Laiklik ve Anti-Emperyalizm: Atatürk Mirasının İki Ayrı Yüzü ve Türkiye İran Örnekleri

Okuma Süresi:

20–29 dakika
❤️

Modern siyasi düşüncede laiklik, çoğunlukla devletin dini kurumlardan bağımsızlaşması, yurttaşlık haklarının eşitlenmesi ve rasyonel hukuk düzeninin tesisi olarak tanımlanır. Bu tanımın en başarılı uygulandığı iddia edilen ülkelerin başında Türkiye Cumhuriyeti gelir. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu cumhuriyet, İslam coğrafyasında laikliği anayasal ilke haline getirmiştir ve modernleşme projesini bu temel üzerine inşa etmiştir. Öte yandan aynı coğrafyada İran İslam Cumhuriyeti, dinin doğrudan yönetimin belirleyici unsuru olduğu bir rejim olarak sıklıkla laikliğin karşıt kutbuna yerleştirilir. Batılı akademik literatür ve ana akım medya, bu iki ülkeyi sürekli olarak “laik demokrasi” ile “dini diktatörlük” karşıtlığı üzerinden okur. Ancak bu okuma, uluslararası ilişkilerin ve emperyalizm karşıtlığının daha derinlikli bir analizini engelleyen yüzeysel bir karşılaştırmadır.

Gerçekte laiklik, tek başına bir kurtuluş ideolojisi değildir. Laik bir devlet, emperyalizmin angajmanı haline gelebileceği gibi, anti-emperyalist bir devrimci geleneğin de parçası olabilir. Bu ayrım, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ile günümüzdeki fiili durumu arasında derin bir gerilim yaratmaktadır. Atatürk, emperyalizme karşı silahlı bir kurtuluş savaşı yürütmüş, Sevr Antlaşması’nı yırtmış ve ulusal bağımsızlığı her şeyin üzerinde tutmuş bir önderdir. Onun laikliği, Batı’ya teslimiyet değil, aksine dış müdahalelere kapalı, güçlü bir ulus-devlet inşa etme aracıydı. Bugün ise aynı laiklik zemininde yükselen Türkiye, NATO’nun en eski üyelerinden biri olarak emperyalist ittifak sisteminin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

İran İslam Cumhuriyeti ise tam tersi bir manzara sunar. Dini yönetim biçimi, içeride ifade özgürlüğü, kadın hakları ve siyasi muhalefetin bastırılması gibi ciddi eleştirilere maruz kalmaktadır. Uluslararası insan hakları örgütleri, İran’da yargı bağımsızlığının olmadığını, basın özgürlüğünün ağır şekilde sınırlandığını ve dini azınlıklara yönelik ayrımcılığın sistematik olduğunu raporlamaktadır. Ancak tüm bu iç baskılara rağmen İran, dış politikada emperyalizme ve siyonizme karşı en net direniş hattını oluşturan ülkelerin başında gelir. Suriye’den Lübnan’a, Irak’tan Filistin’e uzanan coğrafyada, İran’ın şekillendirdiği direniş ekseni, küresel güç dengelerini doğrudan etkilemekte ve Batı hegemonyasına meydan okumaktadır.

Laiklik Kavramının Sınırları

Laiklik, modern devlet teorisinde genellikle üç temel unsura dayandırılır: Devletin dini kurumlardan ayrılması, yasaların dini referanslardan bağımsız olarak düzenlenmesi ve bireylerin inanç özgürlüğünün güvence altına alınması. Bu tanımların ortak noktası, laikliği tarafsızlık ve eşitlik ilkeleriyle ilişkilendirmeleridir. Ancak bu tarafsızlık iddiası, laikliğin aslında belirli bir tarihsel ve coğrafi bağlamda, belirli bir iktidar ilişkileri ağı içinde ortaya çıktığını gizleme eğilimindedir. Batı’da laiklik, kilise ile devlet arasındaki yüzyıllarca süren mücadelenin bir ürünüyken, İslam coğrafyasında laiklik çoğunlukla sömürgecilik veya onun ardılı olan baskı mekanizmalarıyla birlikte gelmiştir. Bu tarihsel fark, laikliğin anlamını da derinden etkilemiştir.

Fransız laiklik modeli (laïcité), devletin din karşısında aktif bir tarafsızlık uygulamasını ve hatta bazı durumlarda dini sembolleri kamusal alandan sınırlamasını öngörür. Bu model, 1905 yasasıyla birlikte Fransız Devrimi’nin mirası olarak sunulur. Ancak aynı model, Cezayir, Tunus ve Fas gibi sömürgelerde uygulandığında, yerel dini yapıları tasfiye etmenin ve Fransız kültürel hegemonyasını tesis etmenin bir aracı haline gelmiştir. Dolayısıyla laiklik, sömürge bağlamında, anti-emperyalist bir mücadele aracı olmaktan ziyade, emperyalizmin kültürel boyutunun bir parçası olmuştur. Bu ikili doğa, laikliğin evrensel bir kurtuluş ideolojisi olmadığını, her zaman belirli bir iktidar bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

Türkiye’deki laiklik anlayışı ise Fransız modelinden önemli ölçüde etkilenmiştir. 1928’de anayasadan “Devletin dini İslam’dır” ibaresinin çıkarılması, 1937’de laikliğin anayasal bir ilke haline gelmesi ve ardından şapka devriminden harf inkılabına kadar uzanan geniş bir dönüşüm, laikliği Türk modernleşmesinin merkezine yerleştirmiştir. Atatürk’e göre laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda toplumsal hayatın akıl ve bilim temelinde yeniden düzenlenmesiydi. Ancak bu düzenleme, aynı zamanda Batılı bir yaşam tarzının ve kurumlarının ithal edilmesini de içeriyordu. Bu ithalat, bağımsızlık savaşı kazanılmış bir ülkede, Batı’ya karşı bir boyun eğişten ziyade, onunla rekabet edebilme stratejisi olarak tasarlanmıştı.

