni bir uzlaşma dayatmak isteyen Batı’nın sağlayacağı yarar çoktan ortadan kalkmıştır.
    Çünkü Suudi Vahabizmi ile Batı’nın doğaya aykırı ittifakı çıkmaza varmış,
    Vahabiliğin yayılmasıyla İslamcı Cihad’ın Batı’da yaratacağı sorunlar yaşanarak anlaşılmıştır.
    Suriye hükümetinin yerine hangi hükümet gelirse gelsin, Washington kadar Moskova için de bugünden daha kötü bir durum olacaktır.
    Şimdi uluslararası İslamcı Cihad terörünü lağvetmek ama önce bunu besleyen siyasi ideolojiyi de ortadan kaldırmanın zamanıdır… 
     
    *
    Üstelik Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu, artık ülkenin Kuzeydoğusu hariç her yerde kaybettiği toprakları geri alıyor.
    Ve eğer muhalefet rejimi devirmekten vazgeçmeyi kabul ederse muhtemelen ulusal planda da bunu başarabileceği bir konumda bulunuyor…
    Nitekim Suriye Ordusu’nun, Rusya-İran-Hizbullah ve Türkiye desteğiyle Halep’i terörist unsurlardan arındırması,
    Türkiye ve El Nusra ittifakının yenilgiyi kabul edip şehri terk etmesi bir dönüm noktası olmuştur.
    Ardından Rusya, Astana süreciyle Suriye savaşında inisiyatifi ele geçirmiş,
    Suriye’de örgütlerin savaşı sona ererken devletlerin çatışma ve savaşı başlamıştır…
     
    *
    Geçen sürede Suriye’deki savaşı kışkırtma tavrını uzun süre gizli tutmayı başaramaması,
    BM’nin Suriye konusunda bütün güvenilirliğini yitirmesine yol açmıştır
    O yüzden bu Cenevre Toplantısı da diğerleri gibi BM nezaretinde görünmesine rağmen daha çok bir ABD-Rusya mutabakatı olarak tertipleniyor…
     
    *
    Görüşmelerin öncesinde Türkiye iktidarının Vahabizm ile doğrudan ilişkisi dışındaki pozisyonunu ve Kürtlerin durumunu şöyle bir gözden geçirmek gerekiyor…
    Ne yazık ki, iktidar “Yurtta Barış, Cihanda Barış” ilkesinden savrulmuştur
    Bir süredir istikrarı ve birliği için tehdit olarak gördüğü Suriye Kürt Demokratik Birliği Partisi’nin (PYD) durdurulması yönünde çağrılarda bulunuyor.
    Batı Koalisyonu ise Suriye’de IŞİD ile mücadelesinde PYD’i vekil konumuna getirdiği için bu çağrılara aldırmıyor…
     
    *
    Hükümet, Vahabi İslamcılık saplantısı bir yana, Suriye’de bunca zamandır sürdürdüğü politikaların neticesinde istikrarın bozulacağı düşüncesiyle,
    Doğrudan “Fırat Kalkanı” operasyonuyla İŞİD’e ve ardından el-Nusra Cephesine savaş açmıştır.
    Ama ABD’nin Suriye’de Kürtleri desteklemesine ve silahlandırmasına yine de engel olamamıştır.
     
    *
    ABD’den önce Rusya ve İran da Kürtlerin Suriye-Türk sınır alanında genişlemesi pahasına, Suriye’de bulundukları alanları teröristlerden temizlemeye yetkilendirmiş,
    Bir süre sonra Suriye rejimine rakip görmedikleri Kürtlerin Batılılar tarafından desteklenmesi ve silahlandırılmasına da rıza göstermişlerdir…
    Ankara, sınırları dibinde bir Kürt bölgesi kurulmakta olmasını doğrudan güvenliği ve istikrarına tehdit olarak algılayınca;
    Bizzat Suriye’nin  kendi güvenliği için izlediği yola başvurmuş, Rusya- İran ile koalisyon oluşturmuş,Suriye muhalefetine verdiği desteği de azaltmıştır…
     
    *
    İran  başlıca bölgesel güce dönüşmek için yalnızca bölgesel çatışma içinde değil Suriye rejimini de koruyarak Türkiye’yi zayıflatma hedefindedir.
    Türkiye’ye ve  NATO müttefiklerine yöneltebilecekleri olası tehditlere rağmen Kürtlerin arkasında duruyor.
    O halde bu konuda İran zımnen ABD’yi destekliyor!
     
