Blog

  • BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?

    BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?

    Turkish forumun danisma kurulu uyesi sayin rafael sadiden bir aciklama

    Degerli ve seckin Uyemiz Sayin Demirtras bayar’a mesaj icin cok tesekkur ederim

    Kayaalp buyukataman


    From:
    Demirtas Bayar [mailto:Demirtas]
    Sent: Saturday, February 04, 2017 10:49 AM

    Subject: FW: RAFAEL SADİ: BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?……………

    TÜRKÜM, TÜRKİYELİYİM ARASINDAKİ FARK

    ANCAK BUKADAR GÜZEL ANLATILIR…

    BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?

    Rafael Sadi

    Türk ve Türkiyeli kavramlarının ortalıkta dolaşması kesinlikle gizli bir bölücülük. İlginç ve güzel bir mozaik olan Türkiye’nin yapısını kökünden sarsmaya dengeleri alt üst etmeye sebebiyet verebilecek bir durumla karşı karşıyayız gibi geliyor bana.

    Ben ecdadı 1492 yılında İspanya’daki engizisyondan kaçıp Osmanlı Türkiyesince kucak açılmış ve kabul edilmiş, Yahudi dinine mensup bir Türk vatandaşıyım.

    1955 yılında doğup 1961 yılında ilkokul 1.sınıfına girdiğim günden itibaren “Türküm doğruyum çalışkanım” tümceleri ile beynime benim Türk olduğum kazıldı.

    Bayrağım ve Milli Marşımın ne olduğu öğretildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kurucusu Atatürk’ün söylediği “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü okul duvarında, kitabında ve her türlü malzemenin üzerinde öğrenerek bilinçlendirilerek büyüdüm.

    Şimdilerde birileri kalkacak ve bana “yok kardeşim sen Oğuz ve Kayı boylarından, Orta Asya’dan gelmediğin için Türk değil Türkiyelisin” diyecek ve ben de “ha peki haklısınız diyeceğim”. Hadi canım sen de…

    Ne olacak benim 50 yıllık eğitimim, öğrenimim. Ne olacak 32 yaşına gelmiş oğluma, 29 yaşına gelmiş kızıma verdiğim Türk eğitimi kimliği, şimdi kalkıp kendilerine “kusura bakmayın çocuklar ,biz Türk değilmişiz, sadece Türkiye’liymisiz” mi diyeceğim?

    Bunun adına milleti bölmek, halkı parçalamak denmez mi? Kimse bana üstkimlik, alt kimlik hikayeleri anlatmasın. Her birimiz bu ülkede ne olduğumuzu biliyoruz. Dinlerimiz, ırksal veya yöresel farklılıklarımız olabilir ve bu hiç bir zaman bizleri rahatsız etmedi. Şimdi ne oldu da birden bire azınlık sayılacakmışım? Benim atalarım kendilerine özel haklar verebilecek azınlık statüsünü Lozan anlaşmasında bile kabul etmemişler. “Biz Türk vatandaşıyız” deyip azınlık haklarını red etmişlerdir.

    Lütfen dikkat edelim. Birileri Türkiye ile oynamak istiyor. Yarın öbür gün bakacaklar ve “eee bakın sizin tamamınız Türk değilmiş. 70 milyon Türk’ten şu kadarı Kürt, şu kadarı Alevi, şu kadarı Süryani, şu kadar Keldani, bu kadarı Laz, öbürleri Yahudi, bilmem ne kadar Ermeni, kala kala 1 milyon Türk kaldı. Bu kadar Türk için de bu kadar 777 bin kilometre kare arazi fazla. Gelin şunu efendi efendi paylaşın” diyecekler. Ne olacak o zaman ?

    Gözümüzü 4 değil 24 açsak yetmez, bu iş yanık kokuyor. Sizi bilmem, bana Türk değil de Türkiyeli denmesi beni rahatsız eder.

    Rafael Sadi

  • Oy kullanımı ile ilgili önemli Duyuru

    Oy kullanımı ile ilgili önemli Duyuru

    Yurtdışında oy kullanacak arkadaşlar eğer kayıtlı gözükmüyor ise posta ile adres bildirimlerini yapabilirler ancak bunun için yarın son gün!

    YURTDIŞINDA NASIL OY KULLANILIR?

    1) Yurtdışı Seçmen Kaydınızı Sorgulayın:
    secmenBilgiYurtdisi.jsp?_afrLoop=364223328134707

    2) Eğer kayıt çıkmazsa, aşağıdaki adres beyan formunu bu belgelerle beraber en yakın Büyükelçilik / Konsolosluk’a posta ile hemen yollayın ya da bizzat başvurun.

    Gerekli Belgeler:
    – TC nüfus kagidi ya da pasaport bilgi sayfası kopyası ve giriş/çıkış sayfası kopyası
    – Yurtdışı adresinizi gösteren belge (fatura vs)
    –  Aşağıdaki form doldurulmalı ve imzalanmalı

    docs/AdresBeyan-Yurtdisi.pdf

    Başkonsolosluğun bu konudaki yazısı

    Yurtdışında bulunan vatandaşlarımızın, “Anayasa Değişikliği Halkoylamasına” katılmak için yurtdışı seçmen kütüğünde kayıtlı olup olmadıklarını Yüksek Seçim Kurulu’nun adresli internet sayfasındaki “Yurt Dışı Seçmen Sorgula” başlığı altından kontrol etmeleri gerekmektedir.

    Yurtdışı seçmen kütüğünde ismi bulunmayan vatandaşlarımızın, kayıt olabilmeleri için en yakın dış temsilciliğimize başvurarak 15 Şubat 2017 (dahil) tarihine kadar adres beyanında bulunmaları zorunludur.

    Başkonsolosluğumuzda adres beyanı yapacak vatandaşlarımız için randevu alma koşulu aranmamaktadır.

    Yurtdışı seçmen listeleri 18-26 Şubat 2017 tarihlerinde ilan edilecek ve ismi listede bulunmayan veya bilgilerinde hata olan seçmenler, gerekli düzeltmenin yapılabilmesi için en yakın temsilciliğe şahsen müracaatla itiraz edebileceklerdir.

    18-25 Şubat 2017 tarihlerinde hafta sonu günleri de dahil olmak üzere Başkonsolosluğumuzda 08:30-16:30, 26 Şubat 2017 Pazar günü ise 08:30-15:00 saatleri arasında vatandaşlarımızın itiraz başvuruları randevu şartı aranmaksızın kabul edilecektir.

    Vatandaşlarımızın itiraz başvurusu sırasında nüfus cüzdanı veya pasaportlarını yanlarında bulundurmaları gerekmektedir.

    Halkoylaması süreci ile seçmen işlemleri hakkında Yüksek Seçim Kurulu’nun adresli internet sayfasından ayrıntılı bilgi edinilmesi mümkündür.

  • Anayasa Degisikligi Halkoylamasi

    Anayasa Degisikligi Halkoylamasi

    Değerli Vatandaslarımız,

    TBMM Genel Kurulu’nca 21 Ocak 2017 tarihinde kabul edilen “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değisiklik Yapılması Hakkında Kanun” Resmi Gazete’nin 11 Subat 2017 tarihli nüshasında yayınlanmıs olup Yüksek Seçim Kurulu “Anayasa Değisikliği Halk Oylaması”nın ülkemizde 16 Nisan 2017 Pazar günü yapılmasına karar vermistir.

    Yurt dısı temsilciliklerimizde ve gümrük kapılarında oy verme islemi 27 Mart Pazartesi günü baslayacak; yurt dısı temsilciliklerimizde 9 Nisan Pazar günü, gümrük kapılarında ise 16 Nisan günü sona erecektir.

    Anayasa Değisikliği Halkoylaması, önceki seçimlerden farklı olarak, yurtdısında tek seçim bölgesinde gerçeklestirilecektir. Buna göre, yurtdısı seçmen kütüğüne kayıtlı bulunan seçmenler için kayıtlı bulundukları temsilcilikte oy kullanmaları yönündeki sınırlandırma kaldırılmıs bulunmaktadır. Yurtdısı seçmen kütüğüne kayıtlı vatandaslarımız oy verme günlerinde bulundukları sehirlerdeki yurtdısı temsilciliklerimizde de oy kullanabileceklerdir.

    Vatandaslarımızın oy kullanabilmeleri için Yurtdısı Seçmen Kütüğü’ne kayıtlı olmaları gerekmektedir. Kayıtlı olup olunmadığının YSK internet sitesinden kontrol edilmesi tavsiye olunur.

    Sözkonusu süreç hakkında Baskonsolosluğumuzca zamanlıca ve düzenli olarak duyurularda bulunulacaktır. Duyuruların takibi önemle rica olunur.

    Saygıyla duyurulur,

    T.C. BOSTON BASKONSOLOSLUĞU

  • Turkish Forum Danışma Kurulu üyemizden Kılıçdaroğlu’na öneriler

    Turkish Forum Danışma Kurulu üyemizden Kılıçdaroğlu’na öneriler


    Sayın Kılıçdaroğlu,

    Benimle internet temasınız olmasa da önerilerime devam ediyorum.

    1.Sayın Bekir Coşkun’ un Salı günü yayımlanan köşe yazısı bazılarını kızdırmış. Hakkında soruşturma açılmış. Demek ki Sayın Coşkun birilerinin bam teline dokunmuş. Propaganda faaliyetleriniz çerçevesinde , yazıda yasalara karşı herhangi bir husus yoksa, yararlanın diyorum.

    2. SP Lideri Sayın Temel Karamollaoğlu TV’ deki konuşmasında ittifaklara kapalı olmadığını, bugünkü haliyle anayasa değişikliğine HAYIR diyeceğini söylüyor. İşlem gerekir, işbirliği girişiminde bulunmalısınız.

    3.VP’ nin Atatürk ilkelerine bağlı olduğunu izaha gerek yok. Herhangi bir şey söylememiş de olsalar ittifak için girişimde bulunun diyorum.

    4 .Pek popüler olmayan yöresel TV kanallarına yönelin. Bölgedeki MV’ leriniz, Parti yöneticileriniz çalışmalarında bu hususa özel önem vermeliler. Söz konusu onlarca TV kanalları genelde EVET propagandası yapıyor.

    5. Siz, Sayın Erdoğan’ a karşı propaganda yapmayacağınızı söylemiş, ben de karşı öneride bulunmuştum. Sayın Başbakan hemen devamlı size vuruyor. Kimin adına çalışıyor? Dünkü konuşmasında anayasa değişiklik paketi için “Verilen görevi yerine getirdik” dedi. Benim bildiğim sistemde TBMM görevini yasalardan ve Meclis İç Tüzüğünden alır. Ayrıca, ortada büyük bir dayatma varken ve kendileri Ya EVET, ya SEÇİM derlerken sizin erken seçim önerinize “Dayatmacılık” diyor. Bunlara karşı cevabınız ne olacak?

    Herkese kolay gelsin diyor, saygılar sunuyorum.

  • Abdulhamid’in torunu: Dedemin ve Erdogan’in Dusmanlari Ayni

    Abdulhamid’in torunu: Dedemin ve Erdogan’in Dusmanlari Ayni

    2. Abdülhamid’in torunu Nilhan Osmanoğlu: Dedemin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düşmanları aynı


    Sonat BAHAR – SABAH 2/12/2017

    Referandumda "Evet" diyeceğini açıklayan ve parlamenter sistemi eleştiren Sultan 2. Abdülhamid’in torunlarından Nilhan Osmanoğlu, hakkında ortaya atılan iddialar ve eleştirilerle ilgili ilk kez konuştu: Şu an iktidarı vurdukları tek silah bu; saltanat geri gelecek! Bunu da beni kullanarak yapıyorlar.