Türkiye örneğinin gösterdiği gibi, laiklik ile anti-emperyalizm arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Atatürk döneminde laiklik, ulusal bağımsızlığı pekiştiren bir araç olarak işlev görmüştür. Çünkü Osmanlı’nın son döneminde, hilafet ve saltanat kurumları emperyalist müdahalelere açık hale gelmiş, dini otorite çoğu zaman işgal güçleriyle işbirliği yapmıştır. Atatürk bu nedenle laikliği, bir tür “milli uyanış” ve “dış müdahalelerden arınma” projesi olarak konumlandırmıştır. Fakat aynı laiklik ilkesi, Soğuk Savaş koşullarında ve sonrasında tam tersi bir işlev görmeye başlamıştır: Türkiye, laik kimliğini koruyarak NATO’ya girmiş, Batı ittifakının Ortadoğu’daki en sadık müttefiki haline gelmiştir.

Bu noktada laikliğin sınırları netleşir: Laiklik, hangi jeopolitik blokla ilişkilendiğine bağlı olarak ya anti-emperyalist bir potansiyel taşır ya da emperyalist angajmanın aracına dönüşür. Tek başına laik olmak, bir ülkenin emperyalizme karşı durduğu anlamına gelmez. Örneğin Arnavutluk, Enver Hoca döneminde dünyanın en radikal laiklik uygulamalarından birini hayata geçirmiş ve aynı anda hem Sovyetler Birliği’ne hem de Batı’ya karşı bağımsız bir çizgi izlemiştir. Buna karşın, aynı laiklik anlayışı içinde Türkiye, ABD’nin bölgesel politikalarının en önemli lojistik üssü konumundadır. Demek ki belirleyici olan laikliğin kendisi değil, onun hangi uluslararası ittifaklar ve hangi tarihsel blok içinde eklemlendiğidir.

Atatürk’ün Anti-Emperyalizmi ve Laiklik İlişkisi

Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi düşüncesinin merkezinde emperyalizm karşıtlığı yatar. 1919’da Samsun’a çıktığında, Anadolu’nun dört bir yanı İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiş, Osmanlı hükümeti ise fiilen teslim olmuş durumdaydı. Atatürk’ün başlattığı Kurtuluş Savaşı, yalnızca toprak bütünlüğünü koruma mücadelesi değil, aynı zamanda modern anlamda ilk anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşıydı. Bu mücadele, daha sonra Vietnam’dan Cezayir’e, Küba’dan Filistin’e kadar uzanan bir geleneğin öncüsü olmuştur. Atatürk, bu süreçte yalnızca askeri değil, diplomatik ve ideolojik bir savaş da yürütmüştür. Ona göre emperyalizm, yalnızca toprak işgali değil, aynı zamanda ekonomik, kültürel ve siyasi bir tahakküm biçimiydi.

Atatürk’ün laiklik anlayışı, bu anti-emperyalist duruştan ayrı düşünülemez. Onun gözünde Osmanlı’nın dini kurumları, özellikle hilafet ve şeyhülislamlık, padişahın işgal güçleriyle işbirliğini meşrulaştıran araçlar haline gelmişti. Bu nedenle laiklik, Atatürk için bir “kurtuluş teolojisi”nin seküler versiyonuydu. Dini otoriteyi devlet yönetiminden uzaklaştırarak, hem dış müdahalelerin dini kozlarını kırmayı hem de ulusal egemenliği halkın iradesine dayandırmayı amaçlamıştır. 1924’te hilafetin kaldırılması, bu bağlamda yalnızca bir kurumsal reform değil, aynı zamanda emperyalist güçlerin Osmanlı üzerindeki dini vesayetini tasfiye etme girişimiydi.

Atatürk’ün anti-emperyalizminin en somut göstergelerinden biri, Lozan Antlaşması’ndaki kapitülasyonların tamamen kaldırılmasıdır. Osmanlı döneminde yabancı devletlerin vatandaşlarına tanınan ayrıcalıklar, emperyalist müdahalenin en önemli hukuki dayanaklarından biriydi. Atatürk, bu ayrıcalıkları savaşarak ve pazarlık ederek ortadan kaldırmış, Türkiye’yi tam bağımsız bir hukuki zemine oturtmuştur. Aynı şekilde, ekonomide ulusal sanayiyi teşvik eden devletçi politikalar, yabancı sermayeye karşı korumacı bir duruşu yansıtmaktadır. Atatürk’ün “Tam bağımsızlık, siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel her alanda tam bağımsızlıktır” sözü, onun emperyalizmin tüm boyutlarına karşı mücadele ettiğini göstermektedir.

Ancak Atatürk’ün laikliği ile anti-emperyalizmi arasındaki bu sıkı bağ, onun Batı’ya karşı bir düşmanlık beslediği anlamına gelmez. Atatürk, Batı’nın bilimini, teknolojisini ve kurumlarını almayı savunurken, Batı’nın emperyalist politikalarına karşı net bir tavır almıştır. Onun Batılılaşma projesi, bir “taklit” değil, bir “rekabet” ve “yarışma” projesiydi. Bu nedenle laiklik, Atatürk için bir “Batılılaşma aracı” olmaktan çok, “ulusal güçlenme aracı”ydı. Bugün sıklıkla unutulan bu ayrım, Atatürk’ün laikliğinin esas ruhunu oluşturur. O, laikliği Batı’ya yaranmak için değil, Batı’ya karşı durabilecek güçlü ve bağımsız bir ulus-devlet inşa etmek için devletin temeline yerleştirmiştir.

Atatürk’ün ölümünden sonra, özellikle Soğuk Savaş döneminde, bu anti-emperyalist mirasın aşındırıldığı görülmektedir. Demokrat Parti dönemiyle birlikte Türkiye, NATO’ya girmiş, ABD’nin askeri üslerine ev sahipliği yapmaya başlamış ve Marshall Yardımları ile ekonomik olarak Batı bloğuna eklemlenmiştir. Bu süreçte Atatürk’ün laikliği korunurken, onun anti-emperyalizmi giderek unutulmuş veya “gerçekçi olmayan” bir ideal olarak bir kenara bırakılmıştır. Oysa Atatürk, laikliği asla emperyalizmin angajmanı olmak için kurmamıştı. Onun kurduğu cumhuriyetin laikliği, bağımsızlığın korunması içindi; bağımsızlık kaybedildiğinde, laikliğin bir anlamı kalmamıştır. İşte bu nedenle, bugün Türkiye’de laiklikten söz edenlerin, Atatürk’ün anti-emperyalizmini de hatırlaması zorunludur.

