Hukuk devleti, siyasal iktidarın keyfîliğini sınırlamak için vardır. Suç ve cezanın kanuniliği ilkesi, yürütme organının değil, yasamanın norm koyduğu ve yargının bu normları bağımsız biçimde uyguladığı bir sistemi ifade eder. Buna karşın Türkiye’de son yıllarda yürütme organı tarafından geliştirilen ve özellikle Cumhurbaşkanlığı makamı düzeyinde dile getirilen “terör örgütünde yer almış ancak teröre karışmamış olanlar” ile “teröre karışmış olanlar” ayrımı, ceza hukukunun temel ilkeleriyle açık ve ağır bir çelişki içindedir. Bu söylem, yalnızca hukuken hatalı değil, aynı zamanda anayasal düzen açısından tehlikelidir.
Türk Ceza Hukuku’nda ve uluslararası ceza hukuku normlarında terör örgütü üyeliği, başlı başına ve müstakil bir suç olarak düzenlenmiştir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri, terör örgütünün hiyerarşik yapısına bilerek ve isteyerek dahil olmayı, örgüt adına faaliyet yürütmeyi veya örgütsel aidiyet göstermeyi cezai sorumluluk için yeterli görmektedir. Bu suç tipinde aranan unsur, failin bizzat silahlı eyleme katılması değil, anayasal düzeni hedef alan kolektif bir suç organizasyonunun parçası haline gelmesidir. Dolayısıyla “teröre karışmamış olmak” şeklindeki siyasal kategorileştirme, hukuken anlamsız ve normatif değeri olmayan bir söylemdir.
Bu noktada mesele basit bir yorum farkı değildir. Yürütme organı, açık biçimde ceza hukuku normlarını yeniden tanımlamaya kalkışmakta, suçun maddi ve manevi unsurlarını siyasal takdir alanına çekmektedir. Bu durum, anayasanın 9. maddesinde güvence altına alınan yargı yetkisinin gasbı anlamına gelir. Kimin suçlu olduğuna, hangi fiilin suç teşkil ettiğine ve hangi yaptırımın uygulanacağına siyasetçiler değil, bağımsız mahkemeler karar verir. Aksi yöndeki her söylem, kuvvetler ayrılığı ilkesinin fiilen askıya alınması demektir.
Daha da vahimi, bu söylemin örtülü bir af mekanizması işlevi görmesidir. Af, anayasal bir konudur ve açık, şeffaf, yasama organı olan TBMM iradesine dayalı ve nitelikli çoğunluk şartına bağlıdır. Buna karşın, terör örgütü üyeliği suçunun siyasal dil yoluyla etkisizleştirilmesi, cezai sorumluluğun fiilen ortadan kaldırılması veya yargı süreçlerinin yönlendirilmesi, anayasal af prosedürünün bilinçli biçimde dolanılmasıdır. Bu, hukuki değil; siyasî bir manipülasyondur.
Üstelik bu manipülasyon, kamuoyunu yanıltmaya dönük bir algı yönetimiyle desteklenmektedir. “Silah kullanmadı”, “eyleme katılmadı”, “sadece dağdaydı” gibi ifadeler, terör örgütlerinin yapısı ve işleyişi hakkında bilinçli bir cehalet üretmektedir. Terör örgütleri, bireysel suç failleri değil; kolektif, hiyerarşik ve amaç birliği olan suç organizasyonlarıdır. Bu örgütlerin varlığı ve devamlılığı, yalnızca silahlı eylemlerle değil; lojistik destek, propaganda, eleman temini, istihbarat ve örgütsel disiplin yoluyla sağlanır. Bu faaliyetlerin tamamı, terör suçunun asli unsurlarıdır.
Siyasal iktidarın bu gerçekliği görmezden gelmesi, ya ağır bir hukuki bilgisizlik ya da bilinçli bir siyasal tercihtir. Her iki ihtimal de hukuk devleti açısından kabul edilemezdir. Hukukun siyasal ihtiyaçlara göre eğilip büküldüğü bir düzende, ne adaletten ne de güvenlikten söz edilebilir. Bugün terör suçları için yapılan bu ayrım, yarın başka suç tipleri için de yapılabilir. Hukuk, bir kez esnetildiğinde, artık kimse için güvence olmaktan çıkar.
Bu söylemin bir diğer yıkıcı sonucu, yargının meşruiyetinin aşındırılmasıdır. Yürütmenin en üst makamından yapılan bu tür açıklamalar, mahkemelere açık bir mesaj niteliği taşımaktadır. Yargıçlara, hangi sanıkların “aslında suçlu sayılmaması gerektiği” ima edilmekte; yargısal takdir alanı siyasal baskı altına alınmaktadır. Bu durum, adil yargılanma hakkını ihlal ettiği gibi, yargının bağımsızlığına da doğrudan saldırıdır.
Sorunun çözümü, hukukun daha fazla siyasallaştırılmasında değil; tam tersine, siyasetin hukukla yeniden sınırlandırılmasında yatmaktadır. Öncelikle yürütme organı, terör suçları dahil olmak üzere hiçbir ceza hukuku alanında normatif etkisi olan açıklamalar yapmaktan derhal vazgeçmelidir. Siyasal iktidar, yargı yerine konuşamaz; yargı adına hüküm veremez; suç tanımı yapamaz.
İkinci olarak, eğer terörle mücadele hukukunda bir değişiklik yapılacaksa, bu ancak anayasa ile ve uluslararası hukukla çelişmeyecek bir biçimde açık bir demokratik bir tartışma süreciyle mümkündür. Gizli pazarlıklar, muğlak ifadeler ve örtülü af mekanizmaları, hukuk devletiyle bağdaşmaz. Toplumsal barış, hukukun askıya alınmasıyla değil; hukukun herkese eşit uygulanmasıyla sağlanır.
Üçüncü olarak, yargı bağımsızlığı yeniden gerçek anlamda tesis edilmelidir. Hakim ve savcıların yürütme karşısındaki yapısal bağımlılığı sona erdirilmedikçe, terör suçları da dahil olmak üzere hiçbir alanda adil bir yargı düzeni kurulamaz. Yargı, siyasal iktidarın kriz yönetim aracı değildir.
Son olarak, akademi, barolar ve hukuk çevreleri bu hukuksuz söylem karşısında sessiz kalmamalıdır. Sessizlik, bu tür anayasal ihlallerin normalleşmesine hizmet eder. Terör örgütü üyeliğinin suç olmaktan çıkarıldığı veya fiilen etkisizleştirildiği bir hukuk düzeni, kendi anayasal varlık sebebini inkâr etmiş demektir.
Sonuç itibarıyla, terör örgütü üyeliğini “teröre karışmış” ve “karışmamış” şeklinde ayıran siyasal söylem, hukuken yok hükmündedir. Bu söylem, anayasal düzeni, yargı yetkisini ve hukuk devletini hedef alan açık bir müdahaledir. Kabul edilemezdir. Hukuk, siyasal iktidarın taktik manevra alanı değil; onun sınırıdır.
Kaynakça
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
2. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu
3. Türk Ceza Kanunu
4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Terör ve Örgüt Üyeliği İçtihatları
5. Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Sözleşmeleri
6. Özgenç, İ., Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler
7. Gözler, K., Anayasa Hukukunun Genel Teorisi
8. Tezcan / Erdem / Önok, Ceza Hukuku Genel Hükümler
9. Ferrajoli, L., Hukuk ve Akıl: Ceza Hukukunda Garantizm



Bir yanıt yazın