    *
    İran, ABD Başkanı D.Trump  yönetiminin stratejik olarak önünü açmayı öngörerek kendi stratejisini değiştirme taahhüdünde bulunuyor.
    Fakat yeni önlemlerin alınması için henüz erken olması, IŞİD ve el-Nusra Cephesi’nin tehditlerinin sürmesi nedeniyle Kürtler hâlâ Rusya ve ABD’nin desteğini alıyor…
    Artık İran; Türkiye’yi Irak, Suriye ve Lübnan’da uzak tutuyor, böylece bölgede daha rahat nufuz sağlıyor.
    Halbuki Ankara, kendisini gösterebilmek için bölgedeki nüfuzunu daha da artırmaya çalışmak zorundadır.
     
    *
    Kuşkusuz Türkiye iktidarı, barışçıl ayaklanmanın silahlı bir kalkışmaya dönüşmesinden bu yana Suriye kriziyle mücadelede bir dizi hatalar yapmıştır.
    Şimdi bu hataları aynı anda çözmeye çalışıyor.
    Kendi topraklarında, Suriye ve Irak’ta bulunan İŞİD gibi terör örgütleri üzerinde operasyonlar yürütüyor.
    Batı’dan PYD’yi desteklemeyi durdurmasını ve Suriye’de Rusya ve İran ile pragmatik çözümlere ulaşılmasını iknaya çalışıyor.
     
    *
    Ama Rusya; Astana görüşmelerinde kendisi için hayati hedeflere ulaşmayı esas almış, bu konuda önemli mesafeler katetmiştir.
    1-Türkiye’deki iktidarın, Suriye’de terörün sponsor ve savunucusu olduğu konumu ispatlanmıştır.
    2-Rusya, Türkiye’nin desteklediği grupları bizzat Türkiye eliyle hizaya getirirken, onları birlikte Suriye rejimi ile bir masaya oturtmuş, bu suretle başta Türkiye olmak üzere bağlı terörist çetelere Esad ve rejiminin meşruiyetini kabul ettirmiştir.
    3- Suriye’de Sünni El Nusra ve Ahrar-u Şam gibi terör grupları arasında ciddi çatışma ve çelişki yaratmış,
    4- Türkiye’nin siyaseti ve müzakere gücünü zayıflatarak, Türk hükümetini her an patlayacak ve hatalarının ceremesini yüklenecek bir psikolojiye oturtmuştur.
     
    *
    Rusya’nın, Suriye’de Esad-İran ve Hizbullah eksenli geliştirdiği siyasi askeri pozisyon, Kürtler açısından da hayatiyet arzediyor.
    Rusya, Kürtleri kendi politik çıkarları ve hedefleri açısından bu bloka dahil etmek istiyor.
    Çünkü Kürtleri yanına almadan Suriye’de ve Doğu Akdeniz kıyısında elde ettiği stratejik çıkarlarını koruyamayacağını düşünüyor.
    Ancak Kürtlere Suriye zemininde kültürel ve folklorik hakların ötesinde başka bir statü öngörmüyor.
    Doğrusu Rusya sahada çıkarları ve müttefikleri arasında bir sıkışma yaşıyor.
     
    *
    Nitekim Cenevre görüşmelerinin arifesinde, Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov;
    Ortadoğu’daki durumu istikrara kavuşturmak açısından Kürt sorununun kilit öneme sahip olduğunu belirterek,
    Rusya’nın Suriye’deki hükümetle Kürtler arasındaki görüşmelere aracılık ettiğini söylüyor.
     
    *
    Türkiye hükümeti izlediği siyaseti değiştirmiş olsa da hedeflerini  değiştirmemiştir.
    Örgütlere destek vererek ulaşamadığı hedeflerine, devletlere büyük ödünler vererek sağlamaya yönelmiştir.
    Bu politikaların sahada çok büyük çatışmaları ve yıkımları beraberinde getireceğinden şüphe yoktur.
     
    *
    En iyi zırh, hedeften uzak durmaktır…
    Ama, Ooo! Hayır, Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, Hayır!
    Bakınız, Bahreyn’de Uluslararası Barış Enstitüsü Konferansı’nda konuşuyor.
    “Tüm İslam aleminin geleceği için birlikte hareket etme zamanı gelmiştir.
    Terörle mücadele konusunda üzerimize düşeni yapıyoruz.
    Fırat Kalkanı Harekatı’yla İŞİD ve YPG’nin bir bölümünü sınırlarımızdan uzaklaştırdık.
    El-Bab’ı da İŞİD’ ten temizledikten sonra, sırada Münbiç ve Rakka var.
    Hedef, terörden arındırılmış güvenli bölgedir”diyor…
     
    14.2.2017
  • Baskı, Korku, Zulüm, Ancak “HAYIR”ları çoğaltır…

    Baskı, Korku, Zulüm, Ancak “HAYIR”ları çoğaltır…

    Henüz işin başındayız…

    Referandum seçim çalışmaları henüz başlamadı…

    Ama baskı, tehdit, şantaj çarkı dönmeye başladı…

    “HAYIR” diyen onurlu çalışanlarımız işten atılıyor, sendika başkanlarımız silahlı saldırıya uğruyor…