Günümüz Türkiyesi: NATO ve Emperyalist Angajman

Türkiye’nin NATO’ya üyeliği, 1952 yılında Kore Savaşı’nın hemen ardından gerçekleşmiştir. Bu üyelik, Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında Türkiye’nin Batı bloğunu tercih ettiğini açıkça göstermektedir. O dönemde bu tercih, Sovyet tehdidine karşı bir güvence şeklinde meşrulaştırılmıştır. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından otuz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, Türkiye sadece NATO’dan çıkmamış, aksine ittifakın en aktif üyelerinden biri olmayı sürdürmüştür. Günümüzde NATO’nun varlığını meşrulaştıran ana tehdit argümanı Rusya olsa da, ittifakın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki operasyonları, emperyalist müdahalelerin kurumsal bir aracı olarak işlev gördüğünü göstermektedir.

Türkiye’nin NATO içindeki konumu, sadece üye olmanın çok ötesine geçmiştir. İzmir’deki NATO Müttefik Kara Komutanlığı, Kürecik’teki erken uyarı radar sistemi ve İncirlik’teki hava üssü, ittifakın bölgedeki en stratejik askeri tesisleridir. İncirlik üssü, Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Libya’ya kadar birçok operasyonda kilit bir lojistik merkez olarak kullanılmıştır. Üstelik son yıllarda Türkiye, NATO’ya kolordu konuşlandırması için alan açarak, ittifakın doğu kanadındaki askeri varlığını güçlendirmiştir. Bu gelişme, Türkiye’nin NATO içindeki rolünün salt savunmadan ziyade, ittifakın küresel projeksiyonunun bir parçası haline geldiğini göstermektedir.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), 2004 yılında ABD öncülüğünde ilan edilen ve bölge ülkelerini “demokratikleştirme” söylemi altında yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir emperyalist plandır. Bu planın en önemli ayaklarından biri, bölgedeki rejim değişikliği operasyonlarıdır. Irak’ın işgali, Libya’nın bombalanması ve Suriye’deki iç savaşın uluslararasılaşması, BOP’un somut tezahürleri olmuştur. Türkiye, bu süreçlerin hiçbirinde pasif bir gözlemci olmamış, aksine aktif bir rol oynamıştır. Özellikle Suriye krizinde Türkiye’nin izlediği politika, BOP’un bölgesel hedefleriyle doğrudan örtüşmüş, ülke adeta projenin lojistik ve askeri üssü haline gelmiştir.

Türkiye’nin bu angajmanı, onu bölgede emperyalizme direnen güçlerin karşısına konumlandırmıştır. İran, Suriye ve direniş ekseninin diğer unsurları, Türkiye’nin NATO üyeliğini ve BOP’a verdiği desteği emperyalist işbirlikçiliği olarak yorumlamaktadır. Bu yorumda haklılık payı vardır, çünkü Türkiye fiiliyatta İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamaya çalışan, Suriye’de rejim değişikliğini hedefleyen ve İsrail’le ilişkilerini normalleştiren politikalar izlemiştir. Her ne kadar son yıllarda Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran yakınlaşmaları yaşanmış olsa da, bu yakınlaşmalar stratejik ve taktiktir; kurumsal bağlamda Türkiye hâlâ Batı ittifakının bir parçasıdır.

Dolayısıyla , Türkiye’deki laiklik anlayışının bu emperyalist angajmanla nasıl uyumlu hale geldiğini sorgulamak gerekir. Atatürk’ün laikliği, bağımsızlık için bir araçken, günümüz laikliği çoğunlukla Batıcı bir yaşam tarzı ve kültürel teslimiyetle özdeşleşmiştir. Bu durum, laikliğin özünü boşaltmakta ve onu emperyalizmin yumuşak gücünün bir parçası haline getirmektedir. Laik olduğu için kendini “özgür” ve “demokratik” sanan bir kesim, aslında emperyalist sistemin kültürel hegemonyasını içselleştirmiş durumdadır. Oysa gerçek özgürlük, bağımsız bir duruşu gerektirir. Bugün Türkiye’nin laikliği bu bağımsız duruştan giderek uzaklaşmakta, dolayısıyla Atatürk’ün ruhuna da ihanet etmektedir.

İran: Baskı ile Direniş Arasında

İran İslam Cumhuriyeti, 1979 Devrimi ile birlikte Ortadoğu’nun jeopolitik haritasını kökünden değiştirmiştir. Şah rejiminin Batı yanlısı, ABD’nin “jandarması” konumundaki politikalarına karşı yükselen bu devrim, yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda emperyalizme karşı bir başkaldırıydı. Devrimin lideri Ayetullah Humeyni’nin “Ne Batı ne Doğu, İslam Cumhuriyeti” sloganı, bu yeni duruşun özetidir. İran, devrimden sonraki kırk yılı aşkın sürede, ABD’nin bölgedeki en büyük düşmanlarından biri haline gelmiş ve bu konumunu korumuştur. Ancak bu direnişçi dış politikanın iç politik bir bedeli olmuştur: siyasal İslam’ın katı yorumu, geniş bir iç baskı mekanizmasını da beraberinde getirmiştir.

İran’daki iç baskı, çeşitli boyutlarıyla uluslararası raporlara konu olmaktadır. İfade özgürlüğü, bağımsız medyanın neredeyse tamamen kontrol altında olması nedeniyle ciddi şekilde sınırlıdır. Gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler sürekli bir sansür ve gözdağı altında çalışmaktadır. Kadın hakları konusunda, zorunlu başörtüsü uygulaması, kadınların kamusal alandaki varlığını dini kurallarla sınırlamakta ve bu konuda yapılan protestolar ağır baskılarla karşılaşmaktadır. 2022 yılında Mahsa Amini’nin ölümüyle patlak veren geniş çaplı protestolar, rejimin iç baskı kapasitesini ve şiddet eğilimini tüm dünyaya göstermiştir. Siyasi muhalefet ise neredeyse imkansız hale getirilmiş, binlerce muhalif hapsedilmiş veya sürgüne zorlanmıştır.