    Nilhan Osmanoğlu sürgünden sonra İstanbul’da doğan ilk Osmanlı Hanedan mensubu. 30 yaşında. Hanzade ve Mehmet Vahidettin isminde iki çocuğu var. Halkla ilişkiler ve reklamcılık bölümü mezunu, yüksek lisansını işletme üzerine yapmış. Şimdiye kadar kendi halinde bir yaşamı olan Osmanoğlu, referandumda "Evet" diyeceğini açıklayıp, parlamenter sistem eleştirisi yapınca ortalık karıştı. Osmanoğlu, ailesinin ve kendisinin bir amacı olduğunu söylüyor. Bunu da şu cümlelerle anlatıyor; "Osmanlı hep Selçukluya sahip çıkarak ilerlemiş. Cumhuriyet de Osmanlı’ya sahip çıkarak ilerlemeliydi. Bizim davamız bu. Konu şahsi değil. Niye bu insanlar dedelerine sövüyor hale gelmişler, konu aslında bu!" Nilhan Osmanoğlu ile Çengelköy’deki Nilhan Sultan Köşkü’nde buluştuk. Tedirgindi… 10 gündür yaşadıkları yüzünden gergindi…

    – Hanedan üyesisiniz, nasıl bir hayatınız oldu?

    – Fatih’te doğdum, Merter’de büyüdüm. Normal bir yaşamım vardı.Babam tezgahtarlık yapardı o dönemlerde. Dedemler buraya geldiklerinde maddi anlamda iyi durumda olmadıkları için bir ailenin yanında kalmışlar. Bir ekmeği paylaşarak yıllar sonra bir ev sahibi oldular.

    – Siz ne zaman Osmanlı Hanedanı üyesi olduğunuzu algıladınız?

    – Doğduğumuz andan itibaren kimin torunu olduğumuzu biliyorduk,evlatlarımızı da bu şekilde yetiştiriyoruz. Sonuçta bu bize kalan bir miras. Dedelerimizin hikayelerini bilerek büyüdük. Ama körü körüne bir bağlılık değildi bu. Doğru ve yanlışlarını muhakeme ederek öğrendik. İnsanlar bunu çok yanlış anlıyor. Osmanlı’nın iyisiyle kötüsüyle öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta benim ecdadım, ailem. Heraile ferdim gibi ben de aileme laf gelmesine izin vermem. Selçuklu’yu, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’i öğrenirken iyileri ve kötüleriyle öğrenmek gerektiğini savunuyorum.

    – Siz de bir koruma kalkanıyla mı büyüdünüz tüm aile gibi?

    – Babam öyle büyüdüğü için bizi de böyle büyütmek istedi ama ben farklı bir çocuktum. Her zaman doğruyu söylemekten vazgeçmeyen bir yapım var. Lise ve üniversite hayatım boyunca da çalıştım. Kendi paramı kendim kazandım, üniversite paramı kendim ödedim. Üniversitede aktif biriydim. Arkadaşlarım da Sultan AbdülhamidHan’ın torunu olduğumu bilmezlerdi. Kendimi kimseye o şekilde tanıtmıyorum. Bir kez fark edildi, o zaman da hayatımın en üzücü olaylarından birini yaşadım.

    TARİHTEN SINIFTA KALDIM
    – Neydi o?

    – Tarihten kaldım. Çünkü hocamız bir şekilde öğrenmişti benim kim olduğumu. Bana, "Sultan Vahdettin Sevr Antlaşması’nı imzalamıştır ve haindir" cümlesini kabul edeceksin diye diretti. Bunu yazmadım ve beni bıraktı. Dönem birincisi olacakken, dersten iki sene kaldım. O hoca okuldan ayrılınca tarihten geçebildim.

    – Okul hayatınız boyunca bu tür şeylerle mücadele ettiniz mi?

    – Zaman zaman… İlkokulun ilk günü İstiklal Marşı’nı bilmediğim için bir öğretmenim sarstı beni, "Bilerek mi okumuyorsun?" diye… Halbuki bilmiyordum. Okulda öğrenir çocuklar bunu… Sağ cenahtan okullarda okumak durumunda kaldım. Akademik ve din eğitimini aynı zamanda aldım. Ama bu okullarda da bana yanlış gelen şeyleri söylemekten çekinmedim. Baskıcı, dikte edici şeyler beni hayatım boyunca rahatsız etti. Okuduğum okullarda, hocalarım bana arkadaşlarımın iki katı ceza verirdi, "Sen ecdad torunusun bunu hiç yapmamalısın" diye…

    – Evde babanız bir eğitim veriyor muydu size?

    – Tabii. Sekiz-dokuz yaşlarında her hafta kardeşimle birlikte bir padişahın zafer hikayesini babama anlatırdık. Karşılığında ödül alırdık. Bir gün bir televizyon kanalının önünde, Sultan Abdülhamid Han’ın tablosuna yumurta atıldığını gördüm. Çok şaşırmıştım,ağladım, çok üzüdüm. Evde biz farklı şeyler öğreniyorduk neden benim dedeme bunu yapıyorlar diye çok merak ettim. Bunu şu zamanda daha iyi anlıyorum.

    – Sultan sıfatını neden kullanıyorsunuz?

    – Bunu kullanmıyorum. Markamın ismi. Bu aileye saygı gösterenlerin hitap şekli. Osmanlı devam etseydi, sultan olarak anılacaktım. Etrafımda birçok insan var, kimi Nilhan Hanım der, kimi Nilhan Sultan. Kimseye "Bana niye sultan demiyorsunuz?" demiyorum. Çok komik bunlar. Böyle söyleyene de, "Niye söylüyorsun?" demiyorum. Buradan da vurmaya çalışmasınlar! Bu markamın ismi.Kardeşlerimin içinde isminde sultan olan var. Nüfus kâğıdında böyle. Kullanmayacak mı?

    "KAOSTAN BESLENENLERİN EKMEĞİNE YAĞ SÜRMEYECEĞİM"
    – Bu kadar gündeme oturacağınızı tahmin etmiş miydiniz?

    – Bakın şu an iktidarı vurdukları tek silah bu. Beni kullanıyorlar. Saltanat geri gelecek. Bunu da bizi silah olarak kullanarak yapıyorlar. İnsanları bir kaosa sürüklemek istiyorlar. Küfürler ediyorlar, bana ait olmayan resimler ortaya çıkarıyorlar. Ölüm tehditleri alıyorum. Yaşamadığım şey kalmadı 10 günde. Bu kadarını tahmin edemezdim. Üç buçuk sene önceki bir videoyu bugün konuşmuşum gibi yayınlayacaklarını tahmin edemezdim. Bana ait olmayan bir kadının fotoğrafının altına benim olduğumu yazacaklarını tahmin edemezdim.

    – Üç buçuk yıl önceki açıklama dediğiniz Galatasaray Adası’yla ilgili olan açıklamanız sanırım…

    – Üç buçuk yıl önce yapılan bir programda sözü geçmişti. Çünkü ortada bir dava var… Onun gibi 40 yer, 10 bin taşınmaz gibi bir mülk aslında söz konusu olan. 10 senedir hukuk sürecinde olan bir durum. Kimseyi ilgilendirmez, adaletin kararı olacak. Şahsi davam değil bu benim. En az 150 kişinin davası. Zaten bir basın açıklaması yaptım geçen gün, ben hiçbir mal mülk istemiyorum, böyle bir talebim yok.

    – 10 gündür epey üstünüze gelindi… En çok ne kırdı sizi?

    – Söylenenleri, yazılanları umursamıyorum. Çok hassas noktalarla oynanıyor.. Evet ya da hayır diyeceksen hür iradenle, anayasayı açıp okuyarak, anlayarak kararını vermelisin. Hayır diyene de saygılıyım. Duruşumdan asla taviz vermeyeceğim, Boşuna yorulmasınlar. Kaostan beslenenlerin ekmeğine yağ sürmeyeceğim.

    "BİZE SAHİP ÇIKMALIYDI"
    – Sizin savaştığınız şey, davanız ne?

    – Biz hiçbir zaman Selçuklu’yu Osmanlı’dan, Osmanlı’yı Cumhuriyet’ten ayırmadık. Osmanlı Selçuklu’ya sahip çıkarak ilerlemiş, Cumhuriyet de Osmanlı’ya sahip çıkarak ilerlemeliydi. Bizim davamız bu. Bize sahip çıkılmalıydı. Ama yanlış anlaşılmasın konu şahsi değil. Niye bu insanlar dedelerine sövüyor hale gelmişler, konu aslında bu! Yoksa biz Alparslan’ın, Melikşah’ın, Kanuni’nin, Çanakkale’de savaşan anaların torunlarıyız. Bu kadar köklü bir geçmişimiz varken, niye sadece Cumhuriyet’le sınırlandırıyoruz kendimizi. Sevmemek karara kalmış ama saygı göstermek zorundayız. Kanuni dizisi çekiliyor. Şehzade Mustafa katlediliyor, o gece bizi uyutmadılar; "Siz işte böyle bir ailenin torunlarısınız" diye… Mesajlar susmadı. İnanamadım! 1987 öncesi tarih kitapları geçiyor elime, öğretilenlere bakıyorum ve anlıyorum insanların bu kadar kinlenmesini… Sevr Simsarı Vahdettin, Kızıl Sultan Abdülhamid Han diye öğretildi insanlara… Süleyman Demirel bile, "Yeni bir devlet kurmak için tarihi kötülemek zorundaydık" demiş.

    "BAŞKANLIK SİSTEMİNİ SAVUNUYORUM"
    – Katıldığınız bir konferansta "Yetti bu parlamenter sistem?" diyerek ne demek istediniz…

    – Parlamenter sistem zamanında yaşadıklarımızı anlattım; Adnan Menderes, Turgut Özal, Kenan Evren zamanında yaşananlardan söz ettim. Bunların hesabını sorabileceğimiz biri bile yoktu başımızda. Hep boşuna uğraştık, Kemalist misin, Atatürkçü müsün, sağcı mısın, solcu musun diye… Yukardan bakan kişi hep bu halimize güldü. Kurulan oyun nedeniyle boşuna uğraştık. Birliğimizi beraberliğimizi bozmak için kullandıkları silahlardı bunlar. Yazık değil mi bu insanlara? Başkanlık sistemini savunuyorum çünkü hesap sorabileceğim biri olacak orada. Konferansta anlatmaya çalıştığım buydu. Rejim değişikliğiyle ilgili bir ima yok, Cumhuriyet’e karşı gelen yok, zaten şu andaki sistemden farklı bir şey olmayacak başkanlık.

    Siz neden evet diyorsunuz?

    – 15 Temmuz’da gençler çok önemli bir sınav verdiler. Niye seçilmesinler? Genç bir nüfusumuz var. Cumhurbaşkanımızın ve Sultan Abdülhamid Han’ın düşmanlarını birbirine çok benzetiyorum. O dönemde atılan başlıklarla, şimdi atılanlar bile aynı. Bu nasıl bir akıldır ki, hiç yaşlanmıyor. Belli ki içerden değil. Bu oyunların analizini iyi yapmak lazım. Cumhurbaşkanı’nı bu yalnızlığa bırakmamak için evet diyorum. Aslında devletimin bekası için ve devlet ebed müdded için evet diyorum.

  • CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT (1) “DOST KURŞUNU”

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT (1) “DOST KURŞUNU”

    CEHENNEMDEN ÖNCEKİ SON KOORDİNAT – (1)

    “DOST (!) KURŞUNU”

    Hüseyin MÜMTAZ

    Tam yüzyıl önce de bu coğrafya böyleydi.

    Ve Cemal Paşa, özellikle aynı coğrafyada içinde bulunduğumuz kısır döngüyü algılamamıza yardımcı olacak en önemli kilit figürdür.

    Cemal Paşa; şimdi her ikisi de kapatılmış olan Kuleli Askerî İdadisini 1890’da, Harbiye’yi 1893’de bitirdi. 1895’te kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Balkan ve Sarıkamış Harekâtında görev aldı.

    1911’de Bağdat Valisi, 1914’de Bahriye Nazırı oldu.

    Kasım 1914’de Filistin’deki 4’üncü Ordu Komutanlığına atandı.

    1915’de Ferik (Korgeneral) oldu ve (Süveyş) Kanal Seferine komuta etti.

    Ve tam 100 yıl önce Temmuz 1917’de Suriye ve Batı Arabistan Orduları Genel Komutanlığına (Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen ve Asir bölgesi komutanlığı) atandı ve birinci ferikliğe (Orgeneral) yükseldi.