    Yazılarımız, makalelerimiz savcılıklara şikâyet ediliyor…

    Çünkü yapılan anketlerde “HAYIR”lar yüzde 56, “Evet”ler yüzde 37 çıkıyor…

    Bunu bizzat Meral Akşener açıkladı…

    Partisinden ihraç edilen Başkan Adayı, ‘Milli iradenin önemi’ konferansına katılmak üzere Çanakkale’ye giderken Tekirdağ’da mola verdi. Bir restoranda Akşener, kalabalık bir partili topluluğuna Anayasa referandumuyla ilgili değerlendirmelerde bulunurken, bu rakamları açıkladı.

    Daha sonra da Çanakkale’ye hareket etti.

    Ne var ki toplantının yapılacağı otelin sahibi, toplantı salonunun kullanımına izin vermeyeceğini yetkililere bildirdi. Arkasından da salonun elektrikleri kesildi.

    Meral Akşener’i dinlemeye gelenler cep telefonlarının ışıklarıyla salonu aydınlatmaya çalıştılar. Toplantı iptal edilmedi ve konuşma yapıldı…

    Belli ki otel sahibi baskı altındaydı ya da birilerinden korkuyor, çekiniyordu…

    Aynı engelleme Kocaeli’de CHP’nin de başına geldi. Çayırova ve Darıca belediyeleri, CHP’nin referandumla ilgili toplantılar düzenleyeceği belediyeye ait salonları kapattı. Elektrik olmadığını belirterek, salon tahsisini iptal edildi…

    Toplantılar başka mekânlarda yapıldı…

    Anketlerde “HAYIR”ların önde gitmesi, anlaşılan, AKP’lileri hayli telaşlandırmışa, korkutmuşa benziyor… Sadece AKP’lileri mi? Medya patronları da tedirgin…

    Yine vergi denetimlerinden, başlarına gelecek çeşitli felaketlerden, baskılardan korkuyorlar ve halka, vatana karşı sorumluluklarını yerine getirmiyorlar…

    Bu nedenle, Doğan Medya grubu, 16 Nisan’da yapılacak olan referandumda ‘Hayır’ diyeceğini sosyal medya hesabı üzerinden açıklayan haber spikeri İrfan Değirmenci’nin işine son verdi.

    Ne demişti Değirmenci?

     “Bilim insanını, sanatçıyı, yazarı, çizeri, öğrenciyi, işçiyi, çiftçiyi, madenciyi, gazeteciyi, itaat etmeyen herkesi düşman bilene #Hayır!”

    Ben de söylüyorum: “HAYIR.” “HAYIR.”

    Hem de binlerce kez hayır…

    Kanal D, Gerekçe olarak da TV spikerinin “Tarafsızlık ilkesini ihlal ettiği”ni ileri sürdü… Aynı olay, bir TV programında “Başkanlık eleştirisi yapan ve seçimlerde ‘HAYIR’ oyu kullanacağını” söyleyen Posta Yazarı Hakan Çelenk’in de başına geldi ve işten kovuldu…

    O da aynı medya gurubunun köşe yazarıydı…

    Yani işin özeti, Doğan grubunda “HAYIR” kıyımı başlatılmış oldu…

    Ne var ki bu kıyım tek taraflı işlemekte…

    Doğan Medya grubunda adaletin kılıcı tek taraflı kesmekte…

    Çünkü referandumda  “Evet” oyu kullanacağını açıklayan Fatih Çekirge’ye henüz bir ceza verilmedi… Oysa o da, 30 Ocak tarihli Hürriyet’teki “Madem sordunuz, ben de oyumu açıklıyorum, çünkü…” başlıklı yazısında, referandumda “Evet” kullanacağını ilan etmişti…

    “Evet” diyene bir yaptırım yok…

    Öyle anlaşılıyor ki “Çaresizlik bataklığı”nda kıvranan AKP, seçim yaklaştıkça bu Hitler yöntemlerini yoğunlaştıracak…

    Bu durumda Atatürkçülere bir görev düşüyor: Parti, grup, dernek, sendika falan filan demeden birleşip, bütünleşmek…

    Haksızlığa, hukuksuzluğa direnmek, direnmek…

    Ve sadece toplantılarda boş laflarla, bilinen şeylerle vakit öldürmek yerine ÇÖZÜM üretmek… Bu yobaz, gerici güruhun saldırılarını nasıl boşa düşürebiliriz, nasıl etkisiz hale getirebiliriz, “Korku İmparatorluğu’nun zulmünden halkımızı nasıl koruyabiliriz” diye önlemler almak…

    Bunun bir tek yolu ve yöntemi var: Halkın arasına karışmak, bu anayasa değişikliği ve Başkanlık sistemi ile milletimizi ne gibi felaketlerin beklediğini basit, yalın bir dille onlara anlatmak…

    Yani düşünceyi eyleme dönüştürmek…

    Bu referandum ortamında, bu rejim değişikliğine gidilen yolda, her vatanseveri bir görev daha bekliyor: Bu görev, Ata’mızın bize söylediği “Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmek üzere,  içinde bulunacağımız vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeden vazifeye” atılmaktır…

    “Bu imkân ve şerait çok namüsait mahiyette de olsa, birinci vazifemiz Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmak” olacaktır…

    Bunun için yurtsever, aydın her Türk vatandaşı kendisine bir hedef seçmelidir.