Ancak bu iç baskı tablosu, İran’ın dış politikasının emperyalizm karşıtlığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. İran, devriminden bu yana Filistin davasını resmi devlet politikasının merkezine koymuş, İsrail’i tanımayı reddetmiş ve direniş gruplarına (Hamas, İslami Cihad) destek vermiştir. Lübnan’da Hizbullah’ı, Suriye’de Esad rejimini, Irak’ta Haşdi Şabi’yi, Yemen’de Ensarullah’ı (Husiler) destekleyerek bölgede “direniş ekseni” adı verilen bir ittifak ağı oluşturmuştur. Bu ağ, ABD ve İsrail’in bölgesel hegemonya projelerinin önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiştir. Özellikle Hizbullah’ın 2000 ve 2006’da İsrail’e karşı kazandığı zaferler, İran’ın bu eksen üzerindeki belirleyici etkisini göstermiştir.

İran’ın vatan savunmasındaki direnişi, yalnızca proksi gruplar üzerinden değil, doğrudan askeri caydırıcılık yoluyla da gerçekleşmektedir. 1980-1988 yılları arasındaki İran-Irak Savaşı, İran’ın emperyalizmin (bu kez Saddam’ın Irak’ı üzerinden) saldırısına karşı verdiği amansız mücadelenin simgesidir. Bu savaşta, Batılı ülkelerin Irak’a sağladığı kimyasal silahlar da dahil olmak üzere her türlü desteğe rağmen İran teslim olmamış, savaşı kazanamasa da kaybetmemiştir. Günümüzde İran’ın balistik füze programı, insansız hava araçları (İHA) teknolojisi ve siber savaş kapasitesi, onu bölgede askeri olarak caydırıcı bir güç haline getirmiştir. ABD’nin İran’a yönelik maksimum baskı politikası, bu direniş kültürü nedeniyle başarısızlığa uğramıştır.

İran örneği, uluslararası ilişkilerde önemli bir ders sunmaktadır: Bir ülke, içeride baskıcı olabilir, ancak dışarıda emperyalizme karşı durduğunda, anti-emperyalist kamplarda meşruiyet kazanabilir. Bu durum, sadece İran’a özgü değildir; benzer bir tablo Soğuk Savaş döneminde pek çok üçüncü dünya ülkesinde (örneğin Çin, Küba, Vietnam) görülmüştür. Elbette bu, iç baskıyı meşrulaştırmaz. Ancak emperyalizmin en büyük silahlarından biri, “insan hakları” söylemini muhalif rejimleri yıpratmak için kullanmaktır. İran’ın bu söyleme karşı duruşu, ona bölgede ve küresel Güney’de bir sempati ve prestij kazandırmıştır. Bu prestij, Türkiye gibi laik ama emperyalist angajman içindeki bir ülkenin sahip olmadığı bir şeydir. Ve bu fark, Atatürk’ün anti-emperyalist mirasının günümüzde İran’da daha canlı tutulduğu iddiasını güçlendirmektedir.

İki Modelin Karşılaştırmalı Analizi

Türkiye ve İran’ı karşılaştırdığımızda, karşımıza birbirine zıt iki siyasal paradigma çıkar. İlki, laik ama emperyalist angajman içinde; ikincisi ise dini yönetimli ama anti-emperyalist bir duruş sergilemektedir. Bu karşıtlık, geleneksel “iyi” ve “kötü” rejim kalıplarını paramparça etmektedir. Batılı liberaller için ideal olan, laik ve demokratik bir Türkiye’dir; ancak bu Türkiye, onların emperyalist projelerinin bir parçası olduğu sürece sorun çıkarmaz. Oysa İran, içerde baskıcı olmasına rağmen, dışarıda emperyalizme karşı durduğu için Batı’nın sürekli hedefindedir. Bu, “insan hakları” söyleminin aslında ne kadar seçici ve araçsal olduğunu göstermektedir. Emperyalist güçler için esas belirleyici, bir ülkenin iç rejiminin niteliği değil, dış politikadaki konumudur.

Türkiye’nin laikliği, onu Batı ittifakına eklemleyen bir faktör olmuştur. Türkiye, laik olduğu için NATO’ya kabul edilmiş, laik olduğu için AB’ye aday gösterilmiş, laik olduğu için Batılı sermaye için “güvenli liman” olarak görülmüştür. Ancak bu eklemlenme, Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla her zaman örtüşmemiştir. Kıbrıs meselesinde, Ermeni soykırımı iddialarında, PKK’ya verilen dış destekte ve Yunanistan’la Ege sorunlarında Türkiye, Batılı müttefiklerinden istediği desteği çoğu zaman alamamıştır. Buna rağmen NATO üyeliğinden çıkmak bir yana, ittifaka daha fazla angaje olmak, bu durumun ironik bir tezahürüdür. Atatürk’ün emperyalizme karşı kazandığı bağımsızlık, bugün NATO üslerine ev sahipliği yaparak “korunma” arayışına dönüşmüştür.

İran’ın dini yönetimi ise, onu otomatik olarak Batı karşıtı bir konuma sürüklemiştir. 1979 Devrimi’nin ardından ABD’nin İran’a uyguladığı ambargolar, rejim değişikliği girişimleri ve askeri tehditler, İran’ın anti-emperyalist duruşunu pekiştirmiştir. İran’ın “direniş” siyaseti, zorunluluktan doğmuş, ancak zamanla ideolojik bir karakter kazanmıştır. Bugün İran, yalnızca kendi bağımsızlığını korumakla kalmamakta, aynı zamanda bölgedeki diğer direniş hareketlerinin de merkezi haline gelmektedir. Bu durum, İran’ı küresel emperyalizm karşısında bir sembol konumuna yükseltmektedir. Elbette bu sembolün iç baskı gibi ağır bir bedeli vardır; ancak bu bedeli ödemeyi göze alabilen bir rejim, emperyalizm karşısında boyun eğmeyen bir duruş sergileyebilmektedir.