    “CV”sine bakar mısınız; Filistin, Süveyş, Suriye, Hicaz, Yemen ve Asir’in … tek ”komutanı”ı.

    Şimdi oralarda kaç ülke, kaç bayrak, kaç padişah var?

    2017’nin El Bab’ı, işte bu coğrafyanın kıyısında köşesinde kalmış köy irisi tozlu bir kasabadır.

    “Suriye ve Batı Arabistan Orduları Genel Komutanı” koca Cemal Paşa’nın, değil civarından geçtiğini, haritada bile dikkatini çektiğini zannetmiyorum El Bab’ın.

    İşte onu için yüz yıl sonra 2017’de çokbilmiş bazı köşe yazarlarının, derin âlim geçinen algı operatörlerinin El Bab’ın etrafındaki tepelerden “stratejik” diye bahsetmesine gülüyorum.

    Kendisi ne ki, etrafı “stratejik” olsun.

    Ve o Cemal Paşa’nın torunu gazeteci Hasan Cemal’in 2017’de, dedesinin yüz yıl önce ordular yönettiği aynı coğrafyada PKK elebaşları ile ilgili yazdığı bir yazı nedeniyle, “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmasını, (suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluştuğu için de cezanın ertelenmesini) tarihin ve talihin garip/çarpıcı bir tecellisi olarak görüyorum.

    Coğrafya ve tarih bize gülüyor.

    ******

    Şimdi…

    Suriye’deki Hmeymim Rus üssünden havalanan bir Rus savaş uçağı, 9 Şubat sabahı saat 08.40’ta Suriye’nin El-Bab kasabası yakınlarındaki bir binayı vurdu.

    İlerleyen saatlerde TSK, Fırat Kalkanı harekâtında üç “kahraman silah arkadaşının” daha şehit olduğunu duyurdu, 11 de yaralı vardı. TSK; “Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesinde, 09 Şubat 2017 tarihinde saat 08:40 sularında, Rusya Federasyonuna ait bir savaş uçağı tarafından DEAŞ hedeflerine icra edilen hava harekatı esnasında, kazaen TSK unsurlarının olduğu bir binaya isabet eden bomba ile üç kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, biri ağır olmak üzere 11 kahraman silah arkadaşımız ise yaralanmıştır. Yaralı personelimiz tedavilerinin yapılması maksadıyla süratle hastaneye ulaştırılmıştır” dedi.

    Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Basın Danışmanı Dmitri Peskov Rus haber ajansı Ria Novosti’ye yaptığı açıklamada, Putin’in Rus Hava Kuvvetleri’nin kazayla açtığı ateş sonucunda Türk askerlerinin hayatını kaybetmesi sebebiyle Erdoğan’a başsağlığı dilediğini açıkladı.

    Akşam saatlerinde de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve Rusya Federasyonu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valeriy Gerasimov arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde, Orgeneral Gerasimov meydana gelen talihsiz olay nedeniyle Akar’a üzüntülerini bildirerek başsağlığında bulundu.

    Sonra olaylar birden “gelişti”, çanak çömlek patladı.

    Putin’in Sözcüsü Peskov yaptığı açıklamada “Koordinatları Türk tarafı verdi.  Bize iletilen verilere göre harekât düzenlendiği esnada orada Türk askerinin bulunmaması gerekiyordu” dedi.

    Rusya’nın açıklamasının ardından Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş konuştu. Rusya’nın açıklamasını yalanlamayan Kurtulmuş, “Koordine yanlışlığı” diyerek; “Dünkü olay, Rusların da teyit ettiği gibi tamamen kaza sonucu ortaya çıkmış bir olaydır. Bizim açımızdan olay, bütünüyle aydınlatılmaya çalışılıyor, araştırılıyor. İlk bilgiler, koordine yanlışlığı, yanlış bir koordinasyon. Herhangi bir şekilde maalesef istemdışı meydana gelmiş bir olaydır. Bütünüyle bir kazadır, ilk bilgilere göre. Ama bunun nasıl vuku bulduğu, bu aradaki koordinasyon meselesinin nasıl bu kadar atlandığı da ortaya konulacaktır. Şimdi anlaşılıyor ki çok daha yakın bir koordinasyona ihtiyaç var” açıklamasını yaptı.

    Sizce Peskov mu, Kurtulmuş mu daha mahcup bir ifadeyle konuşuyor?

    Vuran kim, vurulan kim?

    Ve tam da bu trajik “vurdu, vurdu, vuruldu” olayı sırasında CIA Başkanı Türkiye’de.

    “Mesaj” Türkiye’ye mi, Amerika’ya mı?

    Ondan önce de on gün içinde May ve Merkel Türkiye’de; Trump ve Putin telefonda.

    Hemen sonrasında BM Genel Sekreteri ve İngiltere Genelkurmay Başkanı.

    Hayırdır İnşallah!

    Ve dedikodular, söylentiler…

    “El Hus köyüne giren Suriye ve Rus askerlerinin oluşturduğu birlik ÖSO ve içerisinde Türk askerlerinin de bulunduğu bir grup tarafından saldırıya uğruyor. Bu saldırıda 12 Suriye askeri yaşamını yitirirken, 6 Suriye askeri ise rehin alındı. Rusların konuyu aydınlatmak için yaptıkları girişimler sonuç vermeyince Rus ordusu operasyon kararı alıyor ve TSK’ya ait Tank komuta merkezi olarak kullanılan binayı vuruyor. Sonrasında yapılan görüşmeler sonucunda ÖSO militanları ve Türk askerleri, esir Suriye askerlerini serbest bırakarak El Hus köyü Suriye ordu birliğine teslim ediyor ve geri çekiliyor”.

    Elin ağzı torba değil ki büzesin!

    100 yıl arayla aynı coğrafyada “dost”lar tarafından sırtımıza vurulan kaçıncı hançer/başımıza atılan bomba?

    Üstelik bu çağda sanki biri aklımızla alay ediyor.

    Attığımız günlük, haftalık, aylık adım sayımızı bilen; iş çıkışı eve dönüş için metroya bindiğimizde “Ev denilen yere 46 dakika” uyarısı veren akıllı telefon devrinde Suriye’deki “koordinat karışıklığı”nı mantıklı bir açıklamasını bana kim yapabilir?

    Bu olay Suriye’de durumun ne kadar kırılgan ve kışkırtmalara açık olduğunu çok acı bir şekilde bir kez daha gösteriyor. Türkiye’nin Suriye harekâtında şehitler artıyor.

    Suriye’de, Türkiye’nin “terörist” dediklerine eski ve yeni müttefikleri Amerika ve Rusya terörist demiyor.

    Kimin ne olduğu belli değil, at izi-iti izine karışmış vaziyette.

    Özdil yazıyor;

    “Suriye’den 8 şehit daha geldi. Şimdilik 64 şehidimiz oldu.

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nde hava, deniz, kara, general, amiral, subay, astsubay, uzman, erbaş ve er dahil toplam 351 bin asker bulunuyor. Buna mukabil, Türkiye’de askerlik çağında 425 bin Suriyeli yaşıyor! Yani… Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcudundan daha fazla sayıda, eli silah tutacak yaşta Suriyeli var. Şam’dan sonra en büyük Suriyeli şehri İstanbul… 700 bin Suriyeli İstanbul’da yaşıyor”.

    100 yıl önce Cemal Paşa “Suriye ve Batı Arabistan Orduları Genel Komutanı”…

    100 yıl sonra torunu aynı bölgede “terör örgütü propagandası yapmak suçundan” ceza alıyor.

    Amerika ve Rusya, 100 yıl önce isimlerinin bile geçmediği bir coğrafyada “baş aktör”.

    Herkes Türkiye’nin “terörist” dediklerine silah, malzeme, teçhizat veriyor.

    Mehmetler şehit oluyor.

    Kim kör, kim şaşı? 15 Şubat 2017

  • TRUMP, ORTADOĞU VE TÜRKİYE

    TRUMP, ORTADOĞU VE TÜRKİYE

    28 Ekim 2016’da ABD’nin ivmesiyle BM Güvenlik Konseyi, birleşmiş milletlerin Şanghay İşbirliği Örgütü ile çalışmasını reddetti.
    16 Kasım’da ABD Temsilciler Meclisi, 2 Aralık’ta Senato, “İran Yaptırımlar Yasası”nı 10 yıl daha uzattı.
    Dünya ABD’nin belirlemiş olduğu normlar üzerinde karpuz gibi ikiye ayrıldı;
    Bir tarafta ABD’nin yönettiği tek kutuplu bir dünya, diğer tarafta Çin’in çevresiyle kendi aralarında işbirliği yapan devletlerin dünyası oluştu… 
     
    *
    Sonra ABD’de Başkan Trump ile yeni bir dönem henüz başlamıştı ki; İran aşırı derecede kışkırtıcı bir hamlede bulundu.
    29 Ocak’ta orta menzilli balistik füze denemesi yaptı…
    Ardından füzeler, radar sistemleri, kumanda- kontrol merkezleri ve siber savaş sistemlerinin test edildiği bir askeri tatbikat düzenledi.
    Yemen’de bir Suudi askeri gemisine saldırı yapılınca, Başkan Trump İran ve Çin vatandaşlarını da içeren bir düzine şirket ve 13 kişiye yaptırımlar başlatıldığını açıkladı.
     
    *
    Rusya,Türkiye ve İran öncülüğünde Astana’da Suriye krizinin siyasi çözümü ile ilgili görüşmelerin ardından,
    Rusya’da bu görüşmelerin ABD’nin katılımı olmadan katı ve dayanıklı olamayacağı,
    ABD ve İran arasında giderek yükselen gerilimde Başkan D.Trump’ın nasıl bu konuyla ilgili  koordineli bir çalışmaya çekilebileceği sorgulanmaya başlandı… 
     
    *
    Bugün Wasington’da, ABD Başkanı D.Trump ve İsrail Başbakanı B.Netanyahu, İran’a yönelik gündem çerçevesinden İsrail-Filistin barışını ve Filistin’in İsrail’in işgalinde Batı Şeria’daki toprak taleplerini görüşüyor.  
     
    *
    Doğrusu,İsrail Ortadoğu’da çok çalkantılı bir dönemde,Başbakan Netanyahu’nun sorumlu liderliğinde büyük oranda istikrarını korudu.
    Ülke güvenliğinde Askeri Doktrin sarsılmaz bir kararlılıkla yürütüldü.
    Doktrine göre güvenliğin esası, İsrail’e tehdit oluşturan en uzak mesafedeki füzeleri bertaraf etmeye dayanıyor.
    Bu yüzden İsrail’in her daim HAMAS’la ve İran’la doğrudan bir savaş yaşayabileceği olasılığını dikkate alıyor, hazırlıklar yapılıyor.
    Füze tehdidini nötralize etmek için düşman devletler sınırları ötesinde Güney Sudan gibi  koruma daireleri oluşturmaya çalışılıyor.
    Kürdistan bu stratejinin bir ürünüdür.
    Karadan işgale maruz kalmamak ve korunmak amacıyla da sınırlar etrafındaki bölgelere askerden arındırma stratejisi uyguluyor.
    Böylece İsrail yerine göre Mısır’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı ve İran’ı her daim tehdit edebilir pozisyonda kalıyor.
     
    Bu noktada ABD, yoğun petrolüyle Irak ile Körfez Bölgesini kontrolü altında tutmaya çalışırken, Ortadoğu’da hegemonik gücünü sürekli arttırmayı isteyen bir politika izlemekte,
    Rusya ise doğalgaz konusunda liderliğini sürdürmek için Doğu Akdeniz enerji denklemindeki yerini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.
    Sağduyu; ABD ve Rusya politikalarının Ortadoğu’da birlikte hareket etmesi doğrultusundadır.
     