    Bu hedef, gerçekleri ve olacakları anlatıp, en az iki vatandaşımızı “HAYIR” oyu kullanmaya ikna etmektir…

  • Terörden arındırılmış,güvenli bölge için…

    Terörden arındırılmış,güvenli bölge için…

    “Fırat Kalkanı Operasyonu” ile Suriye’de El Bab’daki IŞİD’a büyük darbe indirildi. TSK’nın bu başarısını takdirle karşılıyoruz. Sınır güvenliğimiz ve terör tehdidine karşı başlatılan bu harekâtın kapsamının daha da genişleyebileceği ifade ediliyor. Hedef, terörden arındırılmış tam güvenli bölgenin oluşmasıdır.
    Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan, konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada masaya bir plan koyduklarını, müttefikimiz Amerika ile de oturup konuşarak, bu planın uygulanmasına çalışacaklarını söyledi. Erdoğan “Suriye’nin kuzeyindeki 4-5 bin kilometrekarelik alanda yerli halkın yaşayacağı, milli ordu kuracağı güvenli bir bölgenin oluşturulmasına çalışıyoruz” dedi.
    Cumhurbaşkanı’nın “El Bab’dan sonra da durmak yok. Bundan sonra da Münbiç ve Rakka var. Nihai hedef El Bab değil, bölgenin tamamen DEİŞ’ten temizlenmesidir” sözleri de dikkat çekti.
    Biz, bu noktaya kadar itiraz etmiyoruz ve yapılanları da doğru buluyoruz. Geçmişte yazdığımız yazılarda da bunları yazdık.
    Ancak, Suriye’de bizim için asıl tehlike PYD ve onun silahlı gücü YPG’dir.
    Sorun, sadece IŞİD’ın temizlenmesi ise söyleyecek fazla bir şey bulamıyoruz.
    PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG yapılanması ne olacak? Bu yapılanma ayakta kaldığı süre içinde PKK terörü de sona ermez. Amerika’nın, Batı’nın ve Rusya’nın desteklediği bu terör örgütü giderek güç kazanıyor ve Suriye’de yer ediniyor.
    Bugüne kadar PYD konusunda bütün ısrarlarımıza ve beklentilerimize rağmen Amerika halen bu terör örgütüne silah yardımı yapıyor. TSK’nın envanterinde olmayan silahlar bile YPG güçlerince kullanılıyor. Bu silahlar aynı zamanda PKK’lıların da eline geçiyor.
    Müttefikimiz Amerika, tüm tepkilerimize rağmen PYD’lilere şimdi de zırhlı araçlar vermeye başladı. PYD’nin elindeki tanklar ve ağır silahlar da daha önce Amerika tarafından bu örgüte verilmişti.

    Şimdi Rusya da hem PKK, hem Suriye uzantısı YPG için “Bizim terör listemizde değiller” diyor.
    Suriye’de terörden arındırılmış güvenli bölgenin oluşması için PYD’nin de kontrol altına alınması gerekiyor. Bu nasıl olacak? Olmadığı takdirde güvenli bölgenin oluşması mümkün mü?
    Son gelen haberler, hiç de iç açıcı değil. El Bab’ta büyük başarı kazanan Mehmetçiğin daha da ilerlemesinin önünü kesebilmek için PYD güçlerinin Membiç’in etrafında kilometrelerce hendek kazmaya başladığı söyleniyor.
    PYD/PKK terörist güçlerin arasında yabancı savaşçıların da bulunduğuna dair bilgiler geliyor.
    Sıkıntı şurada:
    PYD/YPG güçlerine Amerika, Batı ve Rusya destek verdiği sürece bu örgütle yapacağımız mücadelede destekçilerini karşımıza almış olmayacak mıyız?
    Bu adımı nasıl atacağız?
    “Fırat Kalkanı” ile başlayan operasyonlarda Amerika daha önce yaptığı uyarıda “20 kilometreden ileri gitmeyin ve PYD’ye dokunmayın” demişti.
    Bizim için en büyük engel ve tehlike şu anda PYD olarak görünüyor.
    Daha önceden de yazdığımız ve Ortadoğu uzmanlarınca da dile getirildiği gibi, “PYD yok edilmeden PKK terörü bitmez” görüşü bu noktada karşımıza çıkıyor.
    Dikkat edilecek olursa terör örgütü PKK’nın siyasi uzantıları HDP’li milletvekillerinin çoğu “Biz sırtımızı PYD’ ye dayadık” diyerek bugün gelinen noktaya işaret ederek meydan okumaya kalkmadılar mı?
    CIA Başkanı Pompeo’nun Ankara ziyaretinde de PKK/PYD konusunda Türkiye kaygılarını dile getiren bilgi ve belgeleri verilen brifingde bir kez daha dile getirmişti. Önemli olan Amerika’nın IŞİD’a olduğu kadar PYD konusuna da yaklaşımının ne olacağıdır.
    Rakka Harekâtı olur mu?
    Bunun çok büyük bir risk taşıdığı ortada. ABD, Rusya ve Esad rejimi ile ittifak kurmadan böyle bir harekâtın çok pahalıya mal olabileceği ve büyük kayıplar verebileceğimize de dikkat çekiliyor. Kaldı ki, böyle bir harekâttan da sonuç alamayacağımız ifade ediliyor.