Karşılaştırmalı analizin bir diğer boyutu, bu iki ülkenin bölgesel ittifakları ve düşmanlıklarıdır. Türkiye, İsrail ile yakın askeri ve istihbarat ilişkileri geliştirmiş, 1990’larda imzalanan askeri anlaşmalarla İsrail’e hava sahasını ve üslerini açmıştır. Son yıllarda bu ilişkilerde bazı iniş çıkışlar olsa da, 2022’de yeniden normalleşme süreci başlatılmıştır. İran ise İsrail’in varlığını gayrimeşru saymakta, Filistin direnişine silah ve mali destek sağlamakta ve İsrail’in bölgedeki her türlü genişlemeci adımına karşı çıkmaktadır. Bu karşıtlık, iki ülkenin emperyalizm ve siyonizm karşısındaki temel ayrışmasını göstermektedir. Türkiye’nin siyonizmle olan bu girift ilişkisi, Atatürk’ün Filistin’de Osmanlı topraklarını koruma mücadelesi vermiş bir asker olarak mirasıyla da çelişmektedir.

Bu bakımdan, bu iki modelden hangisinin Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin ruhuna daha yakın olduğunu sormak gerekir. Atatürk, laikliği Batı’ya teslim olmak için değil, güçlü ve bağımsız bir ulus-devlet inşa etmek için kurmuştur. Bugün Türkiye, laikliğini koruyor olsa da bağımsızlığını emperyalist ittifaklarla paylaşmakta, hatta sınırlamaktadır. İran ise dini bir yönetimle, baskıcı iç politikalarına rağmen, emperyalizme karşı bağımsız bir duruş sergilemektedir. Bu duruş, Atatürk’ün “Tam bağımsızlık” ilkesine, iç rejim farkı bir kenara bırakılırsa, günümüz Türkiyesi’nden çok daha yakındır. Atatürk, bugün hayatta olsaydı, Türkiye’nin NATO üyeliğini ve emperyalist angajmanını nasıl değerlendirirdi? Bu sorunun cevabı, onun kendi ağzından “Ya istiklal ya ölüm” sözünde gizlidir. Atatürk için bağımsızlık tüm ilkelerden önce gelir.

Laikliğin Araçsallaştırılması ve Emperyalist Hegemonya

Laikliğin, emperyalist güçler tarafından nasıl bir hegemonya aracına dönüştürüldüğünü anlamak, bu çalışmanın kavramsal çerçevesi açısından hayati önem taşır. Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisi, egemen sınıfların yalnızca zor kullanarak değil, aynı zamanda rıza üreterek tahakkümlerini sürdürdüklerini ileri sürer. Laiklik, bu bağlamda, Batı’nın “uygar” ve “modern” dünyasının bir parçası olma arzusunu yaratarak, Doğulu toplumların kendi değerlerinden şüphe duymasına ve Batılı normları içselleştirmesine neden olmaktadır. Türkiye örneğinde, laiklik sadece bir devlet ilkesi olmaktan çıkmış, adeta bir yaşam tarzı ve siyasi kimlik haline gelmiştir. Bu kimlik, çoğu zaman anti-emperyalist eleştirileri “gerici” veya “irticai” olarak damgalamak için kullanılmakta, böylece emperyalizmin eleştirisi önceden bloke edilmektedir.

Türkiye’deki laiklik anlayışı, tarihsel olarak belirli bir sınıfsal ve kültürel tabana yaslanmıştır. Erken Cumhuriyet döneminde laiklik, büyük ölçüde kentli, Batılılaşmış ve bürokratik bir seçkinin projesiydi. Bu seçkinler, laikliği bir “aydınlanma” ve “ilerleme” ideolojisi olarak içselleştirirken, aynı zamanda Batı’ya olan hayranlıklarını da gizlememişlerdir. Zamanla bu kesim, laikliği bir tür “dokunulmaz” alan haline getirmiş, her türlü eleştiriyi “laiklik karşıtlığı” ile suçlamıştır. Ancak bu savunmacı ve dışlayıcı laiklik anlayışı, emperyalizmin Türkiye üzerindeki etkisini sorgulamayı neredeyse imkansız hale getirmiştir. Oysa gerçek bir laiklik, eleştirel düşünceyi, özeleştiriyi ve sorgulamayı teşvik eder; dogma haline gelmiş bir laiklik ise tam tersine düşünceyi felç eder.

Emperyalist güçlerin, laikliği bir hegemonya aracı olarak kullanmasının en açık örneği, “İslami terör” söylemiyle birlikte yürütülen laiklik savunusudur. Batı medyası ve akademisi, İslam coğrafyasındaki laik rejimleri (Türkiye, Tunus, Fas gibi) “ılımlı” ve “demokratik” olarak tanımlarken, dini referanslı rejimleri (İran, Sudan, Afganistan) “gerici” ve “tehlikeli” olarak etiketlemektedir. Bu ayrım, aslında emperyalist çıkarlarla doğrudan bağlantılıdır: Laik rejimler, genellikle Batı’yla işbirliğine daha açıktır; dini rejimler ise bağımsızlıkçı ve direnişçi olma eğilimindedir. Dolayısıyla laiklik, emperyalist sistemin “iyi rejim” kriteri haline gelmiştir. Türkiye, bu kriteri yerine getirdiği için sürekli olarak “model ülke” olarak gösterilmekte, İran ise “tehdit” olarak sunulmaktadır.