    Nitekim Başbakan Netenyahu, ülke güvenliği için bölgedeki Rusya ile stratejik bir ittifakı dizayn etmiş,
    Bu ittifak ile Rusya’nın Suriye içerisindeki etkisini ve ittifakın içeriğini İran’a karşı kullanmanın yolunu oluşturmuştur…
     
    *
    B.Netenyahu, ayrıca Suudi Arabistan ile kurduğu işbirliğinin ürünü olarak;
    Arap Ligi himayesinde NATO uzantısı ortak bir Arap Savunma Ordusu,
    Terörle mücadeleye yönelik Suudi Arabistan merkezli Sünni ülkeler arasında savunma paktı benzeri bir koalisyonun kurulmasını da başarmış,
    Böylece Ortadoğu’daki gücü, Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtmıştır…
     
    *
    Netanyahu, siyonist ve muhafazakâr Likud partisine mensup kişilerin kendisinden daha sert bir çizgide olmasına ve Filistin devletine karşı çıkmalarına rağmen,
    Gelecekteki Filistin konusundaki şartlı desteğinden de hiçbir zaman açıkça vazgeçmemiştir.
    1967 sınırlarında kurulacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak bağımsız bir Filistin devletiyle beraber “iki devletli çözüm”ü öngören bir barış anlaşması umudunu sürüklüyor…
     
    *
    Filistinliler de İsrail’in işgalindeki Batı Şeria’da ve Gazze Şeridi’nde, Doğu Kudüs’ün başkent olacağı bir devlet kurmaya çalışıyor.
    İsrail bu bölgeleri 1967 savaşında ele geçirmiş, Gazze’deki birliklerini ve yerleşimcilerini 2005’de çekmişti…
     
    *
    Başbakan Netenyahu, bugün Washington’da, birlikte birçok iş yaptığı ve yıllardır tanıdığı Başkan D.Trump ile görüşüyor.
    İkisinin de görüşmenin büyük bir başarıya dönüştürülmesinde ortak siyasi çıkarları bulunuyor.
    Trump, Amerikalı kamuoyuna İsrail gibi çok önemli bir müttefike saygı duyduğunu,
    Netanyahu’da İsrail kamuoyuna nihayet bir ABD başkanı ile nasıl başa çıkacağını bildiğini göstermenin önceliğindedir. 
     
    *
    D.Trump kampanyasında, İsrail’in bölgedeki herşeyi sıfırlama düğmesine basmasına izin vereceğini,
    İran anlaşmasının iptal edileceğini,
    Filistinlilerle olan barış sürecinin iki devletli bir çözümün masadan atılacağı noktada yeniden değerlendirileceğini belirtmiş ve İsrail sağ kesimlerini sevindirmişti.
     
    *
    Resmen başkan olunca da İsrail-Filistin barışı üzerinde çalışmayı planladığı hususlardan söz etti.
    Damadı, Kıdemli Beyaz Saray Danışmanı J.Kushner’ın Ortadoğu barış sürecine ana elçisi olarak hizmet edeceğini açıkladı.
    Ancak barışın gerçekleşmesi için İsrail’in makul olması gerektiğini ve yerleşim birimlerine yardım etmeyeceğini de söyledi… 
     
    *
    Şimdi, İsrail-Filistin sorununun barışa evrilmesi için Batı Şeria’da Ramallah’la doğrudan görüşmelerde değil,
    Daha büyük çaplı bölgesel bir çerçevede elde edileceği fikri üzerinden Filistin devletinin kabul edilmesinin daha geçerli olduğu bir durum görünüyor.
    Ama Filistin’in kabul edilmesi fikri dahi Başbakan Netenyahu’nun kurduğu 5 partili koalisyon hükümetinde aşırı sağcı  HaBayit HaYehudi Partisi ve  Likud’un aşırı sağcılarını rahatsız ediyor. 
    İsrail’de Başbakan Netanyahu’yu siyasi sıkıntılar bekliyor…
     
    *
    Bu sırada Rusya, Türkiye ve İran ile başlattığı Astana görüşmelerini yeni ABD yönetimi ile diyalog kurmanın ilk platformu olabileceğini düşünüyor.
    Ancak İran; Rusya’nın Tahran ve Washington arasında seçim yapmasını istiyor.
    Suriye’de ve ardından Ortadoğu’da Moskova’nın stratejisini en üst düzeyde uygulamasından yanadır.
     
    *
    Halbuki bunlar, Rusya-ABD’nin Suriye ile olan işbirliğinin yeniden başlatılması ile ilişkili olanlar da dahil olmak üzere Rusya için çeşitli sorunlar yaratıyor.
    Çünkü Rusya, gerçek stratejinin Moskova ve Tahran’dan ziyade Moskova ile Washington arasındaki işbirliğine dayandığını öngörüyor.
    İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer bir güç olma şansına,şimdilerde bir nükleer donanma inşasıyla Basra Körfezi, Hint Okyanusu, Kızıldeniz ve Akdeniz’de kuvvetini göstemeyi öngörmesine rağmen hayal kırıklığına uğrayacağına inanıyor…
     
    *
    Türkiye İslamcı hükümeti ise “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesinden savrulmuştur.
    Tek adamcılık oynuyor.
    İçin için Kürdistan’ın bir İsrail stratejisinin ürünü olduğunu bile bile, ele geçirilmesi “an meselesi” dediği El Bab’tan sonraki hedef olarak Menbic ve Rakka’yı ardından güvenli bölge projesini hedef alan bir hayali yaşıyor.
    “Hayır olsun!”
     
    16.2.2017
  • Üç Şırfıntı Kız

    Üç Şırfıntı Kız

    Marş Osmanlı döneminde, 1917 yılında Türkçe sözler yazılarak Türkçe’ye uyarlanmıştır.

    Selim Sırrı İsveç’ten ülkeye, sadece spora bakış anlayışını değiştiren İsveç jimnastiğiyle değil, toparladığı İsveç şarkılarıyla birlikte dönüyordu. Bu şarkılardan biri de “tre trallande jäntor” yani “şınanay diyen üç hoppa kız”dı. Şarkının sözleri İsveç’in milli şairi kabul edilen Gustaf Fröding’e aitti. Köylük yerde biraz rahat davranan üç genç kızın hareketlerini taklit eden üniversite öğrencilerini gördüklerinde utançlarından yerin dibine girmesinden bahsediyordu şiir. İsveç şiirini geleneksel tarzdan kurtaran Fröding’in bu şiirini besteleyen ise Felix Körling’di. Sene 1916’ydı. Selim Sırrı İstanbul Darülmuallimin Mektebi’nde beden eğitimi öğretmeniydi. Felix Körling’in bestesini biraz değiştirerek notaya dökmüş, bu müziğe bir söz yazmasını rica etmişti Ali Ulvi (Elöve) Bey’den. İşte “dağ başını duman almış” böyle doğmuştu. “Dağ başını duman almış” Marşı’nın bestesinin orijinali Felix Körling’e (solda) aitti. Selim Sırrı İsveç’ten dönmeden önce Felix Körling’le konuşmuş, ve bestesinin notalarını almıştı. İstanbul’a döndükten sonra notaları çok az değiştirerek bir marş formatına soktu besteyi.

  • Koca Bir Ülke Yalanla Dolanla Yönetilir Mi?

    Koca Bir Ülke Yalanla Dolanla Yönetilir Mi?

    ?

    Çocuklar masalları çok sever…

    Küçükken, annelerimizin, babalarımızın anlattıkları masallara bayılırdık…

    Bazen korkudan gözlerimiz fal taşı gibi açılır, bazen mutluluktan uzaklara dalıp giderdik…

    Hele o kış günlerinde, dışarıda kar, fırtına varken, rüzgâr delice esip, uğuldarken ve sobalarımızda meşe odunları çıtır çıtır yanarken…

    Üzerinde kestaneler patlatırdık…

    Ne tatlı olurdu devler, cüceler, periler ülkesinde gezmek, seyahat etmek…

    Onların gizli, gizemli, sihirli dünyalarında yaşamak…

    Ne güzel olurdu onlarla birlikte kötülere, zalimlere karşı savaş vermek…

    Sonra uykumuz gelirdi, olduğumuz yerde kıvrılır yatardık… Rüyamızda masal kahramanı olurduk…

    Sonra televizyonlar çıktı. Bilgisayarlar çıktı. Teknik iyi, bilim yararlı diyoruz, doğru. Ama bir gerçeği de vurgulamadan geçemeyeceğiz:

    Onlar masallarımızı, hayallerimizi, komşuluklarımızı, rüyalarımızı çaldılar… Söyleşilerimizi, dostluklarımızı çaldılar.

    Çayırlı – çimenli, kurtlu – kuşlu, zümrüt yeşili ormanlarımızı, gizli, gizemli, masal dünyalarımızı yok ettiler…

    Sonra bu televizyonlar, bilgisayarlar da yetmedi, üstüne üstlük, bir de kötü politikacılar, çirkin politikacılar çıktı…

    Renklerimizi, sevgimizi, ormanlarımızı, akarsularımızı, fabrikalarımızı, hayatımızı, kardeşliğimizi çaldılar…

    Ermeni, Rum, Kürt, Yahudi komşularımız, arkadaşlarımız vardı bizim…

    Kimseyi Kürt, Türk, Ermeni, Rum olduğu için yargılamazdık…

    Sorgulamazdık… Küçümsemez, hor görmezdik…

    Kahkahalarımız ortaktı… Sevinçlerimiz ortaktı… Umutlarımız ortaktı…

    Analarımız, babalarımız orucunu tutar, bayram günlerinde bayram namazına kalkar, başlarına yazmalar, başörtüleri bağlarlar (ama türban değil) bayramlaşmaya giderlerdi birbirlerine…

    Ama kimse kimseyi Alevi, Sünni, Hristiyan olduğu için suçlamazdı.

    Sorgulamazdı… Küçümsemezdi, hor görmezdi…

    Hele hele asla din alıp satmazdı… Ozanın dediği gibi, “Onlar gül alır, gül satardı…” Din ticareti, din tüccarlığı hiç yapmazdı…

    Daha doğrusu akıllarına gelmezdi… Çünkü böyle bir sorun yoktu… Bilmezdi… Böyle bir meslek henüz icat edilmemişti…

    Arada bir çıksa da bu şeriatçı, düzen bozucu, sapkın kişiler, onları kimse önemsemezdi, dönüp bakmazdı, unutulup giderdi…

    Zamanla, Atatürk’ün kapıdan kovduğu cemaatler, tarikatlar, çirkin politikacılar, bir fırsatını bulup, bacadan içeri girdi… Destekçisi emperyalizmdi…

    Masum dünyamızı, dirliğimizi, birliğimizi, dostluğumuzu çaldılar… Kardeşi kardeşe, komşuyu komşuya düşman ettiler… Dil, din, mezhep, ırk ayrılığı yaptılar…

    Ortalık kan gölüne döndü…

    Yolsuzluk yaptılar… Hırsızlık yaptılar… Yalan söylediler. Yalan söylediler. Yalan söylediler…

    Durmadan yalan söylediler…

    Koca bir ülkeyi yalanla dolanla yönetmeye kalktılar…

    KOCA BİR ÜLKE YALANLA DOLANLA NASIL YÖNETİLİR?

    Bir gün önce AK dediklerine bir gün sonra KARA dediler… Ve bütün bu yalanları din adına söylediler…

    Bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları FETÖ’yü övdüler, övdüler, övdüler… Yere göğe sığdıramadılar…

    PKK’yı ve onun bebek katili elebaşısını övdüler, övdüler, övdüler… “Sayın” dediler… Yere göğe sığdıramadılar…

    Sonra araya menfaat girdi. Mevkii – makam, koltuk kavgası girdi… Birden ters yüz oldular…

    Bu kez referandumda “HAYIR” diyecek vatandaşları FETÖCÜLÜKLE, PEKAKACILIKLA, teröristlikle suçlamaya başladılar… Birden el bebek, gül bebek FETÖ – PEKAKA, “TU KAKA” oldu…

    Herkesi korkutmaya, sindirmeye çalışıyorlar şimdi…

    15 yıl halka yalan söyledikleri, kardeşi kardeşe düşürdükleri yetmemiş gibi, “Bize izin verin, tek kişi yönetiminde, güçlü bir devlet kuralım, sizi daha iyi yönetelim, daha mutlu yapalım…” diyorlar… Nasıl bir mutluluksa bu! Ölümün, açlığın, zulmün mutluluk getirdiği nerede görülmüştür…

    Sanki 15 yıldır bu devletin başında aynı adam yokmuş gibi… Sanki 15 yıldır bu vatanı uzaylılar yönetmiş gibi…

    Şimdi de çıkmış, “Bana, benim Sultanlığıma, tek adamlığıma “Evet” deyin diyor…

    Biz de diyoruz ki: Bu ülkeyi yalana, dolana, din tüccarlarına bir kez daha teslim etmeye hiç niyetimiz yok…

    YALANA DOLANA KARNIMIZ TOK…

    Bu kez “HAYIR” diyeceğiz, hem de bir kez değil, bin kez “HAYIR” diyeceğiz…

  • Suriye’de “Güvenli Bölge”ye doğru…

    Suriye’de “Güvenli Bölge”ye doğru…

    Türkiye’nin güvenliğini sağlayacak, sınıra yakın yerlerdeki terör örgütlerinin etkisiz hale getirilmesi için şimdilerde en çok konuşulan konu, Suriye’de kurulması düşünülen “güvenli bölgelerin” oluşturulmasıdır. Trump yönetiminin de buna sıcak bakması ile bu konuda atılacak adımların Türkiye’yi her açıdan rahatlatabileceğini düşünüyoruz.
    “Fırat Kalkanı” ile başlayan ve TSK ile ÖSO’sunun başarısı ile gerçekleşen El Bab’tan sonraki hedeflerin belirlenmiş olması da bu konuda atılacak adımlarda Türkiye’nin kararlılığını ortaya koymuş olması ile yeni bir süreci başlatacaktır.
    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı bir “Güvenli bölge” projesi var. Projeye göre, Suriye’deki güvenli bölge, Menbiç ve Rakka’yı da içine alacak, 4-5 bin kilometrekarelik bir sahayı kapsayacak. Burada çoğunluğu Araplardan ve Türkmenlerden oluşan yerli halk için barınma yerleri kurulacak. Bölgenin güvenliği için bir “milli güç” oluşacak. Bunların gerçekleşmesini desteklemek için de ayrıca uçuş yasağı uygulanacak.

    Yeni şekliyle bu güvenli bölge projesinin önemli bazı ayakları da var.
    Bunlardan biri, bölgeye yerleştirilecek nüfusun daha çok Arap ve Türkmen kökenli olmasıdır. Bunun gerçekleşmesi için de yine Amerika ve Rusya’nın eğilimi önemlidir.
    Böylece Türk sınırına yakın bölgede Türkiye’ye zarar vermeyecek bir nüfusun yer alması sağlanmış olacak. Bu durumda bazı analistler güvenli bölgeye “sorunsuz bölge” -yani Türkiye’ye sorun yaratmayacak bölge- diyorlar.

    Bu bölge sadece IŞİD’den arınmış olmayacak. Aynı zamanda bizim için tehlikeli olan PYD/YPG’den de arınmış olacak. Fırat’ın batısında da bu şekilde bir “Kürt koridoru”nun kurulmasının önüne geçilmiş olacak. Bölge bu bakımdan Türkiye’nin kontrolü ve nüfuzu altında kalabilecek.

    Tabii bu projenin gerçekleşmesi, meseleyle ilgili büyük aktörlerin bunu desteklemesine ve aynı zamanda Rakka’nın da kurtarılmasına bağlı. Şu anda ikisinin de nasıl olacağı bilinmiyor.
    Türkiye, askeri açıdan gücünü ve kararlılığını ortaya koydu. Suriye’de kara gücünü kullanan ve bunda da başarı sağlayan tek ülke olarak dikkatleri çekiyor. Sorun sadece bu askeri başarı ile sınırlı değil. Bundan sonra IŞİD ile mücadele ve PYD/YPG konusunda dış güçlerin göstereceği kararlılığın ne olacağıdır.
    Şimdi sırada siyasi güç var. Türkiye, bu siyasi gücünü de ortaya koyabilmelidir. Hem Amerika, hem Rusya yanında siyasi gücü etkili biçimde kullanabilirse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çizdiği “güvenli bölge” projesinde başarı elde edebilir.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı açıklamada ele geçirilmesi “an meselesi” dediği El Bab’dan sonraki hedef olarak Menbiç ve Rakka’yı gösterdi. Ama böylesine kapsamlı bir harekât için koalisyonun aktif katkısının şart olduğunu ve başkalarının da ellerini taşın altına koyması gerektiğini vurguladı. Bu satırlar yazılırken, TSK’dan yapılan açıklamada El Bab’ın % 40’ın ele geçirildiği vurgulanmıştı.
    İşte bizim vurgulamaya çalıştığımız da siyasi gücümüzün bundan sonra nasıl ortaya konulacağı ve etkili olup olmayacağı konusudur. Amerika ve Rusya ile daha iyi ilişiklerin kurulması, Suriye ve bölgeye barış gelmesi için atılması gereken adımların dış güçlerce de desteklenmesi gerekiyor.
    Bilindiği gibi Trump-Erdoğan telefon görüşmesinden sonra CIA Bakanı pompeo Türkiye’ye gelmiş, kendisine bölge konusunda da brifing verilmiş, Türkiye’nin görüşleri ve beklentileri aktarılmıştı. Özellikle FETÖ’nün iadesi ve PYD’ye verilen desteğin kesilmesi ön sırada bulunuyor.
    Şimdi sonuç bekleniyor.
    Bir de Erdoğan’ın Amerika’nın yeni Başkanı Trump ile Washington’da yüz yüze yapacakları görüşmenin sonuçlarının sorunların çözümüne ne gibi katkı sağlayacağı hesaplanıyor.
    Asıl önemlisi de Trump’un kafasındaki “güvenli bölge”nin içeriğinin neleri kapsayıp kapsamadığıdır.
    Bizim için önemli olan konu hem Amerika, hem de Rusya ile samimi ve kesin olarak işbirliği ve dayanışma içine girilmesi ve bunun sağlanmasıdır. Bu işbirliği ve dayanışma sağlanmadığı sürece “güvenli bölge”, daha çok konuşulan bir proje olarak gündemde kalacaktır.

  • FEYM GURUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 14 Şubat 2017 )

    FEYM GURUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 14 Şubat 2017 )

    1..  News.am’ de yer alan haberin başlığı : “  Ermeni hukukçular,  2-5 Nisan olaylarına ilişkin AİHM’ye başvurdu.” Haberin Özeti : “   Bir grup Ermeni hukukçu, 2-5 Nisan 2016’da Karabağ-Azerbaycan sınırında  meydana  gelen askeri olaylar esnasında Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri tarafından Dağlık Karabağ Cumhuriyeti  sivil sakinleri ve askerlere yönelik hak ihlalleri vesilesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) şikayet başvurusunda bulundu.  İnsan hakları ve temel özgürlüklerin savunma mekanizmasını teşkil eden AİHM’den, hak ihlallerinin  kayda  geçirilmesi bekleniyor.  Dava  kabul edildiği taktirde  Azerbaycan, hakları ihlal edilenlere tazminat ödemek durumunda kalacak, ardından insan haklarına yönelik tüm ihlallerin incelenmesi konusunda  bir mekanizma kurulacak, ihlallerde bulunanlar açığa çıkarılacak, etnik mülahazalardan hareket eden devlet politikasına son vermek mümkün olacak….”

    1. Massispost.com’ da yer alan haberin başlığı : “   Levant ( Avrupa  asıllı Doğu Akdeniz)  Ermenileri  konusunda  özel konferans.”  Haberin Özeti : “  UCLA Üniversitesinde  doktora öğrencisi Scott Abramson, 28 Şubat’ ta  Glendale’ da “ Levant Ermenileri :  Bölgenin duyulmamış Modernize edicileri ve Üreticileri” konulu  bir konferans verecek… Levant  Ermenileri  bölgedeki diğer  azınlıklarla  mukayese  edilemeyecek kadar   katkı sağlamıştır…..”
    1. Armenpress ve Tert.am’ de yer alan habere  göre ;  Ermenistan  Parlamentosu  Başkan Yardımcısı   Eduard Sharmazanov’ un  Karabağ Ermenileri’ nin zaferi,  Dağlık – Karabağ   probleminin çözümü için tek  alternatiftir dediğini  bildiriyor.

    http://www.armenpress.am/eng/news/878682/nagorno-karabakh-conflict-settlement-has-no-alternative-than-victory-of-people-of-artsakh-–-senior.html

    1. Panarmenian.net ve Tert.am’ de yer alan haberde,  Ermenistan Ekonomik Gelişme ve  Reform Bakanı  Suren Karayan, Ermenistan’ ın  2017’ deki  büyümesinin  % 3.2  olacağını  söyledi.
    1. Tert.am’ de yer alan habere  göre;  Fransa’ nın  Ermenistan Büyükelçisi Jean-Francois Charpentier ErmenistanErmenistan Cumhurbaşkanı Serzh Sargsyan’ ın ,  Fransa  Cumhurbaşkanı Francois Hollande’ ın daveti üzerine  8 Mart’ ta Fransa’ yı ziyaret edeceğini,  resmi ziyaret  dışında iş adamları  ile  de  görüşeceğini  bildirdi…..  Büyükelçi,  Karabağ konusuna  da  değinerek  anlaşmazlığın çözümünün  tarafların politik iradesi ile  gerçekleşebileceğini  söyledi…
    1. Massispost.com ve  Tert.am’ de  yer alan haberde  Ermenistan  Ulusal Güvenlik  Servisi’ nin bildirdiğine   göre, yabancı  bilgisayar  korsanları Ermeni bankalarından  büyük çapta  hırsızlık yaptı…. Verilen resmi  bilgiye  göre,  çetenin üç üyesi  eski Sovyet ülkelerini  hedef olarak  seçti… Bankamatiklerden  çekilen para 270.000 dolara civarında…    
    1. Ermeni Radyosu web sitesinde  yer  alan  haberin başlığı :  “ Fransa  Cumhurbaşkanı François Holland’ ın  Karabağ konusunda   self  determinasyon  bildirisi  Azerbaycan’ ı üzdü.”   Haberin Özeti :  “ Azerbaycan MV Azay Guliyev   François Holland’ ın  Ermeni yanlısı tutumunu suçlayarak bu sözlerinden  dolayı  uluslar arası hukuku ihlal  ettiği gerekçesi ile  Paris’ e  nota  gönderilmesini  önerdi…
    1. Aşağıda linkleri verilen web sitelerinde “ İstanbul  Ermeni Patrikliğinde kriz, Ruhani Kurul Başkanı Sahak Maşalyan’ ın istifası”  çerçevesinde  haberler  yer alıyor. Haberin özeti : “Patriklik seçiminde sürecin tıkanması Patrikhane’de kriz yarattı. Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Sahak Maşalyan bugün yazılı bir basın açıklaması yaparak görevlerinden istifa ettiğini duyurdu…..Sahak Maşalyan istifa mektubunda, Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’ı suçladı.   Maşalyan bu kararı bugün gerçekleştirilen toplantıda Ateşyan’ın sergilediği tavır üzerine aldığını belirtti. Maşalyan mektubunda Patrik adayı olmadığını da ifade etti.. Mektubunda şehri terk edeceğini de belirten Maşalyan,  konuyla ilgili yazılı  bir  açıklama  açıklama yaptı….” (Not: Yazılı açıklamanın tam metnini okumak isteyenler Agos  Gazetesi  web sitesine  girebilirler, o.t.)
    1. Ermeni Radyosu web sitesi,  Erivan Radyosu Kürtçe Sesinde Zeri İnanç’ ın  kitabının Türkiye’ de  yayımlandığını bildiriyor.  Söz konusu kitap,  Ermenistan Kamu Radyosu’ nun  Kürt  dilini ve kültürünü  koruduğunu  iddia  ediyor. Agos ile  yaptığı söyleşide Zeri Inanc, Radyonun  Kürt kimliğini ve kültür  mirasının devamına çok büyük katkısı olmuştur…, 10.000’ den fazla  Kürt halk  şarkısı  Kamu Radyosunda  kayıt  altındadır dedi…
    1. Armenpress, Ermenistan’ ın Suriyeli ihtiyaç sahiplerine gönderdiği 18 ton  yardım  malzemesi Lazkiye’ ye ulaştı. Böylece  bugüne  kadar  40  ton malzeme  gönderilmiş oldu.

     http://www.armenpress.am/eng/news/878709/armenia’s-humanitarian-aid-arrives-in-latakia-syria.html

    1. Armenpress’ te yer alan habere göre, ticari ve  yatırımla ilgili   yeni anlaşma çerçevesinde  Ermenistan – AB  görüşmelerinin  6 ncı raundu  15 -16 Şubat’ ta  Erivan’ da  yapılacak…
    1. Panarmenian.net’ te yer alan habere göre, Türkiye taraftarı muhalifler  (Not: Mesajda  asiler kelimesi kullanılmış, o.t.)  ve  Suriye  rejiminin  El Bab’ da güvenlik hattı konusunda  mutabık kaldılar.  Haberin Özeti : “  Türkiye  destekli  Suriyeli muhalifler ile Esad’ ın kuvvetleri IŞİD  cihatçılarının elindeki El Bab’ ın ele  geçirilmesi için bir  güvenlik  koridoru oluşturdular…Türkiye, iç savaşın başladığında  Esad’ ın düşmanı idi….Son aylarda  Esad’ ın  müttefiki Rusya ile  birlikte  Suriye’ ye  barış getirmek üzere çalışıyorlar….”
  • Şimdi söz, karar ve yetki milletindir.

    Şimdi söz, karar ve yetki milletindir.

    Cumhuriyet yazarı Nuray Mert bir yazısında “güya Cumhurbaşkanlığı sistemi önerisi milletin reyine sunuluyor, güya iki seçenek var, ama bu iki seçenekten hayır’ı seçenler şimdiden suçlu ilan edilmiş vaziyette.

    Hem de teröristler ile aynı tarafta olmak suçlamasıyla!

    AK Parti gerçekten de bizim hayal edemediklerimizi gerçekleştirdi, zira böyle akıl almaz, vicdan kaldırmaz bir şeyi hayal etmek, bizler için imkânsızdı” .

    “2010 referandumu da çok gerilimli geçmişti, ancak o dönem ve tartışması, bu seferki ile kıyas kabul etmez” diye yazmış.

    Hâlbuki o zaman Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi.

    Ben yetmez ama evet diyenleri Nuray Hanım’ın aksine bol bol eleştirmiştim.

    Öngörü meselesi…

    O referandumda CHP Kadıköy Kadınkolu başkanıydım.

    Yönetim kurulu üyelerim ve aslan yürekli diğer  partili kadın arkadaşlarımla ki sayımız  yüzün üzerindeydi,sabahın ezan vaktinden akşamın kör karanlığına kadar tabir caizse ırgat gibi çalışmıştık.

    Mahalleler, caddeler, pazarlar ve metrobüs çevresinde görev yaptık.

    Kadıköy metrobüs durağına yakın alanı mekân eylemiştik.

    O alanda hemen yanıbaşımızda AKP liler de çalışma yapıyorlardı.

    İktidar olmanın bütün nimetlerinden (!) yararlanıyorlardı.

    Koskoca bir barkavizyon ile ses kirliliği yapılıyordu.

    Sonuna kadar açık sesle Erdoğan durmadan konuşuyor, o susunca müzik başlıyordu.

    Bizler yan tarafta birbirimizi duyabilmek için gırtlağımızı parçalarcasına avaz avaz bağırmak zorunda kalıyorduk.

    Sesi biraz kısmalarını rica ediyorduk o an kısıyorlardı, yarım saate kalmadan yine açıyorlardı.

    Onların stantlarında çalışan bay ve bayanlar günaşırı değişiyordu.

    Dikkatimizi çekmişti.

    Nasıl olduysa bir gün birisinle konuşabildik.

    İşin esası her gelen, günlük yüz lira ile 50 arası yevmiye alıyormuş.

    Neyse bunları uzatmayacağım.

    Netice olarak demokrasin kalesi olan Kadıköy’de % 70 hayır çıkmıştı.

    Türkiye Genel toplamında % 57.88 ile AKP’ye evet çıkmıştı.

    Tabi burada yetmez ama evet diyenlerin rolleri ve Pensilvanya’dan gelen üst akılla mezardan ölüleri çıkarıp yazmalarının dahli büyüktü.

    Neler gördük neler…

    60 metrekarelik bir dairede 30 kişinin yazıldığını da gördük.

    Aslında öyle bir daire yoktu bile.

    Yetmez ama evetçilerin bunlardan haberleri yoktu tabiî ki.

    Acaba şimdi mutlular mı veya akıllandılar mı dersiniz?

    İnşallah diyelim…

    ***

    82 Darbe Anayasası

    Güya darbe Anayasasından kurtulacaktık.

    Oysa oy kullanacak seçmenlerin yarıdan fazlasının paketin içeriğiyle ilgili yeterli bilgisi yoktu.

    Tıpkı bugünkü gibi…

    2010 referandumu da bir aldatmacaydı.

    Türkiye’nin sivilleşmesi ve demokratikleşmesini vaat ederek  evet istemişlerdi.

    Aslında o referandum ile bugünlere gelmenin yollarındaki engelleri kaldırmışlardı.

    O yıl şöyle diyorlardı;

    HAYIR DEMEK, BİLEREK YA DA BİLMEYEREK DARBECİ ZİHNİYETLE İŞBİRLİĞİ DEMEKTİR.

    Bugün ne diyorlar?

    Hayır diyenler FETÖ cü, Kandil’ci, Teröristlerle birdir.15 Temmuz darbesinin yanında olmaktır.

    Evren ne diyordu?

    Dış güçlerle işbirliği yapanlar  “Anayasaya HAYIR kampanyası açtılar”.

    Hayret! Ne kadar benzerlik var değil mi?

    Askeri vesayetten kurtulacağız, daha özgür olacağız diyerek toplumu kandıran AKP, Türkiye’nin gördüğü, gelmiş geçmiş tüm hükümetlerinden en baskıcısıdır.

    Kenan Evren ruhundan asla kurtulamamış ve o ruhu daha da katılaştırarak cumhuriyete, onun kurucu değerlerine karşı savaş açmıştır.

    Yani Evren ruhunu hortlatmıştır.

    Bunun adına ister sivil darbe deyin, ister rejim değişikliği.

    AKP veya diğer bir partinin meselesi değildir.

    Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan her vatandaş için hayati önem taşımaktadır.

    Kısacası Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onunla İstiklal Savaşı veren Türk Milletinin meselesi olmuştur.

    Ya tek bir kişinin emrine gireceğiz ya da Atatürk’ün bize emanet ettiği cumhuriyet için mücadele edeceğiz.

    Yani ya İstiklal ya da ölüm diyeceğiz.

    Tünay Süer

    14 Şubat 2017

  • En sevgiliye…

    En sevgiliye…

    Müslümanlar, asırlardır Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmediğini söyleyerek, O en sevgiliye iftira etmektedirler.

    Oysa Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilip bilmediği konusunda bir yargıya varabilmek için, öncelikle üzerinde durulması gereken konu, galiba ümmî ve ümmîlik kavramlarının açıklanması olacaktır. Zira O’nun okuma yazma bilip bilmemesi konusunda fikir beyan edenlerin hareket noktaları, Kur’an’da, O’nun hakkında söylenen “Ümmî” sıfatıdır. Dolayısıyla Kur’an’da Hz. Peygamber ile ilgili olarak kullanılan “Ümmî” sıfatının, ne anlama geldiğini bilmeden, O’nun okuma-yazma bilip bilmediği konusunda akıl yürütmek ve bir kanaate varmak imkânı bulunmamaktadır.

    Arapça-Türkçe Lûgatlarda “Ümmî” kelimesine farklı anlamlar verildiği gözlenmektedir. Mevlüt Sarı isimli dil bilimci tarafından hazırlanan ve Bahar Yayınları’nca İstanbul’da yayınlanan Arapça-Türkçe Lûgat’ta “El-Ümmiyyü” olarak zikredilen Ümmî kelimesi, “okuyup yazma bilmeyen” şeklinde anlamlandırıldıktan sonra “El-Ümmiyyetü” şeklinde verilen aynı kökten bir başka kelimeye de “Ümmîlik. Analık. Okuma yazma bilmeme” şeklinde bir anlam verilmiştir.

    Atay Kardeşler ismiyle ilahiyat profesörü Hüseyin Atay ve kardeşleri olan müftülerden müteşekkil üçlü bir komisyon tarafından hazırlanan Arapça-Türkçe Büyük Lûgat isimli sözlükte ise (bkz. Atay Kardeşler, Arapça-Türkçe Büyük Lûgat, Bayrak Matbaası, Ankara, 1964) bu kelimenin değişik halleri ve anlamları şöyle verilmiştir:

    Ümmiyyi; Okuyup yazmayı bilmeyen.

    Ümmiyyeti(Ümûmeti): Analık, lohusalık.

    Ümmiyyeti (Me’mûn): Beyin zarına kadar başı yarılmış adam.

    islaminur.org isimli internet sitesinde ise “Ümmî” kavramı,  1-Ümmete mensup olan; 2-Anadan doğduğu hal üzere bulunan, yani okuma yazması, tahsili bulunmayan; 3-Ümmül’ Kurâ’ya mensup, yani Mekkeli olan; şeklinde üç ayrı biçimde anlamlandırıldıktan sonra “Bunlar içinde meşhur olan ilk görüştür” şeklinde bir yargıya varılmış, bu yargı ise “Yani ilkel halde bulunan ve henüz cehalet devrini yaşayan Araplar içerisinde (n çıkan)…” şeklinde açıklanmış bulunmaktadır.

    Başta DİB olmak üzere; dini çevrelerin büyük rağbet gösterdiği DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Emekli Üyesi Dr. Osman Keskioğlu bu konuda şöyle diyor:

    Tefsircilerin (Müfessirlerin) ve lûgatçıların (Dil bilimcilerin) beyanına göre ümmî kelimesi şu mânalara gelir:

    1-(Ümm)e nispettir. Yani anasından doğduğu hal üzere kalmış bulunan, talim ile doğduğu halinde değişiklik vuku bulmamış olandır.

    2- Arap ümmetine mensup ki, Araplar hesap kitap bilmez bir millet olmakla maruf idi.

    3-Ümmül Kura’ya mensup, yani Mekkeli demektir.(Bkz. Dr. Osman Keskioğlu, Kur’ân-ı Kerîm Bilgileri, s.75, TDV. Yayınları, Ankara,1989.)

    Hz. Muhammed’in “Ümmî” oluşunu, onun Kur’an ayetleri gelinceye kadar Tevrat, Zebur ve İncil gibi kitapları, en çok da Tevrat’ı okumadığı ile açıklayanlar da var.

    Bunun sebebi, biraz da Kur’an’da Yahudilik, Yahudi Kültürü, Yahudi Tarihi ve Yahudi kralları (ki; Kur’an’da onlardan peygamber olarak bahsedilmektedir) yoğun bir bilgi veriliyor o…lmasıdır. Hatta Kur’an’da, İsrailoğullarının bir zamanlar Allah tarafından diğer milletlere üstün kılındığından da bahsedilmektedir.

    Dolayısıyla; Hz. Peygamber’in ümmîliğini, Kur’an ayetleri gelinceye kadar O’nun Tevrat okumadığıyla açıklayanlar, O’nun Tevrat’tan alıntılar yaptığı konusundaki iddiaları bertaraf etmek için, böyle bir savunma ile ortaya çıkmışlardır. Kim bilir belki de öyledir!

    Geçtiğimiz sene bir soyyal medya arkadaşım, Müftü Yardımcısı sıfatı bulunan bir ortak arkadaşımızın sayfasında “Hz. Peygamber’in ümmiliği, yani okur-yazar olmama durumu Peygamberlik geldikten sonra son bulmuş olabilir mi?” anlamında bir soru sormuş. Müftü Efendi de bu soruya “Mümkündür” şeklinde bir cevap vermişti.

    Aynı sayfada, sorulan bu soru çerçevesinde ben de şunları yazmıştım:

    Evet, bu da mümkündür. Yani böyle de düşünülebilir. Zira Kur’an’da “İnşirah” suresinde Hz. Peygamber’e Allah tarafından yapılan bir cerrahi operasyondan, göğsününün açılıp genişletilmesinden/ferahlatılmasından ve belini büken yükün üzerinde alınmasından bahsedilmektedir. Bu operasyonun mahiyeti tam olarak neydi fazla belli değildir. Bazı müfessirler, bu müdahalenin O’nun çocukluğunda yapıldığını söylerler.

    Ancak bize göre; bu işlem Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği anda da yapılmış olabilir. Yani Hz. Peygamber’in, Cebrail’in “Oku” şeklindeki hitabı karşısında bocalaması ve şaşırması üzerine yapılan bir operasyon da olabilir. Kim bilir bu operasyonla, belki de O’nun okuması temin edilmiş olabilir.

    Bununla birlikte benim aklım ve sezgilerim, Hz. Muhammed’in çocukluğundan itibaren okur-yazar olduğu yönündedir. Zira O, Mekke’nin ileri gelen ailelerinden birisi olan Haşimiler ailesine mensuptu ve dedesi Abdülmuttalip, O’nun doğduğu sırada Mekke site devletinin bakanlarından birisiydi. Hatta Mekke’yi işgale gelen Ebrehe ile yapılan müzekereleri o yürütmüştür.

    Buna ilave olarak Hz. Muhammed, doğduktan sonra Mekkeli aristokratların geleneği üzerine çölde yaşayan Halime isimli bir süt anneye verilmiştir. Bütün bunlar belli bir ekonomik güç gerektiren uygulamalardır. Dolayısıyla; hali vakti yerinde olan Abdülmuttalip’in torunu Muhammed’i okula göndermemesi ve okuma-yazmayı öğretmemesi akla uygun değildir.

    Öte yandan, Hz. Muhammed çocukluğundan itibaren tüccarlık yapan amcalarının yanında seyahatlere katılmış ve ticareti öğrenmiştir. Zengin bir dul kadın olan Hatice, onun ticari başarısını ve güvenilirliğini dikkate alarak ticaret kervanlarının başına, bugünkü anlamda şirketinin ceoluğuna getirmiştir ki; Hz. Hatice’yi bugünkü anlamda ancak Güler Sabancı ile kıyaslayabiliriz. Ticaret işinde ceoluğa kadar yükselen bir insanın hesap kitap bilmemesi ve bunun için de okur-yazar olmaması kabul edilemez.

    Ayrıca O, “Hılful Fudul” isimli bir STK’nın önde gelen üyesi ve belki de başkanıydı. Bu örgüt adalet ve hukuk üzere iş yapmak üzere yemin eden gençlerden kurulu bir örgüt idi ve Mekke’nin asayişini üstlenmişti. Hz. Peygamber, bu örgütün ileri gelen üyelerinden irisi ve belki de başkanı olarak, Mekke’ye gelen yabancı bir tüccarın mallarına el koyan Ebu Cehil’in evini kuşatmış ve tüccarın alacağını Ebu Cehil’den alarak kendisine teslim etmiştir.

    Ebu Cehil bu durumu “Muhammed kapıma öyle şiddetli vuruyordu ku; zelzele oluyor sandım. Kapıya çıktığımda Muhammed ağzından köpükler çıkan öfkeli bir deve gibiydi. Ondan korktum…” şeklinde anlatmıştır.

    Yani özetle; Hz. Muhammed, genelde bahsedildiği gibi silik ve sıradan bir koyun veya deve çobanı değil, gençliğinden başlayarak kendisine peygamberlik verilinceye kadar da kesinlikle aktif bir insandır Eğer öyle olmasaydı, sırf emin sıfatına dayanarak kendisine hakemlik yaptırılmaz, Kureyş’in önca kodamanı dururken O’na Hacerül Esved taşını Kâbe’nin duvarına koydurmazlardı. Şu halde genç Muhammed, Kureyş’in onca kodamanı arasında söz konusu taşı Kâbe’nin duvarına yerleştirme görevini yerine getirdiyse, bunun arkasında O’nun emin ve güvenilir olması kadar, “Hılf’ul-Fudul” isimli gençlik örgütünün, kendisine verdiği desteği aramak da akla gelen bir husustur.

    Bugün Diyanet’in 4-6 yaş grubu çocuklara bile Kur’an ve Arapça öğretmekte olduğunu, yani en azından Kur’an öğrenmenin kolaylığını düşünürsek, Hz. Muhammed gibi aslen Arap olmasa bile, uzun asırlar önce Araplaşan ve Araplar içinde yaşayıp Arapça konuşan bir kişinin Arapça okuma-yazma bilmediğini savunmak akla ve mantığa aykırıdır…

    Sevgililer gününüz kutlu olsun…

  • Türkiye için önemli bir isimdi…

    Türkiye için önemli bir isimdi…

    Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn istifa haberi bizi de yakından ilgilendiriyor. Flynn’in Ruslarla yaptığı görüşmeler ABD’de tartışma konusu olmuştu. Öte yandan Flynn, FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerektiğini de savunmuştu.
    Baştan bu yana Emekli Korgeneral Flynn’ın Türkiye için Trump’un yönetiminde çok önemli bir isim olduğuna dikkat çekmiştik. Flynn’ın bölgeyi ve Türkiye’yi çok yakından tanıması da önemliydi.
    Bu isimin istifası ortada büyük bir boşluk bırakacaktır.
    Amerikan medyasına yansıyan haberlerde, Fylnn istifa mektubunda şu ifadelere yer verdi:
    “Rus Büyükelçi ile yaptığım telefon görüşmesi hakkında farkında olmayarak seçilmiş Başkan Yardımcısı’nı ve diğerlerini eksik bilgilendirdim. Başkan ve Başkan Yardımcısı’ndan özür diledim ve özrümü kabul ettiler. İstifamı veriyorum; bu kadar onurlu bir konumda ülkeme ve Amerikan halkına hizmet etmekten onur duydum. Başkan Donald J. Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence ve onların topladığı diğer muhteşem ekiple bu yönetim ABD tarihinde en büyük yönetim olarak anılacaktır.”
    Bu makale üzerine FETÖ terör örgütü ile ilgili çok yorumlar yapıldı. Hatta medyada “Kısa zamanda FETO terör örgütünün lideri Gülen Türkiye’ye iade edilebilir” denildi.
    Beyaz Saray’da Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışma’nın bu görüşlerinin havada kalmayacağı görüşüne biz de katılmıştık.
    Aynı zamanda sadece FETÖ terör örgütünün lideri Gülen’in iadesi dışında gergin olan Türkiye-Amerikan ilişkilerinin yeniden eski günlere dönebileceği yolunda umutların artmış olabileceği görüşünü de paylaşmıştık. PYD konusunda da önemli adımların atılabileceği umudunu taşıyorduk.
    57 yaşındaki emekli Korgeneral Flynn, adını ABD Kongresi’nin bulunduğu Capitol Hill’den alan siyasi analiz sitesi The Hill’de seçim günü yayınladığı makalesinde, “ABD’nin Gülen’e sığınak olmaması gerektiğini” vurgulamıştı.
    Flynn, “Müttefikimiz Türkiye bir krizin içinde ve desteğimize gereksinimi var” başlıklı yazısında, Türkiye’nin bir öncelik olarak kabul edilmesi ve ABD dış politikasının baştan düzenlenmesi gerektiğini anlatmıştı.

    Trump’un görevi devir almadan önce Flynn’ın FETÖ terör örgütü ile ilgili yazdığı makaledeki şu görüşleri bizim için son derece önemliydi, bir anımsayalım:
    “Arka bahçemiz Pensilvanya’ya rahatça yerleşmiş olan bu maskeli terör ve istikrarsızlık kaynağı tarafından Washington’ın gözü boyanırken NATO müttefikimiz Türkiye’ye engel olmak mantıksızdır. Türkiye’nin bakış açısıyla Washington, Türkiye’nin Usame bin Ladin’ine sığınak oluyor. 11 Eylül’den sonra Usame bin Ladin’in Türkiye’de güzel bir köyde yaşadığını ve aynı anda da Türk vergi mükelleflerinin vergileriyle fonlanan 160 okulu işlettiğini öğrenseydik ne yapardık?”
    Flynn gibi bir Türk dostunun Trump yönetiminden istifa etmesi hiç kuşkusuz bizim için önemlidir. Çünkü, bölgeyi iyi bilen, Türkiye’yi tanıyan, Türk-Amerika ilişkilerindeki dengelerin neler üzerinde oturduğunu analiz eden birinin görevini bırakması bizi de etkileyecektir.
    Trump’a en yakın bir isim olarak Flynn ile gerginleşen ilişkilerimizin onarılması konusunda aynı noktada olmamız ve Amerika’daki diplomatik görüşmelerde en etkili bir isimle iletişim içinde olabileceğimizi de göz önünde bulunduracak olursak, bu istifanın çok büyük bir boşluk bırakacağını da görmüş oluruz.
    Çünkü, Flynn, bölgede Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu görmüş, Türkiye’nin Amerika için çok önemli bir müttefik olarak güçlü olması gerektiğini göreve başlamadan önce yazdığı makalelerde dile getirmişti.
    Trump ve yönetimi ile ilişkilerimizi siyasi alanda yerine oturtabilmek için Amerika’da biz yakın isimlerin olması gereklidir. Bu isimlerle kurulacak ilişkiler ve iletişimler, sorunlarımızı doğrudan dile getirmek açısından önemlidir. Hatta bu konularda çoğu zaman kurulu lobiler ve düşünce kuruluşları devreye giriyor. Kaldı ki bunlara da çok önemli miktarlarda para ödeniyor.
    Sonuç olarak beklentilere yanıt alınabiliyor mu bu da tartışılması gereken bir başka konudur.
    İşin bir başka ilginç yönü de Beyaz Saray’ın Flynn’ın istifası konusunda suskunluğudur. Özetle Beyaz Saray, bu istifa ile Flynn’ı savunmamıştır. Başkan Trump’un da bu konuda şu ana kadar bir açıklama yapmadığı söyleniyor.
    Özetle, Flynn gibi bir isimin Beyaz Saray’dan istifa etmesi birçok ülkede sarsıntı yarattı ama, en şiddetli sarsıntı bizde hissedilecek.

  • Osmanlı’dan günümüze kabadayılar

    Osmanlı’dan günümüze kabadayılar

    1. Odesalı Kosti (1895)

    Yunanistan doğumlu, ‘Odesalı’ lakaplı Odesalı Kosti, Tünel’den
    Taksim’e kadar bütün mekanların haracını yiyor ve hiçbir ipucu
    bırakmadan kayıplara karışıyordu. Başı sıkışınca da işgal polisleri
    sayesinde paçayı sıyırıyordu.Odesalı’yı tanıtan
    sabit alameti ise; sağ kolunun iç kısmında eli kamalı bir kız resmi ve
    sol kolunda iki çiçek ortasında bir haç ve ‘m’ harfi bulunan dövmeleri
    olmasıydı. ‘M’ harfi metresi Mari’nin adını simgeliyordu.

    2. İpsiz Recep (Emice) (1862)

    İpsiz Recep’e ‘İpsiz’ lakabının verilmesine dair iki anlatım var. Birine göre; cesareti, gözü pekliği ve ataklığı sayesinde ‘İpsiz’ lakabını alır. Diğer bir anlatıma göre de; Elinde avucunda ne varsa, olanı da, olmayanı da verdiğinden ve kendisi ‘cep delik, cepken delik’ misali kaldığından adı ‘İpsiz’e çıkmıştı.Milli mücadele’deki başarısıyla Atatürk’ten takdir toplayan İpsiz Recep, yelkenlisiyle Zonguldak üzerinden kömür taşımacılığı yaparken işlerinin bozulmasıyla eşkıyalığa başlamış, Kandıra civarında Müslüman halka zulmeden Rum çetelerine karşı Kuvayı Milliye saflarında başarıyla karşı koymuş.

    3. Solak Ligor (1888)

    Küçük yaşta ailesi ve hısımları arasında çıkan silahlı çatışma sonucu sağ kolundan yaralanıp sakat kalan Ligor, Konya’dan babasıyla birlikte göç edip İstanbul’a geldi. Baba mesleği olan terziliği sakat kolu nedeniyle yapamayınca işi serseriliğe vurmaya başladı.Sağ kolun verdiği eksikliği sol koluyla kapatmaya çalışan Ligor, kısa sürede korkunç denecek hızda bıçak kullanmaya başlayıp ilk denemesini de Balat’ta bir Yahudi üzerinde yaptı. Unkapanı’ndan Eyüp’e kadar tam 4 yıl o bölgenin tek kabadayısı oldu. Fakat bir hayat kadınıyla olan birlikteliği ileride bu saltanatı bitirecekti.

    4. Piç Ardaş (1886)

    Sivas doğumlu Piç Ardaş, İstanbul’a gelip Üsküdar’a göz koydu ve Manavcı Ali’yi öldürdükten sonra istediğini alıp Üsküdar’ın tek hakimi oldu. Söylentiye göre Piç Ardaş’ın girdiği düellolar en az 1 saat sürüyormuş. (Nasıl oluyorsa)Piç Ardaş’ın sabit alameti sağ elindeki baş ve işaret parmaklarının kesik olmasıydı.

    5. Arap Hüsnü (1870)

    Arap Hüsnü ‘Heyüla gibi, iri yarı, gece insanın rüyasına girse korkutacak bir tip’ diye anılıp, sağ kulağının kıkırdak kısmının olmaması, sol gözündeki perde ve çenesindeki çukurla dikkat çekiyordu.
    Trablusgarp doğumlu, Tophane semtini inim inim inleten insan azmanı için Ömer Ünal şunları söylüyordu: ‘Onunla ilk kez Galata merkezinde karşılaştığımda kahvede içki satmaktan gelmişti. Meğer bu onun işlediği suçlar arasında en hafifiymiş. Trablusgarp’tan ne sebeple ve nasıl geldiğini kimse bilmiyordu. Ben ise henüz stajyer polistim. Onun hakkında bildiklerim, o tarihte benden eski olan meslektaşlarımdan duyduklarımdır. Zira onu tanıdığımda yaşı çoktan 45’i bulmuştu.Buna rağmen Tophane civarında kendisinden çok genç olan külhanları sindirmişti. İsmini duyurmaya başladığı zaman Salı Pazarı’nda iki kişiyi, Arap yapısı kaması ile öldürmüş fakat delil yetersizliğinden yakasını kurtarmıştı. Polis yakasına yapışmak için fırsat kollasa da Arap Hüsnü açık vermiyordu. Cumhuriyetin ilanıyla Arap Hüsnü’nün de defteri dürüldü. Hükümetin 28 Mayıs tarihli kararıyla hudut dışı edildi.’

    6. Şık Manol (1890)

    Tokat doğumlu Şık Manol ünlü İstanbul kabadayıları arasında adam öldürmemiş tek kişi unvanına sahip. Çıkan kavgalarda ve düellolarda da silah kullanmayan Şık Manol sadece kafasını ve yumruğunu kullanırdı. (Şıklığına diyecek yok)

    7. Hiristo Anastadiyadis (1898)

    Çocukluğundan itibaren suç batağına bulaşmış olan Hrisantos, ağabeyi Koço ile birlikte tramvaylarda yolcuların para çantalarını kapıp kaçarak ve bazen de annesinin işlettiği umumhaneye gelen erkeklerin paralarını çalarak başladı.Hrisantos, yaşı ilerledikçe karmanyolacılığa (Şehir içinde ıssız yolda ölümle korkutarak yapılan soygunculuk) da başlayıp, etrafına dönemin ünlü haydutlarından organize bir suç çetesi oluşturdu.

    8. Baltalı Hano (İlk kadın kabadayı)

    İstanbul’un varoş semtlerinden birinde yaşayan ve bir kabadayının sevgilisi olan Hanzade isimli bu kadın belki de ilk kadın kabadayı.12 yaşındaki oğlunun bir gün ortadan kaybolmasıyla telaşlanan kadın oğlunu aramak için yollara düşeceği vakit kabadayı sevgili tarafından vazgeçirilir. Sonraki denemesinde yine aynı şey olur. Bunun üzerine Hanzade erkek kılığına girerek sevgilisini takip etmeye başlar.Sevgilisinin gece naralar atıp haraç topladıktan sonra bir hamamda geceyi sonlandırdığını fark eder. İçeri girdiğinde, oğlunu bir ‘hamam oğlanı’ olarak görür. Hamamı yakmak için bulunan odunların yanındaki baltayı kapmasıyla sevgilisi dahil 21 kişiyi öldürür.Oğlunu alıp kanlar içinde mahallesine döndüğünde ise 17 ay boyunca semttekilere kan kusturur. Bir müddet sonra haraç ve baltayla adam öldürmek suçlarından yargılanıp kurşuna dizilerek öldürülür.

    9. Abdullah Palaz (1923)

    Abdullah Palaz hayat hikayesini şöyle özetliyordu: ‘4 kez idam yedim, 740 yıl hapis kestiler. 48 yıl 38 ayrı cezaevinde hapis yattım. Ben Abdullah Dayıyım, baba değilim.”Antep Canavarı’ olan meşhur lakabını 15 kişinin katili olarak Konya Cezaevi’ne girdiğinde aldı. Yeni gelen mahkumların sevilmediğini ve onlara bir göz dağı verilmesi gerektiğini düşünerek kendi gibi Antepli 7 yoldaşıyla bir plan kurup, gardiyanlardan temin ettikleri bıçaklarla bir gece diğer efelerin koğuşunu basıp öldürmeyecek darbelerle yaralayıp Konya’daki ilk vukuatına imza attı.Ardından gelsin Afyon Cezaevi’ne sürgün.. Orada da aynı şekilde ‘parmak hesabı’ ile gözdağı vermek için koğuş bastılar ama bu defa bir fark vardı. Parmak hesabını biraz kaçırıp birinin ölümüne neden olmuşlardı. Bir gece zincirde tutulduktan sonra oradan da Bursa’ya sürgündeydi sıra.1991 yılında Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybettiğinde bildiği, ezberlediği tek şiir Nazım Hikmet’in şiiriydi.

    10. Dündar Kılıç (1935)

    ‘Hata yapmam, özür dilemem’ sloganıyla akıllara kazınan Dündar Kılıç, kabadayılık müesesesine İstanbul’a göç ettikleri sırada ters düştüğü ünlü kabadayı ‘Avni Çakıroğlu’nu yaralayarak adım attı. Sayısız yaralama, silah taşıma ve uyuşturucu kaçakçılığından en az 38 kere hapse girdi, çıktı. Generallerle tutuklandığı da oldu, aynı generallerle yasadışı iş yaptığı da iddia edildi. Günlerce süren işkencelerden de geçti.Trabzon’da doğan, kabadayılığı hapiste Oflu’lardan öğrenen Kılıç, kısa sürede İstanbul’un yeraltı dünyasında önemli yer edindi.

    11. İdris Özbir (Kürt İdris) (1937)

    İstanbul’a geldikten sonra 70’li yıllarda kumar, dolandırıcılık, bıçakla ve tabanca ile adam yaralama gibi suçlarla adını duyuran Kürt İdris, yeraltı dünyasının sözü geçen isimlerinden biriydi. ‘Kürt İdris’ değişik tarihlerde suç örgütü yöneticiliği yapmak, silahla tehdit, zorla senet imzalatmak, zorla para almak, Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet ve arazi mafyacılığı gibi suçlardan yargılandı.Yeraltı dünyasının baba isimlerinden Kürt İdris karaciğer kanseri’ne yenik düşerek hayatını kaybetti.

    12. Kürt Cemali (1950’ler)

    Asıl adı Cemali Coşar olan Kürt Cemali 50’li ve 60’lı yılların Ankara’sının en belalı kabadayılarından. Zamanın diğer ünlü isimlerinden Kabadayı Mehmet 1953’de yakın arkadaşı Sarı Veli’yi bir alacak verecek meselesi yüzünden öldürmekten önceden tecilli cezasıyla birlikte 15 yıl hapis cezasına mahkum olur.Kumar oynatılan bölgelerin paylaşılamamasından Kürt Cemali ve Kabadayı Mehmet’in takışmaları bitmeyince, 1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan gece Kabadayı Mehmet konuşmak ve kumar oynamak için Kürt Cemalli’yi Hergele meydanındaki kulübüne davet etti. Gecenin ilerleyen saatlerinde aralarında çıkan çatışma sonucu Kürt Cemali vurularak öldürüldü. (Bir rivayete göre Kürt Cemali’yi vuran kişi Dündar Kılıç imiş)

    13. Çilli Burhan (1960’lar)

    Türkiye’de babalık 1960’lı yıllarda Dündar Kılıç, Çilli Burhan, Oflu Osman, Hüseyin Heybetli tarafından sahneye konulmaya başlandı. Eskiden kabadayılar saygılı, oturaklı, izzeti ve şerefine dokunulmadığında kimseye zarar vermeyen ve mahallenin otoritesi olarak kabul edilirdi.İstanbulda 1960’lı yıllarda Mafya denilince Oflular denilen Karadenizli gruplar ilk olarak akla gelirdi. Hasan Cevahiroğlu yahut Oflu Hasan lakaplı kabadayı ‘babaların babası’ unvanını kazanmıştı. Gençliğinde, Galata’da Araplar ve Lazlar arasındaki çete savaşlarında Lazlara liderlik yapıp efsanevi bir isim olmuştu.

    14. Abdo Ağa (Arap Abdullah)

    Rivayetlere göre; uzun boylu, kara kuru, sırım gibi, kafası daima tıraşlı, elmacık kemikleri çıkık, bıyıkları seyrek ve sarkık, iki kulağı da sağırdı. Yaz kış ayağında çizme, sırtında kukuletalı bir sako, belinde Trablus kuşak giyer, yeleğinde de kalın ve ağır bir altın köstek takılı dururdu. Daima silahlı dolaşır, yanından saldırma, tabanca ve usturpa, sağ çizmesinin kenarına sokulmuş söğüt yaprağı bıçak, bir elinde de sapı gümüş savatlı kamçı eksik olmazdı.

  • O kadar reklamın neticesi çıktı ortaya

    O kadar reklamın neticesi çıktı ortaya

    Etin üzerine tuz dökerken yaptığı kol hareketiyle ve çektiği videolarla adeta bir fenomen haline gelen Nusret bir anda dünya çapına yayılan şöhretin getirisinden faydalanarak New York’un Manhattan bölgesinde lokanta açıyor.

    Nusret Midtown 53’üncü Cadde’de CBS’in yanında şu anda China Grill adlı restoranın olduğu yerde eylül ayında açılacak.

  • Giriş Yasağına Türkler de Eklenecek mi?

    Giriş Yasağına Türkler de Eklenecek mi?

    Amerikan İç Güvenlik Bakanı John Kelly’nin yaptığı geçici vize yasağının kalıcı hale getirilebileceği ve listeye yeni ülkelerin eklenebileceği açıklamasının ardından, Washington kulislerinde listeye eklenecek yeni ülkelerin isimleri dolaşmaya başladı.

    Hukuk Firması “Jewell Stewart Prat” müşterilerine yönelik yaptığı duyuruda Afganistan, Kolombiya, Mısır, Lübnan, Pakistan, Kuzey Filipinler’deki bazı bölgeler, Mali ve Türkiye vatandaşı olan müşterilerine ABD’den ayrılmamaları eğer ABD dışındaysalar acilen ABD’ye geri dönüş yapmaları çağrısında bulundu.

  • Atatürk’ü öldürmenin tek yolu

    Atatürk’ü öldürmenin tek yolu

    Özellikle bayan arkadaşlardan ricamdır…
    Lütfen dikkatle okuyalım…

    11 Kasım 1938.
    Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

    Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

    15 sene sonra…
    Anıtkabir tamamlandı.
    Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

    8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

    9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

    Demem o ki..
    Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
    Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
    Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

    Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
    Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza ml . Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
    Dolayısıyla…

    10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
    Atatürk varsa, kadın vardır.
    Kadın varsa, Atatürk vardır
    Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi budur..