  • Bana Terörist, FETÖ cü Kandil’ci diyenin…

    Bana Terörist, FETÖ cü Kandil’ci diyenin…

    Bu kadar da olmaz ya…

    Efendim, bölücü terör örgütü hayır diyormuş.

    Şu anda Kandil’de olanlarla hareket edenler, onların uzantılarıyla (!) hareket edenler hayır diyormuş.

    16 Nisan 15 Temmuz’un bir cevabı olacakmış.

     Hayır diyenlerin konumu, 15 Temmuz’un yanında yer almak” olacakmış.

    Sayın dünya liderimiz böyle diyor.

    Sonra da şöyle konuşuyor,

    “Benim milletim o Kandil’dekilerle birlikte 248 şehidimi, 2 bin 193 gazimi; öldürenler yaralayanlar var, onlarla birlikte hareket etmeyecektir. 16 Nisan’da evet diyerek gereken cevabı verecektir.

    Önce sayın dünya liderine sorayım.

    248 şehit,2 bin 193 gazi nasıl senin olabilir?

    Böyle demekle ne demek istiyorsun açıklamanı isterim.

    Yani onlar senin ana kuzuların, Güneydoğu ve Fırat Kalkanında şehit olanlar birer kelle mi?

    Çünkü seneler önce öyle demiştin.

    Ahmet Hakan 2007 de Erdoğan neden “Sayın Öcalan” dedi? Başlıklı yazısında o sözleri mazur göstermek için elinden geleni yapmış onu anlarım ama ben seni anlayamadım…

    Ve çok ağrıma gittiğinden unutamadım, kusura bakma…

    Yıllar geçti cumhurun başı oldun, nereden nereye değil mi?

    Bu vakte kadar sabırla yürüdün yolunda, ideolojinde gerçek bir lidersin takdir ediyorum.

    Keşke çağın gerisine değil de ilerisine taşıyabilseydin bu güzelim ülkeyi.

    İşte o zaman belki gerçek bir dünya lideri olabilirdin.

    Medeniyetle, ilimle nedir bu kavgan?

    Neden ayırım yapıyorsun?

    Neden 80 milyonun cumhurbaşkanı olmuyorsun?

    Ülkeyi yangın yerine çevirdin.

    Analar ağlıyor, karalar bağlıyor.

    İçimizi, dışımızı düşman sarmış.

    Dünyada itibarımız kalmamış.

    Ve 7 düvel yine aç kurtlar gibi ülkeyi paramparça yapmak için pusuda bekliyor.

    Senin de dört bir yanını yağcılar, rantçılar almış,

    Hiç birisi gerçekleri görmüyor veya sana söylemiyor.

    Ha,  11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül nasılsa üstü kapalı uyarı yapmış.

    Twitter adresinden yazısında şöyle diyor.“Seçim kampanyaları sırasında retorik temelde bir popülizm normal karşılanabilir ve tolere edilebilir. Ancak, Makamı üstlenmenin bedeli sorumlu bir şekilde ve ferasetle hareket etmektir. Aksi takdirde, bir yandan ülkenin itibar kaybına yol açarken diğer yandan insanları acıya ve yıkıma sürüklersiniz. ABD, son Başkanlık kararlarıyla sadece kendi mirasını görmezden gelmekle kalmıyor; aynı zamanda demokrasi, insan hakları ve serbest ticaret gibi kendi öz değerlerini de yok sayıyor”.

    Demek ki bir bildiği var ve ileriyi görüyor.

    Ne de olsa İngiltere’de Exeter Üniversitesinde okudu.

    Neyse sözü fazla uzatmak istemiyorum.

    Diyorsun ki;

    Şu anda ben halkımızın cumhurbaşkanlığı sistemini tam olarak anlama dönemine geldiğine ihtimal vermiyorum. Bunu tam olarak anlatmamız lazım. Ben bu konuda halkımızın hassasiyetine inanıyorum.

    Doğrudur.

    Halkın bir bölümü anlamadı.

    Kapalı kapılar ardında hazırlanan, Mecliste olanları takip edemeyen, yandaş basının yazmadığı, televizyonların anlatmadığı sır gibi saklanan, bazen çok iyi bir şeymiş gibi anlatılan Anayasa değişikliğini nerden bilsinler?

    Okuma düzeyi zayıf olan Anayasa nedir bilebilir mi?

    Buna rağmen her gün gelen şehit haberleri, yoksulluk, işsizlik ve yasaklar canlarına yetmiş ki büyük çoğunluğu seni sevmelerine rağmen düşünür olmuş.

    Yani EVET çantada keklik değil.

    Ben HAYIR diyeceğim.

    Babadan olma, anadan doğma Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı bir kadınım.

    Ve bana terörist, FETÖ cü Kandil’ci diyenin de alnını karışlarım.

    Ülkemi seviyorum.

    Ne ülkemi satarım ne de ülkümü.

    Şimdi düşmana karşı el ele verme, birlik olma günüdür.

    Gerekirse elbette bir karış toprağımız için ölünür.

    Ve gerekirse yanlışlardan da dönülür.

    Bu büyük bir erdemdir…

    Tünay Süer

    13 Şubat 2017

  • HAYIR,HAYIR,HAYIR!…

    HAYIR,HAYIR,HAYIR!…

    Neden Hayır diyorum,

    Ben Osmanlı topraklarından doğmuş Cumhuriyet Kadınıyım..
    Bir adım var benim,Dünyada ilk seçme ve seçilme hakkını atam verdi bana Türkiye Laik Cumhuriyeti kurulduktan sonra..
    Medeni fikirlerin içinden doğan medeniyeti yaşarken,modern yaşamayı öğrenen ben,şimdi kalkıp bir tek kişinin tüm toplumu her şeyi ben bilirim,benim dediğim olur gafletine katılamam.
    Aklım ve beynim buna karşı dururken hislerimin aklımın aksi doğrultusunda olmasını,zaten ne akıl ne mantık kabul eder.
    Hayır diyorum çünkü her bireysel özgürlük her toplumsal özgürlüğün bireyselliğidir.
    Hayır diyorum zira alışagelmiş kısmı özgürlükler olsa bile ve bu bile bana yetmiyorsa daha daha ileri gitmek muasır çağdaşlığa erişmek varken,bu medeniyetleri elimin tersiyle itemem.
    Hayır diyorum,
    en büyük aşkım vatanımsa eğer bu benim ülkümse,egemenlik milletiminse eğer,benim ne işim olur evet mağlubiyetiyle..
    Tek egemenlikse evet ben hayır diyorum,sevmediğin bir kişiye seni sevmiyorum hayır diyebileceğin kadar eminsen..
    Hayır diyorum ne bana ne de aileme hükmedemezsin;
    Hayır diyorum,
    Benden hiçbir üstünlüğün yok,ne benim adıma ne de başkalarının adına sen karar veremezsin..
    Yürütemezsin,Yasatamazsın,Yargılayamazsın..
    Demokrasi içinde bunların adları var sen hepsi olamazsın..
    Bir koltukta üç karpuz olunmaz,olmaz..
    Hayır diyorum senden karpuz bile olmaz..
    Hayır,Hayır,Hayır..
    Refhan İrtem
  • Tarihi yalan çoktü, Milosoviç aklandı / Kozinoğlu ile Miloşeviç’in ölüm nedeni aynı!

    Tarihi yalan çoktü, Milosoviç aklandı / Kozinoğlu ile Miloşeviç’in ölüm nedeni aynı!

    Ali Gharajehlou [[email protected]]
    Tarihi yalan çöktü Miloseviç aklandı!

    Yugoslavya’nın son başkanı olan Slobadan Miloseviç’in tutuklu bulunduğu hücrede ölümünden 10 yıl sonra kararını açıklayan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Miloseviç’in savaş suçlusu olduğuna dair yeterli kanıt olmadığına hükmetti.

    Yugoslavya’nın son başkanı olan Slobadan Miloseviç’in tutuklu bulunduğu hücrede ölümünden 10 yıl sonra kararını açıklayan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Miloseviç’in savaş suçlusu olduğuna dair yeterli kanıt olmadığına hükmetti.
    Mahkeme mart ayında da Miloseviç’in 1992-95 Bosna Savaşı sırasında Müslümanların ve Hırvatların etnik temizliğine ilişkin ortak plana iştirak ettiğine dair yeterli kanıt olmadığına da vurgulamış aksine bunun tersi doğru olabileceğini belirtmişti.

    PERİNÇEK’E MEKTUP YAZMIŞTI
    2001 yılında tutuklanan ve tutuklandığı süre boyunca hakkındaki iddiaların doğru olmadığını defalarca tekrarlayan Miloseviç 2002 yılında Aydınlık dergisi ve Doğu Perinçek’e gönderdiği mesajda şu ifadelere yer vermişti:
    “Sizler, dost kurumlar ve dost insanlar, yapmış olduğumuz onur mücadelesinin adının sosyalizm olduğunu en iyi bilenler, Yugoslavya gerçeğini savunmaya devam ediniz. Çünkü Yugoslavya’nın Batı tarafından parçalanması sadece bir başlangıç. Kirli elleri dünyanın bütün devrim ülkelerini yıkmak için sürekli çalışıyor. Sayın Perinçek, siz ve ben aynı davayı savunuyoruz, yani ülkelerimizi. Zaten sosyalizm de bu demek değil midir? Sosyalistler önce ülkelerini savunmak zorunda değil midir? Durmayın Sayın Perinçek, siz öyle bir ülkede bulunuyorsunuz ki, dünya o ülke sayesinde kurtulur veya yıkılır”

    BİR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ ÇALIŞMASI: SLOBODAN MİLOSEVİÇ

    Bunca dert arasında Miloseviç de nereden çıktı diye soracaklar çıkabilir. Yugoslavya ve Miloseviç özelinde yaşananların yaşamın geneli için söz konusu olduğunun altını çizmek isterim.
    Slobodan Miloseviç adı söz konusu olunca onu anımsamayanların sayısı hiç de az değildir. Anımsayanlar ise Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde özellikle Bosna’da yaşananlardan sorumlu olduğu algısına sahiptir. Bu son derece doğaldır. Gerçeğin değil de algılatılmak istenenin algılatıldığı dünyada buna benzer şeyler çokça yaşanmıştır. Bu da onlardan birisidir. Propaganda makinesi geçmişte olduğu gibi bir kez daha son derece başarılı bir iş çıkartmıştır.

    Tek kutuplu dünyanın ilk işi yutamayacağı kadar büyük yapıları sindirilebilecek lokmalara bölmek olmuştu. Kanla, canla ve Nazilere karşı saygın bir direnişle kurulmuş Yugoslavya’ya bu dünyada artık yer yoktu. Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar öne çıkartılarak Sırp-Boşnak, Boşnak-Hırvat, Hırvat-Sırp, Arnavut-Sırp, Makedon-Arnavut düşmanlıkları yaratıldı.
    Hitler faşizmine karşı savaş vermiş, yeni bir millet yaratmış Yugoslavların bu şekilde biri birine girmesi eşyanın doğasına aykırıydı. Sosyalizmin değil ama sosyalist bloğun yerle bir edildiği koşullarda ortaya çıkan psikolojik ortamda olmaz denilen oldu! Hitler’e geçit vermeyen bir halk ayrıştı, renkli devrim düzenbazlarına teslim oldu ve biri birine düşebildi.
    Bu kanlı süreçte kendisine kötü rol biçilenlerden oldu Slobodan Miloseviç. Senaryonun yazarları ve uygulayıcıları paramparça olmuş Yugoslavya manzarası karşısında ellerini ovuştururlarken, dünya kamuoyu önüne “sorumlu” sıfatıyla çıkartıldı. 2001 yılında tutuklandı, LaHey’de yargılanırken 2006 yılında son derece kuşkulu bir biçimde hücresinde ölü bulundu. “Eli kanlı bir günahkârın!” sıradan ölümü karşısında kimsenin kılını kıpırdatması gerekmezdi.

    Yugoslavya’yı yok yere bölmeye girişip, ateşe atanların görmezden gelindiği ortamda Miloseviç boy hedefi yapıldı.
    Geçtiğimiz günlerde artık adı unutulmaya yüz tutan Miloseviç’le ilgili kimi haberler yer aldı kimi gazetelerde ve internet basınında. Kim ne kadar okudu? Hangi bilgiyle irdeledi? Bu soruların yanıtını vermek güç!
    Bir kez daha anlaşıldı ki; yargılamadan hüküm giydir ve hatta belki de Miloseviç örneğinde olduğu gibi giydirdiğin hüküm üzerinden infaz et kuralı bir kez daha sorunsuzca (başarıyla) işletildi.

    Miloseviç’in tutuklanışının üzerinden 15 yıl, kuşkulu biçimde ölümünün üzerinden 10 yıl geçti. Dünya onu Yugoslavya’nın parçalanışı sürecinin eli kanlı katili olarak tanıdı. Bu nedenle de ölümünün araştırılması bile gerekmedi. Olan güzelim ülkeye, suçsuz insanlara oldu. Yıkılan bir ülkeyi, yitip giden canları geri getirmeyecek hiçbir şey!

    Emperyalist kurguyla kana bulanan, parçalanan Yugoslavya’da olanların suçu birilerinin üzerine yıkılarak “günah keçisi” yöntemi başarıyla kullanılmış oldu. Böylelikle II. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı şanlı bir direniş göstererek doğan bir milletin ortadan kaldırılması ve o milletin kurduğu bir ülkenin talan edilmesi; Srebrenika’da Hollandalı askerler gözetiminde yapılan bir katliamın üzerinin örtülmesi sağlandı.
    Suçlu diye boy hedefi yapılan, suçsuzluğu geç de olsa anlaşılan birisi üzerinden Yugoslavyalaştırma süreci tamamlanmış oldu.
    İnsanlık belleksiz ve bilinçsiz oluşunun bedelini bu kez kendisinden esirgenen özürle ödeyecek!

    Son sözü Miloseviç adına düzenlenmiş olan internet sitesindeki tümcelere bırakalım!

    “Miloseviç’i savunmak, Sırbistan’ı savunmaktır!”
    Felsefemiz : Slobodan Miloseviç her hangi bir insan değildi. Aynı zamanda Yugoslavya’da dökülen kanların toplu işlenmiş bir suç olduğu savıyla Sırp halkının üzerine yıkılmasında aracı yapıldı. Sırp halkı Miloseviç’e yöneltilen suçlamaların altından kalkmadıkça kendisini savunamayacaktır.

    Kozinoğlu ile Miloşeviç’in ölüm nedeni aynı!

    Teoman Alili

    10 Ekim.2016

    Ergenekon kumpası sırasında tutuklanan Kaşif Kozinoğlu duruşmalara çıkamadan cezaevinde hayatını kaybetmişti. MİT’teki görevleri nedeniyle çok önemli açıklamalar yapması beklenirken hayatını kaybeden Kozinoğlu bildiklerinin bir kısmını Aydınlık’a gönderdiği mektuplarla kamuoyuna duyurmayı başarmıştı. Kozinoğlu’nun ölmeden önce Aydınlık’a mektuplar yazması dikkat çekmiş ve öldürülmüş olabileceği şüphelerini arttırmıştı. Eski MİT görevlisi, 2011 yılında hayatını kaybetmiş, dönemin Adli Tıp kurumu üç ay boyunca çalışma yaptıktan sonra ölüm nedenini “iskemik kalp hastalığı” olarak açıklamıştı.

    MİLOŞEVİÇ’TE HAPİSTE ÖLMÜŞTÜ

    Kozinoğlu gibi çok önemli bir duruşma öncesinde hapishanede ölen bir başka isim de Yugoslavya eski Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç’ti. 2006 yılında Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan ‘Savaş Suçları Mahkemesi’ tarafından yargılanan ve çapraz sorgusu öncesinde hücresinde ölü bulunan Miloşeviç’in de ölüm nedeni “iskemik kalp hastalığına bağlı ani kalp krizi” olarak açıklanmıştı. Miloşeviç’in ölümü büyük tartışmalara neden olmuş yapılan otopsi sonrasında eski Yugoslav liderin yanlış ilaç nedeniyle hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Açıklamadan sonra başta Rusya olmak üzere pek çok ülke ölümün araştırılmasını istemişti.

    ‘İSKEMİK KALP HASTALIĞI’

    Uzmanlara göre bu hastalık belirti göstermeden ani kalp krizine neden olabiliyor. Bazen yoğun egzersiz veya yemek sonrası görülebileceği gibi yanlış ilaç kullanımı da bu hastalığa neden olabiliyor. Gizli şeker ve hipertansiyon durumlarında yanlış ilaç kullanımı söz konusu hastalık nedeniyle ani ölümlere neden olabiliyor. Hipertansiyon hastası olduğu bilinen Miloşeviç’in ölümünden sonra yapılan otopsisinde yanlış ilaç kullanıldığı tespit edilmişti. Benzer ölüm nedeninin Kaşif Kozinoğlu’nda da ortaya çıkması ve Kozinoğlu ailesinin ölümü şüpheli bulması soru işaretlerini arttırıyor. Bilindiği gibi Kozinoğlu, Aydınlık’a yazdığı mektuplarda Fethullah Gülen okullarında çalışanların CIA’ya bilgi sızdırdıklarını açıklamış fakat duruşmaya çıkamadan hayatını kaybetmişti. Miloşeviç’in de çapraz sorguya girebilse başta Srebrenitca olmak üzere eski Yugoslavya’da yaşanan katliamlarda BM ve CIA’nın rolü üzerine açıklamalar yapması bekleniyordu.