Türkiye’deki laiklik anlayışının bir diğer sorunu, onun adeta bir “devlet dini” haline gelmesidir. Dinin devlet işlerinden ayrılması gereken laiklik, Türkiye’de devletin dini kontrol altına alması, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumla dini kurumsallaştırması ve hatta dini belirli bir yoruma (Sünni, Hanefi) hapsetmesi biçiminde uygulanmıştır. Bu durum, laikliğin özüyle çelişmektedir. Dahası, bu anlayış, devleti din üzerinde bir vesayet makamı haline getirerek, dinin özgürleştirici potansiyelini de sınırlamıştır. Oysa İran örneğinde, din doğrudan yönetimin bir parçasıdır ve bu da kendi içinde ciddi sorunlar yaratmaktadır. Ancak en azından İran’da din, devlet tarafından kontrol edilen pasif bir araç değil, yönetimin aktif ve meşru bir unsurudur. Türkiye’nin laikliği ise dini devlete bağımlı kılmış, böylece hem din özgürlüğünü hem de gerçek laikliği zedelemiştir.

Bu anlamda, laikliğin emperyalist hegemonya ile ilişkisi, Türkiye örneğinde oldukça girift bir hal almıştır. Laiklik, bir yandan gerçekten de dogmatik dini yorumların kamusal alandaki tahakkümünü kırmış ve bireysel özgürlüklerin önünü açmıştır. Ancak diğer yandan, aynı laiklik, Batı’nın kültürel ve siyasi hegemonyasının içselleştirilmesine hizmet etmiş, anti-emperyalist bir bilincin oluşmasını engellemiştir. Bugün Türkiye’de laiklik adına yapılan pek çok eleştiri, aslında emperyalist sistemin bir parçası olmanın getirdiği rahatsızlığı bastırmaya yaramaktadır. “Laiklik elden gidiyor” korkusu, çoğu zaman “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?” sorusunun önünü kesmektedir. Oysa Atatürk’ün laikliği, korkular üzerine değil, cesaret ve bağımsızlık üzerine inşa edilmişti. Bu cesareti kaybeden bir laiklik, Atatürk’ün mirasını yaşatmaktan çok, ona ihanet etmektedir.

Milli Vatanseverlik ve Sessizlik Eleştirisi

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde yatan değerlerden biri de milli vatanseverliktir. Bu vatanseverlik, etnik milliyetçilikten ziyade, ortak bir vatan toprağına, ortak bir tarihe ve ortak bir gelecek tasavvuruna dayanır. Atatürk, “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüyle bu vatandaşlık temelli aidiyeti vurgulamıştır. Ancak bu milli vatanseverlik, aynı zamanda bağımsızlık bilinciyle beslenmelidir. Vatan sevgisi, vatanın bağımsızlığını korumakla başlar; bağımsızlığı elden giden bir vatan, sevgiden çok bir alışkanlık konusu haline gelir. Bugün Türkiye’de milli vatanseverlik söylemi, sıklıkla kullanılmakla birlikte, bu söylemin emperyalist angajmanla bu denli çelişmesi, derin bir tutarsızlık yaratmaktadır. Bir yanda vatan sevgisinden dem vuran bir kesim, diğer yanda NATO üslerine ev sahipliği yapan bir ülke… Bu iki tablo yan yana durduğunda, ortaya “sembolik vatanseverlik” ile “fiili teslimiyet” arasında sıkışmış bir manzara çıkmaktadır.

Türkiye’deki siyasi ve entelektüel ortam, bu tutarsızlığı görmezden gelme konusunda oldukça başarılıdır. Laiklik elden gidiyor endişesi, ülkenin NATO’daki konumunu sorgulamayı sürekli olarak gölgeler. Oysa bir ülkenin laikliğini kaybetmesi elbette önemli bir sorundur; ancak bağımsızlığını kaybetmesi çok daha büyük bir felakettir. Atatürk, bağımsızlığını kaybetmiş bir laikliğin hiçbir anlamı olmadığını söylemese de, tüm eylemleri bunu göstermektedir. İşgal yıllarında, padişahın ve hilafetin laik olmayan yapısını değil, emperyalist işgali düşman olarak tanımlamıştır. Onun önceliği bağımsızlıktı; laiklik bu bağımsızlığı koruma ve pekiştirme mücadelesinin bir parçasıydı. Bugün ise öncelikler tamamen tersine dönmüş, laiklik neredeyse bir fetiş haline gelirken, bağımsızlık sessizce terk edilmiştir.

Bu sessizliğin bir adı da “korkaklık”tır. Bu ifade elbette serttir ve tüm toplumu hedef almaz; ancak özellikle Atatürk’ün mirasına sahip çıktığını iddia eden kesimler için bir çağrı niteliğindedir. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin aydınları, bürokratları, askerleri ve sivil toplum örgütleri, onun anti-emperyalist mirasını savunmakta neden bu kadar isteksizdir? Neden NATO üyeliği bir tabu olarak kalmaya devam etmekte, neden emperyalist savaşlara angaje olmak sorgulanmamakta, neden İsrail ile normalleşme adımları alkışlanmaktadır? Bu soruların cevabı, rahatına düşkün bir “statüko” anlayışında, Batı’nın “öcüsünden” korkan bir güvensizlikte ve en önemlisi, gerçek bir bağımsızlık mücadelesinin yaratacağı bedellerden kaçınma arzusunda gizlidir. Oysa Atatürk, tüm bu bedelleri göze alarak emperyalizme karşı savaşmıştır. Onun yolundan gittiğini iddia edenlerin, aynı cesareti göstermeleri gerekir.

İran toplumu, bu açıdan tam bir karşıt örnektir. İran’da da iç baskılar, ekonomik zorluklar ve yaygın bir memnuniyetsizlik vardır. Ancak İran toplumu, dış tehditler karşısında (örneğin ABD’nin maksimum baskı politikası veya İsrail’in saldırı tehditleri) büyük ölçüde rejimin yanında saf tutmakta, bir “ulusal birlik” sergilemektedir. Bu durum, İran’da anti-emperyalist bilincin çok daha köklü olduğunu, dış müdahalelere karşı toplumsal bir bağışıklık geliştiğini göstermektedir. Türkiye’de ise bu bilinç neredeyse yok denecek kadar zayıftır. Dış politika tartışmaları çoğunlukla “doğalcı” bir kabullenme içinde geçer: “Türkiye NATO’dadır, çıkamaz”, “Batı ile ilişkiler bozulamaz”, “Rusya veya İran ile ittifak olmaz” gibi önkabuller, adeta sorgulanamaz doğrular haline gelmiştir. Bu önkabullerin arkasında, emperyalist sistemin yarattığı bir “çaresizlik ideolojisi” yatmaktadır. Oysa Atatürk, çaresizliği değil, azmi ve kararlılığı temsil etmiştir.

Bu nedenlerle, bu sessizliğin ve korkaklığın faturasını en çok ödeyecek olanların yine bu topraklarda yaşayan sıradan insanlar olacağını hatırlatmak gerekir. Emperyalist angajman, bir ülkenin dış politikada özerkliğini kaybetmesi demektir; bu da ekonomiden güvenliğe, kültürden eğitime kadar her alanda dış müdahaleye açık hale gelmek anlamına gelir. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik krizler, kur baskıları, dış borçlanma koşulları ve siyasi baskılar, bu angajmanın doğrudan sonuçlarıdır. İran ise tüm ambargolara ve baskılara rağmen, kendi iç dinamikleriyle ayakta kalmayı başarmış, dış müdahalelere karşı görece bağımsız bir ekonomik ve siyasi yapı geliştirmiştir. Elbette İran halkı da büyük sıkıntılar çekmektedir; ancak bu sıkıntılar, emperyalizmin değil, iç rejimin baskıcı politikalarının ve ambargoların sonucudur. Yine de aradaki fark şudur: İran, kendi kaderini tayin hakkını fiilen kullanırken, Türkiye bu hakkı giderek NATO karargahlarında, IMF masalarında ve ABD danışmanlarının ofislerinde devretmektedir. İşte bu devir teslim sürecine sessiz kalan vatanseverlik, artık vatanseverlik değil, vatana ihanetin ta kendisidir.

Anti-Emperyalist Laiklik Mümkün mü?

Bu makalenin şimdiye kadarki bölümlerinde varılan nokta, laikliğin tek başına yeterli olmadığı, anti-emperyalist bir duruşla bütünlenmesi gerektiğidir. Ancak bu, “laikliğin terk edilmesi” anlamına gelmez. Aksine, anti-emperyalist bir laiklik, hem mümkündür hem de Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin asli hedefi budur. Anti-emperyalist laiklik, devletin din işlerine karışmaması, bireylerin inanç özgürlüğünün korunması ve yasaların din referansından arındırılması gibi klasik laiklik ilkelerini muhafaza eder; ancak bunları Batılı bir yaşam tarzının dayatılması veya Batı ittifaklarına eklemlenme ile özdeşleştirmez. Tam tersine, bu ilkeleri ulusal bağımsızlığın ve kültürel özerkliğin güçlendirilmesi için kullanır. Anti-emperyalist laiklik, Batı’nın “laiklik modeli”ni taklit etmekten ziyade, kendi tarihsel ve toplumsal koşullarına uygun, özgün bir laiklik anlayışı geliştirir.

Anti-emperyalist laikliğin ilk adımı, laikliğin Batı’nın bir icadı olmadığını, farklı kültürlerde farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğini kabul etmektir. Osmanlı’nın son döneminde bile, Islahat Fermanı’ndan Kanun-ı Esasi’ye kadar, din-devlet ilişkisini düzenlemeye yönelik adımlar atılmıştır. Atatürk’ün laikliği, bu birikimi Batılı bir formla sentezlemiş, ancak özünde ulusal bağımsızlığı hedeflemiştir. Bugün de benzer bir sentez mümkündür: Laiklik, dini baskıya karşı bir güvence olarak korunabilir; ancak bu koruma, ülkenin NATO’daki konumunu sorgulamayı engellememelidir. Hatta tam tersine, gerçek bir laiklik, dış müdahalelerin dini söylemlerini de eleştirel bir gözle değerlendirmeyi gerektirir. Örneğin, ABD’nin “İslami terör” söylemini sorgulamadan tekrarlayan bir laiklik anlayışı, aslında emperyalist bir söylemin taşıyıcısı haline gelir.

Anti-emperyalist laikliğin ikinci boyutu, ekonomik bağımsızlıkla doğrudan bağlantılıdır. Laiklik, çoğu zaman salt bir hukuk ve kültür meselesi olarak görülse de, aslında derin ekonomik boyutları vardır. Emperyalist sistem, laik rejimleri genellikle neoliberal politikalara, özelleştirmelere ve yabancı sermaye girişine daha açık oldukları için tercih eder. Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası ile olan ilişkisi, bu ekonomik angajmanın bir parçasıdır. Anti-emperyalist laiklik ise, devletin ekonomide aktif rol oynamasını, ulusal sanayiyi korumasını ve yabancı sermayeye karşı mesafeli durmasını savunur. Bu anlamda, Atatürk’ün devletçilik ilkesi, anti-emperyalist laikliğin ekonomik boyutunu oluşturur. Bugün bu ilkenin terk edilmesi, laikliğin de içinin boşalmasına yol açmıştır. Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık da olmaz; siyasi bağımsızlık olmadan ise laikliğin anlamı kalmaz.

Anti-emperyalist laikliğin üçüncü boyutu, askeri bağımsızlıktır. Bir ülkenin kendi topraklarında yabancı askeri üslere ev sahipliği yapması, laiklikle doğrudan çelişmese de, bağımsızlıkla doğrudan çelişir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra, yabancı askerlerin Türkiye’den tamamen çekilmesini sağlamış, Lozan’da boğazların askerden arındırılmasını (sonraki düzenlemelerle değişse de) kabul etmiştir. Onun idealinde, bağımsız bir ulus-devletin topraklarında yabancı asker bulunmamalıydı. Bugün Türkiye’de ise on binlerce NATO askeri, çok sayıda askeri üs ve sürekli bir yabancı askeri varlık söz konusudur. Bu varlık, Atatürk’ün bağımsızlık idealinin ihlalidir. Anti-emperyalist laiklik, bu varlığın sona erdirilmesini, NATO üyeliğinin sorgulanmasını ve gerçek bir askeri bağımsızlığın tesis edilmesini savunur. Bu, “Tarafsız Türkiye” veya “Bağlantısız Türkiye” gibi farklı stratejilerle mümkündür. Önemli olan, mevcut angajmanın sorgulanmasıdır.

Anti-emperyalist laikliğin dördüncü boyutu, kültürel bağımsızlıktır. Laiklik, Batılı bir yaşam tarzının zorunlu kılınması değil, bireylerin kendi kültürel kodları içinde özgürce seçim yapabilmesidir. Atatürk döneminde gerçekleştirilen harf devrimi, şapka devrimi ve diğer reformlar, Batı’yı taklit etmekten çok, ulusal birliği pekiştirmek ve okuryazarlığı artırmak gibi pragmatik hedefler taşıyordu. Bugün ise laiklik adına yapılan şey, çoğu zaman kültürel bir öz nefrettir: Kendi müziğinden, kıyafetinden, mutfağından, dilinden utanmak… Oysa anti-emperyalist laiklik, evrensel bilime ve akla açık olmayı savunurken, kendi kültürel mirasına da sahip çıkar. Bu, çelişkili bir durum değildir. Japon modernleşmesi, bu anlamda iyi bir örnektir: Japonya, Batı’nın teknolojisini ve kurumlarını alırken, kendi kültürel kimliğini korumuştur. Anti-emperyalist laiklik de benzer bir sentezi hedeflemelidir.
Dolayısıyla, anti-emperyalist laikliğin beşinci boyutu, uluslararası dayanışmadır. Laiklik, yalnızca bir ülkenin iç meselesi değildir; emperyalizme karşı mücadele eden tüm halklarla dayanışmayı gerektirir. Bu, İran halkıyla, Filistin halkıyla, Suriye halkıyla, Yemen halkıyla dayanışmayı içerir. Bu dayanışma, onların iç rejimlerini onaylamak anlamına gelmez; emperyalizmin her yerde aynı yıkıcı etkiye sahip olduğunu bilmek ve buna karşı ortak bir duruş sergilemek anlamına gelir. Bugün Türkiye’de laiklik adına İran düşmanlığı yapanlar, aslında emperyalist propagandanın taşıyıcılarıdır. Oysa Atatürk, döneminde Hint Müslümanlarının, Cezayirlilerin, Tunusluların ve diğer sömürge halklarının bağımsızlık mücadelelerine sempatiyle bakmış, onlara moral destek vermiştir. Bu uluslararası dayanışma ruhu, anti-emperyalist laikliğin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu ruh yeniden canlandırılmadıkça, laiklik sadece bir “Türkiye işi” olarak kalır ve emperyalizmin bölgedeki en büyük müttefiklerinden birini üretmeye devam eder.

Kaynakça

Ahmad, F. (1993). The Making of Modern Turkey. Routledge.

Amin, S. (1990). Delinking: Towards a Polycentric World. Zed Books.

Armaoğlu, F. (2018). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). Alkım Yayınevi.

Atatürk, M. K. (2019). Nutuk. Yapı Kredi Yayınları.

Berkes, N. (2017). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Yapı Kredi Yayınları.

Chomsky, N. (2003). Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. Henry Holt and Company.

Cleveland, W. L. (2004). A History of the Modern Middle East. Westview Press.

Farsoun, S. K. (2002). Iran: Political Culture in the Islamic Republic. Routledge.

Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. International Publishers.

Gülalp, H. (2006). Citizenship and Ethnicity: The Growing Significance of Identity in Turkey. Routledge.

Halliday, F. (2005). The Middle East in International Relations: Power, Politics and Ideology. Cambridge University Press.

Harris, G. S. (1972). Troubled Alliance: Turkish-American Problems in Historical Perspective, 1945-1971. American Enterprise Institute.

Hourani, A. (1991). A History of the Arab Peoples. Harvard University Press.

Keddie, N. R. (2003). Modern Iran: Roots and Results of Revolution. Yale University Press.

Keyder, Ç. (1987). State and Class in Turkey: A Study in Capitalist Development. Verso.

Khomeini, R. (1981). Islam and Revolution: Writings and Declarations of Imam Khomeini. Mizan Press.

Kışlalı, A. T. (1999). Siyasal Sistemler: Siyasal Çatışma ve Uzlaşma. İmge Kitabevi.

Landau, J. M. (1974). Radical Politics in Modern Turkey. Brill.

Lewis, B. (1961). The Emergence of Modern Turkey. Oxford University Press.

Mardin, Ş. (2006). Religion, Society, and Modernity in Turkey. Syracuse University Press.

Nasr, V. (2006). The Shia Revival: How Conflicts Within Islam Will Shape the Future. W.W. Norton & Company.

Özbudun, E. (1976). Social Change and Political Participation in Turkey. Princeton University Press.

Pahlavi, M. R. (1980). Answer to History. Stein and Day.

Pipes, D. (1983). In the Path of God: Islam and Political Power. Basic Books.

Ramazani, R. K. (1986). Revolutionary Iran: Challenge and Response in the Middle East. Johns Hopkins University Press.

Said, E. W. (1978). Orientalism. Pantheon Books.

Şaylan, G. (1995). Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi. İmge Kitabevi.

Takeyh, R. (2006). Hidden Iran: Paradox and Power in the Islamic Republic. Council on Foreign Relations.

Turan, İ. (1984). Atatürk’ün Düşüncesi. Turan Kitabevi.

Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. I.B. Tauris.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Alihan Şen avatarı
    Alihan Şen

    Kendini Atatürkçü/Kemalist tanıtan(Özellikle CHP’ye oy veren) kesimin bu yazıyı derhal okuması gerekiyor. Bu yazıyı okuyunca AKP gibi siyasal dincilerin neden uzun süredir iktidarda kalmasının ve güçlü olmasının sebebini anlayacaklar. Gerçekçi olmakta fayda var. Eğer CHP iktidar olmak istiyorsa bu yazıyı derhal okumalı ve gerçeklerle yüzleşmeli.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar