75. Berlinale Günlükleri: İzlediklerim ve Yansımaları

Okuma Süresi:

23–34 dakika
❤️

75. Berlinale, sinema dünyasının en köklü ve prestijli festivallerinden biri olarak, bu yıl bir dönüm noktasına daha ulaştı. Bu özel yıl, festivalin tarihindeki derin izlerini, her geçen yıl daha da büyüyen bir merakla izleyiciye sunma fırsatını verdi. Berlinale‘nin 75’inci yaşına adım atarken, sadece sinemanın bugünü değil, geçmişin de izleriyle dolu bir yolculuğa çıktığımı hissettim. Her film, birer kültür, birer zaman parçası, birer anlatıydı. Gördüğüm filmlerle birlikte, Berlinale‘nin bir miras olarak nasıl şekillendiğini ve her yıl daha fazla sinemaseverin ve profesyonelin buluşma noktası haline geldiğini daha iyi anladım.

75 yıl, bir sinema festivalinin sürdürülebilirliğini simgeliyor ve bu yıl izlediğim filmler, festivalin ne kadar köklü ve dinamik bir güç olduğunu bana bir kez daha gösterdi.

Berlinale, sadece bir film festivali değil; bir kültür, bir deneyim, bir evrendir. Bu 75’inci yıl, her geçen yılın birikiminden doğan eşsiz bir sinema yolculuğunun başka bir adımıydı.

Bu yıl ilk defa katılma fırsatı bulduğum Berlinale, beni sinemaya dair beklenenin ötesinde bir keşfe davet etti. Birbirinden farklı hikâyeler, farklı kültürlerden ve coğrafyalardan gelen yönetmenlerin bakış açılarıyla birleşerek benim için unutulmaz bir sinema deneyimi sundu.

Bu yazıda, festivalin bana sunduğu anlık etkileşimlerden ve uzun süreli yansımalarından bahsedeceğim. İzlediğim filmler sadece duygusal bir iz bırakmakla kalmadı, aynı zamanda düşündüren, tartıştıran ve bazen şaşırtan derinliklere de ulaştı.

Berlinale‘nin büyüsü, sadece perdeyi değil, zihinleri de etkileyen bir deneyim sundu ve ben de bu yazıda, o etkileyici izlenimleri hem kendi içimde hem de yazılarımda yansıtmaya çalışacağım.

Berlinale Special Gala / The Light

75’inci Berlinale’nin açılış gecesinde dünya prömiyerini yapan Tom Tykwer’ın Das Licht (The Light)” adlı filmi; iddialı bir oyuncu kadrosuna sahip olsa da ele aldığı meseleleri derinleştirmekte zorlanıyor. Film, yeni dünya düzeninde var olmaya çalışan bireyleri, işlevini yitirmiş ya da unutulmaya yüz tutmuş idealleri, hayata tutunmaya çalışan göçmen mültecileri ve kuşaklar arası çatışmalarıyla mistik bir anlatı kurmaya çalışıyor.

Ancak tüm bu katmanlar, yeterince işlenmeden yüzeyde kalıyor.

Filmi kısaca özetlemek gerekirse; Berlin’in hareketli kalbinde yaşayan Engels ailesi, içten içe parçalanmış bir yapıya sahiptir. Kırklı yaşlarının sonlarında olan ebeveynler Milena ve Tim, 17 yaşındaki ikizler Frieda ve Jon ve 8 yaşındaki Dio, her biri kendi kişisel kaosuyla boğuşmaktadır. Bir süre sonra hayatlarına hizmetçi olarak giren Suriyeli göçmen Farrah, beklenmedik bir şekilde aileyi bambaşka bir yola sürükler. Aile üyeleri, Farrah’ın gizemli ama karizmatik varlığına hızla kapılır ve onunla derin bir bağ kurar. Fakat kısa süre içinde Engels ailesi, Farrah’ın sadece onlara hizmet etmek için değil, uzun zamandır onları aradığı için de orada olduğunu fark eder. Artık bu yabancı kadın, onları bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkarması an meselesidir…

Görsel estetiği ve atmosfer yaratmadaki ustalığıyla tanınan Tykwer, burada da güçlü bir sinematografi sunuyor olsa da hikâyenin geveze yapısı, sahici bir duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor. Film, dijital çağın ve küresel ekonominin radikal dönüşümünün bizi dramatik bir şekilde alt ettiği dönemimizin dağınıklığını, belirsizliğini ve toplumsal duyarsızlaşmayı yansıtırken belki de bilinçli bir şekilde bu yüzeyselliği seçiyor ama bu tercihin şahsen benim üzerimde yorucu bir etki bıraktığını söyleyebilirim. Dolayısıyla bu ne yazık ki büyük anlatılar peşinde koşarken özünü kaybeden bir film gibi…

Bizi meşgul eden, bize meydan okuyan ve bizi bunaltan çok şey var. Bazı şeyler filmde tam olarak dile getirilirken, bazılarına sadece değiniliyor. Bazı olaylar ön planda, diğerleri arka planda gerçekleşiyor; tıpkı hayatta olduğu gibi. Çok şey anlıyorsunuz, ancak asla tam resmi göremiyorsunuz.

Sonuç olarak, “Das Licht“, derin sularda yüzmeye çalışırken kendi ışığını kaybeden; derinleşmeye çalışırken yüzeyde savrulan, fazla konuşup az şey söyleyen, görkemli ama duygusal olarak eksik bir yapım. Güçlü oyunculuklar ve etkileyici bir atmosferle parlamaya çalışsa da filmin sonunda geriye kalan şey sadece bir yanılsama. Bu ışık, izleyiciyi aydınlatmaktan çok sadece gözünü kamaştırıyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 5/10

Director: Tom Tykwer, Screenplay: Tom Tykwer, Cinematography: Christian Almesberger, Editing: Claus Wehlisch, Alexander Berner, Music: Johnny Klimek, Tom Tykwer, Sound Design: Mathias Lempert, Frank Kruse, Alexander Buck, Production Design: Tim Tamke, Casting: Alexandra Montag, Producers: Uwe Schott, Tom Tykwer, Executive Producers: Vladimir Zemtsov, Lota Dasciorate, Co-Producers: Annegret Weidkämpfer-Krug, Josef Reidinger, Vladimir Zemtsov

With Nicolette Krebitz (Milena), Lars Eidinger (Tim), Tala Al-Deen (Farrah), Elke Biesendorfer (Frieda), Julius Gause (Jon), Elyas Eldridge (Dio), Toby Onwumere (Godfrey), Mudar Ramadan (Karim)


Perspectives / Little Trouble Girls

75’inci Berlinale’nin Perspektifler kategorisinde dünya prömiyerini yapan Kaj ti je deklica (Little Trouble Girls)”; gençlik dramı çerçevesinde masumiyet, arzular ve otorite baskısı gibi temaları cesurca ele alan bir ilk film. Katolik bir koroda bir araya gelen kızlar grubunun dostluk dinamikleri, genç Lucija’nın ergenlik ve cinsel keşif süreciyle harmanlanırken, koro şefinin otoriter ve zaman zaman sadistleşen tavırları, izleyici üzerinde rahatsız edici bir gerilim unsuru yaratıyor.

Filmi kısaca özetlemek gerekirse; içe dönük 16 yaşındaki Lucia, Katolik okulunun kız korosuna katılır ve burada popüler ve cilveli bir üçüncü sınıf öğrencisi olan Ana-Maria ile arkadaş olur. Ancak koro, yoğun provalar için bir hafta sonu kırsal bir manastıra gittiğinde, Lucia’nın koyu gözlü bir restorasyon işçisine olan ilgisi Ana-Maria ve diğer kızlarla olan arkadaşlığını test eder. Alışılmadık bir çevrede ve yeni gelişen cinselliğinde gezinirken, Lucia inançlarını ve değerlerini sorgulamaya başlar ve koro içindeki uyumu bozar.

Yönetmen, günahkarlığın toplumsal gelenekleri tarafından şekillendirilmiş hassas bir genç kız aracılığıyla büyüme sancılarını anlatırken çiçekler üzerinden kurduğu erotik sembolizmle hikayeye şiirsel bir dokunuş katıyor. Yakın plan çekimlerin kullanımı ise karakterlerin iç dünyasına izleyiciyi iyice yaklaştırarak anlatının duygusal yoğunluğunu artırıyor.

Hikayenin merkezinde bulunan melankolik Lucia, davranışlarımızı şekillendiren ve sınırlayan toplumsal normlar ile beklentilere karşı içsel ve fiziksel hislerini sorgular. Zamanla, aşkın arındırıcı bir bedensel deneyim olabileceğini keşfeder ve dogmalar yerine sezgilerini dinlemeye karar verir.

Hikayenin merkezindeki bir diğer kişi olan Ana-Maria da benzer şekilde; mavi gözleriyle Lucia’nın nezaketi ve utangaçlığıyla bir tezat oluşturan vahşi ve korkusuz genç bir kadını temsil eder.

Yin ve Yang enerjileri gibi birbirlerini tamamlayan başroldeki iki genç oyuncunun performansları adeta ışıldıyor; hem kırılgan hem de içgüdüsel bir güç barındıran oyunları, karakterlerine sahici bir derinlik kazandırıyor. Filmin en çarpıcı yönlerinden biri de koronun seslendirdiği ilahiler ve halk şarkılarının anlatıya kattığı hipnotik etki. Müzik, film boyunca hem bir teselli hem de bir tutsaklık hissi yaratıyor.

Velhasıl, “Kaj ti je deklica“, kusursuz olmasa da izleyicinin dikkatini yakalamayı başaran, özellikle sembolizm yüklü detaylarıyla öne çıkan etkileyici bir ilk film. Gerek tematik cesareti gerekse estetik dokunuşlarıyla, yönetmeninin gelecekte neler yapabileceğine dair merak uyandırıyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 6/10

Director: Urška Djukić, Screenplay: Urška Djukić, Maria Bohr, Cinematography: Lev Predan Kowarski, Editing: Vlado Gojun, Sound Design: Julij Zornik, Production Design: Vasja Kokelj, Producers: Jožko Rutar, Miha Černec, Co-Producers: David Cej, Matteo Oleotto, Katarina Prpić, Dragana Jovović, Stefan Ivančić, Ognjen Glavonić, Marina Gumzi, Urška Djukić

With Jara Sofija Ostan (Lucija), Mina Švajger (Ana Maria), Saša Tabaković (Conductor), Nataša Burger (Mother), Staša Popović (Klara), Mateja Strle (Uršula)


Perspectives Growing Down

75. Berlinale’nin Perspektifler kategorisinde dünya prömiyerini yapan Minden Rendben (Growing Down)”; ahlaki bir çıkmazın gölgesinde sıkışıp kalan bir babayı merkeze alıyor. İki çocuk sahibi dul bir adam, üvey kızının yaşadığı ve en küçük oğlunun sebep olduğu ciddi bir kazanın tek tanığı olduğunda, hayatının en zor kararlarından biriyle karşı karşıya kalıyor.

Gerçeği söyleyerek oğlunun hayatını riske atmak mı, yoksa onu korumak adına yalan söylemek mi? Film, bu etik ikilem üzerinden insan doğasının karmaşıklığını keşfetmeye çalışıyor.

Ancak hikâyenin taşıdığı güçlü potansiyele rağmen, söz konusu bu dilemma durumunu bence izleyiciye yeterince veremiyor. Halbuki bu Asghar Farhadi’nin elinde olsaydı kesinlikle bambaşka bir şeye dönüşebilirdi. Ama burada babanın içsel çatışmasını hissettiren sahneler yeterince yoğun değil, karakterlerin psikolojik derinliği ise zayıf işlenmiş. Bu yüzden film, duygusal ve ahlaki gerilimini yükseltmek yerine, anlatıyı durağan ve etkisiz bir noktada bırakıyor. Yönetmenin anlatım dili, konunun ağırlığını kaldırabilecek kadar cesur değil ve film boyunca gerçek bir çatışma hissi yaratmakta zorlanıyor.

Sinematografi açısından da film büyük ölçüde sıradan. Kamera kullanımı ve sahne kompozisyonları, anlatının taşıdığı gerilimi destekleyecek kadar etkileyici değil. Böyle bir ahlaki dramın, seyirciyi karakterin iç dünyasına sürükleyebilmesi için daha iyi sahnelere ihtiyacı vardı. Ancak film, duygusal açıdan seyirciyi sarsacak veya düşündürecek bir atmosfer yaratmaktan uzak kalıyor.

Sonuç olarak, “Minden Rendben“, güçlü bir dram olabilecek potansiyele sahipken, etkisiz bir senaryo ve yüzeysel anlatımı nedeniyle sıradanlaşan bir film haline geliyor. Hikayesindeki etik çıkmaz, gerektiği kadar keskinleşemiyor; karakterlerin iç çatışmaları sahici bir derinlik kazanamıyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 4/10

Director: Bálint Dániel Sós, Screenplay: Bálint Dániel Sós, Gergő V. Nagy, Cinematography: Kristóf M. Deák, Editing: Márton Gothár, Music: Ambrus Tövisházi, Máriusz Fodor, Sound Design: Lajos Érsek, Production Design: Eszter Takács, Producers: Zoltán Mártonffy, Ádám Farkas, Executive Producers: Michael Sagol, Dimitri Verbeeck

With Szabolcs Hajdu (Sándor), Ágoston Sáfrány (Dénes), Anna Hay (Klára), Zonga Jakab-Aponyi (Sári), Zsófia Szamosi (Krajnyik)


Perspectives / The Devil Smokes (and Saves the Burnt Matches in the Same Box)

75. Berlinale’nin Perspektifler kategorisinde dünya prömiyerini yapan “El Diablo Fuma (y guarda las cabezas de los cerillos quemados en la misma caja) / The Devil Smokes (and Saves the Burnt Matches in the Same Box)”; 90’ların ortasında Meksika’da büyükanneleriyle yaşayan beş kardeşin hayatına belgeselvari bir bakış sunuyor.

Ancak bu bakış, bulanık, mesafeli ve iç karartıcı bir boşluk hissi yaratmaktan öteye gidemiyor.

Filmi kısaca özetlemek gerekirse; ebeveynlerinin aniden ortadan kaybolmasının ardından beş kardeş büyükannelerinin bakımına bırakılır. Hayatta kalmak için mücadele ederken, gerçeklik ile daha karanlık bir şey arasındaki çizgi bulanıklaşmaya başlar. Komşularıyla şiddetli bir çatışmanın ardından kardeşler daha da izole bir şekilde geri çekilir ve onları dış dünyadan koparır.

Yönetmen, çocukluğun iç kemiren huzursuz melankolisini, aile içindeki görünmez gerilimleri ve travmaların izlerini yakalamaya çalışıyor ama bunları anlamak pek o kadar kolay olmadığı için film, içine girilmesi neredeyse imkansız bir labirente dönüşüyor.

Yönetmen, hikâyesini olabildiğince doğal ve müdahalesiz bırakmak adına biçimsel bir sadelik tercih etmiş, ancak bu sadelik, anlatıyı derinleştirmek yerine onu fazlasıyla durağan ve sıkıcı bir hale getiriyor. Filmin atmosferi, izleyiciyi içine çekmek yerine itiyor; klostrofobik, dağınık ve karanlık yapısı ise anlatının içine girmeyi son derece zorlaştırıyor. Anlatımın bu kadar muğlak olması, bir noktadan sonra sadece sinir bozucu bir sabır testine dönüşüyor.

Ve en büyük sorun: Filmin süresi; adı gibi bence gereksiz uzun. Özellikle giriş ve çıkış sahnelerinden bile biraz tasarruf edilse süre bu hikaye için daha makul seviyelere inebilirdi. Zaten tüketici ve kasvetli olan bu deneyim, gereksiz uzatılmış sahnelerle iyice çekilmez hale geliyor. Sonlara doğru film, adeta kendi içinde boğuluyor; ne anlatmak istiyorsa bile söylemeyi unutmuş gibi hissettiriyor. Yönetmenin bilinçli olarak seçtiği durağanlık ve belirsizlik belki bir noktaya kadar anlamlı olabilirdi, ancak bu haliyle film sadece yorucu ve yıpratıcı bir deneyime dönüşüyor.

Sonuç olarak, “El Diablo Fuma (y guarda las cabezas de los cerillos quemados en la misma caja)” benim nezdimde, travmaları irdelemek isterken dağılan, karakterlerine yaklaşmaya çalışırken seyirciyi uzaklaştıran, ilgi çekici olma potansiyeline sahipken bıkkınlık veren bir yapım. Kimi sahnelerde duygu kırıntıları hissedilse de film genel olarak izleyiciyi büyülemek ya da sarsmak bir yana, tamamen ilgisiz bırakıyor. Görsel olarak kasvetli, anlatısal olarak çözümsüz ve deneyim olarak düpedüz bezdirici. Bu film, ne şeytanı ne de dumanını umursamaya değmeyecek kadar yıpratıcı.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 3/10

Director: Ernesto Martínez Bucio, Screenplay: Karen Plata, Ernesto Martínez Bucio, Cinematography: Odei Zabaleta, Editing: Ernesto Martínez Bucio, Music: Emilio Hinojosa, Sound Design: José Miguel Enríquez, Production Design: Ana J. Bellido, Casting: Michelle Betancourti Producers: Carlos Hernández Vázquez, Gabriela Gavica Marrufo, Alejandro Durán

With Mariapau Bravo Aviña (Elsa), Rafael Nieto Martínez (Tomás), Regina Alejandra (Marisol), Donovan Said (Víctor), Laura Uribe Rojas (Vanessa), Carmen Ramos (Romana), Bernardo Gamboa (Emiliano), Micaela Gramajo (Judith)


Competition / Living the Land

75. Berlinale’nin Yarışma kategorisinde dünya prömiyerini yapan “Sheng xi zhi di (Living the Land)”; dört nesli kapsayan geniş soluklu anlatısıyla mevsimlerin değişimini yaşam döngüsüyle ustaca iç içe geçirerek etkileyici bir film sunuyor. Film, büyüleyici sinematografisiyle izleyiciyi kırsal Çin’in derinliklerine götürerek geleneksel tarım yöntemlerine tutunmaya çalışan bir topluluğun hikayesini ele alıyor.

Tarihsel bağlamına bakıldığında, üç bin yıldan fazla bir süre boyunca, 1980’lere dek, Çin tarıma dayalı bir sosyal sistemle varlığını sürdürdü. Çinli çiftçiler, toplumsal zenginliğin büyük çoğunluğunu yaratan kesimdi; yaşamları ise tamamen toprağa bağlıydı. Giyimden yiyeceğe, barınmadan ulaşıma kadar her şey emek ve toprağa dayanıyordu. Ancak düşük verimlilik, kontrol edilemeyen doğal afetler ve insan kaynaklı zorluklar nedeniyle bu sistem, çiftçiler üzerinde büyük bir hayatta kalma baskısı yarattı.

Bu zorlu koşullar içinde hayatta kalabilmek için Çin halkı çalışkanlık, direnç ve derin bir itaat anlayışı geliştirdi. Aile birliği hayati önem taşıyordu; bu bilinmeyen risklere karşı bir güvence ve nesiller boyu süren istikrarın temeliydi. Sonuç olarak, bireysel mutluluktan feragat etmek ve ulusun ya da ailenin yararını öncelemek, Çin toplumunda asil bir ahlaki erdem olarak kabul edildi.

1991’e gelindiğinde, ekonomik reformlar ve teknolojik gelişmeler kırsal bölgelere hızla yayılmaya başladı. Endüstriyel makineler geleneksel el emeğinin yerini almaya başladı ve sanayi üretimi için gerekli olan petrol gibi kaynaklar, tarım alanlarını tehdit etmeye başladı. Öte yandan, kentlerdeki sanayileşme büyük bir iş gücü talebi yarattı ve birçok çiftçi, daha iyi yaşam koşulları arayışıyla şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Bu dönüşümle birlikte, binlerce yıldır Çin tarım medeniyetini ayakta tutan geleneksel akrabalık ilişkileri ve kırsal ekolojik sistemler yavaş yavaş çözülmeye başladı.

Bu çerçevede, doğumlar, ölümler, düğünler ve cenazeler üzerinden insan varoluşunun döngüselliğini işlerken, binlerce yıldır süregelen inançlar ve gelenekler bu filmin de anlatısını şekillendiren temel unsurlar haline geliyor. Ancak tam da bu noktada, film kurmaca ile belgesel arasındaki çizgide tehlikeli bir şekilde yalpalıyor. Dramatik anlatının gücünü artırmak yerine, belgeselvari gözlemlerle yetinen film, duygusal olarak seyirciyi daha derinden sarsabilecek bir kurgu hikayesinden uzaklaşıyor gibi görünüyor.

Yine de çiftçilikle geçimlerini sürdüren bu köylü toplumunun kuşaklar boyunca süregelen değişimle yüzleşme mücadelesini izlemek oldukça etkileyici. Özellikle Çin’in kırsalında modernleşme baskısına rağmen geleneksel tarım yöntemlerine tutunmaya çalışan ailelerin hikâyesi, film boyunca hissedilen güçlü bir nostalji ve melankoli yaratıyor. Sosyo-ekonomik değişimin kaçınılmazlığına rağmen direnmeye çalışan bu insanlar, filmde yalnızca birer figür olarak kalmıyor; aksine, bir kültürün sessiz ama derin yankıları olarak perdeye yansıyorlar.

Sinematografi açısından, doğanın ritmiyle iç içe geçen uzun planlar, filmin atmosferini güçlü bir şekilde destekliyor. Ancak hikayenin dramatik yoğunluğu açısından film, daha sıkı bir anlatım ritmine ve karakter odaklı bir derinliğe ihtiyaç duyuyor. Kurmaca bir filmden beklenen duygu yoğunluğu zaman zaman törpülenirken, belgesel estetiği ve gözlemci yaklaşım ağır basıyor.

Sonuç olarak, “Sheng xi zhi di“, etkileyici sinematografisi ve kültürel duyarlılığıyla beni içine çeken bir yapım olsa da anlatısal olarak kararsız bir çizgide duruyor. Kurmacanın duygusal gücünü ve belgeselin gerçekliğini daha dengeli harmanlayabilseydi, çok daha çarpıcı bir film olabilirdi. Yine de görsel anlatımı ve güçlü atmosferiyle kendine has bir etkileyiciliğe sahip olduğu bir gerçek.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 7/10

Director: Huo Meng, Screenplay: Huo Meng, Cinematography: Guo Daming, Editing: Huo Meng, Music: Wan Jianguo, Sound Design: Li Tao, Production Design: Yu Shuyao, Casting: Cui Yuanyuan, Producer: Zhang Fan, Executive Producers: Wang Jun, Jiang Hao, Yao Chen, Cai Yuan, Co-Producers: Xu Chunping, Liu Junhe, Liu Yi, Zeng Jiyuan

With Wang Shang (Xu Chuang), Zhang Chuwen (Li Xiuying), Zhang Yanrong (Mrs. Li-Wang, Zhang Caixia (Sun Guilan), Cao Lingzhi (Wang Cuifang), Zhou Haotian (Jihua), Jiang Yien (Laidan), Wan Zhong (Tuanjie), Mao Fuchang (Gongchang), Yang Kaidong (Fuhe)


Competition / Hot Milk

75. Berlinale’nin Yarışma kategorisinde dünya prömiyerini yapan Hot Milk“; kabul ediyorum, güzel bir finale sahip. Ancak ne yazık ki o noktaya gelene kadar yaşattığı kopuk, dağınık ve anlaşılmaz hikayesi nedeniyle izleyiciye tahammül edilmesi zor bir 90 dakika sunuyor. Film, karakterlerini derinleştirmek yerine yüzeysel bırakarak, onların karmaşık ruh hallerini anlamayı neredeyse imkansız hale getiriyor.

Deborah Levy‘nin Man Booker Ödülü‘ne aday gösterilen aynı adlı romanından uyarlanan bu filmi özetlemek gerekirse; İspanya’nın kavurucu sıcağında, bir anne-kız ilişkisinin çatışmalarını ve bağımsızlık arayışını merkeze alıyor. Film, Rose ve kızı Sofia’nın, Rose’un gizemli hastalığına çare bulmak umuduyla Almería’daki bir sahil kasabasına seyahat etmelerini konu alıyor. Rose’un rahatsızlığı, onu tekerlekli sandalye kullanmak zorunda bırakmıştır. Ancak güneşin altında geçen bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir iyileşme arayışı değil, aynı zamanda annesiyle kurduğu bağı sorgulayan Sofia için de bir özgürleşme sürecine dönüşür.

Annesinin gölgesinde yaşayan ve kendisini güçlükle ifade edebilen gözlemci bir karakter olan Sofia, kasabada tanıştığı özgür ruhlu gezgin Ingrid’in büyüleyici cazibesine kapılarak, yıllardır içinde bulunduğu edilgen konumdan sıyrılmaya başlar. Ancak bu yeni keşif, onun için gerçekten bir kurtuluş mu, yoksa daha da derin bir çıkmaz mı, cevabı bulmak biraz zor gibi görünüyor? Çünkü dışarıdan özgür ve kendine yeten biri gibi görünen Ingrid’in de aslında kendi içinde sıkışmış bir karakter olduğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Sofia, annesiyle olan bağımlı ilişkisinden kurtulmak isterken, Ingrid ile olan bağı da bir tür döngüye dönüşüyor. Bu yüzden nihayetinde Sofia, özgürlüğünü ararken kendini bambaşka bir kısır döngünün içinde buluyor.

Bazı insanlarla beraber olmak için tanışırsınız, bazıları ise sizi değiştirir, büyütür, öğretir. Sofia için bu acı verici bir deneyim olsa da kendini bir anda içinde bu bağımlı ilişki onu geleceğe taşıyan en önemli şey olacak.

Tüm bu olay örgüsünde bağlantısız sahneler, motivasyonu belirsiz diyaloglar ve temposuz anlatım, izleyiciyi sürekli bir nedensizlikle baş başa bırakıyor.

Üstelik, film İspanya’nın kavurucu sıcağında çekildiği belirtilmesine rağmen, atmosfer olarak bana daha çok Yunanistan’da geçen bir hikayeyi izliyormuşum gibi hissettirdi. Mekanın ve görsel dilin, anlatıyla uyumsuzluğu, filmin zaten zayıf olan atmosferini iyice belirsizleştiriyor.

Sonuç olarak, küçük nesneler ve gündelik yaşamın sıradan ayrıntıları üzerinden derin psikolojik anlamlar yaratma çabasıyla “Hot Milk“, nesiller arası; yaşlılar ve gençler ve seks ve ölüm ve bağımlılık ve aşk hakkında bir film. Ancak içsel keşif ve bağımsızlık mücadelesini aktarmaya çalışırken ne karakterleriyle ne de hikayesiyle beni içine çekebilen bir yapım olmadı.

Aşırı yüksek sıcaklıklarda sütün besin değerlerinde hafif kayıplar olur ya bu film de öyle kaynamaktan dibi tutmuş ve tadını kaybetmiş bozuk bir süt misali. Birkaç güçlü an dışında akılda kalıcı hiçbir şey sunmayan ve 90 dakikalık makul süresine rağmen gerektiği şekilde akmayan eksik, yavan ve sıkıcı bir film.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 2/10

Director: Rebecca Lenkiewicz, Screenplay: Rebecca Lenkiewicz, Cinematography: Christopher Blauvelt, Editing: Mark Towns, Music: Matthew Herbert, Sound Design: Rana Eid, Production Design: Andrey Ponkratov, Casting: Shaheen Baig, Producers: Christine Langan, Kate Glover, Giorgos Karnavas, Executive Producers: Farhana Bhula, Ollie Madden, Daniel Battsek, Richard Mansell, Lee Hazeldene, John Hazeldene, Phil Hunt, Compton Ross, Deborah Levy, Ellie Wood, Konstantinos Kontovrakis, Peter Watson, Marie-Gabrielle Stewart

With Emma Mackey (Sofia), Fiona Shaw (Rose), Vicky Krieps (Ingrid), Vincent Perez (Gomez), Patsy Ferran (Nurse Julieta), Yann Gael (Matty), Vangelis Mourikis (Christos)


Perspectives / Punching the World

75. Berlinale’nin Perspektifler kategorisinde dünya prömiyerini yapan “Mit der Faust in die Welt schlagen (Punching the World)”; bu kategoride izleyebildiğim filmler arasında en sevdiğim film oldu. Politika bizim DNA’mızda var diyen Berlinale ekibini doğrulayan bu film, sadece kişisel bir dönüşüm hikayesi değil, aynı zamanda günümüz Avrupa’sına dair çarpıcı bir toplumsal eleştiri de ortaya koyuyor.

Eski Doğu Almanya’da geçen hikaye, başlangıçta sıradan bir büyüme anlatısı gibi görünüyor; çekirdek aile dinamikleri, çocukluk travmaları ve ergenliğin çalkantıları üzerine kurulu bir dünya sunuyor. Ancak film, hikayenin içine sinsice yerleştirilmiş yabancı düşmanlığı ve aşırı sağcılığın, bilinçaltında nasıl kök salıp fark edilmeden büyüdüğünü gözler önüne sererek bir noktada tokat gibi çarpıyor. Önyargının, korkunun ve şiddetin nasıl doğduğunu gösterirken, izleyicisini de bu süreçle yüzleşmeye zorlayan bir ayna tutuyor.

Yönetmen, karakterlerin günlük hayatına sızan ve giderek belirginleşen bu politik zehirlenmeyi öylesine ustaca dokuyor ki film sadece bir bireyin değil, bir toplumun radikalleşme sürecine dair rahatsız edici bir alegoriye dönüşüyor.

Oyuncu kadrosu kusursuz bir uyum içinde. Karakterlerin duygusal kırılmalarını, öfkelerini ve çaresizliklerini o kadar sahici bir şekilde yaşıyorsunuz ki bazı sahneler hem sempati uyandırıyor hem de derin bir tedirginlik hissi yaratıyor. Görsel anlatımı güçlü, hikaye örgüsü katmanlı ve her anında bir hesaplaşma duygusu barındırıyor.

Sonuç olarak, “Mit der Faust in die Welt schlagen“, sadece izlenen değil, hissedilen, tartışılan ve akılda kalıcı bir yapım olarak dikkat çekiyor. Sarsıcı, etkileyici ve rahatsız edici olduğu kadar cesur ve önemli. Bu kategori için çıtayı fazlasıyla yukarı çekiyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 8/10

Director: Constanze Klaue, Screenplay: Constanze Klaue, Cinematography: Florian Brückner, Editing: Emma Alice Gräf, Andreas Wodraschke, Music: PC Nackt, Sound Design: Paul Rischer, Production Design: Uli Friedrichs, Michael Schindlmeier, Casting: Johanna Hellwig, Producers: Alexander Wadouh, Roxana Richters, Gabriele Simon, Martin Heisler

With Anton Franke (Philipp), Camille Moltzen (Tobi), Anja Schneider (Sabine), Christian Näthe (Stefan), Johannes Scheidweiler (Menzel), Sammy Scheuritzel (Philipp 2015), Tilmann Döbler (Tobi 2015), Moritz Hoyer (Ramon), Meinhard Neumann (Uwe), Steffi Kühnert (Mrs. Wenzer)


Competition / Ari

75. Berlinale’nin Yarışma kategorisinde dünya prömiyerini yapan “Ari” adlı bu film; yaşamın kıyısında sallanırken geçmişini ve bugününü gözden geçiren, duygusal olarak kırılgan, hatta zaman zaman dengesiz genç bir adamı merkezine alıyor. Ancak filmin asıl anlatmak istediği şeyin ne olduğu konusu biraz muğlak kalıyor.

Hiç set tasarımı olmadan mevcut manzarayı arka plan olarak kullanan ve gerçek 16 mm film kullanılarak çekilen filmi kısaca özetlemek gerekirse; bir okul müfettişinin ziyaretinin tam ortasında, 27 yaşındaki stajyer öğretmen Ari duygusal olarak çöker. Başarısız olduğu için ona öfkelenen babası onu evden kovar. Duygusal olarak ham ve şehirde yalnız olan Ari, eski arkadaşlarıyla ilişkilerini yeniden canlandırmak için isteksizce kendini zorlar. Bu süreçte geçmişe ait anıları art arda gelirken, Ari diğer insanların hayal ettiği kadar iyi olmadığını ve belki de kendi hayatında uyurgezer olduğunu keşfeder.

Ancak bu, gerçekten yaşamdaki amacını ve yolunu bulamamış bir Z Kuşağı bireyinin varoluş sancıları mı, yoksa hali vakti yerinde ama duygusal anlamda sıkışmış bir burjuvanın klasik bunalımı mı, tam olarak belli değil? Film bence bu iki tema arasında gidip gelirken, izleyiciyi de aynı ikilemde bırakıyor.

Yönetmenin bilinçli bir şekilde ana karakterini son derece yakından takip ettiği ve neredeyse oyuncunun kendi havasıyla şekillenen bu filmin en büyük gücü, yarattığı atmosferdeki içtenlik. Karakterin huzursuzluğu, kaybolmuşluğu, bazen sarsıcı, bazen de can sıkıcı bir samimiyetle sunuluyor. Ancak bu samimiyetin filme bir yön kazandırdığı da pek söylenemez.

Film boyunca, ana karakterin kendi varoluşsal krizini anlamlandırmaya çalışmasını izlerken, zaman zaman onunla empati kurmak mümkün hale geliyor, bazen de onun tutarsızlıkları ve çaresizliği, anlatıyı belirsiz bir noktaya sürüklüyor. Bu belirsizlik, filmin en güçlü yanı mı, yoksa en büyük açmazı mı, karar vermek zor. Ama şunu söylemem gerekir ki tüm kararsızlığına rağmen filmde insanın içine işleyen, doğal ve samimi bir hava var. Karakterin iç dünyasındaki çalkantılar, aşırı dramatize edilmeden, hatta yer yer tebessüm ettiren bir içtenlikle sunuluyor.

Sonuç olarak, basit ve gündelik konuşmaların bile bir kişiyi fark edilmeden nasıl hayata döndürdüğünü, daha büyük çerçevede bir içsel değişimin nasıl gerçekleştiğini belli belirsiz ele alan “Ari“, belki de tam da bu belirsizliğiyle iyi bir film, çünkü çağımızın kimliksizleşen, amacını sorgulayan bireyini eksiksiz yansıtıyor. Bir neslin kaybolmuşluğunu anlatmaya çalışırken, aslında en çok bireyin içsel çıkmazlarına odaklanan minimalist haliyle her anında kesin bir yön çizmekten kaçınan, ama izleyicisini düşünmeye sevk eden bir yapım olarak dikkat çekiyor. Görünüşte neredeyse hiçbir şeyin olmadığı filmin tartışmalı yönleri olsa da dokunaklı anları ve sahici atmosferiyle üzerimde hoş bir etki bıraktığını söyleyebilirim.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 5/10

Director: Léonor Serraille, Screenplay: Léonor Serraille, Cinematography: Sébastien Buchmann, Editing: Clémence Carré, Sound Design: Anne Dupouy, Charlotte Butrak, Pierre Bariaud, Niels Barletta, Casting: Youna de Peretti, Producers: Sandra da Fonseca, Grégoire Debailly, Co-Producer: Benoit Roland

With Andranic Manet (Ari), Pascal Rénéric (Ari’s father), Théo Delezenne (Jonas), Ryad Ferrad (Ryad), Eva Lallier Juan (Clara), Lomane de Dietrich (Aurore), Mikaël-Don Giancarli (The Gardener), Clémence Coullon (Irène)


Competition / The Blue Trail

75. Berlinale’nin Yarışma kategorisinde dünya prömiyerini yapan O último azul (The Blue Trail)”; bu kategoride izleyebildiğim filmler arasında açık ara en beğendiğim yapım oldu. Yaşadığı ülkede dayatılan sisteme başkaldıran bir kadının hikayesini anlatan film, yalnızca bireysel bir direniş anlatısı değil, aynı zamanda özgürlüğün ve insan iradesinin sınırlarını sorgulayan güçlü bir alegori.

Yaşlıların hayatlarının, onları koruma altına almak bahanesiyle hükümet müdahaleleriyle denetlendiği distopik bir gelecekte, Brezilya’nın büyüleyici doğası içinde geçen bu hikayede, ekonomik verimliliği en üst düzeye çıkarmak için hükümet, yaşlıların uzak yerleşim kolonilerine taşınmasını emreder. Ancak 77 yaşındaki Tereza buna boyun eğmez. Aksine, onu kaderini sonsuza dek değiştirecek bir Amazon yolculuğuna çıkaran kendi yolunu seçmeye teşvik eder.

Bu “toplumsal ötanaziyi” kabul etmeyi reddeden Tereza’nın, özgürlük ve uzun zamandır beklediği bir rüya arayışında onun duygularına ve endişelerine ortak olurken aynı zamanda keşif ve aydınlanma yolculuğuna hayran kalmamak mümkün değil. Bu lirik ve eğlenceli film, sadece bir kadının mücadelesini değil, özgürlük çağrısını, insan ruhunun zincirlerinden kurtulma çabasını ve insanın kendini arayış sürecini de olağanüstü bir görsellikle yansıtıyor.

Yaşlılık hakkındaki anlatılar genellikle yaşlıları anılara ve sonluluğa indirger. Onların durumları genellikle geçmişte yaşayan ve ölümün yakınlığıyla uğraşan kişiler olarak tasvir edilmekle sınırlıdırlar. Ancak bu filmde bunun tam tersini görüyoruz. Filmin ana karakteri Tereza, yaşamıyla ilgili tüm kontroller başkasının eline geçmeden hayatta en çok yapmak istediği şeyleri gerçekleştirmek için kendi içindeki sınırları aşmaya çalışırken yalnızca fiziksel bir kaçış değil, ruhsal bir keşif süreci de yaşamaya başlar. Ve onunla birlikte bu yolculuğa çıkarken, kendi kaybolmuşluğumuzun da farkına varmamız kaçınılmaz bir hal alır.

Sinematografisi tek kelimeyle mest edici. Bizi aynı anda hem büyülü hem de endüstriyel, neredeyse gerçeküstü ve derinden politik bir Amazon’da büyüleyici bir yolculuğa çıkaran filmde her sahne, her kadraj, hikâyenin duygusal tonunu mükemmel bir şekilde destekliyor. Üstelik film, 86 dakikalık süresini en verimli şekilde kullanarak gereksiz anlara yer vermeden, temposunu koruyarak ve izleyicisini bir an bile bırakmadan ilerliyor.

Sonuç olarak, distopya ve fanteziyi birbirine harmanlayan “O último azul“, yaşlıların toplumdan uzaklaştırılmasıyla ilgili ama aynı zamanda birçok başka insan grubuyla da yankı buluyor; dolaylı olarak birçok ciddi ve hassas çağdaş konuya değiniyor. Özellikle de bir devlet projesi adına insanların, grupların veya etnik kökenlerin evlerinden zorla alınması, yerlerinden, yerleşkelerinden edilmesiyle ilgili. Soylulaştırmadan, yerli toplulukların ekonomik sömürü için topraklarından çıkarılmasına, zengin ülkelerin silah satışlarından kar elde ettiği toprak kazanımı için yürütülen savaşlara, çatışmalar veya baskı nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan mültecilere ve göçmenlere yapılan muameleye kadar olan politik yaklaşımları ele alış biçimi, kadrajına aldığı atmosferi ve sinematografik görsel diliyle izleyicisini her anlamda son derece tatmin edici, iz bırakan post tropikal bir deneyime ortak ediyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 8/10

Director: Gabriel Mascaro, Screenplay: Gabriel Mascaro, Tibério Azul, Cinematography: Guillermo Garza, Editing: Omar Guzmán, Sebastián Sepúlveda, Music: Memo Guerra, Sound Design: Maria Alejandra Rojas, Arturo Salazar, Production Design: Dayse Barreto, Casting: Gabriel Domingues, Producers: Rachel Daisy Ellis, Sandino Saravia Vinay, Executive Producers: Paulo Domingues, Rachel Daisy Ellis, Murilo Hauser, Co-Producers: Giancarlo Nasi, Marleen Slot

With Denise Weinberg (Tereza), Rodrigo Santoro (Cadu), Miriam Socarrás (Roberta), Adanilo (Ludemir)


Berlinale Special Gala / A Complete Unknown

75. Berlinale’nin Berlinale Special Gala kategorisinde Almanya prömiyerini yapan “A Complete Unknown (Like a Complete Unknown)”; Bob Dylan’ın asi ve sıradan bir karakterden Amerikan halk kahramanına dönüşümünü ele alıyor. Dylan’ın geçmişine dair fazla bilgisi olmayan izleyiciler için iyi bir başlangıç noktası sunan film, aynı zamanda Amerikan folk ve country müziğini yeni jenerasyona hatırlatan güçlü bir yapım olarak da dikkat çekiyor.

Dylan’ın şarkılarına aşina olsam da kariyerine dair ne kadar az şey bildiğimi fark ettiğim bu müzikal biyografi, hem nostaljik hem de keşfe açık bir deneyim oldu benim için. Filmin merkezinde, Timothée Chalamet’nin Dylan’ı canlandırırken gösterdiği performans dikkat çekiyor. Aksanını zaman zaman abartılı bulsam ve mırıl mırıl içine konuşmasından dolayı bazı diyalogları anlamakta zorlandıysam da Chalamet’nin dönüştürücü oyunculuğu son derece etkileyici. Özellikle hırıltılı, kusurlu vokallerden tavırlarındaki çekiciliğe kadar Dylan’ın özünü yakalamayı başarıyor. Dahası, tüm şarkıları kendi sesiyle seslendirmesi, ikonik müziklere yeni ve güçlü bir yorum katıyor.

Kendini yeniden tanımlamanın sancılarını çeken, derin toplumsal, politik ve kültürel çalkantılarla boğuşan, savaş ve medeni haklar mücadelesinin ve sanatta dışavurumculuğun ön planda olduğu 1961 Amerika’sının New York’unda başlayan filmi kısaca özetlemek gerekirse, dönemin canlı müzik sahnesi ve kültürel dönüşümlerinin tam ortasında genç Dylan’ı takip ediyor. Minnesota’dan gelen 19 yaşındaki gizemli müzisyen, gitarı ve devrim niteliğindeki yeteneğiyle Amerikan müziğinin seyrini değiştirmeye hazırlanıyor. Hızla yükselirken, Greenwich Village’ın müzik ikonlarıyla bağ kuruyor ve sonunda tüm dünyada yankı uyandıracak çığır açıcı ve tartışmalı bir performansa imza atıyor.

James Mangold’un yönetmenliğinde, Chalamet sadece Dylan’ı canlandırmakla kalmıyor, şarkılarını da kendi sesiyle yorumlayarak izleyiciye otantik bir deneyim sunuyor. Müzik, özgürlük ve değişen zamanlar üzerine kurulu anlatısında, Edward Norton’un Pete Seeger rolündeki varlığı da öne çıkıyor. Dylan’ın kariyerinin erken dönemlerinde ona kapılar açan ve bir tür baba figürü olarak resmedilen Seeger karakteri, Norton’un nazik ama çekingen, babacan ama çelişkili bakışlarıyla derinlik kazanıyor. Onun gözlerinde, Dylan’ın ruhuna dokunan tekinsiz ama samimi bir rehberlik hissediliyor.

Filmde, Bob Dylan’ın kariyerinde önemli bir yer tutan Joa Baez‘e de yer veriliyor. Dylan’ın müzikal yolculuğunda ona hem ilham veren hem de onu geniş kitlelerle tanıştıran figürlerden biri olan Baez, filmde güçlü ama duygusal bir portreyle karşımıza çıkıyor.

Sonuç olarak, bu kariyer hikayesinde olayların ilerleyişini her ne kadar çok hızlı bulsam da “A Complete Unknown“, müzikal biyografi türüne enerjik bir soluk getirirken, Dylan’ın sanatıyla dünyayı nasıl değiştirdiğini gözler önüne seren büyüleyici bir yolculuk sunuyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 6/10

Director: James Mangold, Screenplay: James Mangold, Jay Cocks, Cinematography: Phedon Papamichael, Editing: Andrew Buckland, Scott Morris, Music: Nicholai Baxter, Steven Gizicki, Sound Design: Ted Caplan, Tod A. Maitland, Paul Massey, David Giammarco, Donald Sylvester, Production Design: François Audouy, Casting: Yesi Ramirez, Producers: Fred Berger, James Mangold, Alex Heineman, Bob Bookman, Peter Jaysen, Alan Gasmer, Jeff Rosen, Timothée Chalamet, Executive Producers: Michael Bederman, Brian Kavanaugh-Jones, Andrew Rona

With Timothée Chalamet (Bob Dylan), Edward Norton (Pete Seeger), Elle Fanning (Sylvie Russo), Monica Barbaro (Joan Baez), Boyd Holbrook (Johnny Cash), Dan Fogler (Albert Grossmann), Norbert Leo Butz (Alan Lomax), Scoot McNairy (Woody Guthrie)


Berlinale Special Gala / Mickey 17

75. Berlinale’nin Berlinale Special Gala kategorisinde Almanya prömiyerini yapan “Mickey 17; izleyiciyi çılgın ve eğlenceli bir uzay macerasına sürüklerken, insanlığın her ne pahasına olursa olsun fethetme arzusuna hem karanlık hem de komik bir bakış sunuyor. Bu bir bilimkurgu filmi, ama aynı zamanda izlerken oldukça keyif alabileceğiniz türde bir komedi ve çok insani bir hikaye.

Bong Joon-ho’nun Edward Ashton’ın romanından uyarladığı bu bilimkurgu komedi-gerilim filmi, yalnızca görsel olarak göz kamaştırıcı bir distopya sunmakla kalmıyor, aynı zamanda kapitalizm, yolsuzluk, sömürgeleştirme ve açgözlülük üzerine derinlemesine düşündürüyor.

Bu arada görkemli bir uzay destanı bekleyenlerin Mickey 17‘de farklı bir sürprizin beklediğini söylemem gerek: Burada lazer silahlarıyla savaşan kahramanlar yok. Daha çok, sistemin çarkları arasında sıkışmış, güçsüz ama beklenmedik şekilde kahramana dönüşen bir “kaybedenin” hikayesi var. Ve bu uzay yolculuğunun ambiyansı merak edenler için bir ipucu; filmde, Dünya yok olmuyor, yalnızca yaşamak için gittikçe daha zor bir yer haline geliyor. Bu yüzden insanlar, tıpkı bir şehirden diğerine taşınır gibi, başka gezegenlere göç ediyor. Bong Joon-ho, bu durumu büyük bir kıyamet senaryosu yerine sıradan bir olay gibi sunarak bilindik bilimkurgu kalıplarının dışına çıkıyor.

Ancak Mickey 17, sadece bir hayatta kalma ve keşif hikayesi değil; aynı zamanda Mickey ve Nasha arasındaki aşkın da bir yansıması. Ailelerinden kopmuş, sürekli dolaşan insanların evrensel yalnızlığını, gezginlerin de aşkı bulabileceği gerçeğiyle dengeleyen film, bu yönüyle duygusal bir derinlik de kazanıyor.

Ve tabii ki, Robert Pattinson, Bong Joon-ho’nun ellerinde sadece bir karakteri değil, birden fazla varoluşu canlandırarak Jim Carrey’nin en parlak dönemlerindeki gibi esnek ve fiziksel olarak ustaca bir performans sergiliyor. Bu, gözden kaçırılmaması gereken bir oyunculuk gösterisi. Ve filmdeki diğer önemli bir karaktere hayat veren Mark Ruffalo‘yu da ilk defa böylesi kötü bir diktatörü canlandırırken izlemek de filmin diğer eğlenceli sürprizi.

Sonuç olarak, Mickey 17, Bong’un kendine has anlatımıyla insan kalbine ve içgüdülerimize dokunan farklı bir bilimkurgu. Hem distopik hem de fazlasıyla gerçekçi olan bu film, izleyiciye sadece görsel bir şölen sunmakla kalmıyor, aynı zamanda güldürürken de düşündürüyor.

Benim film için genel puanım: 👁‍🗨 6/10

Director: Bong Joon Ho, Screenplay: Bong Joon Ho, Cinematography: Darius Khondji, Editing: Yang Jinmo, Music: Jung Jaeil, Sound Design: Tae Young Choi, Production Design: Fiona Crombie, Casting: Francine Maisler, Producers: Dede Gardner, Jeremy Kleiner, Bong Joon Ho, Dooho Choi, Executive Producers: Brad Pitt, Jesse Ehrman, Peter Dodd, Marianne Jenkins

With Robert Pattinson (Mickey Barnes), Naomi Ackie (Nasha), Steven Yeun (Timo), Toni Collette (Ylfa), Mark Ruffalo (Kenneth Marshall)


Berlinale Special Gala / The Narrow Road to the Deep North

75. Berlinale’nin Berlinale Special Gala kategorisinde dünya prömiyerini yapan “The Narrow Road to the Deep North” adlı bu dizi; aşkın, savaşın ve insan ruhunun direncinin iç içe geçtiği zamansız bir aşk hikayesinde derinlemesine bir karakter portresi, savaşın her iki tarafına da ayna tutan bir kültür çatışması ve uzun soluklu bir evliliğin dürüst bir tasviri olarak izleyicinin karşısına çıkmak için gün sayıyor.

Bu Berlinale Galası’nda 90 dakikalık özel bi bölümünü izleme imkanı bulduğum yapımın olay örgüsünde; Tayland-Burma demiryollarında çalışmaya zorlanan bir Japon savaş esiri olan sağlık görevlisi Dorrigo Evans, amcasının karısı Amy ile yaşadığı tutkulu ilişkinin anısıyla yaşar. Ölümün kol gezdiği bir dünyada, bir yandan hayat kurtarmaya çalışırken diğer yandan geçmişin gölgesinde sıkışıp kalan bir adamın hikayesine tanıklık ederken Dorrigo’yu ayakta tutan da ona en büyük acıyı veren de Amy’nin hatırasıdır. Aşkları bir kitapçıda tesadüfen tanışmalarıyla başlar ve bu karşılaşma, Dorrigo’nun zihnini uzun süre boyunca meşgul eden, onu şekillendiren bir tutkuya dönüşür. Evliliği devam etse de Amy düşünceleri ve hayalleriyle ona eşlik etmeye devam eder.

Richard Flanagan’ın Man Booker Ödülü kazanan aynı adlı romanından uyarlanan bu dizi, Dorrigo’nun hayatını onlarca yıla yayılan geniş bir perspektifte ele alıyor. Bir askerken savaş esirine dönüşmesi, savaşın ardından kahraman ilan edilmesi, cerrah olarak saygınlık kazanması ve nihayetinde istemeden bir ünlü hâline gelmesi. Hikaye, geçmişin ve travmanın peşini bırakmadığı bir adamın içsel çatışmalarını dokunaklı bir şekilde resmediyor.

Sonuç olarak, “The Narrow Road to the Deep North” sadece savaşın yıkımını değil, aynı zamanda umudun ve sevginin dönüştürücü gücünü de hatırlatan bir yapım. İnsanlığın en karanlık zamanlarda bile sevgiye tutunarak hayatta kalabileceğini gösteren dikkat çekici bir anlatı.

Benim bu yapım için genel puanım: 👁‍🗨 5/10

Director: Justin Kurzel, Screenplay: Shaun Grant, Cinematography: Sam Chiplin, Editing: Alexandre de Franceschi, Music: Jed Kurzel, Sound Design: Mick Boraso, Andy Wright, Production Design: Alice Babidge, Casting: Nikki Barrett, Producer: Alexandra Taussig, Executive Producers: Jo Porter, Rachel Gardner, Richard Flanagan, Shaun Grant, Justin Kurzel

With Jacob Elordi (Young Dorrigo Evans), Ciarán Hinds (Older Dorrigo Evans), Odessa Young (Amy Mulvaney), Olivia DeJonge (Ella Evans), Simon Baker (Keith Mulvaney), Christian Byers (Jack Rainbow), William Lodder (Guy ‘Rabbit’ Hendricks), David Howell (Tiny Middleton), Fabian McCallum (Sheephead Morton)




Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar