Size başımdan geçen bir hikayeyi anlatacağım bu Pazar günü.
2006 yılı.
Albay rütbesindeyim.
Muhabere Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığında, karargahta Harekat Eğitim Şube Müdürüyüm. Üst Komutanlıktan bir yazı geldi. Ülkeler arasında işbirliği, koordinasyon ve ikili ilişkileri geliştirmek üzere imzalanan uygulama anlaşmaları gereği bizden bir heyetin Fransa’ya gönderilmesi emrediliyordu. Emri aldım, Komutana arz ettim. Yakın geçmişte bize yaptıkları ziyareti iade etmemiz gerekiyordu. Komutana, onların yaptığı ziyaretin mütekabiliyet anlamında karşılığı olarak kendisinin bu ziyarete gitmesinin uygun olacağın söyledim. Komutan, işlerinin yoğunluğu nedeniyle bu durumun mümkün olmadığını, ziyarete Okul Komutanı olan Albay S.K. ile birlikte benim gitmemi emretti. Silahlı Kuvvetlerde yabancı bir ülkeye herhangi bir amaçla yapılacak görevlendirmelerde yabancı dil notu şartı vardı. Benim yabancı dil notum yeterliydi ama Okul Komutanının notu yoktu. Bu gibi durumlarda refakatçi ile birlikte göreve gidilebiliyordu. Hızlıca kayıt, kürek, evrak imza işlerine başladık, 16 imzalı andıç sürecini hallettikten sonra Fransa’ya yola koyulduk. Buraya kadar bir sorun yoktu ama o dönem Fransa ile Ermeni Soykırımı üzerine derin görüş ayrılıkları yaşadığımız bir dönemdi. Ermeni soykırımını kabul etmeyenler Fransa’da hapse atılıyordu. Hükümetler her gün birbirini kınayan görüşler açıklıyordu. İlişkiler adeta kopma noktasındaydı. Öyle ki aramızda kara, hava, deniz sınırı olsa ufak bir kıvılcımda birbirimize girmemiz an meselesiydi. O derece yani.
Komutan, bu durumu da bilerek, gidin, görün, inceleyin, gelin dedi.
Bir Pazar sabahı İstanbul üzerinden önce Paris’e uçtuk. De Gaulle Havaalanında dönemin askeri ataşesi Kurmay Albay Y.Ö. bizi karşıladı. İlk gün Paris’te Ankara Caddesinde bulunan, Eyfel Kulesini karşıdan gören Elçilikte bir çalışma yaptık, durumu değerlendirdik. Haftanın ilk günü hızlı trenle Fransa’nın kuzeybatısında, Rennes yakınında, Bretagne bölgesinde yer alan Corps de Transmissions (Signal Corps) Fransa Muhabere Okuluna (École de Transmissions) ulaştık.
Rennes’deki Muhabere Okuluna geldiğimizde, ilk dikkatimizi çeken şey, onların uygulaması gereğince ziyarete gelen ülkenin bayrağının ziyaret bitene kadar okul gönderinde asılı durmasıydı. Bayrağımız yaklaşık bir hafta boyunca orada dalgalandı.
İkinci dikkatimizi çeken husus ise Fransa’nın o dönem uydu haberleşmesinde oldukça gelişmiş bir ülke olmasıydı. Askeri haberleşmenin ana omurgasını uydu sistemleri oluşturuyordu.
Eğitim sistemleri ile ilgili planlamalar, dershane ve arazi uygulamaları, subay, astsubay yetiştirme sistemleri, velhasıl askeri haberleşme eğitimi ilgili bütün ayrıntıları içeren yoğun bir gezi program icra ediliyordu.
İkinci günün akşamında bize protokol yemeği verdiler. Masanın bir tarafında ben ve Okul Komutanı Albay S.K. oturuyorduk. Karşımızda ise onların Tümgeneral rütbesindeki komutanları ile iki albay, bir yarbay ve tercüman olarak görevli bir yüzbaşı vardı.
Fransız Tümgeneral ayağa kalkarak hoşgeldiniz konuşmasına başladı. Bizleri ağırlamaktan memnun olduklarını, bu ziyaretin iki ülkenin muhabere okullarının karşılıklı gelişimine olumlu katkılar sağlamasını umduklarını ifade eden 15-20 dakikalık protokol yoğun, gayet ciddi ve resmi bir konuşma yaptı.
Ardından sözü bize verdiler. Ben, Komutanım durumundaki Albay S.K.ya döndüm, bakıştık. İngilizcem yok, konuşmayı sen yap dedi.
Ayağa kalktım. Ben de benzer bir konuşmayla başladım. Gayet sakin giriş yaptığım konuşmam yavaş yavaş sertleşmeye başladı. Karşıdakiler pür dikkat beni dinliyordu. Türkiye’nin iki konu üzerinde çok ciddi endişeleri, kırgınlıkları ve kızgınlığı var dedim. Ortamı bilerek geriyordum. Karşı taraf ne olduğunu anlamamıştı. Protokole uygun olmayan bir tarzda konuşmama devam ettim. Ses tonumdan ötürü ortam epey gerilmişti. İki konu var ki bu iki konu bizi çok ama çok derinden üzdü, bu durum bu şekilde devam edemez, buna müsaade edemeyiz diyordum ve germeye devam ediyordum. Neyi ima ettiğimi üstü kapalı da olsa aslında onlar da tahmin ediyorlardı. Gerginliğin zirve noktasında;

Bunlarda ilki Nicolas Anelka dedim. Fenerbahçe’yi yüz üstü bırakıp gitmeyecekti dedim.
İkincisi ise Franck Ribery dedim. Benzerini Galatasaray’a yaptı dedim.
İnanılmaz bir kahkaha koptu. Fransız Komutanın oturduğu koltuk adeta devrilecekti. Onlarla beraber biz de gülüyorduk. Bir krize yol açmadan gerekli mesaj verilmişti. Anelka, Ribery bahaneydi. Ülkelerin ortak dillerinden biri olan futbol üzerinden rahatsız olduğumuz konuyu hissettirmiş olduk.
Devamında dolu dolu geçen bir programla ziyaretimizi tamamladık.
…
Üzerinden çok sular aktı geçti, dünya değişti, Karabağ özgürlüğüne kavuştu, soykırımın aslında Ermeniler tarafından Türklere yapıldığını söyleyen yabancı siyasetçileri duyar olduk.
Aklıma geldiği gibi yazdım. Umarım fazla vaktinizi almamışımdır.
Hepinize iyi bir Pazar günü diliyorum.
► S.K. Komutanıma ve Y.Ö. kardeşime selam olsun bu arada..
ALINTIDIR.





Bir yanıt yazın