Hem Diyanet İşleri Başkanlığı hem de Cem Evleri Başkanlığı lağvedilmelidir.
Devlet, hiçbir inanç grubunun ibadet yerlerini, din görevlilerini veya dini faaliyetlerini bütçeden finanse edemez. Laiklik, devletin tüm dinî kurumlardan el çekmesini zorunlu kılar.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi, devletin laik olduğunu açıkça hükme bağlamıştır. 24. madde ise kimsenin inanç ve ibadet özgürlüğüne müdahale edilemeyeceğini, devletin din ve vicdan özgürlüğünü koruyacağını belirtir. Ancak aynı Anayasa’nın 136. maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı genel idare içinde bir kurum olarak tanımlayarak, İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları hakkında aydınlatma yapmakla görevlendirmiştir. Bu durum, laiklik ilkesiyle doğrudan çelişmektedir. Devletin resmî olarak belirli bir dinin (Sünni İslam) belirli bir yorumunu topluma yaymakla yükümlü kılınması, laikliğin özüne aykırıdır.
Son yıllarda bu çelişkiyi gidermek bahanesiyle yeni bir adım atılmış, Alevi toplulukları için de Cem Evleri Başkanlığı kurulmuştur. Böylece devlet, bir yandan Sünni İslam’ın kurumsal temsilcisi Diyanet’i finanse ederken, öte yandan Alevi inancının kurumsal temsilcisi olarak tasarlanan Cem Evleri Başkanlığı’nı da bütçesine eklemiştir. Bu düzenleme, laiklik sorununu çözmek bir yana, onu daha da derinleştirmiştir. Artık devlet, tek bir inanç grubunu değil, iki farklı inanç grubunu resmî başkanlıklar aracılığıyla finanse etmektedir. Oysa laiklik, hiçbir inancın devlet eliyle finanse edilmemesini gerektirir.
Türkiye’de laiklik ilkesinin bu şekilde yorumlanması, “devletin dini yoktur” ilkesini fiilen geçersiz kılmaktadır. Devletin bütçesinden ayrılan milyarlarca lira, vergi mükelleflerinin zorla ödediği paralardan oluşmaktadır. Bu vergileri ödeyen yurttaşların bir kısmı Sünni Müslüman, bir kısmı Alevi, bir kısmı Hristiyan, bir kısmı Yahudi, bir kısmı ateist veya agnostiktir. Hiç kimse, inanmadığı bir dinin ibadethanesinin elektrik faturasını, personel maaşını veya yayın faaliyetlerini ödemek zorunda bırakılamaz. Bu, temel bir adalet ve özgürlük ihlalidir.
Din, kişisel bir vicdan meselesidir. Bir kimsenin hangi inanca sahip olacağı, hangi ibadetleri yerine getireceği, hangi din görevlisinden hizmet alacağı tamamen kendi tercihine bağlı olmalıdır. Devletin bu alana müdahale etmesi, üstelik bunu vergi toplayarak yapması, bireyin vicdan özgürlüğüne saygısızlıktır. İbadet yerleri ve din görevlileri, ancak o dine inanan bireylerin gönüllü bağışları, vakıfları veya dernekleri aracılığıyla finanse edilebilir. Devletin bu işe karışması, dinin devlet kontrolüne girmesine ve siyasi iktidarların dini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesine yol açar.
- Laiklik İlkesinin Anlamı ve Türkiye’deki Görünümü
1.1. Laikliğin Felsefi ve Hukuki Tanımı
Laiklik, devletin herhangi bir dini resmî ideoloji olarak benimsememesi, tüm inançlara eşit mesafede durması ve din ile devlet işlerini birbirinden ayırmasıdır. Bu ilke, ilk kez Fransız Devrimi’yle birlikte teorik temeline kavuşmuş, 1905 tarihli Fransız Kiliselerin Devletten Ayrılması Yasası ile uygulamaya konulmuştur. Laik bir devlette, din eğitimi devlet okullarında verilemez, din görevlileri devlet memuru olamaz, ibadethaneler devlet bütçesinden finanse edilemez. Devlet, tüm inançlar karşısında tarafsızdır; hiçbir inancı teşvik etmez, hiçbir inancı engellemez.
Türkiye’de laiklik, 1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini İslam’dır” hükmünün 1928’de çıkarılmasıyla başlamış, 1937’de anayasaya girmiştir. Ancak Türk laikliği, Fransız laikliğinden farklı olarak “devletin din üzerinde denetim kurması” şeklinde yorumlanmıştır. 1924’te kaldırılan halifelik, dinin devlet kontrolüne alınmasının ilk adımıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı ise bu kontrol mekanizmasının en önemli aracı haline gelmiştir. Oysa gerçek laiklik, devletin dini kontrol etmesi değil, dinden tamamen ayrılmasıdır.
Laiklik ile din özgürlüğü arasında yakın bir ilişki vardır. Din özgürlüğü, bireyin istediği inanca sahip olması, ibadetlerini yerine getirmesi ve gerekiyorsa dini örgütlenmeler kurması anlamına gelir. Ancak bu özgürlük, devletin bu örgütlenmeleri finanse etmesini gerektirmez. Tam tersine, devlet finansmanı, dini örgütlenmelerin devlete bağımlı hale gelmesine ve siyasi otoritenin dini yönlendirmesine yol açar. Bu nedenle laiklik, devletin dini finansmandan tamamen çekilmesini zorunlu kılar.
Türkiye’deki uygulama, laikliğin bu evrensel tanımıyla taban tabana zıttır. Devlet, Diyanet eliyle belirli bir mezhebin vaazını, hutbesini, yayınını ve eğitimini finanse etmekte, aynı zamanda Cem Evleri Başkanlığı ile Alevi inancını da benzer bir kontrol mekanizmasına sokmaya çalışmaktadır. Bu durum, “devletin dini yoktur” söylemini tamamen anlamsızlaştırmaktadır. Devletin iki ayrı başkanlık aracılığıyla iki farklı inanç grubunu finanse etmesi, laiklik değil, çoklu resmî mezhepçiliktir.
1.2. Türkiye’de Laiklik Tartışmalarının Tarihsel Arka Planı
Cumhuriyetin ilk yıllarında laiklik, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, şeriat mahkemelerinin kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka devrimi ve harf devrimi gibi radikal adımlarla hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı, dini tamamen devlet kontrolüne almak amacıyla kurulmuş, ancak laikliğin gereği olarak değil, siyasi bir kontrol aracı olarak tasarlanmıştır. Diyanet’in varlığı, o günden bugüne laiklik tartışmalarının odağında olmuştur.
1980 askeri darbesinden sonra yapılan 1982 Anayasası, Diyanet’i daha da güçlendirmiş, onu anayasal bir kurum haline getirmiştir. 1990’lardan itibaren ise Diyanet’in bütçesi sürekli artmış, kurum siyasal İslam’ın en önemli aygıtlarından biri haline gelmiştir. Laiklik karşıtı uygulamaların arttığı bu dönemde, Diyanet’in kaldırılması yönündeki talepler de yükselmiştir. Ancak bu talepler, genellikle “Aleviler de devletten pay almalı” şeklinde bir talebe dönüşmüştür.
Alevi toplulukları, uzun yıllar boyunca cem evlerinin ibadet yeri olarak tanınması ve devlet bütçesinden destek alması için mücadele etmiştir. Bu mücadele, haklı olarak eşitlik temelinde yürütülmüştür. Ancak bu mücadelenin hedefi, Diyanet’in kaldırılması değil, Alevilerin de benzer bir kurumsal yapıya kavuşması olmuştur. Bu yaklaşım, laiklik sorununu çözmek bir yana, onu iki katına çıkarmıştır. Nihayetinde, Cem Evleri Başkanlığı kurulmuş ve devlet, bir inanç grubuna daha resmî statü ve finansman sağlamıştır.
Türkiye’de laiklik tartışmalarının temel sorunu, laikliğin devletin dinden ayrılması olduğunun unutulmasıdır. Laiklik, “devletin tüm dinlere eşit mesafede durması” değil, “devletin din ile hiçbir işinin olmaması”dır. Eşit mesafe, devletin hiçbir dini finanse etmemesiyle sağlanır, hepsini finanse etmesiyle değil. Bu temel yanılgı, Türkiye’yi laiklikten giderek uzaklaştırmakta, her yeni düzenleme laikliği daha da içi boşaltmaktadır.
2 Diyanet İşleri Başkanlığı: Yapı, Bütçe ve Laiklik İhlali
2.1. Diyanet’in Anayasal ve Hukuksal Konumu
Diyanet İşleri Başkanlığı, 1924 yılında kurulmuş, 1961 ve 1982 anayasalarında doğrudan düzenlenmiştir. Anayasa’nın 136. maddesine göre Diyanet, “genel idare içinde yer alan bir kurumdur” ve “İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları hakkında aydınlatma yapmak, camileri yönetmek ve din görevlilerinin atamasını gerçekleştirmekle” görevlidir. Bu tanım, devletin bir din kurumu olduğunu açıkça göstermektedir. Laik bir devlette, devletin bir dinin esasları hakkında aydınlatma yapma gibi bir görevi olamaz. Bu görev, ancak sivil dini örgütlere ait olabilir.
Diyanet, bünyesinde binlerce personel barındıran dev bir bürokratik yapıdır. Başkan, Cumhurbaşkanı tarafından atanır. İl ve ilçe müftüleri, devlet memuru statüsündedir. Camilerde görev yapan imam, müezzin ve vaizler, devletin maaşlı memurlarıdır. Bu durum, din görevlilerinin devlete bağımlı olmasına, siyasi iktidarların dini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesine zemin hazırlamaktadır. Cuma hutbelerinin belirli bir merkezden hazırlanarak tüm camilere gönderilmesi, bu kontrolün en somut örneğidir.
Diyanet’in varlığı, aynı zamanda diğer inanç gruplarına karşı eşitsizliği de beraberinde getirir. Devlet, yalnızca Sünni İslam’ın ibadet yerlerini ve din görevlilerini finanse ederken, Hristiyan kiliseleri, Yahudi sinagogları ve diğer inanç gruplarının ibadet yerleri kendi cemaatleri tarafından finanse edilmek zorundadır. Bu durum, Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine açıkça aykırıdır. Devlet, bir inancı finanse ederken diğerlerini finanse etmemekle, o inancı resmî olarak kayırmış olur.
Cem Evleri Başkanlığı’nın kurulması, bu eşitsizliği gidermeye yönelik bir adım olarak sunulmuştur. Ancak bu adım, eşitsizliği ortadan kaldırmamış, sadece iki inanç grubuna ayrıcalık tanıyan bir sistem yaratmıştır. Diğer inanç grupları ve inançsızlar hâlâ bu finansmanın dışındadır. Dahası, bu düzenleme laiklik ilkesini ihlal etmeye devam etmekte, sadece ihlalin kapsamını genişletmektedir. Laikliğin gereği, tüm inanç gruplarının devletten eşit uzaklıkta olmasıdır.
2.2. Diyanet’in Bütçesi ve Vergi Adaleti Sorunu
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yıllık bütçesi, her yıl milyarlarca lirayı bulmaktadır. Bu bütçe, genel bütçeden ayrılan ödeneklerle karşılanmaktadır. Vergi mükellefleri, kazançları ve harcamaları üzerinden ödedikleri vergilerle bu bütçeyi finanse etmektedir. Oysa vergi mükelleflerinin tamamı Müslüman değildir. İçlerinde Hristiyanlar, Yahudiler, Aleviler, ateistler, agnostikler ve diğer inanç grupları vardır. Hiçbir vergi mükellefi, inanmadığı bir dinin ibadethanesinin, personelinin ve faaliyetlerinin finansmanına zorlanamaz.
Vergi, zorunlu bir kamu hizmeti finansman aracıdır. Vergiler, yol, köprü, hastane, okul, adliye, polis ve asker gibi herkesin yararlandığı kamu hizmetlerinin finansmanında kullanılır. Din hizmetleri ise herkesin yararlandığı bir kamu hizmeti değildir. Bir Müslüman, cami hizmetlerinden yararlanır; ama bir ateist yararlanmaz. Bir Hristiyan, kilise hizmetlerinden yararlanır; ama bir Müslüman yararlanmaz. Bu nedenle din hizmetlerinin genel vergilerle finanse edilmesi, adaletsiz bir gelir transferidir. İnananlar, kendi ibadetlerini kendileri finanse etmelidir.
Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya gibi laik veya din-devlet ilişkisini düzenlemiş ülkelerde durum farklıdır. Fransa’da 1905 yasası gereği devlet hiçbir dini kurumu finanse etmez. ABD’de ise ibadethaneler vergi muafiyetine sahiptir ancak devletten doğrudan bütçe aktarılmaz. Almanya’da kilise vergisi sistemi vardır, ancak bu vergiyi yalnızca o dine üye olanlar öder; devlet sadece tahsilat işlemini yapar, bütçeden pay ayırmaz. Türkiye’deki sistem ise tüm vergi mükelleflerinden toplanan paralarla yalnızca bir inanç grubunun hizmetlerinin finanse edilmesidir. Bu, modern vergi adaleti anlayışıyla bağdaşmaz.
Diyanet bütçesinin büyüklüğü, aynı zamanda fırsat maliyeti sorununu da gündeme getirir. Her yıl Diyanet’e ayrılan milyarlarca lira, eğitime, sağlığa, altyapıya veya sosyal yardımlara ayrılabilirdi. Vergi mükellefleri, kendi inançları doğrultusunda bağış yapmak istediklerinde bunu sivil dernekler, vakıflar veya doğrudan ibadethanelere yapabilirler. Devletin bu işe girmesinin hiçbir meşru gerekçesi yoktur. Laiklik, devletin bu alandan çekilmesini zorunlu kılar.
2.3. Diyanet’in Siyasi İktidarlar Tarafından Araçsallaştırılması
Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğu günden beri siyasi iktidarların dini kontrol etme aracı olmuştur. Özellikle 1980’den sonra, kurum giderek siyasallaşmış, cuma hutbeleri aracılığıyla hükümet politikalarına meşruiyet kazandıran bir aygıt haline gelmiştir. 2000’li yıllarda ise bu durum daha da belirginleşmiştir. Diyanet’in yayınları, vaazları ve hutbeleri, iktidarın siyasi çizgisine uygun hale getirilmiştir. Bu durum, laikliğin sadece teoride değil, pratikte de ayaklar altına alındığını göstermektedir.
Diyanet’in siyasallaşmasının en somut örneği, cuma hutbeleridir. Hutbeler, Diyanet’in merkez teşkilatında hazırlanmakta, tüm camilere gönderilmektedir. Bu hutbeler aracılığıyla zaman zaman muhalefet eleştirileri yapılmış, zaman zaman belirli siyasi olaylara destek istenmiştir. Bir din görevlisinin, devlet memuru sıfatıyla siyasi içerikli bir konuşma yapmaya zorlanması, hem dinin hem de siyasetin suiistimalidir. Din, devletin emrinde bir araç haline gelmektedir.
Diyanet’in bir diğer sorunu, İslam’ın sadece Sünni Hanefi yorumunu resmîleştirmesidir. Alevi, Caferi veya diğer İslam yorumlarına Diyanet bünyesinde yer verilmemekte, bu topluluklar ya yok sayılmakta ya da sapkın ilan edilmektedir. Oysa laik bir devlet, İslam’ın hangi yorumunun doğru olduğuna karar verecek konumda değildir. Bu karar, tamamen inananların kendi vicdani tercihine bırakılmalıdır. Devletin bir mezhebi resmîleştirmesi, laikliğin açık ihlalidir.
Cem Evleri Başkanlığı’nın kurulması, Diyanet’in tekelini kırmak bir yana, devletin iki ayrı mezhebi resmîleştirmesine yol açmıştır. Artık devlet, Sünni İslam için Diyanet’i, Alevi inancı için Cem Evleri Başkanlığı’nı finanse etmektedir. Bu durum, laikliği güçlendirmemekte, aksine devletin din işlerine müdahalesini çeşitlendirmektedir. Laiklik, devletin bir değil, iki dini kurum finanse etmesiyle sağlanmaz. Laiklik, devletin hiçbirini finanse etmemesidir.
3 Cem Evleri Başkanlığı: Kuruluşu, Yapısı ve Laiklik Açısından Değerlendirilmesi
3.1. Cem Evleri Başkanlığı’nın Kuruluş Süreci
Alevi toplulukları, yüzyıllardır Anadolu’da var olan önemli bir inanç grubudur. Cem evleri, Alevi inancının ibadet yerleridir. Cumhuriyet tarihi boyunca cem evleri, camiler gibi devlet desteğinden yararlanamamış, hukuken ibadet yeri olarak tanınmamıştır. Bu durum, uzun yıllar boyunca Alevi toplulukları tarafından eşitsizlik olarak nitelendirilmiş ve çeşitli hak mücadeleleri yürütülmüştür. 2010’lu yıllardan itibaren bu talepler daha da görünür hale gelmiştir.
Hükümetler, başlangıçta cem evlerini ibadet yeri olarak tanımaya sıcak bakmamış, “Aleviler zaten camiye gider” gibi gerçek dışı söylemlerle bu talepleri geri çevirmiştir. Ancak artan toplumsal baskı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bazı kararları sonucunda adım atılmak zorunda kalınmıştır. Önce cem evlerine elektrik ve su desteği sağlanmış, ardından yasal düzenlemelerle statü sorunu çözülmeye çalışılmıştır. Nihayetinde, Cem Evleri Başkanlığı kurulmuştur.
Cem Evleri Başkanlığı’nın kuruluşu, kamuoyunda genellikle “Alevilere Diyanet” olarak yorumlanmıştır. Bu yorum, doğru bir tespittir. Gerçekten de yeni kurum, Diyanet’e benzer bir yapıda tasarlanmıştır. Bir başkan tarafından yönetilmekte, devlet bütçesinden pay almakta, cem evlerini denetlemekte ve dedeler ile diğer din görevlilerinin atamasını gerçekleştirmektedir. Bu durum, Diyanet’in Alevi versiyonunun yaratıldığını göstermektedir.
Cem Evleri Başkanlığı’nın kurulması, Alevi toplulukları içinde de tartışmalara yol açmıştır. Kimi Aleviler, devletleşmenin Alevi inancının özgün yapısını bozacağını, Aleviliğin sivil bir karaktere sahip olduğunu, devlet kontrolüne girmemesi gerektiğini savunmuştur. Kimileri ise uzun yıllardır verilen eşitlik mücadelesinin bir zaferi olarak görmüş, Diyanet gibi bir kuruma sahip olmanın bir hak olduğunu ileri sürmüştür. Bu tartışma, laiklik ilkesi açısından son derece önemlidir. Zira her iki taraf da laikliğin ne olduğu konusunda ciddi bir kafa karışıklığı yaşamaktadır.
3.2. Cem Evleri Başkanlığı’nın Laiklikle Çelişen Yönleri
Cem Evleri Başkanlığı, laiklik ilkesini ihlal eden bir kurumdur. Tıpkı Diyanet gibi, devlet bütçesinden finanse edilmekte, belirli bir inanç grubunun ibadet yerlerini ve din görevlilerini devlet memuru statüsünde istihdam etmektedir. Laiklik, devletin bir inancı finanse etmemesini gerektirir. Hangi inanç olduğunun hiçbir önemi yoktur. İster Sünni İslam olsun, ister Alevi inancı, isterse Hristiyanlık… Devlet hiçbirini finanse edemez. Bu nedenle Cem Evleri Başkanlığı’nın kurulması, laiklik ihlalini ortadan kaldırmamış, sadece bu ihlale bir yenisini eklemiştir.
Cem Evleri Başkanlığı’nın varlığı, aynı zamanda diğer inanç gruplarına karşı eşitsizliği de derinleştirmiştir. Devlet, şimdi iki inanç grubunu finanse ederken, Hristiyanlar, Yahudiler, Yezidiler, Süryaniler ve diğer inanç grupları hâlâ kendi ibadet yerlerini kendileri finanse etmek zorundadır. Ateistler, agnostikler ve deistler ise hiçbir ibadethaneden yararlanmadığı halde, tüm bu ibadethanelerin faturalarını vergileriyle ödemektedir. Bu durum, eşitlik ilkesinin açık ihlalidir. Laiklik, tüm inanç gruplarının devlet karşısında eşit olmasını gerektirir. Oysa Türkiye’de bazı inançlar ayrıcalıklı, bazıları ise dışlanmış durumdadır.
Cem Evleri Başkanlığı’nın bir diğer sorunu, Alevi inancının özgün yapısını bozma riskidir. Alevilik, tarihsel olarak sivil bir yapıya sahiptir, merkezi bir otoriteyi reddeder, dedelerin atanmasında cemaatlerin söz sahibi olduğu bir gelenek vardır. Devlet eliyle kurulan bir başkanlık, bu geleneği yok edebilir, Aleviliği bir devlet mezhebine dönüştürebilir. Oysa laik devlet, hiçbir inancın iç işleyişine karışmamalıdır. Aleviler, kendi inançlarını nasıl yaşayacaklarına, kimin dede olacağına, cem evlerini nasıl yöneteceklerine kendileri karar vermelidir.
Cem Evleri Başkanlığı, Diyanet’e karşı bir denge unsuru olarak da görülmemelidir. İki yanlış bir doğru etmez. Diyanet’in varlığı zaten laikliğe aykırıdır. Buna karşılık Cem Evleri Başkanlığı’nı kurmak, laikliği güçlendirmek değil, aynı hatayı tekrarlamaktır. Laikliğin gereği, her iki kurumun da kaldırılması, devletin tüm dinî finansmandan çekilmesidir. Aksi halde, her yeni inanç grubunun kendi başkanlığını talep etmesi kaçınılmaz olacak, devlet giderek daha fazla dini kurum finanse eder hale gelecektir.
3.3. Cem Evleri Başkanlığı’nın Kaldırılması Gereği
Cem Evleri Başkanlığı, tıpkı Diyanet gibi, laiklik ilkesine aykırı olduğu için kaldırılmalıdır. Bu kaldırma işlemi, Alevilere yönelik bir düşmanlık olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, Alevilerin de diğer tüm inanç grupları gibi devletten bağımsız, özgür ve kendi inançlarını kendi finansal imkânlarıyla yaşamalarını sağlamak amacıyla yapılmalıdır. Alevi cem evleri, tıpkı camiler, kiliseler ve sinagoglar gibi, kendi cemaatleri tarafından finanse edilmelidir. Devlet, bu ibadethanelere sadece imar mevzuatı, güvenlik ve çevre düzeni gibi teknik konularda eşit ve tarafsız düzenlemeler yapmalıdır.
Cem Evleri Başkanlığı’nın kaldırılması, Alevi topluluklarının devletle olan ilişkisini yeniden tanımlamayı gerektirir. Aleviler, devletten herhangi bir mali destek almadan, kendi dernekleri, vakıfları ve bağışları aracılığıyla cem evlerini işletebilir, dedelerine maddi destek sağlayabilir, dini yayınlarını ve eğitim faaliyetlerini sürdürebilir. Bu, birçok ülkede azınlık inanç gruplarının yaptığı şeydir. Türkiye’deki Süryaniler, Yahudiler ve Rum Ortodokslar da ibadethanelerini büyük ölçüde kendi imkânlarıyla finanse etmektedir. Alevilerin de aynı özgürlüğe sahip olması, onları diğerlerinden aşağı konuma düşürmez, aksine eşitler.
Bazı Aleviler, devlet finansmanının bir hak olduğunu, Diyanet’ten pay almaları gerektiğini savunmaktadır. Bu savununun altında yatan düşünce, devletin Sünni İslam’ı finanse etmesinin meşru olduğu, Alevilerin de bu meşruiyetten pay alması gerektiğidir. Oysa doğru olan, Diyanet’in de meşru olmadığıdır. Devletin hiçbir inancı finanse etmemesi, en adil çözümdür. Bu nedenle Alevilerin talebi, Diyanet gibi bir kuruma sahip olmak değil, Diyanet’in tamamen kaldırılması olmalıdır. Aksi halde, eşitsizliği gidermek bahanesiyle eşitsizlik kurumsallaşmış olur.
Cem Evleri Başkanlığı’nın kaldırılması, aynı zamanda Diyanet’in kaldırılmasını da zorunlu kılar. İki kurum birbirinden bağımsız düşünülemez. Eğer Diyanet kalırken Cem Evleri Başkanlığı kaldırılırsa, bu kez Alevilere yönelik açık bir ayrımcılık doğar. O nedenle çözüm, her iki kurumun birlikte lağvedilmesidir. Devlet, din işlerine veda etmeli, tüm inanç gruplarını kendi hallerine bırakmalı, sadece bireylerin inançlarını özgürce yaşayabilecekleri hukuki çerçeveyi sağlamalıdır. Bu, laikliğin olmazsa olmaz koşuludur.
4 Vergi Adaleti, Eşitlik ve Din Özgürlüğü Bağlamında Değerlendirme
4.1. Zorunlu Vergi ile Gönüllü Bağış Arasındaki Fark
Vergi, devletin egemenlik gücüne dayanarak, karşılığında doğrudan bir hizmet alma garantisi olmaksızın, yurttaşlardan zorla tahsil ettiği paradır. Vergi ödememek, hapis cezasından mal varlığına el koymaya kadar varan yaptırımlara tabidir. Bağış ise tamamen gönüllülük esasına dayanır. Bir kişi, isterse bir ibadethaneye bağış yapar, isterse yapmaz. Bu temel fark, din finansmanında belirleyici olmalıdır. Din hizmetleri, zorla toplanan vergilerle değil, gönüllü bağışlarla finanse edilmelidir.
Türkiye’de uygulanan sistem, bu temel ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Vergi mükellefleri, ister inansın ister inanmasın, ister Sünni olsun ister Alevi, Diyanet’in ve Cem Evleri Başkanlığı’nın bütçelerini ödemek zorundadır. Bir ateist, kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen cami hizmetlerini finanse etmeye zorlanmaktadır. Bir Sünni Müslüman, inanmadığı Alevi dedelerinin maaşını ödemek zorunda bırakılabilmektedir. Bir Alevi ise Diyanet’e aktarılan paraların bir kısmını kendi vergileriyle karşılamaktadır. Bu durum, bireyin vicdan özgürlüğüne saygısızlıktır.
Vergi adaleti, bir kişinin vergisinin, kendi tercih etmediği hizmetlere gitmemesi anlamına gelmez. Zira yol, köprü, hastane, okul gibi hizmetler herkes tarafından kullanılır veya herkesin yararına olacak şekilde tasarlanır. Oysa bir caminin imamı, yalnızca camiye giden Müslümanlara hizmet eder. Bir cem evinin dedesi, yalnızca cem ayinine katılan Alevilere hizmet eder. Bu hizmetler, kamusal mal niteliği taşımaz. Bu nedenle genel vergilerle finanse edilmeleri, vergi ödeyen herkesin bu hizmetleri talep ettiği anlamına gelmez. Bu, bir tür zorunlu bağıştır ve modern demokrasilerde kabul edilemez.
Birçok Avrupa ülkesinde bu sorun, kilise vergisi sistemiyle çözülmüştür. Almanya’da, bir kişi resmî olarak bir dine üye olduğunda, devlet o kişinin gelir vergisinden ek bir kesinti yaparak bu parayı ilgili dini kuruma aktarır. Dine üye olmayanlar bu vergiyi ödemez. İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi ülkelerde de benzer sistemler vardır. Türkiye’de ise böyle bir sistem yoktur. Devlet, doğrudan genel bütçeden pay ayırmaktadır. Bu, tüm vergi mükelleflerinin, hangi inançtan olursa olsun, bu finansmana katkıda bulunmaya zorlanması anlamına gelir. Laik bir sistemde bunun yeri yoktur.
4.2. Eşitlik İlkesi ve Devletin Tarafsızlığı
Anayasa’nın 10. maddesi, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu belirtir. Devletin tüm inançlara karşı tarafsız olması, bu eşitlik ilkesinin doğal bir sonucudur. Ancak Türkiye’deki uygulama, bu ilkeyi açıkça ihlal etmektedir. Devlet, Sünni İslam’ı Diyanet aracılığıyla finanse ederken, Alevi inancını Cem Evleri Başkanlığı aracılığıyla finanse etmekte, diğer inanç gruplarını ise tamamen dışlamaktadır. Bu, eşitlik değil, ayrıcalıktır.
Eşitlik, herkese aynı şeyi vermek değil, herkesi aynı ölçütlere göre değerlendirmektir. Devlet, bir inanç grubuna finansman sağlıyorsa, tüm inanç gruplarına aynı finansmanı sağlamak zorundadır. Ancak bunu yapması da imkânsızdır. Türkiye’de yüzlerce farklı inanç grubu bulunmaktadır. Hepsine aynı bütçeyi ayırmak mümkün olmadığı gibi, hangi grubun ne kadar bütçeye hak kazandığını belirlemek de laik bir devletin yapabileceği bir iş değildir. Bu nedenle en doğru çözüm, hiçbir inanç grubuna finansman sağlamamaktır. Devlet, eşitliği ancak bu şekilde sağlayabilir.
Devletin tarafsızlığı, aynı zamanda din görevlilerinin atanması, hutbelerin içeriği, ibadet yerlerinin yönetimi gibi konulara karışmamasını da gerektirir. Diyanet, devlet memuru olan imamlar atamakta, cuma hutbelerini merkezden hazırlamakta, camilerin yönetimini elinde tutmaktadır. Cem Evleri Başkanlığı da benzer bir yapıdadır. Bu durum, devletin dinin içine müdahale etmesi, dini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmesidir. Oysa laiklik, devletin bu tür müdahalelerden tamamen kaçınmasını zorunlu kılar. Din, ancak devletin müdahalesinden uzak olduğunda özgürdür.
Türkiye’deki eşitsizliğin bir başka boyutu da inançsızların durumudur. Ateistler, agnostikler ve deistler, herhangi bir ibadethaneye gitmezler, herhangi bir din görevlisinin hizmetinden yararlanmazlar. Ancak vergileriyle Diyanet’i, Cem Evleri Başkanlığı’nı ve dolaylı olarak diğer inanç gruplarını finanse ederler. Bu durum, inançsız bireylerin, kendi inançları (veya inançsızlıkları) nedeniyle cezalandırıldığı anlamına gelir. Laik bir sistemde, hiç kimse inancı veya inançsızlığı nedeniyle mali bir yükümlülük altına sokulamaz. Bu temel bir hak ihlalidir.
4.3. Din Özgürlüğü ve Devletin Müdahalesizliği
Din özgürlüğü, bireyin istediği inanca sahip olması, ibadetlerini yerine getirmesi, inancını yayması ve dini örgütlenmeler kurması anlamına gelir. Bu özgürlüğün doğal bir sonucu, devletin bu alana müdahale etmemesidir. Devlet, bir inancı finanse ettiğinde, o inancın özerkliğini ortadan kaldırır, onu devletin kontrolüne sokar. Diyanet’e bağlı imamlar, devlete bağımlı oldukları için, eleştirel bir ses çıkaramaz, siyasi iktidarı rahatsız edecek bir hutbe okuyamaz. Aynı şey, Cem Evleri Başkanlığı’na bağlı dedeler için de geçerlidir. Bu, din özgürlüğünün tam tersidir.
Gerçek din özgürlüğü, devletin dini örgütleri ne finanse etmesini ne de kontrol etmesini gerektirir. Dini örgütler, tıpkı diğer sivil toplum kuruluşları gibi, kendi üyelerinin gönüllü katkılarıyla ayakta durmalıdır. Bu sayede, siyasi iktidarlardan bağımsız, özgür bir dini alan oluşur. Türkiye’de ise dini alan, büyük ölçüde devletin kontrolü altındadır. Diyanet’in bütçesi, atamaları, yayınları, hutbeleri üzerinde devletin mutlak kontrolü vardır. Cem Evleri Başkanlığı’nın da zamanla benzer bir yapıya dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu durum, din özgürlüğünü ihlal etmektedir.
Din özgürlüğü, aynı zamanda inançsız olma özgürlüğünü de kapsar. Bir birey, herhangi bir dine inanmama hakkına sahip olduğu gibi, inanmadığı bir dinin finansmanına zorlanmama hakkına da sahiptir. Vergi yoluyla zorla yapılan bu finansman, inançsız bireylerin özgürlük alanına bir müdahaledir. Laik bir devlet, bu tür müdahalelerden kaçınmalı, bireylerin vicdanlarına saygı göstermelidir. Hiç kimse, kendi vicdani tercihinin aksine bir mali yükümlülük altına sokulamaz.
Türkiye’de din özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri, devletin dini kurumlar üzerindeki vesayetidir. Diyanet’in varlığı, devletin İslam’ın resmî yorumunu belirlemesi anlamına gelir. Cem Evleri Başkanlığı’nın varlığı ise devletin Alevi inancının resmî yorumunu belirlemeye aday olmasıdır. Oysa bir inancın resmî yorumu olamaz. İslam’ın nasıl yaşanacağına, Aleviliğin ne olduğuna dair otorite, devlet değil, inananların kendileridir. Devletin bu alandan çekilmesi, din özgürlüğünün olmazsa olmaz koşuludur.
5 Laiklik Sınırsız Sorumluluk Anlamına Gelmez: Devletin Düzenleme, Güvence ve Kontrol Yetkisi
5.1. Laikliğin Negatif ve Pozitif Boyutları
Laiklik, devletin dini kurumlara müdahale etmemesi anlamına gelir. Ancak bu, devletin din alanında hiçbir yetkisinin olmadığı, her türlü dini pratiğin sınırsız bir şekilde serbest olduğu anlamına gelmez. Laikliğin iki boyutu vardır: Negatif boyut, devletin dini kurumlara müdahale etmemesi, onları finanse etmemesi ve bir dini resmî ideoloji olarak benimsememesidir. Pozitif boyut ise devletin, din özgürlüğünün güvence altına alınması, bu özgürlüğün kötüye kullanılmasının engellenmesi, diğer inançlara saygısızlık ve hakaretin cezalandırılması, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tehditlerin bertaraf edilmesidir. Türkiye’de laiklik tartışmalarında sıklıkla unutulan, bu pozitif boyuttur.
Devlet, hiçbir dini finanse etmeyebilir ve hiçbir dinin iç işleyişine karışmayabilir. Ancak bu, bir dinin inananlarının, ibadet bahanesiyle anayasayı ihlal edebileceği, devletin varlığını tehdit edebileceği, diğer inanç gruplarına hakaret edebileceği anlamına gelmez. İbadet özgürlüğü, sınırsız bir özgürlük değildir. Her özgürlük gibi, başkalarının özgürlüklerinin başladığı yerde biter. Bir kişi, ibadetini yerine getirirken başka bir kişinin onuruna, inancına veya yaşam hakkına saldıramaz. Aynı şekilde, hiçbir dini grup, ibadet adı altında devletin yıkılmasını hedefleyen bir faaliyet yürütemez. Devlet, bu tür faaliyetleri önlemekle yükümlüdür.
Anayasa’nın 24. maddesi, kimsenin din ve vicdan özgürlüğüne müdahale edilemeyeceğini hükme bağlarken, aynı maddenin devamında “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez” denilmektedir. Bu hüküm, din özgürlüğünün mutlak olmadığını, devletin bu konuda düzenleme yapma yetkisine sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Laiklik, devletin bu yetkiyi kullanmasına engel değildir; aksine, bu yetkinin kaynağıdır.
Türkiye’de son yıllarda bazı çevreler, laikliği “devletin dini hiçbir şekilde düzenleyemeyeceği, her türlü dini pratiğin serbest olduğu” bir alan olarak yorumlamaya çalışmaktadır. Bu yorum, laikliğin özüne aykırı olduğu kadar, anayasanın açık hükümlerine de aykırıdır. Laiklik, devlete dini alanda düzenleme yetkisi verir; ancak bu yetki, dinleri kontrol etmek, finanse etmek veya birini diğerine tercih etmek için değil, toplum düzenini, kamu güvenliğini ve başkalarının haklarını korumak içindir. Bu ayrım, laikliğin doğru anlaşılması için hayati öneme sahiptir.
5.2. İbadet Özgürlüğünün Sınırları: Devleti Yıkma ve Diğer İnançlara Hakaret
Hiçbir inanç grubu, ibadetini yerine getirirken anayasaya aykırı bir eylemde bulunamaz. Anayasa’nın 1. maddesinde devletin şeklinin cumhuriyet olduğu, 2. maddesinde ise cumhuriyetin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. 3. madde, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü vurgulamaktadır. Hiçbir ibadet, bu temel ilkeleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir içerik taşıyamaz. Örneğin, bir din görevlisinin cuma hutbesinde veya cem ayininde, “Bu devlet yıkılmalıdır”, “Anayasa geçersizdir”, “Laiklik kaldırılmalıdır” gibi ifadeler kullanması, ibadet özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Bu tür ifadeler, anayasal düzeni yıkmaya yönelik bir eylemdir ve devlet tarafından önlenmelidir.
Benzer şekilde, bir inanç grubunun diğer inanç gruplarına veya inançsızlara yönelik hakaret, aşağılama veya şiddet çağrısı içeren ibadet pratikleri de özgürlük kapsamında değildir. Anayasa’nın 10. maddesi herkesin din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin eşit olduğunu belirtir. 24. madde ise kimsenin din veya inanç nedeniyle kınanamayacağını ve suçlanamayacağını hükme bağlar. Buna göre, bir ibadet sırasında Hristiyanlara, Yahudilere, Alevilere, ateistlere veya herhangi bir inanç grubuna yönelik nefret söylemi, hakaret veya aşağılama, anayasa ihlalidir. Devlet, bu tür eylemleri önlemek ve cezalandırmakla yükümlüdür.
Türkiye’de zaman zaman bazı dini grupların, diğer inançları “kâfir”, “sapkın”, “cehennemlik” gibi ifadelerle nitelendirdiği, hatta bu gruplara yönelik şiddeti meşrulaştırdığı görülmektedir. Bu tür söylemler, ne yazık ki bazen “ibadet özgürlüğü” veya “din hürriyeti” adı altında savunulmaya çalışılmaktadır. Oysa hiçbir özgürlük, başka bir insanın onuruna, inancına veya yaşam hakkına saldırmayı meşru kılmaz. Laik devlet, tüm inançları eşit güvence altına alırken, hiçbir inancın diğerini yok saymasına, aşağılamasına veya hedef göstermesine izin vermez. Bu, laikliğin güvence altına aldığı toplumsal barışın olmazsa olmaz koşuludur.
Devletin bu konudaki kontrol yetkisi, ibadethanelerde yapılan konuşmaları, yayınları, vaazları ve hutbeleri belirli sınırlar içinde denetlemeyi de içerir. Ancak bu denetim, hiçbir zaman içerik müdahalesi şeklinde olmamalı, sadece anayasaya ve yasalara aykırılık tespitiyle sınırlı kalmalıdır. Örneğin, devlet bir hutbenin içeriğini “bu hafta şu konu işlenecek” diye belirleyemez; ancak hutbede “devleti yıkmaya çağrı” varsa, bu tespit edildiğinde yasal işlem başlatabilir. Bu ince çizgi, laikliğin korunması ve kötüye kullanılmaması arasındaki dengedir.
5.3. Kamu Düzeni ve Güvenliğinin Sağlanması
Devletin en temel görevi, kamu düzenini ve güvenliğini sağlamaktır. Hiçbir ibadet, bu düzeni tehdit edemez. Örneğin, bir ibadethane önünde toplanan bir grup, başka bir inanç grubunun ibadethanesine saldırırsa, bu saldırı “ibadet özgürlüğü” kapsamında değerlendirilemez. Devlet, bu tür eylemleri önlemek, failleri adalete teslim etmek ve mağdurları korumakla yükümlüdür. Laiklik, devletin bu yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz; aksine, devletin tüm inançları eşit şekilde korumasını ve hiçbirine ayrıcalık tanımamasını gerektirir.
Türkiye’de son yıllarda artan nefret söylemi ve inanç temelli saldırılar, devletin bu alanda daha aktif önlemler almasını zorunlu kılmaktadır. Kimi camilerde, kiliselerde, sinagoglarda veya cem evlerinde diğer inançlara yönelik hakaret içeren vaazlar verildiği, bu vaazların sosyal medyada yayıldığı ve toplumsal gerginliğe yol açtığı bilinmektedir. Devlet, bu tür vaazları tespit etmek, sorumluları uyarmak ve gerektiğinde yasal işlem başlatmak durumundadır. Ancak bu işlemler yapılırken, aynı inanç grubuna mensup diğer kişilerin özgürlükleri ihlal edilmemeli, sadece suç teşkil eden eylemlere müdahale edilmelidir.
Kamu düzeninin sağlanması, aynı zamanda ibadethanelerin fiziki güvenliğini de kapsar. Devlet, bir ibadethanenin diğer bir inanç grubu tarafından saldırıya uğramasını önlemekle, ibadethanelere yönelik kundaklama, tahrip veya saygısızlık eylemlerini soruşturmakla ve failleri cezalandırmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, tüm ibadethaneler için eşit şekilde yerine getirilmelidir. Ne bir cami, ne bir kilise, ne bir sinagog ne de bir cem evi diğerine göre daha az veya daha çok korunabilir. Laiklik, devletin bu eşit korumayı sağlamasını zorunlu kılar.
Bazı çevreler, devletin bu tür düzenlemeler yapmasını “laikliğe müdahale” olarak yorumlamaktadır. Oysa bu yorum tamamen yanlıştır. Laiklik, devletin din işlerine müdahale etmemesi demektir; ancak kamu düzeninin, güvenliğin ve başkalarının haklarının korunması, din işlerine müdahale değildir. Bir kişi, ibadet ederken başka bir kişiyi öldürse, bu cinayet ibadet özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Aynı şekilde, bir vaiz, cemaatini başka bir inanç grubuna saldırmaya teşvik etse, bu da ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Devlet, bu tür eylemleri önlemekle hem görevlidir hem de yetkilidir.
5.4. Millet Adına Güvence ve Kontrol Mekanizmaları
Devlet, millet adına hareket eder. Anayasa’nın 6. maddesine göre egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Devlet, bu egemenliği millet adına kullanır. Bu nedenle devletin, milletin huzurunu, güvenliğini ve birliğini koruma yükümlülüğü vardır. Din ve ibadet özgürlüğü de dahil olmak üzere tüm özgürlükler, bu temel ilke çerçevesinde düzenlenir. Hiçbir inanç grubu, milletin egemenliğini hiçe sayan, milleti bölmeye veya millet adına devleti yıkmaya yönelik bir faaliyette bulunamaz. Devlet, bu tür faaliyetleri önlemek için gerekli güvence ve kontrol mekanizmalarını kurmakla yükümlüdür.
Bu güvence ve kontrol mekanizmaları, öncelikle yasalar çerçevesinde düzenlenir. Türk Ceza Kanunu, 216. maddesinde halkın bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik etmeyi suç sayar. 125. madde, hakareti düzenler. 301. madde ise Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini veya devletin kurum ve organlarını aşağılamayı suç olarak tanımlar. Bu maddeler, ibadethanelerde yapılan konuşmalar için de geçerlidir. Bir din görevlisinin, vaazında veya hutbesinde bu suçları işlemesi halinde, yargı önünde hesap vermesi gerekir. Laiklik, bu yasaların uygulanmasına engel değildir.
Kontrol mekanizmalarının bir diğer ayağı ise idari denetimdir. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Cem Evleri Başkanlığı, bünyelerindeki din görevlilerinin anayasaya ve yasalara aykırı faaliyetlerini tespit etmek, bu konuda uyarıda bulunmak ve gerektiğinde disiplin işlemi uygulamakla yükümlüdür. Ancak yukarıda da vurgulandığı gibi, bu makalenin temel tezi, bu başkanlıkların tamamen lağvedilmesi gerektiğidir. O halde, başkanlıklar kaldırıldıktan sonra bu kontrol nasıl sağlanacaktır? Bu sorunun cevabı, başkanlıkların kaldırılmasının, devletin düzenleme ve kontrol yetkisini ortadan kaldırmayacağıdır. Tıpkı bir sivil derneğin veya vakfın yasa dışı faaliyetlerinin savcılık tarafından soruşturulması gibi, sivil dini örgütlerin de anayasaya aykırı faaliyetleri genel hukuk kuralları çerçevesinde denetlenir. Bu denetim için ayrı bir başkanlığa gerek yoktur.
Dolayısıyla, burada önerilen model şudur: Devlet, hiçbir inanç grubunu finanse etmez, hiçbir din görevlisini memur olarak atamaz, hiçbir ibadethanenin iç işleyişine karışmaz. Ancak devlet, tüm inanç gruplarının faaliyetlerini, genel ceza hukuku ve kamu düzeni mevzuatı çerçevesinde denetler. Bir ibadethanede, devleti yıkmaya çağrı yapılırsa, savcılık harekete geçer. Diğer inançlara hakaret edilirse, bu hakaret suçu oluşturur ve cezai işlem başlatılır. Bu denetim, laikliğe aykırı değildir; aksine laikliğin gerektirdiği tarafsızlığın bir parçasıdır. Devlet, tüm inançları eşit şekilde korur ve tüm inançların anayasaya aykırı faaliyetlerini eşit şekilde önler.
5.5. Laiklik ve Sorumluluk: Sınırsız Özgürlük Miti
Laiklik, hiçbir zaman “sonsuz sorumsuz bir konu” değildir. Özgürlüklerin sorumluluklarla dengelendiği her alanda olduğu gibi, din ve ibadet özgürlüğü de bireyin başkalarına ve topluma karşı sorumluluklarıyla sınırlıdır. Bu sorumlulukların başında, anayasaya saygı duymak, devletin varlığını ve ülke bütünlüğünü tehdit etmemek, diğer inanç gruplarının varlığına ve onuruna saygı göstermek gelir. Bir inanç grubu, bu sorumlulukları ihlal ettiğinde, devletin müdahale etme hakkı ve görevi doğar. Bu müdahale, laikliğin ihlali değil, laikliğin gereğidir.
Türkiye’de ne yazık ki bazı kesimler, laikliği “her şey serbest” olarak anlamakta, hatta laikliği “dinsizlik” ile eşitlemektedir. Oysa laiklik, din karşıtlığı değil, devletin din karşısında tarafsızlığıdır. Bu tarafsızlık, devletin hiçbir dini finanse etmemesini gerektirirken, hiçbir dinin de devletin temel ilkelerini yıkmasına izin vermemeyi de gerektirir. Devlet, tüm inançları güvence altına alırken, hiçbir inancın diğerini tehdit etmesine izin vermez. Bu nedenle laiklik, hem özgürlükçü hem de koruyucu bir ilkedir. Özgürlükçüdür çünkü devlet dini alandan çekilir, bireylere kendi inançlarını yaşama özgürlüğü tanır. Koruyucudur çünkü devlet, bu özgürlüğün başkalarına zarar verecek şekilde kullanılmasını engeller.
Sonuç olarak, laiklik sınırsız sorumsuzluk değildir. İbadet özgürlüğü, anayasayı yok sayma, devleti yıkma, diğer inançlara hakaret etme veya toplumsal barışı bozma hakkı vermez. Devlet, millet adına bu tür eylemleri önlemekle, failleri yargılamakla ve mağdurları korumakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, laiklik ilkesini ortadan kaldırmaz, aksine onun tamamlayıcısıdır. Laiklik, devletin dini finanse etmemesini gerektirirken, aynı devletin din bahanesiyle işlenen suçları önlemesine de engel değildir. Türkiye’de laikliğin doğru anlaşılması ve uygulanması için bu denge büyük önem taşımaktadır.
Sonuç
Türkiye, laik bir cumhuriyet olduğunu anayasasında beyan etmektedir. Ancak aynı anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devletin bünyesinde bir kurum olarak tanımlamakta, bu kuruma İslam dininin esasları hakkında aydınlatma yapma görevi vermektedir. Son yıllarda bu çelişkiyi gidermek bahanesiyle bir adım daha atılmış, Cem Evleri Başkanlığı kurulmuştur. Böylece devlet, bir inanç grubunu finanse ederken diğerini dışlamanın yarattığı eşitsizlik eleştirisine, şimdi de iki inanç grubunu finanse ederek yanıt vermeye çalışmıştır. Oysa bu yanıt, laiklik sorununu çözmek bir yana, onu daha da derinleştirmiştir. Laiklik, devletin hiçbir inancı finanse etmemesini gerektirir. Devletin bir değil, iki inancı finanse etmesi, laikliğe yaklaşmak değil, ondan uzaklaşmaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesine aykırı olduğu için lağvedilmelidir. Bu kurum, devletin Sünni İslam’ın belirli bir yorumunu resmîleştirmesi, din görevlilerini devlet memuru yapması, vergi mükelleflerinin parasını bu amaçla kullanması anlamına gelir. Tüm bunlar, laikliğin özüyle bağdaşmaz. Diyanet’in kaldırılması, Türkiye’yi laiklik yolunda önemli bir adım atmış yapacaktır. Ancak bu adım tek başına yeterli değildir. Zira aynı laiklik ihlali, şimdi de Cem Evleri Başkanlığı aracılığıyla devam etmektedir. Bu nedenle Cem Evleri Başkanlığı da tıpkı Diyanet gibi lağvedilmelidir.
Cem Evleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, Alevilere yönelik bir olumsuzluk olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, Alevilerin de diğer tüm inanç grupları gibi devletten bağımsız, özgür ve kendi inançlarını kendi imkânlarıyla yaşama hakkına kavuşması anlamına gelir. Alevi cem evleri, tıpkı camiler, kiliseler, sinagoglar ve diğer ibadet yerleri gibi, kendi cemaatleri tarafından finanse edilmelidir. Devlet, bu ibadethanelere sadece imar mevzuatı, güvenlik, yangın önleme gibi teknik konularda eşit ve tarafsız düzenlemeler yapmalı, asla bütçesinden pay ayırmamalıdır. Vergi mükellefleri, inanmadıkları hiçbir ibadethanenin finansmanına zorlanamaz.
Laiklik, devletin dini kurumları kontrol etmesi değil, onlardan tamamen ayrılmasıdır. Fransa’daki laïcité modeli, devletin hiçbir dini kurumu finanse etmediği, din görevlilerinin devlet memuru olmadığı, ibadethanelerin tamamen sivil inisiyatiflere bırakıldığı bir sistemdir. Türkiye’nin de bu modele yönelmesi, laikliği gerçek anlamda hayata geçirmesi için zorunludur. Diyanet’in ve Cem Evleri Başkanlığı’nın kaldırılması, bu yolda atılacak ilk ve en önemli adımdır. Bu adım atılmadığı sürece, Türkiye’nin laik bir ülke olduğu iddiası saman alevi gibi parlayıp sönen boş bir sözden ibaret kalacaktır.
Vergi adaleti, eşitlik ve din özgürlüğü gibi temel ilkeler, devletin dini finansmandan çekilmesini zorunlu kılar. Hiçbir vergi mükellefi, inanmadığı bir dinin ibadethanesinin elektrik faturasını, personel maaşını veya yayın faaliyetlerini ödemek zorunda bırakılamaz. Bu, hem vicdan özgürlüğünün hem de mülkiyet hakkının ihlalidir. Devlet, ancak tüm inançlara eşit mesafede durduğunda, hiçbirini finanse etmediğinde ve hiçbirinin iç işleyişine karışmadığında laik olabilir. Türkiye’de şu an uygulanan sistem, laiklik değil, devlet kontrollü çoklu mezhepçiliktir. Bu sistemin adının laiklik olmadığı açıktır.
Son olarak, burada önerilen çözüm, devletin dine karşı düşmanca bir tutum takınması değildir. Tam tersine, dinin özgürleşmesi, devletin vesayetinden kurtulmasıdır. Bir din, devletin maaşlı memurları tarafından değil, gönüllü inananları tarafından yaşatıldığında gerçek anlamda özgür olur. Diyanet’in ve Cem Evleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, dinin devlet kontrolünden çıkması, inananların kendi inançlarını kendi istedikleri gibi yaşayabilmeleri anlamına gelir. Bu nedenle bu öneri, din karşıtı bir öneri değil, tam tersine din özgürlüğü yanlısı bir öneridir. Laiklik, dinin düşmanı değil, dinin devlet vesayetinden kurtarıcısıdır. Türkiye’nin bu gerçeği görmesi ve gerekli adımları atması, cumhuriyetin kuruluş felsefesine yapılacak en büyük saygı olacaktır.
Kaynakça
Ahmetbeyoğlu, A. (2019). Türkiye’de Laiklik ve Diyanet İşleri Başkanlığı. İstanbul: İletişim Yayınları.
Akbulut, O. (2017). Laiklik İlkesi Bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasal Konumu. Anayasa Hukuku Dergisi, 12(3), 45-78.
Akyılmaz, G. (2015). Türk İdare Hukukunda Diyanet İşleri Başkanlığı. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
Alpkaya, F. (2018). Alevi Cem Evlerinin Hukuki Statüsü Sorunu. İnsan Hakları Yıllığı, 36, 89-112.
Anayasa Mahkemesi. (2016). Cem Evleri Kararı. Karar No: 2016/123, Resmî Gazete Tarihi: 15.07.2016.
Berger, P. L. (2012). Laikliğin Krizleri. (Çev. M. Küçük). İstanbul: Rağbet Yayınları.
Bilgin, V. (2020). Vergi Adaleti ve Din Hizmetlerinin Finansmanı: Türkiye Örneği. Maliye Araştırmaları Dergisi, 8(2), 55-88.
Bruce, S. (2011). Secularization: In Defence of an Unfashionable Theory. Oxford: Oxford University Press.
Casanova, J. (2009). Public Religions in the Modern World. Chicago: University of Chicago Press.
Diyanet İşleri Başkanlığı. (2021). 2021 Yılı Faaliyet Raporu. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
Gözler, K. (2014). Devletin Dini: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasal Dayanakları. Bursa: Ekin Yayınevi.
Kuru, A. T. (2011). Pasif ve Aktif Laiklik: ABD, Fransa, Türkiye ve İsrail. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Mardin, Ş. (2015). Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları.
Özbudun, E. (2019). Türk Anayasa Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları.
Sönmez, M. (2017). Diyanet’in Bütçesi ve Laiklik. Ankara: İmge Yayınevi.
Taylor, C. (2012). Laiklik Çağı. (Çev. D. Demirhan). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. (1982). 2., 10., 24., 136. Maddeler.
Türkiye İstatistik Kurumu. (2021). Vergi İstatistikleri. Ankara: TÜİK Yayınları.
Üzeltürk, E. (2016). Cem Evleri ve İbadet Yeri Statüsü. İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, 17(1), 123-156.
Yazıcı, S. (2018). Laiklik ve Türkiye. İstanbul: İletişim Yayınları.
Zürcher, E. J. (2016). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.




Bir yanıt yazın