Blog

  • NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    NATO Zirvesi nedeniyle önlem almak

    Ankara’da 6-12 Temmuz haftasında düzenlenecek olan NATO Zirvesi nedeniyle kent genelinde, özellikle de zirve hareketliliğinin ve liderlerin konaklayacağı bölgelerin merkezinde çok sıkı güvenlik önlemleri uygulanacak.

    Zirve süresince şehir trafiğini rahatlatmak adına Ankara’nın 9 merkez ilçesinde (Çankaya, Altındağ, Yenimahalle, Keçiören, Mamak, Etimesgut, Sincan, Pursaklar, Gölbaşı) kritik görevliler hariç kamu personeli idari izinli sayılacak. Eğlence, şenlik ve toplu organizasyonlar ise tamamen yasaklandı.

    Trafiğe kapatılacak ana bölgeler ve caddeler şunlardır:

    Çankaya ve Şehir Merkezi (En Yoğun Kısıtlamalar)

    Zirvenin ana üssü, koridorları ve yabancı heyetlerin konaklayacağı otellerin bulunduğu Çankaya bölgesindeki birçok ana arter tamamen veya kısmen trafiğe kapatılacak:

    — Milli Müdafaa CaddesiKumrular Caddesi ve Necatibey Caddesi

    — Gençlik CaddesiAkdeniz Caddesi ve Anıt Caddesi

    — GMK Bulvarı ve bu bulvara bağlanan tüm sokak/caddeler

    — Zirve mekanlarına açılan bağlantı yolları ve belirlenen akreditasyon/konaklama otellerinin çevresi (Bu bölgelere basın mensupları ve görevliler dahil sadece resmi servis araçlarıyla girilebilecek).

    Alternatifli/İhtiyaca Göre Kapatılacak Bölgeler

    Güvenlik yoğunluğuna ve liderlerin geçiş saatlerine göre anlık veya sürekli kapatılabilecek diğer önemli caddeler:

    — Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi ve buraya açılan sokaklar

    — Dögol Caddesi‘nin Beşevler Kavşağı ile Anadolu Meydanı (Tandoğan) arasında kalan bölümü

    — Sporpark Sokak ve çevresi

    Gaziosmanpaşa Bölgesi (“Kırmızı Alan” Riski Yüksek)

    Gaziosmanpaşa, yabancı devlet başkanlarının ve üst düzey delegasyonlerin konaklaması için tercih edilen lüks otellere (örneğin Sheraton, Hilton vb.) ve birçok ülkenin büyükelçiliğine ev sahipliği yaptığı için en kritik nokta konumunda.

    — Kırmızı Alan Uygulaması: Liderlerin kalacağı otellerin çevresi ve koridorları tamamen “kırmızı alan” ilan edilecek. Bu da otellerin bulunduğu caddelere ve buralara çıkan sokaklara görevli, akredite personel ve resmi araçlar dışında giriş-çıkışların tamamen yasaklanacağı anlamına geliyor.

    — Gaziosmanpaşa’nın ana arterleri (özellikle Tahran CaddesiArjantin CaddesiFilistin Caddesi ve Attar Sokak gibi otellere yakın hatlar) zirve boyunca (özellikle 6-12 Temmuz haftasında) ya tamamen kapatılacak ya da liderlerin geçiş saatlerinde çok sıkı bariyer ve kontrol noktalarıyla kısıtlanacaktır.

    Tunalı Hilmi Caddesi ve Çevresi

    Tunalı Hilmi Caddesi, Kuğulu Park ve çevresi zirve merkezi olan Çankaya’nın tam kalbinde ve bu konaklama bölgelerinin hemen geçiş rotasında yer alıyor.

    — Trafik Kısıtlamaları: Tunalı Hilmi Caddesi’nin kendisinin tamamen uzun süreli kapatılması yerine, lider konvoylarının geçiş saatlerinde (anlık ve dinamik olarak) trafiğe kapatılması bekleniyor.

    — Ancak Tunalı Hilmi’ye bağlanan ya da paralellik gösteren otel bölgelerine yakın bazı sokaklarda (örneğin Güniz SokakBülten Sokak veya Kavaklıdere hattındaki some bağlantılar) güvenlik çemberi nedeniyle uzun süreli araç kapatmaları veya park yasakları uygulanabilir.

    — Etkinlik Yasakları: 1-15 Temmuz tarihleri arasında Ankara genelinde her türlü toplu yürüyüş, gösteri ve dış mekan etkinliği yasaklandığı için, Tunalı Hilmi Caddesi ve Kuğulu Park çevresinde de kalabalık oluşturacak hiçbir sosyal organizasyona izin verilmeyecek.

    Otobüs Terminali (AŞTİ) ve Esenboğa Havalimanı Durumu

    Hem otobüs terminali (AŞTİ) hem de Esenboğa Havalimanı açık olacak ve hizmet vermeye devam edecek. Ancak 6-12 Temmuz haftasında uygulanacak olan en üst düzey “Kırmızı Alan” güvenlik protokolleri nedeniyle her iki noktada da yolculuk yapacakların bilmesi gereken çok önemli kısıtlamalar ve değişiklikler var.

    Esenboğa Havalimanı (Yüksek Güvenlik ve Uçuş Kısıtlamaları):

    — Dış Hatlar ve İstihbarat Filtresi: Zirve günlerinde Esenboğa’ya yurt dışından yapılacak bazı sivil uçuşlara kısıtlamalar getiriliyor. Ayrıca havalimanı girişinde çok ciddi bir güvenlik ve istihbarat kontrolü uygulanacak.

    — Havalimanı Yolu (Protokol Yolu): Esenboğa ile şehir merkezi arasındaki güzergah “kırmızı alan” ve ana protokol yolu ilan edildiği için liderlerin iniş-biniş saatlerinde yol sivil trafiğe anlık olarak kapatılacak.

    — İç Hatlar: İç hat uçuşlarında şu an için tam bir iptal kararı yok ancak tarifelerde zirve trafiğine göre düzenlemeler ve rötarlar yaşanması çok muhtemel.

    Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi (AŞTİ):

    — Ulaşım Zorluğu: AŞTİ’nin bulunduğu bölge (Söğütözü/Mevlana Bulvarı hattı), Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve zirve alanlarına oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Bu nedenle AŞTİ çevresindeki ana yollarda ve bağlantı noktalarında çok sıkı polis kontrolleri olacak.

    — Girişlerde Yoğunluk: Terminal binasına girişlerde kimlik kontrolleri ve bagaj aramaları en üst seviyeye çıkarılacağı için peronlara ulaşmak normalden çok daha uzun sürebilir.

    VFS Global Ankara Ofisi Durumu

    — Resmi Durum ve Konsolosluklar: Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ankara’nın Çankaya dahil 9 merkez ilçesinde kamu personeline 7, 8 ve 9 Temmuz (Salı, Çarşamba, Perşembe) günleri başta olmak üzere idari izin verildi. VFS özel bir kurum olsa da işlem hacmini sağlayan ilgili büyükelçiliklerin vize bölümleri operasyonlarını durdurabilir veya uzaktan çalışmaya geçebilir. Bu nedenle sistem randevuları büyük ihtimalle bloke edecektir.

    — Konum Riski: VFS Global Ankara Ofisi, Çankaya/Kavaklıdere (Atatürk Bulvarı) üzerindeki yeni yerinde hizmet vermektedir. Burası tam olarak “Kırmızı Alan” ve yoğun güvenlik çemberinin içinde kaldığı için, o caddelerin kapatılması, polis barikatları ve kimlik kontrolleri sebebiyle randevuya fiziki olarak ulaşmak neredeyse imkansız olacaktır. Haziran ayı bitmeden aracı kurumun ve ilgili elçiliğin duyurularını kontrol etmek, randevuyu bu haftanın dışına almak en güvenli yoldur.

    Muayenehane (Tunalı) ve Ev (Uğur Mumcu) İçin Özet Durum

    — Çalışma İzni: Serbest meslek icra ettiğiniz ve muayenehaneniz özel mülk olduğu için, idari izin genelgesi sizi yasal olarak kapatmaya zorlamaz. Çalışmayı seçebilirsiniz.

    — Lojistik Engeller: Evinizin bulunduğu Uğur Mumcu Caddesi, liderlerin kalacağı otellerin dibinde olduğu için “Kırmızı Alan” içindedir; araçla çıkmak, park etmek ve barikatları aşmak çok büyük zaman kaybettirir. Tunalı Hilmi ise lider geçişlerinde anlık ve dinamik olarak kapatılacaktır.

    — Hastalar Açısından: Çankaya genelinde trafik kilitleneceği, otoparklar güvenlik gerekçesiyle boşaltılacağı için hastaların randevulara ulaşması ve araç park etmesi imkansıza yakın olacaktır.

    — Zirvenin resmi ve en yoğun günleri olan 7, 8 ve 9 Temmuz tarihlerinde rutin randevuları ertelemek veya o haftayı kapalı geçirmek, sizi ve hastalarınızı yaşanacak operasyonel stresten korumak adına en mantıklı yoldur.

  • İfşa Günü: Yeni Başlayanlar İçin “Yeni Gerçeklik”

    İfşa Günü: Yeni Başlayanlar İçin “Yeni Gerçeklik”

    Bilgi saklanmalı mı, açıklanmalı mı, yoksa hatırlanmalı mı?

    İfşa Günü (Disclosure Day, 2026) çok ortalama bir film.

    Hatta filmi yalnızca bir bilimkurgu filmi olarak değerlendirecek olsam, yer yer vasatın da altına düştüğünü söyleyebilirim. Özellikle ilk yarıda anlatı beklediğimden çok daha yavaş ilerliyor. Konuya halihazırda ilgi duyan izleyiciler için bazı kapılar oldukça geç açılıyor. Dahası, sinema tarihinde gördüğüm en başarısız kaçış sahnelerinden birini belki de bu filmde izlemiş olabilirim. Daniel Kellner’in çiftlikte ajanlardan kaçtığı sekansın nasıl bu kadar özensiz çekilebildiğini gerçekten anlayamadım.

    Ama mesele aslında tam da burada başlıyor. Çünkü ben bu filmi yalnızca “iyi film / kötü film” düzleminde değerlendiremiyorum.

    Son yıllarda UFO’lar ya da artık çok daha yeni bir tanımlamayla UAP’ler ve üçüncü türden varlıklar etrafında şekillenen tartışmaları ve yayımları ilgiyle takip eden biri olarak İfşa Günü benim uzun zamandır merakla beklediğim yapımlardan biriydi. Ancak filmi izlerken bir noktada kendime şu soruyu sordum:

    Acaba film yanlış bir zamanda mı gösterime girdi?

    Çünkü bir zamanlar yalnızca komplo teorilerinin alanına ait görünen birçok konu artık gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Devletlerin yayımladığı raporlar, pilot ifadeleri ve açıklanamayan hava olaylarına ilişkin kayıtlar sayesinde “gizlenen gerçek” fikri eski gizemini büyük ölçüde kaybetti ve yeni bir gerçeklik kazandı. Dolayısıyla film boyunca anlatılan birçok şey, günümüz seyircisi için şaşırtıcı olmaktan çok artık “tanıdık” geliyor. Belki de bu yüzden filmi izlerken dikkatimi çeken şey ne devlet sırları oldu ne de olası ifşalar.

    Asıl ilgimi çeken, insanlığın bilinmeyenle nasıl karşılaştığı sorusuydu.

    Filmdeki dünya dışı varlıklar ilk anda doğrudan kendi fiziksel görüntüleriyle görünmüyor. Önce hayvan biçimlerinde karşımıza çıkıyorlar. Daha sonra bunun nedenini öğreniyoruz: Temas ettikleri insanları ürkütmemek.

    Bu ayrıntı üzerinde düşündükçe kendimi filmin anlattığı hikayeden çok, onun kullandığı sembolleri okumaya çalışırken buldum.

    Çünkü tarih boyunca bilinmeyenle karşılaşma hikayeleri çoğu zaman benzer biçimde anlatıldı. İnsan aklının bir anda kavrayamayacağı bir gerçeklik, önce aşina olduğu imgelerle yaklaşır. İnsan gördüğünü anlamlandıramadığında ise ona bildiği dünyanın içinden bir yüz verilir. Belki de bu yüzden filmdeki bazı karakterler bana yalnızca öylesine isimlendirilmiş gibi görünmedi.

    Örneğin Noah Scanlon…

    Bu ismin bilinçli seçilip seçilmediğini bilmiyorum. Ancak Noah karakteri bana ister istemez Nuh anlatısını hatırlattı. Çünkü o da yaklaşan büyük değişimin farkında olan, ancak insanların buna henüz hazır olmadığına inanan bir figür olarak duruyor karşımızda. İnsanlığın bilmediği bazı gerçeklerin gizli kalması gerektiğini savunuyor ve bu yönüyle bir tür eşik bekçisi gibi davranıyor.

    Margaret ve Daniel ise bende farklı çağrışımlar uyandırdı…

    Henüz çocuk yaşta aynı deneyime tanıklık etmeleri, ilk temasın ikisini de dönüştürmesi ve onları diğer insanlardan farklı bir konuma taşıması, hikayeyi yalnızca bir bilimkurgu anlatısı olmaktan çıkarıyor. Bir anlamda insanlığın yeni bir eşiğine tanıklık eden ilk figürler gibi duruyorlar. Bu nedenle onları izlerken aklıma ister istemez ilk insan anlatıları geldi. Belki Adem ve Havva değil, ama kesinlikle yeni bir başlangıcın habercileri olarak okunabilecek karakterler olduklarını düşünüyorum.

    Bu noktada filmin asıl çatışmasının insanlar ve uzaylılar arasında olmadığını fark ettim. Asıl çatışma, gerçeğin açıklanması mı yoksa gizlenmesi mi gerektiği sorusunda yatıyor.

    Ve film boyunca dikkatimi çeken bir başka şey daha vardı: Hafıza. İlk bakışta anlatı, gizlenen dosyalar ve saklanan gerçekler üzerine kurulu gibi görünse de olay örgüsü ilerledikçe bunun aynı zamanda bir hatırlama hikayesi olduğunu da öğreniyoruz.

    Özellikle Margaret’in bir deneyimleyen olarak yaşadıkları, beni devlet arşivlerinden çok insan zihninin arşivleri üzerine düşündürdü. Belki de ifşa dediğimiz şey her zaman yeni bir bilgi edinmek değildir; bazen uzun zamandır orada olan ama çeşitli nedenlerle unuttuğumuz bir gerçeği yeniden hatırlamaktır. Bu nedenle filmi izledikten sonra aklımda kalan şey yalnızca üçüncü türden dünya dışı varlıklar değil, hafızanın kendisi oldu.

    Daniel, insanların bilmeye hakkı olduğunu savunuyor.
    Noah ise bazı bilgilerin henüz açıklanmaması gerektiğini düşünüyor.

    Belki de film boyunca tartışılan şey üçüncü türden varlıkların varlığı değil; insanlığın bu bilgiyle ne yapacağı. Zaten bir tehdit varsa, o da dışarıdan gelen bir güçten çok bizim kendi korkularımızda saklı gibi görünüyor.

    Bu noktada filmdeki manastır sahnesine de değinmek gerekiyor. Jane’in baş rahibe ile yaptığı konuşma, bana filmin en ilginç anlarından biri gibi geldi. Çünkü rahibe karakteri dünya dışı yaşam fikrini reddetmiyor. Tam tersine, yaratılış fikriyle çelişmeyen bir olasılık olarak ele alıyor. Ve belki de filmin en cesur tarafı burada yatıyor.

    Çünkü uzun yıllar boyunca bilim ile inanç, dünya dışı yaşam ile din, birbirinin karşısına yerleştirildi. Oysa film, bu iki alanın aynı sorular etrafında buluşabileceğini ima ediyor.

    Bu nedenle filmi izledikten sonra aklımda kalan şey bir uzaylı tasviri ya da aksiyon sahnesi olmadı. Aklımda kalan şey bir soru oldu.

    İnsanlık gerçekten yalnız olmadığını öğrenirse ne olur? Böyle bir bilgi bizi özgürleştirir mi yoksa şimdiye kadar kurduğumuz bütün anlam sistemlerini yeniden düşünmek zorunda mı kalırız?

    Belki de son yıllarda eski filmlere ve dizilere yeniden dönüp baktığımda beni etkileyen şey de bu. Bir zamanlar yalnızca korku unsuru olarak gördüğüm detaylar artık başka sorular doğuruyor.

    Kuşlar, görünmeyen sinyaller, açıklanamayan temaslar ve görüler, zaman kırılmaları ya da gizli deneyler…

    Belki yapımlar değişmedi.
    Belki değişen, onları okuma biçimim oldu.

    Ve belki de bütün mesele görmek değil, dinlemektir.

    Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “Oku”dur.

    İfşa Günü ise finalinde başka bir çağrının izini sürüyor gibi geldi bana. Burada o çağrının anlamını şimdilik açıklamayacağım. Bu belki bir başka yazımın konusu olur.

    Ama sinema salonundan çıkarken aklımda kalan şey uzaylılar değildi. İnsanlığın yeni bir gerçekle karşılaşması halinde onu duyup duyamayacağı sorusuydu. Çünkü bazen görmek yeterli değildir.

    Önce dinlemek gerekir.

    Dinleyin!..

  • Peter Magyar

    Peter Magyar

    Macaristan’ın yeni başbakanı. 1981 doğumlu genç bir avukat. Öyle bir şeyle haber oldu ki, bizler için hayal gibi. Uzun lafın kısası gibi.
    Ziya Paşa’nın “ Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözünün uygulamalı hali.
    Hani varya, politikacılar söyler, vatan sevdası, görev aşkı, memlekete hizmet etme ideali…
    Bütün süslü cümleleri toplayın, bir bu davranışı etmiyor.
    Magyar, başbakan oluyor, kendi maaşına %50, milletvekili maaşlarına % 40 indirim getiriyor. Ve bu teklif parlamento da oylanıp kabul ediliyor, yasalaşıyor. Ne kadar uzağız değil mi?
    Bizim için hayal ötesi. Alışkın değiliz biz bunları duymaya. Bizim alışık olduğumuz; milletvekili maaşlarına zam, geceyarısı meclise gelir, jet hızıyla geçer, yasalaşır. Bir dönem milletvekili olan, ömür boyu emekli olur. İktidar ve muhalefet bir çok konuda ayrışsa da, konu vekil maaşları olunca aynı noktada buluşuverirler. Hizmet aşkı diyorlar!!!
    İknadan uzak, empatiden yoksun.

    Bu konular Orta-Doğu coğrafyasında ve bizde, imkansız konular, olma ihtimali olmayan konular. Ama olunca nasıl oluyormuş bak, ikna eden bir yaklaşım, samimi bir yaklaşım.

    Peki bizde neden olamaz böyle şeyler?
    Çünkü bizde siyaset çıkar amaçlı, makam için mevki için, erk için yapılır. Yok öyle değil şöyle diyen beri gelsin, işte ıspatı, hadi yapsınlar da görelim! Yapamazlar mı?
    Yapabilirler.
    Peki yaparlar mı?
    Yapmazlar!
    Peki neden?
    Orada bulunma amacı hizmet değil. Güç devşirmek, para, makam, iltimas.
    İstisnalar varsa da yok denecek kadar az.

    “Cennet cennet dedikleri
    Birkaç köşkle, birkaç huri
    İsteyene ver sen onu
    Bana seni gerek seni” diyen Yunus’tan alıntı yapmak güzel.
    Peki uygulama
    İşte o zor!
    “Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır” diyen atasözümüzden alıntı yapmak kolay. Oysa iğneyi kendine batırmak hiç te kolay değil.
    Demem o ki dostlar;
    Samimi değiliz, ne yaparsak yapalım, sözde kalıyor, öz de değiliz.

    Ne zaman ki, vekil maaşları memur maaşlarıyla eşitlenir, ne zaman ki vekil olmak size hiçbir menfaat sağlamaz, ne zaman ki, sizi seçenler size kul olmaz, işte o zaman vekillik bir hizmet makamına dönüşür, hizmet aşkı işte o zaman o makama yakışır, ve işte o zaman sefaya değilde, cefaya talip olanlar öz de belli olur.
    Yoksa; dünyanın en karlı ticari yaklaşımı olan siyaset, en pragmatik mesleğine dönüşen siyaset için asla vatana millete hizmet tabiri bir tanımlama olamaz.
    Olur diyorsanız yolu belli, örnekler ortada.
    Hadi
    Hadi!!!
    Yapın da görelim.
    Hep laf, hep laf-I güzaf.

    Ayhan Kilic
    [email protected]
    Edmonton/Kanada

  • İran’ın Jeokültürel Kimliğinde Türkî Unsur: Bin Yıllık Siyasi Hâkimiyet, Demografik Gerçeklik ve Stratejik Hafıza

    Sefa Yürükel

    İran’ın Katmanlı Kimlik Dokusu

    İran denildiğinde, hem popüler muhayyilede hem de akademik ana akımda, kadim bir Fars medeniyetinin modern ulus devlet biçimi almış hâli akla gelir. Bu imge, Ahameniş ve Sasani imparatorluklarından bugüne uzanan kesintisiz bir “Farslık” anlatısına yaslanır. Oysa bu anlatı, İslam sonrası İran platosunda şekillenen siyasi ve toplumsal gerçekliği büyük ölçüde çarpıtmaktadır. 11. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar uzanan dönemde İran coğrafyasına hükmeden hanedanların neredeyse tamamı Türk kökenlidir; ülke nüfusunun yarıya yakını kendini Türk kimliğiyle tanımlamakta ve gündelik hayatında Türk lehçelerini konuşmaktadır. Dolayısıyla İran’ı yalnızca bir Fars devleti olarak tanımlamak, bin yıllık bir siyasi geleneği ve yaşayan bir toplumsal dokuyu yok saymak anlamına gelir. Burada savunulan tez açıktır: İran, tarihsel olarak Fars bürokratik aklı ile Türk siyasi-askerî iradesinin ortakyaşam alanıdır ve bu müşterek miras, günümüz İran’ının demografik haritasında halen somut biçimde izlenebilmektedir.

    Tarihsel Süreklilik: Türk Hanedanlarının İran’daki Bin Yıllık İktidarı

    İran’daki Türk siyasi mevcudiyetinin başlangıcı, Gazneliler ve özellikle Büyük Selçuklular ile milat kabul eder. Selçuklu sultanları, İran coğrafyasını fethetmekle kalmamış, “İran” kavramını siyasi bir birim olarak yeniden tanımlamışlardır. Sultan Alparslan ve Melikşah devrinde devletin yönetim dili Farsça olsa da ordunun, hanedanın ve karar alıcı elitin dili ve etosu Türkçeydi. Jean-Paul Roux’nun da altını çizdiği gibi, Türkler iki bin yıllık tarihsel yürüyüşleri boyunca karşılaştıkları hiçbir medeniyet havzasında basitçe asimile olmamış, aksine her coğrafyada kendilerine özgü bir siyasi ve kültürel katman inşa etmişlerdir (Roux, 1984). İran platosu bu kuralın en güçlü kanıtlarından biridir.

    Moğol istilasının yarattığı kırılmanın ardından İran’da yeniden Türk karakterli bir imparatorluk kuran Timurlular, Çağatay Türk kültürünü ve askerî geleneğini bölgeye taşımıştır. Hüseyin Baykara’nın Herat’ı, Ali Şîr Nevaî’nin himayesinde bir Türk kültür rönesansına sahne olmuş, Türkçe edebî üretim Farsça ile rekabet edebilecek bir olgunluğa erişmiştir. Ancak asıl büyük dönüşüm, 16. yüzyıl başında Safevi Devleti’nin kuruluşuyla yaşanmıştır. Faruk Sümer’in kapsamlı çalışması, Safevi devlet aygıtının özünü Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin oluşturduğunu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyar (Sümer, 1999). Şah İsmail’in Türkçe şiirleri, orduda Türkçenin komuta dili olması, Anadolu’dan İran’a uzanan sürekli Türkmen göç dalgaları ve devletin kurucu ideolojisini taşıyan Kızılbaş aristokrasisi, Safevi projesinin etnik karakterini açıkça gösterir. Her ne kadar Şah Abbas döneminden itibaren yerleşik Fars bürokrasisi güçlendirilmiş ve kısmî bir Farslaşma yaşanmış olsa da, bu durum devletin kurucu unsurlarını bütünüyle dönüştürmemiştir.

    Safevilerin ardından gelen Afşar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah, bir Afşar Türkmeniydi. Onun ölümünden sonra iktidarı ele geçiren Kerim Han Zend’in kısa süreli hâkimiyeti istisna sayılırsa, 1795’te başa geçen Kaçar Hanedanı da bir Türkmen boyuna mensuptu ve 1925’e kadar İran tahtında kaldı. Bu kronoloji, İran’da “devlet” fikrinin neredeyse kesintisiz bir biçimde Türk hanedanlarının siyasi iradesiyle şekillendiğini göstermektedir. Pehlevi darbesiyle bu bin yıllık gelenek siyaseten sona ermiş, ancak toplumsal ve kültürel yapıdaki Türk varlığı bütün ağırlığıyla yerinde kalmıştır.

    Demografik Mozaiğin Görünmeyen Yarısı: İran Türkleri

    İran’ın etnik haritasına bakıldığında, resmî söylemin çizdiği homojen Fars çoğunluk imgesi hızla dağılır. En muhafazakâr tahminler bile Türk nüfusun toplam içindeki payını yüzde 30-40 bandında gösterirken, birçok bağımsız araştırmacı bu oranın nüfusun yarısına yaklaştığını ileri sürmektedir.

    Bu nüfusun en büyük ve en görünür bileşeni Azerbaycan Türkleridir. Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil, Zencan ve Hemedan eyaletlerinde yoğunlaşan bu topluluk, Tahran, Kum ve Meşhed gibi büyük kentlerde de milyonlarla ifade edilen bir varlığa sahiptir. Touraj Atabaki’nin belgelediği üzere, 20. yüzyıl boyunca Pehlevi rejiminin sistemli Farslaştırma politikalarına maruz kalmalarına rağmen Azerbaycan Türkleri, dilsel ve kültürel kimliklerini büyük ölçüde korumuş ve farklı dönemlerde siyasi mücadeleye de girişmişlerdir (Atabaki, 2000). Brenda Shaffer ise Sovyetler Birliği’nin dağılması ve bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışının, İran Azerbaycanlıları üzerinde nasıl bir bilinç yükseltici etki yarattığını ve Tahran rejiminin bu duruma güvenlik merkezli bir kaygıyla yaklaştığını ayrıntılı biçimde analiz eder (Shaffer, 2002).

    İran’daki Türk varlığı yalnızca kuzeybatı bölgesiyle sınırlı değildir. Kuzeydoğuda, Türkmenistan sınırı boyunca uzanan Türkmensahra’da yaklaşık iki milyon Türkmen yaşamaktadır. Daha da çarpıcı olanı, Fars eyaletinin tam kalbinde, Şiraz ve çevresinde yaşayan Kaşkay Türkleridir. Pierre Oberling’in monografisi, bu yarı göçebe Türk topluluğunun aşiret yapısını, ekonomik yaşamını ve merkezî devletle ilişkilerini en ince ayrıntısına kadar belgelemiştir (Oberling, 1974). Benzer bir biçimde Richard Tapper, İran’ın kuzeybatısındaki Şahseven aşiretlerini mercek altına alarak, göçebe Türk topluluklarının devletle kurduğu karmaşık pazarlık ve karşılıklı bağımlılık ilişkisini göstermiştir (Tapper, 1997). Afşarlar, Halaçlar ve daha küçük gruplarla birlikte bu mozaik, İran’daki Türk nüfusunun ülkenin dört bir yanına yayılmış, heterojen ama güçlü bir bütün oluşturduğunu kanıtlamaktadır.

    Fars-Türk Kültürel Sembiyozu ve Asimilasyon Politikalarının Gölgesi

    İran’daki Fars ve Türk unsurlar arasındaki ilişki, basit bir çatışma ya da tek yönlü bir asimilasyon hikâyesinden çok daha karmaşıktır. Yüzyıllar boyunca bu iki medeniyet unsuru, birbirini tamamlayan bir iş bölümü içinde var olmuştur: Türkler askerî ve siyasi iradeyi temsil ederken, Farslar bürokrasi, edebiyat ve saray kültürünün taşıyıcısı olmuştur. Bu sembiyoz, İran’ı ne tam anlamıyla bir Türk ne de tam anlamıyla bir Fars devleti yapar; aksine, onu bu iki sütun üzerinde yükselen müşterek bir medeniyet havzasına dönüştürür.

    Ne var ki 20. yüzyılla birlikte bu denge, Fars milliyetçiliği lehine bozulmuştur. Pehlevi hanedanı, modern bir ulus devlet inşa etme projesinin parçası olarak, Fars kimliğini devletin resmî ve tek meşru kimliği hâline getirmiştir. Rıza Şah döneminde Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkçe yer adları değiştirilmiş, basın üzerinde yoğun bir baskı kurulmuştur. Atabaki’nin (2000) ayrıntılı biçimde anlattığı bu süreç, yalnızca dilsel bir asimilasyonu değil, aynı zamanda bir hafıza ve kimlik silme operasyonunu hedeflemiştir. İslam Cumhuriyeti döneminde ise bu politikalar karmaşık bir seyir izlemiştir. Rejim, bir yandan etnik farklılıkları İslam kardeşliği söylemiyle törpülemeye çalışırken, diğer yandan özellikle Azerbaycan Türklerinin anadil taleplerini rejim karşıtı bir siyasi hareketin aracı olarak görüp bastırma yoluna gitmiştir (Shaffer, 2002).

    Bu baskılara rağmen, İran Türkleri arasında kültürel üretim kesintisiz biçimde sürmektedir. Ahmet Caferoğlu’nun daha 1964 yılında dikkat çektiği gibi, İran’daki Türk lehçeleri ve ağızları, Azerbaycan Türkçesinden Türkmeneye, Kaşkaycadan Halaççaya uzanan zengin bir dilsel çeşitlilik arz eder (Caferoğlu, 1964). Şah İsmail Hatayî’den Habib Sahir’e, Muhammed Hüseyin Şehriyar’dan çağdaş şairlere uzanan bir edebî kanon, Farsça ile sürekli etkileşim içinde olsa da kendine özgü temaları, imgeleri ve sesi olan ayrı bir gelenek yaratmıştır. Ervand Abrahamian’ın İran’ın toplumsal hareketler tarihine dair klasik çalışması, Tebriz ve çevresindeki işçi sınıfı hareketlerinin etnik karakterini vurgulayarak, Türk kimliğinin sınıfsal ve siyasi mobilizasyonla nasıl iç içe geçtiğini gösterir (Abrahamian, 1982).

    Türk Dünyası İçin Stratejik Çıkarımlar

    İran’ın bu çift sütunlu yapısı, Türk dünyasının bölgeye yönelik stratejik yaklaşımı açısından hayatî sonuçlar doğurur. İran’ı sadece Fars-Şii bir jeopolitik blok olarak konumlandırmak, yalnızca tarihsel ve sosyolojik gerçekliği ıskalamakla kalmaz, aynı zamanda Türk dünyasının elindeki en güçlü yumuşak güç araçlarından birini de kullanılmaz hâle getirir.

    Oberling (1974) ve Tapper’ın (1997) çalışmalarının ortaya koyduğu üzere, İran’daki Türk varlığı yalnızca kuzeybatıya sıkışmış bir olgu değil, ülkenin dört bir yanına yayılmış, aşiret ve yerleşik nüfusun iç içe geçtiği devasa bir toplumsal dokudur. Bu topluluklarla kurulacak kültürel diplomasi (ortak medya platformları, öğrenci ve akademisyen değişim programları, müzik ve edebiyat festivalleri, sivil toplum temasları), Tahran’daki siyasi rejimle yürütülen devletlerarası diplomasi kadar önem taşımaktadır. İran Türklerinin kültürel haklarının uluslararası normlar çerçevesinde savunulması, içişlerine müdahale olarak değil, evrensel insan hakları temelinde savunulabilecek meşru bir duruş olarak çerçevelenmelidir.

    Atabaki (2000) ve Shaffer’ın (2002) belgelediği asimilasyon politikaları karşısında, Türk dünyasının alabileceği en etkili tavır, bu toplulukların kültürel üretimini teşvik etmek ve diasporalar arası köprüler kurmaktır. İran’daki Türk kimliğinin, kimi çevrelerin iddia ettiği gibi “dışarıdan ithal edilmiş” bir olgu olmadığı, aksine bin yıllık tarihsel sürekliliğe dayanan organik bir gerçeklik olduğu, tam da bu kültürel diplomasi faaliyetleri aracılığıyla uluslararası kamuoyuna anlatılabilir. Unutulmamalıdır ki İran’daki rejim, kendi içindeki bu devasa Türk nüfusu, hem ülkenin bütünlüğü açısından bir sigorta hem de dış Türk dünyasıyla ilişkilerde bir kırılganlık unsuru olarak görmektedir. Türk dünyası, İran’la ilişkilerinde bu simetrik demografik gerçeğin bilincinde olarak hareket etmelidir.

    Sonuç

    İran, ne yalnızca bir Fars ne de yalnızca bir Türk devletidir. O, Fars bürokratik aklı ile Türk siyasi-askerî iradesinin bin yıllık ortakyaşamından doğmuş, kendine özgü bir medeniyet havzasıdır. Gaznelilerden Selçuklulara, Timurlulardan Safevilere ve Kaçarlara uzanan Türk hanedanlar zinciri, bu coğrafyanın siyasi kaderini belirlemiş; Azerbaycanlılardan Kaşkaylara, Türkmenlerden Şahsevenlere uzanan toplumsal doku ise bu siyasi mirasın demografik taşıyıcısı olmuştur. Pehlevi darbesiyle başlayan ve İslam Cumhuriyeti döneminde de değişik biçimlerde sürdürülen Farslaştırma politikaları, bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da başarılı olamamıştır. Nüfusun yarısına yakınını oluşturan Türk unsuru, tüm baskılara rağmen dilini, kültürünü ve kimlik bilincini muhafaza etmektedir. Türk dünyası, İran’a yönelik her türlü açılımda bu derin tarihsel hafızayı ve demografik akrabalık bağlarını stratejik bir referans noktası olarak benimsemek zorundadır. Bu, hem İran’daki soydaşlarla bağları güçlendirmenin hem de bölgesel güç dengesinde tarihsel derinliği olan meşru bir zemin inşa etmenin en gerçekçi yoludur.

    Kaynakça

    Abrahamian, E. (1982). Iran between two revolutions. Princeton University Press.

    Atabaki, T. (2000). Azerbaijan: Ethnicity and the struggle for power in Iran (Rev. ed.). I.B. Tauris.

    Caferoğlu, A. (1964). İran Türkleri. Türk Kültürü, (24), 21–32.

    Oberling, P. (1974). The Qashqai nomads of Fars. Mouton.

    Roux, J. P. (1984). Histoire des Turcs: Deux mille ans du Pacifique à la Méditerranée [Türklerin Tarihi: Pasifik’ten Akdeniz’e iki bin yıl]. Fayard.

    Shaffer, B. (2002). Borders and brethren: Iran and the challenge of Azerbaijani identity. MIT Press.

    Sümer, F. (1999). Safevi devletinin kuruluşu ve gelişmesinde Anadolu Türklerinin rolü (2. baskı). Türk Tarih Kurumu.

    Tapper, R. (1997). Frontier nomads of Iran: A political and social history of the Shahsevan. Cambridge University Press.

  • Türk Devlet Aklı ve Hafızası: Katmanlı Bir Analiz

    Sefa Yürükel

    Devlet Aklı ve Hafızanın Diyalektiği

    Devlet aklı kavramı, siyaset bilimi literatüründe çoğunlukla devletin bekası için her türlü ahlaki ve hukuki sınırı aşabilme kapasitesi olarak, yani araçsal bir rasyonalite biçiminde ele alınır. Bu dar çerçeve, devleti yalnızca bir aygıt, bir mekanizma olarak görür ve onun ardındaki toplumsal derinliği, kültürel kökleri ve tarihsel öğrenme süreçlerini büyük ölçüde göz ardı eder. Oysa Türk tarihsel deneyimi bağlamında devlet aklı, yüzyıllara yayılan bir stratejik kültürün billurlaşmış hali, bir zihinsel harita ve varoluşsal bir refleks olarak okunmalıdır. Bu aklı mümkün kılan, onu besleyen ve belirleyen temel kaynak ise devlet hafızasıdır. Devlet hafızası, kurumsal arşivlerden ibaret olmayıp, sözlü ve yazılı destanlar, yazıtlar, töreler, ritüeller, semboller ve jeopolitik tecrübe birikiminden oluşan, sürekli yeniden yorumlanan dinamik bir yapıdır. Bu iki kavram arasında diyalektik bir ilişki söz konusudur: Hafıza, aklı besler ve sınırlar; akıl ise hafızayı seçer, dönüştürür ve güncel krizlere uyarlar. Bu çalışma, bu diyalektiğin yapısal unsurlarını, teorik araçlar eşliğinde ve derinlemesine bir analizci bakışla çözümlemeyi amaçlamaktadır.

    Asabiyet ve Kolektif Coşku: Kurucu Enerjiden Sembolik Düzene

    İbn Haldun’un Mukaddime’de geliştirdiği asabiyet teorisi, devlet aklının toplumsal temelini anlamak için vazgeçilmez bir başlangıç noktasıdır. Asabiyet, en yalın haliyle, kan bağına ve ortak yaşam pratiklerine dayalı bir grup dayanışmasıdır. Ancak bu kavram, Türk devlet deneyiminde çok daha karmaşık bir niteliğe bürünür. Asabiyet, yalnızca boy ve soy bağlarını değil, ortak bir yazgıya inanmayı, bir lider etrafında kenetlenmeyi ve nihayetinde bir siyasi ideal uğruna bireysel çıkarların aşılmasını içeren çok katmanlı bir bağlılık biçimine dönüşür. Bu dönüşüm, asabiyetin salt “doğal” bir olgudan “siyasal” bir olguya evrilmesi anlamına gelir. Devlet aklının ilk ve en derin kökü burada yatar: Devlet, grubun kolektif varlığının zorunlu ve kutsal bir ifadesi olarak kavranır. Bu kavrayış, devleti yalnızca bir yönetim aygıtı olmaktan çıkarıp, bir varoluş biçimi haline getirir. Devlet hafızası işte bu noktada devreye girer; zira asabiyetin sürekliliği, ancak geçmişteki ortak başarılar, felaketler ve yeniden diriliş anlatılarıyla sürekli olarak yeniden üretilerek sağlanabilir. Ergenekon’dan çıkış, yalnızca bir kurtuluş hikâyesi değil, asabiyetin en saf ve en güçlü halinin mitolojik bir kodlaması, bir kurucu enerji hafızasıdır.

    Émile Durkheim’ın kolektif bilinç kavramı, bu asabiyet bağının sembolik ve ritüelistik düzeyde nasıl pekiştirildiğini açıklayarak analizi derinleştirir. Durkheim’ın özellikle Dinsel Yaşamın İlkel Biçimleri’nde geliştirdiği “kolektif coşku” kavramı burada önem kazanır. Kolektif coşku, topluluğun bir araya geldiği ritüel anlarında, bireylerin kendilerini aşan bir bütünün parçası hissettikleri yoğun duygusal deneyimi ifade eder. Türk devlet geleneğinde büyük kurultaylar, zafer şölenleri, yas törenleri ve han/kağanın tahta çıkış merasimleri tam da bu tür kolektif coşku anlarıdır. Bu anlar, asabiyeti somut bir duyguya dönüştürerek onu yeniden şarj eder ve toplumsal bünyeye kazır. Bu ritüeller sırasında üretilen ve dolaşıma sokulan semboller (tuğ, davul, kılıç, bayrak) yalnızca iktidar işaretleri değil, aynı zamanda kolektif bilincin yoğunlaştırılmış taşıyıcılarıdır. Devlet hafızası, bu semboller aracılığıyla soyut bir fikirden somut bir kültürel dokuya dönüşür. Böylece devlet aklı, Durkheimcı anlamda, bireyleri aşan ve onları belirli bir siyasi kozmolojiye bağlayan, kutsallık atfedilmiş bir sembolik düzen olarak işlemeye başlar. Törenin yazısız ama mutlak bağlayıcılığı, bu sembolik düzenin hukuki veçhesini, dolayısıyla devlet aklının normatif çerçevesini oluşturur.

    Hayali Cemaatin Ötesinde: Anlatı, Mit ve Etnosembolik Hafıza

    Benedict Anderson’un “hayali cemaat” kavramı, modern ulus-devletin inşasında basılı kapitalizmin ve standart dilin oynadığı rolü merkeze alır. Anderson’a göre, gazeteler ve romanlar aracılığıyla, birbirini hiç tanımayan milyonlarca insanın eşzamanlı olarak aynı anlatı evrenini paylaşması mümkün hale gelir ve bu, “yatay bir kardeşlik” tahayyülü yaratır. Türk tarihsel deneyimi, bu modelin modern öncesi ve oldukça güçlü bir öncülünü sergilemesi bakımından dikkat çekicidir. Orhun Yazıtları, tıpkı Anderson’un tarif ettiği gibi, belirli bir dilsel alan içinde ortak bir geçmişe, ortak bir “biz” bilincine ve ortak bir gelecek ödevine işaret eden bir metindir. Bilge Kağan’ın “Ey Türk, titre ve kendine dön!” hitabı, tam da böyle bir hayali cemaatin sınırlarını çizer ve ona seslenir. Ancak buradaki cemaat, modern anlamıyla “hayali” olmaktan ziyade, somut bir siyasi hafıza ve ortak kader anlayışıyla örülüdür. Dede Korkut boylamaları ve Manas Destanı da benzer işlevi görür. Bu metinler, Anderson’un modelini tersyüz edercesine, modern ulus öncesinde de güçlü bir yatay kardeşlik ve ortak kimlik alanının var olabileceğini kanıtlar. Bu anlatılar, devlet hafızasının en kritik katmanını oluşturur: kimlik ve aidiyet anlatıları katmanı. Bu katman, hangi siyasi formasyon altında olunursa olunsun, “devletli olma” bilincini ve sorumluluğunu kuşaktan kuşağa aktaran temel taşıyıcıdır.

    Anthony D. Smith’in etnosembolizm yaklaşımı, bu hafıza katmanının analizi için en yetkin teorik araçları sunar. Smith, modern ulusların yoktan var edilmediğini, aksine tarihsel “etnik çekirdekler” (ethnie) ve onların sahip olduğu sembolik repertuar üzerine inşa edildiğini savunur. Bu repertuarın en önemli unsurlarından biri, Smith’in “mit-hareket” (mythomoteur) olarak adlandırdığı, bir topluluğun kökenini, altın çağını ve gelecekteki kaderini anlatan büyük anlatılardır. Türk devlet hafızası, tam da böyle bir mythomoteur’e sahiptir: Ergenekon’dan çıkış, Kürşad’ın başkaldırısı, İstanbul’un fethi gibi anlatılar, yalnızca geçmişi kaydetmekle kalmaz; topluluğa tarih içinde bir yön ve misyon tayin eder. Bu mit-hareket, devlet aklı için stratejik bir pusula işlevi görür. Kriz anlarında, toplumsal bünyenin dağılma emareleri gösterdiği durumlarda, devlet aklı bu hafıza kaydına başvurarak meşruiyetini ve yeniden toparlanma enerjisini bulur. Ergenekon miti, tam da bu yüzden, yalnızca bir geçmiş öyküsü değil, her an yeniden canlandırılabilecek bir varoluş stratejisi ve “yeniden kurucu” bir paradigmadır. Devlet aklı, bu mit sayesinde, enkazdan yeniden devlet çıkarma iradesini ve buna dair kolektif özgüveni hafızada her daim canlı tutar.

    Modernleşme, Kopuş ve Dönüşümcü Süreklilik Diyalektiği

    Ernest Gellner’in modernleşme kuramı, ulus-devleti sanayi toplumunun zorunlu ve işlevsel bir sonucu olarak görür. Gellner’e göre, endüstriyel üretim tarzı, standart bir dil ve ortak bir kültür aracılığıyla eğitilmiş, birbirinin yerine geçebilir “modüler insan”ı gerektirir; ulus-devlet de bu ihtiyacı karşılayan siyasi formdur. Bu model, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki radikal modernleşme hamlelerini, harf devrimini, dilde sadeleşmeyi ve ulusal bir eğitim sistemi kurulmasını açıklamakta oldukça başarılıdır. Gellner’in perspektifinden bakıldığında, bu reformlar, tarım toplumuna özgü cemaat bağlarından ve onun çok kültürlü yapısından, sanayi toplumunun homojen ulusal kültürüne doğru kaçınılmaz bir kopuşu temsil eder.

    Ne var ki, Türk tarihsel deneyimi yalnızca bu kopuşla anlaşılamaz. Cumhuriyet, bir yandan Osmanlı’dan ve onun hanedan, ümmet ve millet-i hakime gibi kurucu ilkelerinden radikal bir kopuşu simgelerken, diğer yandan aynı Osmanlı’dan ve hatta onun öncesinden tevarüs eden derin bir devlet aklını ve hafızasını büyük ölçüde sürdürmüştür. Misak-ı Milli sınırları, Anadolu coğrafyasındaki son savunma hattı bilinci, merkeziyetçi yönetim geleneği, ordunun siyasi yapıdaki ayrıcalıklı konumu, devletin bekası söz konusu olduğunda hukuku araçsallaştırabilme refleksi ve dış politikada dengecilik siyaseti, hiç de yeni icatlar değil, yüzyılların süzgecinden geçmiş devlet aklı kodlarıdır. Bu durum, Gellner’in lineer ve kopuşa dayalı modeline karşılık, “dönüşümcü süreklilik” olarak adlandırılabilecek bir diyalektik modeli zorunlu kılar. Bu modelde devlet aklı, kendini yeni koşullara uyarlamak için form değiştirir, söylemini yeniler, hatta geçmişini ideolojik olarak reddeder; ancak özünde, hafızasının derin katmanlarında sakladığı varoluşsal kodları yeni bir form içinde yeniden üretir. Cumhuriyet’in “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” hedefi, Gellnerci bir modernleşme projesi olduğu kadar, aynı zamanda Ergenekon’dan çıkıp dünyaya yeniden hükmetme idealinin modern bir dile tercümesi, yani derin bir hafıza kodunun güncellenmiş halidir. Bu diyalektik, Türk devlet aklının esneklik ve uyarlanabilirlik kapasitesini, yani bizzat sürekliliğin temel mekanizmasını açıklar.

    Jeopolitik Bilinç: Mekânsal Hafıza ve Stratejik Derinlik

    Halford Mackinder’in Heartland teorisi, dünya tarihini jeopolitik bir mücadele olarak okur ve Avrasya’nın iç çekirdeğini, yani Doğu Avrupa’dan Sibirya’ya uzanan kara parçasını, dünya adasının kalbi olarak tanımlar. Mackinder’e göre bu kalbi kontrol eden, dünya adasını; dünya adasını kontrol eden ise dünyayı kontrol eder. Türk devletlerinin tarihsel doğuş ve yayılma alanı büyük ölçüde bu Heartland coğrafyasıyla örtüşür. Atın savaş ve ulaşımdaki stratejik üstünlüğüne dayanan göçebe askerî kapasite, bu uçsuz bucaksız kara alanında son derece hareketli ve yenilmez bir güç yaratmıştır. Bu deneyim, Türk devlet aklına, kara hâkimiyetine dayalı bir stratejik kültürü, lojistik organizasyon kabiliyetini ve derin bir mekânsal hafızayı kazandırmıştır. Devlet, bu hafızada, yalnızca soyut bir otorite değil, belirli bir mekânsal düzlemde varlığını sürdüren bir organizma olarak kodlanır.

    Nicholas Spykman’ın Rimland teorisi ise, Heartland’i kuşatan iç hilal şeklindeki kıyı kuşağının (Batı Avrupa, Ortadoğu, Hindistan, Çin) stratejik önceliğine vurgu yapar. Spykman’a göre asıl mücadele, Heartland ile deniz güçleri arasında bu kuşağı kontrol etmek için verilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi, tam da bu Rimland kuşağının en kritik kavşağına, Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’ya hâkim olmasıyla gerçekleşmiştir. Bu süreç, Türk devlet aklına ikinci bir jeopolitik katman eklemiştir: Denizlere ve kıyılara açılma, ticaret yollarını kontrol etme, çok dinli ve çok etnili bir nüfusu yönetme zorunluluğundan doğan diplomatik ve bürokratik esneklik. İşte bu ikili jeopolitik tecrübe (hem Heartland’in kara gücü hem de Rimland’in deniz ve kıyı gücü) Türk devlet aklının en ayırt edici özelliklerinden birini oluşturur: Jeopolitik bilinç. Bu bilinç, devlet hafızasına, kara ve deniz stratejileri arasında salınabilme, konjonktüre göre birinden diğerine ağırlık verebilme yeteneği olarak kazınmıştır. Bu çok boyutlu jeopolitik kavrayış, zamanla “stratejik derinlik” olarak nitelendirilebilecek kapsamlı bir dünya tasavvurunu doğurmuştur. Stratejik derinlik, yalnızca fiziki bir coğrafi avantaj değil, aynı zamanda bu iki jeopolitik katmanın hafızada birleşmesiyle oluşan, esnek ve bütünleşik bir stratejik bakışın adıdır. Devlet aklı, bu hafıza sayesinde, Avrasya’nın kalbinde sıkıştığında doğuya ve kuzeye, kıyılarda sıkıştığında batıya ve güneye açılma stratejisini adeta bir refleks olarak içselleştirmiştir.

    Sonuç: Hafızanın Stratejik Derinliği ve Aklın Yeniden Üretimi

    Türk devlet aklı, tarihin ve coğrafyanın derinliklerinde katmanlanarak oluşmuş, son derece karmaşık ve esnek bir stratejik bilinçtir. Bu aklın temelinde, İbn Haldun’un asabiyet olarak kavramsallaştırdığı, fakat Türk deneyiminde siyasal bir varoluş misyonuna dönüşen kurucu dayanışma enerjisi yatar. Bu enerji, Durkheim’ın kolektif coşku anlarında ritüelleşerek ve sembollere bürünerek toplumsal bünyeye kazınır, böylece devlet, kutsallık atfedilen bir sembolik düzen haline gelir. Anderson’un betimlediği anlatısal cemaat ve Smith’in etnosembolik mit-hareketleri aracılığıyla bu düzen, zamansal bir derinlik kazanır; geçmişteki altın çağlar ve gelecekteki kurtuluş idealleriyle beslenen güçlü bir kimlik ve aidiyet hafızasına dönüşür. Gellner’in modernleşme sürecinde bu hafıza, yüzeysel bir kopuşla yeniden yorumlanır; ancak dönüşümcü süreklilik diyalektiği sayesinde, değişen söylem ve kurumların altında, devleti yaşatma ödevini merkeze alan varoluşsal kodlar nesilden nesile aktarılır. Nihayet, Mackinder ve Spykman’ın jeopolitik hatlarında şekillenen mekânsal hafıza, tüm bu katmanlara stratejik bir esneklik ve coğrafi bir bilinç kazandırır.

    Bütün bu katmanların birleşimi, Türk devlet hafızasını yalnızca bir geçmiş arşivi olmaktan çıkarıp, devlet aklı için dinamik bir “stratejik derinlik” rezervuarı haline getirir. Bu hafıza, kriz anlarında hangi anlatının, hangi sembolün, hangi jeopolitik refleksin devreye sokulacağını belirleyen bir anlam haritası sunar. Bu nedenle Türk devlet aklı, rasyonel bir hesap makinesinden ibaret değildir; o, aynı zamanda bir hafıza ve muhayyile faaliyetidir. Geleceğe dair kararlar, geçmişin derin kuyusundan çekilen anlam imgeleriyle biçimlenir. İşte bu yüzden, Türk devlet geleneğini anlamak, yalnızca siyasi tarihin olaylarını sıralamakla değil, bu çok katmanlı hafızanın işleyiş biçimini, devlet aklını kriz ve dönüşüm anlarında nasıl sürekli yeniden ürettiğini çözümlemekle mümkündür. Bu, aynı zamanda, gelecekte karşılaşılacak varoluşsal sınamalara karşı, hafızanın nasıl bir direnç ve yenilenme kaynağı olabileceğine dair stratejik bir öngörüyü de içerir.

    Kaynakça

    Anderson, B. (1983). Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. London: Verso.

    Durkheim, É. (1893). De la division du travail social. Paris: Félix Alcan.

    Durkheim, É. (1912). Les formes élémentaires de la vie religieuse. Paris: Félix Alcan.

    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Oxford: Blackwell.

    İbn Haldun. (1377). Kitâb el-ʿİber, özellikle Mukaddime.

    Mackinder, H. J. (1904). The Geographical Pivot of History. The Geographical Journal, 23(4), 421-437.

    Smith, A. D. (1986). The Ethnic Origins of Nations. Oxford: Blackwell.

    Spykman, N. J. (1944). The Geography of the Peace. New York: Harcourt, Brace and Company.

  • Tarihsel Süreklilik Tezinin Teorik Zemini: Kopuş ve Devamlılık Arasında Türk Tarihyazımı

    Sefa Yürükel

    Türk tarihinin bilimsel yöntemlerle ele alınmasında karşılaşılan en temel metodolojik sorun, siyasal oluşumların çoğu zaman birbirinden kopuk, yalnızca kronolojik diziler ve hanedan isimleriyle anılan olgular olarak değerlendirilmesidir. Hun, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti gibi siyasi yapılar, çoğu tarih anlatısında birbirinden bağımsız devletler olarak sunulur. Bu yaklaşım, her bir devletin ortaya çıkış ve yıkılış dinamiklerini açıklamakta işlevsel olsa da, daha derin bir yapısal gerçekliği, yani “devlet kurma kapasitesinin tarihsel devamlılığını” ve bu kapasiteyi mümkün kılan medeniyet sürekliliğini açıklamakta büyük ölçüde yetersiz kalmaktadır. Kronolojik sıralama, olayları ardışıklaştırır ancak olgular arasındaki yapısal bağları, ortak kültürel kodları ve toplumsal hafızanın aktarım mekanizmalarını görünmez kılar.

    Oysa Türk tarihsel deneyimi, coğrafi olarak Mançurya’dan Viyana kapılarına, zamansal olarak MÖ. Asya Hunlarından günümüz Türk Cumhuriyetlerine kadar uzanan geniş bir düzlemde, farklı siyasal biçimler altında sürekli yeniden ortaya çıkan bir “devletleşme kapasitesi” sergiler. Bu kapasite, yalnızca askerî fetih gücüne ya da atlı göçebe savaş taktiklerine indirgenemez; aksine, toplumsal örgütlenme biçimleri, kültürel aktarım mekanizmaları, sözlü ve yazılı kolektif hafıza üretimi, hukuk fikri (töre) ve evrensel egemenlik anlayışı (kut) ile birlikte düşünülmelidir. Bu yüzden mesele, “Türkler kaç devlet kurdu?” sorusunun nicel cevabından çok, bu devletlerin hangi ortak sosyolojik zeminde yükseldiği sorusunda düğümlenmektedir.

    Bu bağlamda Türk devlet geleneği, yalnızca siyasi tarihin bir alt başlığı olarak değil, aynı zamanda sosyolojik bir yapı, antropolojik bir kültür sistemi ve jeopolitik bir davranış biçimi olarak ele alınmalıdır. Sosyolojik yapıdır; çünkü belirli bir toplumsal dayanışma (asabiyet) modeli ile kurumsallaşmıştır. Antropolojik bir kültür sistemidir; çünkü semboller, ritüeller, destanlar ve ortak köken mitleri (Ergenekon, Oğuz Kağan) aracılığıyla nesilden nesile aktarılan bir kimlik inşa etmiştir. Jeopolitik bir davranış biçimidir; çünkü Avrasya’nın step, dağ ve geçit alanlarında, doğu-batı, kuzey-güney yönlü hareketliliği yönetme becerisiyle kendine özgü bir stratejik akıl geliştirmiştir. Bu çok boyutlu yapıyı anlamak için, tek bir kurama bağlı kalmak yerine, birbiriyle diyalog halinde olan birden çok teorik çerçeveden yararlanmak gerekir. Aşağıda, İbn Haldun’dan Spykman’a uzanan bir teorik yelpaze içinde Türk devlet geleneğinin ve medeniyet sürekliliğinin katmanları çözümlenecektir.

    İbn Haldun ve Asabiyet: Devletin Sosyal Temeli ve Göçebe Dayanışmasının Kurumsallaşması

    İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde geliştirdiği asabiyet teorisi, devletlerin doğuşunu ve çöküşünü açıklayan en güçlü sosyolojik modellerden biridir. Asabiyet, en yalın tanımıyla, bir grubu bir arada tutan ve o gruba mücadele gücü veren toplumsal dayanışma, kan bağına dayalı ya da sonradan kazanılmış kolektif bağlılık duygusudur. İbn Haldun’a göre devlet, bu asabiyenin kurumsallaşmış biçiminden başka bir şey değildir. Güçlü asabiyete sahip gruplar, zayıflamış merkezi otoriteleri devirerek kendi hanedanlarını kurar; ancak zamanla yerleşik hayatın refahı ve lüksü, bu dayanışmayı aşındırarak devletin çöküşünü hazırlar. Bu döngü, çöl ile şehir, göçebe ile yerleşik arasındaki gerilim üzerine kuruludur.

    Türk tarihsel deneyimi bu çerçevede değerlendirildiğinde, İbn Haldun’un modeli ile dikkat çekici bir örtüşme gözlemlenir. Hun, Göktürk ve Moğol sonrası Türk boylarının siyasi başarısının temelinde, bozkırın zorlu koşullarında biçimlenmiş yüksek bir asabiyet kapasitesi yatar. Akrabalık sistemleri, boy teşkilatı, ortak savunma ve saldırı ittifakları, bu dayanışmanın somut örgütlenme biçimleridir. Oğuz boylarının Selçuklu çatısı altında toplanması ya da Osmanlı’nın kuruluş döneminde aşiret yapısının sağladığı kenetlenme, asabiyetin siyasal iktidara dönüşmesinin klasik örnekleridir. Bu dayanışma yalnızca savaş alanında değil, ganimetin paylaşımı, yaylak-kışlak düzeninin sürdürülmesi ve kıtlık zamanlarında ortak hareket etme pratiklerinde de kendini göstermiştir.

    Bununla birlikte, Türk devlet geleneği İbn Haldun’un döngüsel modelini birebir tekrar etmekle kalmaz, onu aşan bir kültürel süreklilik boyutu da içerir. İbn Haldun’da bir hanedanın yıkılışı, genellikle asabiyenin tamamen çözülmesi ve o grubun tarih sahnesinden silinmesiyle sonuçlanırken, Türk tarihinde bir devletin yıkılışı, başka bir coğrafyada, farklı bir hanedan adı altında ancak benzer toplumsal kodlarla yeni bir devletin kurulmasıyla takip edilir. Göktürkler yıkıldığında Uygurlar, Uygurlar yıkıldığında Karahanlılar, Selçuklular parçalandığında Osmanlılar aynı “devlet kurma genetiğini” devreye sokmuştur. Bu olgu, asabiyetin yalnızca bir hanedana bağlı olmadığını, daha geniş bir etno-kültürel zeminde yeniden üretilebildiğini gösterir. Türk modelinde asabiyet, kan bağının ötesine geçerek bir “töre asabiyesi”ne, yani ortak bir hukuk ve siyaset anlayışı etrafında şekillenen medeniyet dayanışmasına evrilmiştir. Bu noktada, İbn Haldun’un teorisini derinleştiren kavram, Durkheim’ın kolektif bilinç kavramıdır.

    Durkheim ve Kolektif Bilinç: Devletin Sembolik Temeli ve Törenin Kutsallığı

    Émile Durkheim, toplumların yalnızca bireylerin toplamından ibaret olmadığını, bireyleri aşan ve onları birbirine bağlayan bir “kolektif bilinç” (conscience collective) tarafından bir arada tutulduğunu ileri sürer. Bu kolektif bilinç, ortak inançlar, değerler, semboller ve ritüeller aracılığıyla kendini dayatır ve toplumun ahlaki bütünlüğünü oluşturur. Durkheim’a göre bu ortak bilinç, en yoğun haliyle din ve kutsal etrafında şekillenir; kutsal olan, toplumun kendisinin sembolik bir yansımasıdır. Bu yaklaşım, Türk toplumlarında devletin neden yalnızca siyasi-idari bir aygıt değil, aynı zamanda sembolik ve neredeyse kutsal bir nitelik taşıdığını anlamamız için güçlü bir anahtar sunar.

    Türk devlet geleneğinde egemenliğin kaynağı olan “kut” kavramı, bu kolektif bilincin en belirgin tezahürüdür. Kut, Gök Tanrı tarafından bir hanedana ya da lidere verilen yönetme yetkisi ve talihidir, ancak bu yetki aynı zamanda toplumun tamamını kuşatan bir düzenin (töre) sürdürülmesiyle koşulludur. Kağan, kut sahibi olduğu sürece meşrudur ve bu meşruiyet, yalnızca askerî zaferlerle değil, töreye uygun davranışlarla, toplumsal refahın sağlanmasıyla ve ritüellerin eksiksiz yerine getirilmesiyle pekiştirilir. Burada töre, Durkheimcı anlamda, toplumun kendi üzerine düşünme biçimini, yani kolektif bilincin normatif çerçevesini oluşturur. Türklerde devletin “ebedî” olduğu fikri (devlet-i ebed müddet) bu nedenle bir hanedan propagandasının ötesinde, kozmik bir düzen anlayışına yaslanır.

    Bayrak, tuğ, davul, ordu (sü), taht ve dil gibi unsurlar da bu sembolik yapının taşıyıcılarıdır. Bir Türk hükümdarının tahta çıkışındaki “kötürme” (yukarı kaldırma) ritüeli, bireysel bir iktidar değişiminden çok, kolektif bilincin yeniden canlandırılmasıdır. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan’ın sözleri, yalnızca geçmişin bir muhasebesi değil, aynı zamanda gelecek nesillere yönelik bir “kolektif temsil” inşasıdır: “Ey Türk bodunu, titre ve kendine dön!” çağrısı, çözülme tehlikesi karşısında kolektif bilince yapılan güçlü bir vurgudur. Aynı şekilde Osmanlı’da kılıç alayı, Cumhuriyet’te ise Meclis’in açılışı ve bayrak törenleri, farklı formlarda da olsa aynı kolektif bilincin seferber edilişine işaret eder. Dolayısıyla Türk devlet modeli, yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bu sembolik düzeni üretme ve yeniden üretme kapasitesine sahip, Durkheimcı anlamda bir “ahlaki topluluk” yaratma becerisidir.

    Benedict Anderson ve Hayali Cemaatler: Modern Ulus Anlatısının Tarihsel Öncülleri

    Benedict Anderson, Hayali Cemaatler adlı eserinde, ulusları yüz yüze ilişkilerin ötesinde, ortak bir aidiyet tahayyülüne dayanan “hayali cemaatler” olarak tanımlar. Ona göre bu cemaatlerin doğuşunda, matbaa kapitalizminin yaygınlaştırdığı ana dilinde basılı kitaplar ve gazeteler, eş zamanlılık deneyimi yaratarak bir “biz” bilinci oluşturmuştur. Anderson’ın modeli esasen moderniteye özgü olsa da, Türk tarihsel deneyimi, bu hayali cemaat oluşumunun öncüllerini modern öncesi dönemde, yazılı ve sözlü kültürün birleşimiyle güçlü bir şekilde sergiler.

    Orhun Yazıtları (8. yüzyıl), bu bağlamda yalnızca tarihsel birer belge değil, aynı zamanda bir “millî şuur” manifestosudur. Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, bengü taşlar üzerine kazınarak geniş bir coğrafyaya yayılmış Türk topluluklarına ortak bir geçmiş, ortak bir düşman (Çin, Dokuz Oğuz) ve ortak bir istikbal tahayyülü sunar. Burada taş, Anderson’ın bahsettiği basılı kitabın işlevini üstlenir: kalıcıdır, dille sabitlenmiştir ve eş zamanlı olmasa da nesiller boyu okunacak bir mesaj taşır. “Türk budunu, yok olma, birlik ol” mesajı, bir etno-politik cemaatin sınırlarını çizer.

    Dede Korkut hikâyeleri ve Manas Destanı ise sözlü kültürün devreye girdiği, daha geniş kitlelere ulaşan esnek hayali cemaat üretim araçlarıdır. Dede Korkut’taki “Oğuzname” döngüsü, Oğuz boylarının iç çatışmalarını, kahramanlıklarını ve ortak değerlerini anlatarak bir “Oğuz milleti” bilinci yaratır. Manas Destanı ise Kırgızların düşmanlara karşı verdiği mücadeleyi, destansı bir ortak kökene bağlayarak bir millet tahayyülünü bin yılı aşkın bir süre canlı tutmuştur. Bu anlatılarda devlet, toplum ve kimlik kavramları iç içe geçmiştir. Devlet kurmak, bu tahayyülün merkezinde yer alan bir varoluş biçimidir. Bu yüzden Türk toplulukları için “devletsizlik”, aynı zamanda kimliksizlik ve kaos anlamına gelir.

    Anderson’ın modelini Türk tarihine uyarlamak, modern ulus-devlet öncesinde de güçlü bir “etno-siyasal bilinç” alanının var olduğunu gösterir. Matbaa kapitalizmi olmadan önce de, taş yazıtlar, el yazmaları (Uygur harfli Oğuznameler), sözlü ozan geleneği ve İslam sonrası menakıpnameler aracılığıyla geniş kitleleri kapsayan bir “biz” duygusu üretilmiştir. Bu durum, Türk modernleşmesinde ulus inşasının neden görece daha doğal bir zemin bulduğunu ve cumhuriyetçi elitlerin neden Orhun Yazıtları, Dede Korkut gibi unsurlara başvurduğunu açıklamaktadır. Geçmişteki hayali cemaat, modern ulusa giden yolun taşlarını döşemiştir.

    Ernest Gellner ve Modernleşme: Devletin Kurumsal Dönüşümü ve Sürekliliğin Yeni Formu

    Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk adlı çalışmasında, ulus-devletin sanayi toplumunun zorunlu bir siyasal çerçevesi olarak ortaya çıktığını savunur. Ona göre tarım toplumunun yatay bölünmüş, cemaat yapılı dünyası, sanayi toplumunda yerini okuryazar, seyyar ve ortak bir kültürle kaynaşmış bireylere bırakır. Bu yeni toplum tipini yaratmak ve sürdürmek için merkezî, standartlaştırıcı bir eğitim sistemi şarttır ve bu sistem ancak bir ulus-devlet çatısı altında mümkündür. Gellner’e göre milliyetçilik, önceden var olan bir ulusun uyanışı değil, sanayileşmenin dayattığı kültürel homojenleşme ihtiyacının bir ürünüdür.

    Bu kuram, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlamada önemli bir analitik araçtır. Cumhuriyet, dağılan bir imparatorluğun külleri üzerinde, modern bir sanayi toplumu yaratma hedefiyle yola çıkmıştır. Harf inkılabı, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Millet Mektepleri ve Halkevleri, Gellner’in tarif ettiği “ulusal eğitim aygıtı”nın parçalarıdır. Amaç, cemaat bağlarıyla (ümmet, tarikat, aşiret) tanımlanan tebaayı, ortak bir millî kültürle donatılmış vatandaşlara dönüştürmektir. Bu açıdan bakıldığında Kemalist modernleşme, Gellnerci bir okumaya tamamen uygun bir ulus inşa projesi gibi görünür.

    Ancak Türk tarihsel deneyimi salt bir kopuşla açıklanamaz. Çünkü Cumhuriyet, ne devlet geleneği ne de kurumsal hafıza bakımından bir “sıfır noktası” değildir. Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılı boyunca yaşanan modernleşme çabaları (III. Selim, II. Mahmut, Tanzimat, Meşrutiyet), merkezî bürokrasiyi, orduyu, hukuku ve eğitimi dönüştürerek zaten Gellnerci bir zemine doğru evrilmiştir. Cumhuriyet, bu dönüşümü radikalleştirmiş ve hızlandırmış, ancak devletin “mukaddes” addedilme geleneğini, ordunun siyasal sistem içindeki merkezî rolünü, bürokratik merkeziyetçiliği ve laiklik/sekülerlik ekseninde yeni bir “resmî ideoloji” üretme pratiğini Osmanlı’dan tevarüs etmiştir. Bu durum, Gellner’in “kopuş” vurgusundan ziyade, bir “dönüşümcü süreklilik” modeline yakındır. Devlet kurma kapasitesi, yeni bir ideolojik form altında, fakat aynı medeniyet genetiğiyle yeniden örgütlenmiştir. Yeni semboller (Cumhuriyet, Altı Ok, Nutuk), eski sembollerin (hanedan, saltanat, kut) işlevini devralarak Durkheimcı kolektif bilinci modern bir kalıpta yeniden üretmiştir.

    Anthony D. Smith ve Etnosembolik Süreklilik: Mit, Sembol ve Altın Çağların Taşıyıcılığı

    Anthony D. Smith, Gellner ve Anderson gibi modernistlerin aksine, modern ulusların büyük ölçüde kendilerinden önce var olan etnik çekirdeklere (ethnie) ve sembolik miraslara dayandığını savunur. Smith’e göre bir etnik grup; ortak bir isim, ortak bir soy miti, paylaşılan bir tarih, ayırt edici bir kültür, bir ana vatanla bağ ve dayanışma duygusu gibi unsurlarla tanımlanır. Modern ulus-devletler, işte bu etnik çekirdeğin siyasallaşması ve kitleleri seferber etmesiyle doğar. Türk tarihi, Smith’in etnosembolik yaklaşımının en yetkin örneklerinden birini teşkil eder.

    Türk devlet sürekliliğinin ardında, yüzyıllar boyunca aktarılan güçlü bir sembolik miras bulunur. Bu mirasın temel bileşenlerinden biri ortak soy mitleridir. Ergenekon Destanı, demir dağı eritip çıkan kurttan türeme motifi, yeniden doğuşu ve bozkırdaki zorlu hayata karşı direnci sembolize eder. Oğuz Kağan Destanı ise evrensel hakimiyet iddiasını, soyun altı kola ayrılarak dünyaya yayılmasını meşrulaştırır. Bu mitler, hem İslam öncesi hem İslam sonrası dönemde yeniden yorumlanarak (örneğin Oğuz’un İslam’a girmesi) kullanılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı hanedanları, meşruiyetlerinin bir bölümünü işte bu Oğuz soyuna dayandırma çabası içinde olmuşlardır.

    Smith’in vurguladığı “altın çağ” kavramı da Türk tarihsel bilincinde merkezî bir yer tutar. Göktürk dönemi, özellikle Orhun Yazıtları’nın keşfinden sonra, bir siyasal birlik, askerî ihtişam ve dilsel saflık altın çağı olarak anılmıştır. Selçuklu, İslam medeniyeti içinde bir askerî ve mimarî ihtişam çağı olarak hatırlanır. Osmanlı’nın yükseliş devri (özellikle Fatih, Yavuz, Kanunî dönemleri) adalet, güç ve dünya nizamı idealinin cisimleştiği bir altın çağdır. Bu altın çağ imgeleri, hem kriz dönemlerinde bir ilham kaynağı hem de mevcut iktidarlar için bir meşruiyet dayanağı işlevi görmüştür. Atatürk’ün “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözü, etnosembolizmin adeta veciz bir ifadesidir; modern Türk ulusuna, tarihsel etnik çekirdeğin ve onun altın çağlarının birikimiyle seslenir. Bu nedenle Türk kimliği, yalnızca modern siyasi bir inşa değil, aynı zamanda derin bir tarihsel semboller sistemidir ve bu sistem, devlet kurma iradesine süreklilik kazandırır.

    Jeopolitik Perspektif: Mackinder, Spykman ve Avrasya’nın Kalbindeki Devlet Geleneği

    Türk devlet geleneğinin sürekliliğini açıklayan bir diğer hayati boyut, onun içinde doğup şekillendiği jeopolitik düzlemdir. Halford Mackinder’in “Heartland” (Kara Hâkimiyet Alanı) teorisi ve Nicholas Spykman’ın “Rimland” (Kenar Kuşak) kavramsallaştırması, Türk siyasi yapılarının tarihsel dinamiğini anlamak için güçlü bir makro-çerçeve sağlar.

    Mackinder, Avrasya’nın iç bölgelerini, yani Volga’dan Sibirya’ya, Aral Gölü’nden Moğolistan’a uzanan devasa step ve platolar kuşağını, dünya siyasetinin merkezî güç alanı (Heartland) olarak tanımlar. Bu alan, tarih boyunca atlı göçebe imparatorluklarının doğal hareket sahası olmuştur. Mackinder’ın “Heartland’i kim kontrol ederse Dünya Adası’na, Dünya Adası’nı kontrol eden de dünyaya hükmeder” önermesi, Türk tarihinin seyri ile dikkat çekici paralellikler taşır. Hun, Göktürk, Uygur ve Moğol sonrası Türk hanlıkları işte bu Heartland üzerinde doğmuş ve bu alanın kontrolü için birbirleriyle ve çevre güçlerle (Çin, İran, Rusya) rekabet etmişlerdir. Bozkırın sunduğu stratejik derinlik ve hareket kabiliyeti, bu devletlerin hızlı yükselişini ve gerektiğinde dağılıp yeniden toparlanmasını mümkün kılmıştır. Bu jeopolitik zorunluluk, sürekli bir askerî teyakkuz halini ve toplumsal dayanışmayı (asabiyeti) gerekli kılarak devlet kurma kapasitesini diri tutmuştur.

    Nicholas Spykman ise Mackinder’a eleştiri getirerek, gerçek stratejik gücün Heartland’i çevreleyen kıyı kuşağında (Rimland) yattığını savunur. Avrupa, Ortadoğu, Hindistan ve Çin’i kapsayan bu kuşak, deniz gücü ile kara gücü arasındaki çatışma alanıdır. Türk tarihi açısından belirleyici kırılma, işte bu Heartland’den Rimland’a yönelen büyük göçler ve fetihlerdir. Selçukluların İran ve Anadolu’ya, Osmanlıların Balkanlar’a doğru genişlemesi, Heartland’de biriken demografik ve askerî enerjinin Rimland’a taşınması olarak okunabilir. Osmanlı Devleti, kuruluş ve yükseliş aşamasında tipik bir Rimland imparatorluğu olarak, hem Balkanlar hem Ortadoğu hem de Karadeniz-Akdeniz deniz yollarını kontrol eden, kara ve deniz gücünü birleştiren bir yapıya kavuşmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise Anadolu merkezli konumuyla, hem Heartland’in kapısı (Kafkaslar, Orta Asya) hem de Rimland’ın kilit geçiş noktalarından biri (Boğazlar) olma jeopolitik mirasını devralmıştır. Bu ikili jeopolitik kod, Türk devlet aklının stratejik derinliğini ve sürekliliğini anlamada vazgeçilmezdir. Devlet geleneği, sadece toplumsal ve kültürel değil, aynı zamanda coğrafi bir zorunluluk ve stratejik adaptasyon yeteneği olarak da süreklilik arz eder.

    Medeniyet Sürekliliğinin Çok Katmanlı Analizi: Devlet Geleneğinden Medeniyet Koduna

    Tüm bu teorik çerçeveler, Türk devlet geleneğini ve medeniyet sürekliliğini tek bir neden-sonuç zinciriyle değil, çok katmanlı bir analiz sistemiyle ele almayı zorunlu kılar. İbn Haldun’un döngüsel devlet modeli, Türk siyasetinin temel dinamiği olan yüksek asabiyet ve bu asabiyetin kurumsallaşma kabiliyetini açıklar. Durkheim’ın kolektif bilinç kuramı, bu asabiyetin somut kan bağının ötesine geçerek nasıl bir kültürel ve sembolik bütünlüğe dönüştüğünü; töre, kut ve devlet-i ebet müddet gibi fikirler etrafında nasıl bir “kutsal topluluk” yaratıldığını gösterir. Anderson ve Gellner’in modern ulus teorileri, tarihsel etno-siyasal bilincin ve devlet kapasitesinin modern koşullarda nasıl yeniden formüle edildiğini ve bir ulus-devlet inşasına dönüştüğünü anlamamızı sağlar. Smith’in etnosembolizmi ise bu modern inşanın bir boşlukta değil, derin bir mitler, semboller ve altın çağ anlatıları mirası üzerinde yükseldiğinin altını çizer. Son olarak Mackinder ve Spykman’ın jeopolitik modelleri, tüm bu süreçlerin Avrasya’nın geniş stratejik düzlemindeki mekânsal zorunluluklarla nasıl harmanlandığını ortaya koyar.

    Bu sentez bizi şu sonuca götürür: Türk devlet geleneği, yalnızca siyasi tarihin bir konusu olmaktan çıkar ve bir “medeniyet sürekliliği” kavramına dönüşür. Medeniyet sürekliliği, farklı siyasal rejimler, dinler (Gök Tanrı, Budizm, İslam, laiklik) ve coğrafyalar altında varlığını sürdürebilen bir kültürel genetik kod, bir toplumsal dayanışma mimarisi ve bir jeopolitik davranış refleksi olarak tanımlanabilir. Bu kodun temel öğeleri şunlardır: Topluluğun varlığını devletin varlığı ile özdeşleştiren bir siyasi ontoloji; esnek ama sürekli bir toplumsal dayanışma modeli (boy/aşiret/ümmet/millet arası geçişkenlik); egemenliği kutsal ama aynı zamanda liyakate bağlı bir sorumluluk (kut/meşveret) olarak gören bir yönetim felsefesi; ve Avrasya’nın merkezinde bir köprü-ada olma bilinciyle şekillenmiş çok yönlü bir stratejik akıl.

    Bu nedenle Türk tarihi, hanedanların yükseliş ve çöküş öykülerinden ibaret bir kronoloji değil; bu medeniyet kodunun kendini farklı zaman ve mekânlarda yeniden ürettiği, her seferinde yeni bir siyasal form alan ama özünde aynı toplumsal ve sembolik dayanışma hafızasını sürdüren bir süreklilik anlatısıdır. Hun kağanından Türkiye Cumhurbaşkanı’na uzanan çizgi, kan bağıyla değil, devlet kurma ve yaşatma konusundaki bu medeniyet genetiğinin aktarımıyla anlam kazanır. İşte bu yüzden, Türk devlet geleneği ve medeniyet sürekliliği, geçmişi bugüne bağlayan ve geleceğe ışık tutan, yaşayan bir sosyolojik ve stratejik bütünlüktür.

    KAYNAKÇA

    Anderson, Benedict. 2021. Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Çeviren İskender Savaşır. İstanbul: Metis Yayınları.

    Durkheim, Émile. 2010. Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri. Çeviren Özer Ozankaya. İstanbul: Cem Yayınevi.

    Ergin, Muharrem. 2021. Orhun Abideleri. İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

    Ergin, Muharrem, haz. Dede Korkut Kitabı. İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

    Gellner, Ernest. 2018. Uluslar ve Ulusçuluk. Çeviren Büşra Ersanlı ve Günay Göksu Özdoğan. İstanbul: Hil Yayın.

    İbn Haldun. 2017. Mukaddime. 2 cilt. Çeviren Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları.

    İnan, Abdülkadir, çev. ve haz. Manas Destanı. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

    Mackinder, Halford J. 1904. “The Geographical Pivot of History.” The Geographical Journal 23 (4): 421-437.

    Nizamü’l-Mülk. 2020. Siyasetname. Çeviren Mehmet Taha Ayar. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

    Smith, Anthony D. 2002. Milli Kimlik. Çeviren Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Smith, Anthony D. 2017. Ulusların Etnik Kökeni. Çeviren Sonay Bayramoğlu ve Hülya Kendir. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

    Spykman, Nicholas J. 1944. The Geography of the Peace. New York: Harcourt, Brace and Company.

    Tekin, Talat. 2014. Orhon Yazıtları. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

    Yusuf Has Hacib. 2018. Kutadgu Bilig. Çeviren Reşid Rahmeti Arat. İstanbul: Kabalcı Yayıncılık.

    Yürükel, Sefa. 2026. Türk Devlet Geleneği ve Medeniyet Sürekliliği. Yayımlanmamış Metin.

  • Türk Devlet Geleneği ve Medeniyet Sürekliliği: Disiplinlerarası Bir Analiz

    Sefa Yürükel

    Süreklilik Tezinin Kavramsal Çerçevesi

    Türk tarihinin hâkim anlatısı, siyasal oluşumları büyük ölçüde birbirinden yalıtılmış, yalnızca kronolojik ardışıklık içinde konumlanan birimler olarak sunmaktadır. Bu yaklaşım, devletlerin kuruluş ve çöküş süreçlerini tasvir etmekte işlevsel olsa da, daha derin bir yapısal olguyu, yani “devlet kurma kapasitesinin tarihsel devamlılığını” açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Oysa Türk tarihsel deneyimi, coğrafi mekân ve siyasal biçim değişse de yeniden beliren bir devletleşme kapasitesine işaret eder. Bu kapasite, yalnızca askerî örgütlenme becerisiyle değil; toplumsal dayanışma biçimleri, kültürel aktarım mekanizmaları ve kolektif hafıza üretim süreçleriyle birlikte düşünülmelidir. Bu bağlamda Türk devlet geleneği, tarihsel bir olgu olmanın ötesinde, sosyolojik bir yapı, antropolojik bir kültür sistemi ve jeopolitik bir davranış biçimi olarak kavramsallaştırılmayı gerektirmektedir.

    Sosyal Temelden Sembolik Düzene: Asabiyet ve Kolektif Bilinç

    İbn Haldun’un Mukaddime’de sistematize ettiği asabiyet kavramı, devletin kökenini grup dayanışması ve toplumsal bağlılıkta arayan bir teorik zemin sunar. Bu perspektifte devlet, salt bir siyasal tahakküm aygıtı değil, güçlü bir toplumsal birlik duygusunun kurumsallaşmış ifadesidir. Türk topluluklarının göçebe ve yarı göçebe dönemlerindeki yüksek dayanışma kapasitesi, yalnızca askerî seferberlikte değil, ekonomik paylaşım ve içtimai düzenin tesisinde de belirleyici olmuş, devlet kurma yeteneğinin sosyal temelini oluşturmuştur. Bu model, İbn Haldun’un döngüsel devlet teorisiyle önemli ölçüde örtüşmekle birlikte, Türk deneyimi bu döngüselliğin ötesine geçen bir kültürel süreklilik boyutu da barındırmaktadır.

    Émile Durkheim’ın kolektif bilinç kavramı, söz konusu sürekliliğin sembolik vechesini anlamak için tamamlayıcı bir çerçeve sağlar. Durkheim’a göre toplum, bireylerin toplamına indirgenemeyen, onları aşan ortak tasavvurlarla bir arada tutulan bir bütündür. Türk devlet geleneğinde bayrak, töre, kağan/han figürü ve dil gibi unsurlar, yalnızca işlevsel idari araçlar değil, toplumsal bütünlüğü kuran ve kuşaklar boyu yeniden üretilen sembolik yapılardır. Bu semboller, farklı tarihsel dönemlerde ve farklı siyasi formasyonlarda yeniden işlevselleştirilerek kolektif hafızanın taşıyıcı unsurları haline gelmiştir. Böylece Türk devlet modeli, bir yönetim biçimi olmanın yanı sıra, sembolik düzen üretme kapasitesine sahip bir kültürel sistem niteliği kazanmaktadır.

    Kimlik İnşası ve Etnosembolik Miras

    Benedict Anderson’un milletleri “hayali cemaatler” olarak tanımlayan ve bunların basılı kültür, standart dil ve ortak anlatılar aracılığıyla inşa edildiğini öne süren yaklaşımı, her ne kadar modern ulus-devlet bağlamında geliştirilmiş olsa da, Türk tarihsel deneyimi bu modelin öncüllerini çok daha erken dönemlerde sergilemektedir. Orhun Yazıtları, Dede Korkut anlatıları ve Manas Destanı gibi metinler, yalnızca edebi ürünler olarak değil, siyasal bilinç ve toplumsal aidiyet üretiminin güçlü araçları olarak okunmalıdır. Bu metinlerde devlet, toplum ve kimlik kavramları iç içe geçmiş bir bütünlük arz eder. Dolayısıyla Türk tarihsel yapısı, modern ulus kavramının ortaya çıkışından çok önce, yazılı ve sözlü kültür aracılığıyla sürdürülen güçlü bir “ortak kimlik alanı” üretmiştir.

    Ernest Gellner’in ulus-devleti sanayi toplumunun zorunlu bir sonucu olarak gören modernleşme kuramı, özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dinamiklerini analiz etmekte değerli bir araçtır. Bununla birlikte, Cumhuriyet deneyimi tamamen yeni bir inşa olarak değil, önceki devlet geleneklerinin kurumsal ve sembolik olarak yeniden örgütlendiği bir dönüşüm olarak kavranmalıdır. Bu durum, Gellner’in endüstriyel topluma geçişle birlikte geleneksel yapılardan kopuşu vurgulayan modeline karşılık, Türk modernleşmesini “dönüşümcü süreklilik” kavramı etrafında değerlendirmeyi gerekli kılar. Modern Türk devleti, tarihsel devlet kapasitesinin yeni koşullar altında yeniden kurumsallaşması olarak okunabilir.

    Bu noktada Anthony D. Smith’in etnosembolizm yaklaşımı, süreklilik tartışmasına derinlik kazandırmaktadır. Smith, modern ulusların yalnızca siyasal projeler olmadığını, tarihsel etnik çekirdekler (ethnie) ve ortak semboller, mitler, hafıza mekânları üzerine inşa edildiğini savunur. Türk tarihine bu mercekten bakıldığında, devlet sürekliliğini besleyen güçlü bir sembolik mirasın varlığı belirginleşir. Destanlar, dilsel süreklilik, mitolojik anlatılar ve tarihsel kahramanlık imgeleri, siyasi kurumların ötesinde işleyen bir kültürel aktarım hattı oluşturur. Bu açıdan Türk kimliği, yalnızca modern döneme ait siyasi bir aidiyet değil, derin tarihsel kökleri olan bir semboller sistemi ve ortak hafıza yapısıdır.

    Jeopolitik Süreklilik: Heartland ve Rimland Arasında

    Devlet sürekliliğinin yalnızca iç dinamiklerle açıklanamayacağı, aynı zamanda mekânsal ve stratejik belirleyenlerin de hesaba katılması gerektiği açıktır. Halford Mackinder’in Heartland teorisi, Avrasya’nın iç bölgelerini dünya siyasetinin anahtar güç merkezi olarak tanımlar. Türk devletlerinin tarihsel coğrafi dağılımı incelendiğinde, bu merkezî alanla sürekli ve yapısal bir ilişki içinde oldukları görülür. Buna karşılık Nicholas Spykman’ın Rimland (kıyı kuşağı) kavramsallaştırması, Avrasya’nın kenar bölgelerinin stratejik belirleyiciliğini vurgular. Osmanlı İmparatorluğu ve ardılı Türkiye Cumhuriyeti, tam olarak Heartland ile Rimland arasındaki geçiş ve denge kuşağında konumlanmıştır. Bu jeopolitik konum, Türk devletlerini hem iç Asya’nın kara gücü dinamikleriyle hem de kıyı kuşağının deniz ve ticaret gücüyle etkileşime zorlamış; devlet kurma pratiğini ve stratejik kültürünü derinden biçimlendirmiştir. Dolayısıyla Türk devlet geleneği, Avrasya jeopolitiğinin yapısal koşulları içinde şekillenen bir davranış biçimi olarak da değerlendirilmelidir.

    Sonuç: Çok Katmanlı Bir Medeniyet Okumasına Doğru

    Buraya kadar çizilen teorik çerçeve, Türk devlet geleneğinin tek bir disiplinin veya açıklama modelinin sınırlarına hapsedilemeyecek kadar çok boyutlu olduğunu göstermektedir. İbn Haldun’un toplumsal dayanışma temelli devlet döngüsü, Durkheim’ın sembolik bütünleşme vurgusu, Anderson ve Gellner’in modern ulus-inşa süreçlerine dair açıklamaları, Smith’in etnik çekirdek ve sembolik miras yaklaşımı ile Mackinder ve Spykman’ın jeopolitik analizleri bir araya getirildiğinde, Türk tarihinin yalnızca bir siyasi olaylar dizisi değil; sosyolojik dayanışma, sembolik hafıza ve stratejik konumlanmanın iç içe geçtiği bütüncül bir medeniyet sürekliliği olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu okuma, hem Türk devlet modelinin tarihsel derinliğini kavramak hem de günümüzdeki devlet-toplum ilişkilerini uzun süreli yapısal eğilimler ışığında değerlendirmek için disiplinlerarası bir zemin sunmaktadır.

    Kaynakça

    Anderson, B. (1983). Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. London: Verso.

    Durkheim, É. (1893). De la division du travail social [Toplumsal İşbölümü]. Paris: Félix Alcan.

    Durkheim, É. (1912). Les formes élémentaires de la vie religieuse [Dinsel Yaşamın İlkel Biçimleri]. Paris: Félix Alcan.

    Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Oxford: Blackwell.

    İbn Haldun. (1377). Kitâb el-ʿİber ve Dîvân el-Mubtedeʾ ve’l-Haber [İbretler Kitabı, Başlangıç ve Haber Divanı], özellikle Mukaddime bölümü. (Türkçe çevirileri mevcuttur; örneğin Süleyman Uludağ çevirisi).

    Mackinder, H. J. (1904). The Geographical Pivot of History. The Geographical Journal, 23(4), 421–437.

    Smith, A. D. (1986). The Ethnic Origins of Nations. Oxford: Blackwell.

    Spykman, N. J. (1944). The Geography of the Peace. New York: Harcourt, Brace and Company.

  • Behind the Scenes of the US Plans to Deploy Nuclear Weapons on Russia’s Border: The Construction of the Deterrence Discourse and Alternative Realities (2)

    By Sefa Yürükel

    This critical article addresses the US plans to deploy its nuclear weapons closer to Russia’s border under the NATO umbrella and how these plans are being constructed in the context of the 2026 Ankara NATO Summit. Contrary to the mainstream discourse, the article criticizes the approach that unquestioningly views this nuclear expansion move as a tool of “deterrence.” The core argument is that the prevailing narrative renders invisible the US’s geopolitical interests, the risk of escalating the arms race, and the failure of nuclear sharing to manage tensions within the alliance. By analyzing information widely reported by media outlets such as Aydınlık, Financial Times, AA, BBC, DW, etc., the study examines which sources these reports are based on, through which frames they are presented, and which alternative realities they exclude.

    Recent headlines extensively covered in the media, such as “US moves nuclear weapons to Russia’s border,” have revived a tension reminiscent of the Cold War era. These reports generally highlight the need to reassure allies in the face of the US reducing its conventional troop presence and legitimize this move within the framework of “deterrence.” However, this narrative leaves some fundamental questions unanswered: Is this US move genuinely an act of “self-defense,” or is it an attempt to consolidate its own hegemony? Will moving nuclear weapons closer to Russia’s border lead to an escalating security dilemma? And throughout this process, what interests is the mainstream media constructing a language to serve? This article aims to present a critical analysis of the existing discourse by addressing these questions.

    A Critique of the US “Deterrence” Discourse

    Mainstream news presents the US nuclear deployment plans almost entirely as a “deterrence” tool against the Russian threat. While reports from the Financial Times, a leading financial press outlet, are frequently cited, the US’s prioritization of nuclear deterrence at a time when it is reducing its own conventional military support is interpreted not only as a means of providing assurance to allies but also as a way of cutting its own military spending. A critical perspective argues that this move is not merely a reaction to an external threat but also part of the US’s effort to maintain its global hegemony. Theoretically, “deterrence” is a product of the Cold War, and in today’s multipolar world, it carries the risk of escalating existing tensions rather than managing them. Moreover, the “deterrence” discourse is shaped by the influence of actors such as the “Eastern European Lobby” in US domestic politics and overlooks the internal dynamics that trigger NATO’s expansion. At this point, it is observed that nuclear weapons, beyond being mere status symbols, have transformed into a symbol of “belonging” and “partnership” within the alliance. As EDAM analyst Aaron Stein stated, in the eyes of the Turkish security establishment, nuclear weapons are a status symbol; it is believed that their presence firmly reinforces the American-Turkish defense partnership. This demonstrates that nuclear weapons have turned into an instrument of identity and status construction, beyond being a purely military instrument.

    The End of New START: Catastrophe or Opportunity?

    A large portion of the media has described the expiration of the New START treaty in February 2026 as the “beginning of nuclear non-oversight” and the “lighting of the fuse of a new arms race.” While UN Secretary-General Guterres’s warning of “a grave moment for international peace and security” is frequently repeated, a deeper analysis of why this treaty could not be extended is generally ignored. A critical approach should read the end of New START not only as a “catastrophe” but also as a reflection of the parties’ mutual distrust and the changing global balances. For instance, Russia’s suspension of the treaty due to the Ukraine war and the US’s reaction to this actually revealed the dysfunctionality of the existing agreement. Moreover, while the expiration of the treaty means the absence of a verification mechanism between the two countries that hold 90% of the world’s nuclear weapons stockpile, the inadequacy of this treaty in the face of the rise of other nuclear powers like China is also a reality. Therefore, while the end of New START is a catastrophe, the real catastrophe is not the inability to extend this treaty, but the decades-long nuclear arms race itself.

    The 2026 Ankara NATO Summit: Nuclear Policy as a Tool of Consolidation

    The 2026 Ankara NATO Summit is a critical platform for shaping the alliance’s nuclear posture. In the media, this summit is generally presented as NATO’s effort to adapt to the “deteriorating security environment.” NATO Secretary General Mark Rutte’s statements on the need for nuclear deterrence to remain reliable, safe, and effective create the impression that the alliance’s primary priority during this period is security. However, a critical reading argues that this summit could also be seen as an opportunity for the US to re-consolidate its control over NATO. With the membership of Sweden and Finland, NATO’s borders have been fully brought under the security umbrella in the Baltic Sea, which has allowed the US to reinforce its military presence in Europe. Furthermore, Turkey’s use of this summit as a showcase to display its defense industry products demonstrates that the alliance has become a center of economic interests beyond being a military-political platform.

    Turkey’s Role and the Nuclear Security Dilemma

    Turkey’s position in nuclear sharing is frequently defined as a “status symbol,” and the presence of US nuclear weapons at Incirlik Base is seen by the Turkish security establishment as an indicator of commitment to the alliance. This approach ignores the security dilemma inherent in the nature of nuclear weapons. The security dilemma describes the escalation spiral that emerges when measures taken by one state to defend itself are perceived as a threat by other states. Turkey’s hosting of nuclear weapons on its soil, while providing “deterrence” on the one hand, carries the risk of triggering a regional nuclear arms race on the other. This situation demonstrates that nuclear deterrence is not merely an element of “balance” in international relations but also a source of deeper insecurity and instability.

    A Critique of the Media Discourse and the Issue of Source Utilization

    When we examine the main sources on which the article is based, it is evident that information obtained from official institutions or government officials is predominantly featured. Mainstream media organizations such as Financial Times, DW, AA, and BBC uncritically relay the official statements of the US and NATO, while giving very little space to dissenting or independent voices. For example, subjects such as the economic reasons behind the US reducing its conventional military support or how this move will deepen political divisions within Europe are not sufficiently discussed. Additionally, technical terms like “nuclear sharing arrangements” and “dual-capable aircraft” that are the subject of the news are directly used by the media, but the risks and ethical dimensions contained within these concepts are not adequately questioned. This situation justifies the criticism that the media practically normalizes nuclear armament and renders it an unquestionable matter of “security.”

    Conclusion

    The US plans to deploy nuclear weapons on Russia’s border are not merely a geopolitical maneuver but also part of a deep security dilemma and a hegemonic struggle. The mainstream discourse, by presenting these moves within legitimate frames such as “deterrence” and “assurance,” obscures the dangers and unethical nature of nuclear armament. This article aims to raise awareness among readers that the mainstream media constructs a “reality” that needs to be questioned, by offering a critical analysis of the existing narrative. True security can be established not by deploying nuclear weapons closer to one another but by increasing dialogue, transparency, and mutual trust. However, the current media discourse makes such alternative security models almost entirely invisible.

    Bibliography

    Aydınlık Newspaper. “Great provocation… Financial Times: US discusses moving nuclear umbrella to Russia’s border.” June 2, 2026.

    BBC Turkish. “Poland: We want the US to deploy its nuclear weapons in our country.” March 14, 2025.

    DW Turkish. “US-Russia treaty ends, nuclear limits disappear.” February 5, 2026.

    DW Turkish. “Turkey wants to turn NATO summit into an arms showcase.” June 8, 2026.

    EDAM. “Turkey and Tactical Nuclear Weapons: A Political Love Affair – Aaron Stein.” 2012.

    Ege Alternatif. “US move to deploy nuclear weapons on Russia’s borders.” June 2, 2026.

    Euronews. “Latest situation in the nuclear arms race: START treaty ended.” February 5, 2026.

    Independent Turkish – Gürsel Tokmakoğlu. “The end of New START: The beginning of nuclear non-oversight and the transformation in the global balance.” February 9, 2026.

    Medyascope. “New START treaty ends: Is a nuclear arms race starting?” February 5, 2026.

    MSU Marmara University Journal of Social Sciences. “Deterrence for the 21st Century: What Changed in Theory and Practice?” 2023.

    NATO. “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara.” August 20, 2025.

    NATO. “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul.” April 22, 2026.

    Perspektif.eu. “The Gloomy New Era: New START That Limited Nuclear Weapons Is Now Gone.” February 11, 2026.

    Sözcü. “Worrying step from US for Putin: Lining Russia’s backyard with nuclear weapons.” June 2, 2026.

    Tesam Strategy. “NATO’S EXPANSION, RUSSIAN THREAT, AND GLOBAL TRANSFORMATION.”

    TRT News. “Countdown on the doomsday clock: New START expires today.” February 5, 2026.

    Journal of International Relations. “Why Did NATO Expand? NATO’s Expansion and US-Russia Domestic Politics in Light of International Relations Theories.” Şener Aktürk.

    AA. “Rutte: We must ensure NATO’s nuclear deterrence remains effective.” April 23, 2026.

    Perspektif.eu. “NATO 3.0: Washington’s New Architecture and the Question of Compensation.” June 8, 2026.

    SDE. “The US’s Efforts to Use NATO for Its Own Interests.”

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • The US Plans to Deploy Nuclear Weapons on Russia’s Border and the Transformation of the Alliance’s Nuclear Deterrence Strategy in the Context of the 2026 Ankara NATO Summit (1)

    By Sefa Yürükel

    The international security environment in the second half of the 2020s is witnessing one of the most complex and multi-layered crises of the post-Cold War era. Russia’s full-scale invasion of Ukraine has fundamentally shaken the security architecture in Europe, while the concept of nuclear deterrence has once again taken center stage in alliance strategies. In this context, the possibility that the United States might expand its nuclear sharing arrangement and deploy its nuclear weapons closer to Russia’s border, which was the subject of a Financial Times report in June 2026, is being assessed as a harbinger of a new era in transatlantic security relations.

    This development has come to the fore simultaneously with the US administration’s decisions to reduce its conventional military presence in Europe. The Pentagon’s decision in May 2026 to withdraw 5,000 troops from Germany has heightened concerns among European allies regarding Washington’s long-term security commitments. The US administration views the expansion of the nuclear umbrella as a balancing factor to compensate for this gap and to avoid compromising deterrence.

    US Plans to Expand the Nuclear Sharing Mechanism

    NATO’s Nuclear Sharing mechanism is a structure developed during the Cold War era that allows non-nuclear weapon state allies to participate in the alliance’s nuclear planning. Under this mechanism, US nuclear warheads are deployed at air bases on the territory of allied countries, but the control of the weapons remains in the hands of the United States. The countries currently included in this system are Belgium, Germany, Italy, the Netherlands, Turkey, and the United Kingdom. Within this scope, an estimated 60 to 70 B61 type tactical nuclear bombs are located at Turkey’s Incirlik Air Base.

    According to a report published by the Financial Times in June 2026, the US administration is considering expanding this existing structure by deploying more “Dual-Capable Aircraft” (DCA), fighter jets that can perform both conventional and nuclear missions, in more allied countries. In this context, Poland and the Baltic states on NATO’s eastern flank are shown among the most willing candidates to host new DCA bases. Polish President Andrzej Duda has reiterated his call for the deployment of nuclear weapons in his country in previous statements, arguing that this step would make Poland more secure against Russia. Duda particularly cited Russia’s decision in 2023 to deploy tactical nuclear weapons in Belarus as a precedent, emphasizing that the US should take a similar step.

    Polish Defense Minister Władysław Kosiniak-Kamysz confirmed in a statement in June 2026 that the US is conducting talks with European allies on expanding nuclear sharing, but he noted that due to the sensitivity of the issue, details would be announced through official NATO channels. These talks are expected to be addressed at the NATO Defense Ministers meeting in Brussels on June 18, 2026.

    There are two main motives behind this expansion plan. The first is the need to reassure allies in the face of the US reducing its conventional military presence in Europe. The Trump administration advocates that Europe must assume primary responsibility for its own conventional defense, while it guarantees the continuity of nuclear deterrence. The second is the necessity to enhance deterrence in response to Russia’s war in Ukraine and its deployment of tactical nuclear weapons in Belarus. Western countries argue that Russia’s actions have increased the need for stronger deterrence.

    The Expiration of the New START Treaty and the Strategic Vacuum

    One of the most important background elements of the US plans to expand nuclear sharing is the expiration of the New Strategic Arms Reduction Treaty (New START), the last nuclear arms control agreement between the two countries, on February 5, 2026. This treaty, signed in 2010, limited both sides to a maximum of 1,550 nuclear warheads deployed on 700 missiles and bombers ready for use. The treaty was extended for five years in 2021, but with the end of that extension in February 2026, for the first time in over half a century, there are no binding legal limits on the strategic nuclear arsenals of the US and Russia.

    United Nations Secretary-General Antonio Guterres described this situation as “a grave moment for international peace and security” and warned that the risk of nuclear weapons being used is at its highest level in decades. Guterres called on Washington and Moscow to return to the negotiating table for a new agreement without delay. Russian President Vladimir Putin announced in September 2025 that he was ready to adhere to nuclear weapons limits for another year and invited Washington to take the same step, but this call was not reciprocated by the US administration.

    This legal vacuum is a factor directly influencing US nuclear deployment plans. The elimination of the verification mechanisms provided by the treaty means that both sides have greater room for maneuver to increase and redeploy their nuclear arsenals. This situation makes the possibility of the US increasing its nuclear presence in Europe even more strategically significant.

    NATO’s Nuclear Posture and the 2026 Ankara Summit

    The future of NATO’s nuclear policy constitutes one of the most important agenda items of the NATO Leaders Summit to be held in Ankara on July 7-8, 2026. This summit, announced by NATO Secretary General Mark Rutte on August 19, 2025, will be the second NATO summit hosted by Turkey after the 2004 Istanbul Summit.

    Within the scope of summit preparations, NATO’s annual Nuclear Policy Symposium was held in Istanbul in April 2026. At this symposium, attended by 150 experts from across the alliance, issues such as the reliability of nuclear deterrence, arms control, disarmament, and non-proliferation were addressed. Mark Rutte, who participated virtually, emphasized that it is critically important for NATO’s nuclear deterrence to remain reliable, safe, and effective in times of great instability. Rutte also stated that as the Ankara Summit approaches, “critical decisions must be made on how to further adapt NATO’s nuclear posture to adjust to the deteriorating security environment.”

    Another significant dimension of the Ankara Summit is the transformation of NATO’s defense spending targets into concrete capabilities. At the 2025 Hague Summit, allies decided to allocate 5 percent of GDP to defense by 2035, with 3.5 percent of that to be allocated to core defense capabilities. The Ankara Summit is expected to provide guidance on converting these commitments into concrete military capacities.

    Turkey’s Role in Nuclear Sharing and Incirlik Base

    Turkey is one of the oldest and most important members of NATO’s nuclear sharing mechanism. According to a report by EDAM (Centre for Economics and Foreign Policy Studies), Turkey is one of five countries where a total of 200 American tactical nuclear weapons are deployed across six European air bases of NATO. The estimated 60 to 70 B61 nuclear bombs located at Incirlik Air Base have been stationed in the region since the Cold War era.

    Turkey’s approach to this nuclear presence is based on a complex equation with strategic and symbolic dimensions. As the EDAM report notes, for Turkey, the presence of American tactical nuclear weapons is a vital symbol demonstrating the Alliance’s continued commitment to the transatlantic security partnership. In the eyes of Turkish security officials, these weapons are seen as a status symbol, and their presence is believed to reinforce the American-Turkish defense partnership. Despite growing opposition from other NATO countries, Turkey supports retaining the nuclear weapons on its soil and hopes that nuclear stewardship will continue as part of the alliance’s burden-sharing principle.

    The 2026 Ankara Summit is closely related, for Turkey, not only to a security meeting but also to economic and defense industry goals. Turkey sees this summit as an opportunity to increase arms sales and joint production agreements with Western markets. Turkey’s defense exports have more than tripled since 2021, reaching 10 billion dollars in 2024, with defense exports to Europe and the US rising nearly fourfold to 5.6 billion dollars during this period. Turkey, which supplies 65 percent of the armed unmanned aerial vehicles used in the world, aims to showcase its defense industry capabilities to its allies and establish new collaborations on the occasion of the summit.

    Strategic Reflections and Risks of Expanding Nuclear Deterrence

    The US plans to expand nuclear sharing bring with them a series of strategic risks and uncertainties. First and foremost, deploying nuclear weapons closer to Russia’s border carries the potential to be perceived by Moscow as a direct threat and to increase the risk of mutual escalation. Russian Chief of General Staff Army General Valery Gerasimov stated in previous remarks that NATO’s military presence near Russia’s borders had “significantly increased” and that the proportion of modern weapons in strategic nuclear forces had reached 92 percent, emphasizing that if the US were to resume nuclear testing, “appropriate retaliatory measures would follow.”

    Secondly, with the expiration of the New START treaty and the absence of any verification mechanism, conditions are set for both sides to enter into a scaled-up competition in increasing their nuclear arsenals. Experts warn that this situation could trigger a process reminiscent of the arms race of the Cold War era.

    Thirdly, the expansion of nuclear sharing creates a potential area of tension with the fundamental principles of the Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons (NPT). The NPT’s structure, which provides security guarantees to non-nuclear states in return for their commitment not to acquire nuclear weapons, runs the risk of erosion with the proliferation of US nuclear weapon deployments on allied territories. It is assessed that the tendency of regional powers to pursue their own nuclear programs may especially increase.

    It can be said that the Ankara Summit is a critical opportunity to manage these risks and to forge a common nuclear posture within the alliance. NATO officials emphasize that the alliance is a defensive organization and that nuclear deterrence should be seen solely as a balancing element against Russia’s actions. However, the paradoxical nature of the US increasing its nuclear presence while reducing its conventional troop presence, and the roles European allies will assume in this new balance, seem likely to be the subject of intense debate within the alliance in the coming period.

    Conclusion

    The possibility of the United States deploying its nuclear weapons to areas closer to Russia’s border points to one of the most significant strategic transformations of the post-Cold War era. This move is not merely a consequence of the US reducing its conventional military presence in Europe; it is also the product of multidimensional factors such as the legal vacuum created by the expiration of the New START treaty, the growing security concerns of eastern flank countries, and changes in Russia’s nuclear posture.

    The 2026 Ankara NATO Summit will be a decisive juncture in shaping this new nuclear posture. The needs expressed at the Nuclear Policy Symposium in Istanbul and Mark Rutte’s calls to “adapt to the deteriorating security environment” indicate that the decisions to be taken at the summit may involve not just tactical-level adjustments but fundamental changes in the alliance’s strategic doctrine.

    Turkey, with both its existing nuclear presence at Incirlik Base and its rapidly developing defense industry capabilities post-2024, is positioning itself as one of the alliance’s important actors in this new era. Ankara’s approach to nuclear sharing preserves its character as a status and partnership symbol that goes beyond traditional security concerns.

    Nevertheless, the risks accompanying the expanding nuclear deterrence strategy should not be ignored. The risk of mutual escalation, the absence of arms control mechanisms, and the potential for nuclear proliferation stand as the fundamental challenges the alliance will have to confront in the coming period. For these risks to be manageable, NATO must address its new nuclear posture in a holistic manner that includes diplomatic and legal dimensions beyond a purely military deterrence perspective.

    Bibliography

    1. Aydınlık Newspaper, “Great provocation… Financial Times: US discusses moving nuclear umbrella to Russia’s border”, June 2, 2026, https://www.aydinlik.com.tr/haber/abd-rusya-sinirina-nukleer-silah-konuslandirmayi-degerlendiriyor-578936
    2. AA.com.tr, “US weighs expanding nuclear-sharing arrangements in Europe: Report”, June 2, 2026, https://mobil.aa.com.tr/en/world/us-weighs-expanding-nuclear-sharing-arrangements-in-europe-report/3953916
    3. TASS, “Polish defense minister says US in talks with European countries on nuke weapons”, June 2, 2026, https://tass.com/world/2140491
    4. BBC Turkish, “Poland: We want the US to deploy its nuclear weapons in our country”, March 14, 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e4dq2yxkxo
    5. Financial Times (via DefenceTurk), “Claim that US will deploy nuclear weapons in Baltic countries”, June 2, 2026, https://www.defenceturk.net/abdnin-baltik-ulkelerine-nukleer-silah-konuslandiracagi-iddiasi
    6. Euronews, “Latest situation in the nuclear arms race: START treaty ended”, February 5, 2026, https://tr.euronews.com/2026/02/05/nukleer-silahlanma-yarisinda-son-durum-start-anlasmasi-sona-erdi
    7. Gazete Oksijen, “New START treaty between US and Russia ends: No binding mechanism left to prevent nuclear arms race!”, February 5, 2026, https://gazeteoksijen.com/dunya/abd-ve-rusya-arasindaki-new-start-anlasmasi-sona-erdi-nukleer-silahlanma-yarisini-engelleyecek-baglayicilik-kalmadi-264658
    8. NATO, “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara”, August 20, 2025, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2025/08/20/turkiye-to-host-2026-nato-summit-in-ankara
    9. Wikipedia, “2026 Ankara NATO summit”, https://en.wikipedia.org/wiki/2026_Ankara_NATO_summit
    10. Daily Sabah, “NATO summit in Ankara expected to shape alliance’s next chapter”, June 10, 2026, https://www.dailysabah.com/politics/nato-summit-in-ankara-expected-to-shape-alliances-next-chapter/news
    11. NATO, “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul”, April 22, 2026, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2026/04/22/nato-nuclear-symposium-concludes-in-istanbul
    12. AA.com.tr, “Rutte: We must ensure NATO’s nuclear deterrence remains effective”, April 23, 2026, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rutte-natonun-nukleer-caydiriciliginin-etkili-olmaya-devam-etmesini-saglamaliyiz/3915301
    13. EDAM (Centre for Economics and Foreign Policy Studies), “Turkey and Tactical Nuclear Weapons”, November 1, 2012, https://edam.org.tr/dis-politika-ve-guvenlik/turkiye-ve-taktik-nukleer-silahlar
    14. DW Turkish, “Turkey wants to turn NATO summit into an arms showcase”, June 8, 2026, https://www.dw.com/tr/türkiye-nato-zirvesini-silah-vitrinine-dönüştürmek-istiyor/a-77456348
    15. Ege Alternatif, “US move to deploy nuclear weapons on Russia’s borders”, June 2, 2026, https://www.egealternatif.com/haber/abd-den-rusya-nin-sinirlarina-nukleer-silah-konuslandirma-hamlesi_77090/
    16. Sözcü, “Worrying step from US for Putin: Lining Russia’s backyard with nuclear weapons”, June 2, 2026, https://www.sozcu.com.tr/abd-den-putin-i-endiselendiren-adim-rusya-nin-arka-bahcesine-nukleer-silahlari-diziyor-p11967481
    17. ESUT (Europäische Sicherheit & Technik), “NATO 3.0: Washington’s New Architecture and the Question of Compensation”, June 8, 2026, https://esut.de/2026/06/fachbeitraege/64966/nato-3-0-washingtons-neue-architektur-und-die-frage-der-kompensation/
    18. Foreign Affairs, “The Coming Crisis of NATO Deterrence”, May 28, 2026, https://www.foreignaffairs.com/nato/coming-crisis-nato-deterrence
    19. Kyiv Post, “US Eyes Expanded Nuclear Weapons Deployment Across Europe”, June 2, 2026, https://www.kyivpost.com/post/50635
    20. SavunmaSanayist.com, “US makes $9 billion nuclear bomb move”, January 8, 2025, https://www.savunmasanayist.com/abdden-9-milyar-dolarlik-nukleer-bomba-hamlesi/
    21. Arms Control Association, “New START Expires As U.S. Urges ‘Modernized’ Treaty”, February 5, 2026, https://www.armscontrol.org/blog/2026-02/new-start-expires-us-urges-modernized-treaty
    22. Council on Foreign Relations, “Nukes Without Limits? A New Era After the End of New START”, February 9, 2026, https://www.cfr.org/blog/nukes-without-limits-new-era-after-end-new-start
    23. BBC News (archive), “Could Turkey produce nuclear weapons?”, September 5, 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49595055
    24. International Institute for Strategic Studies (IISS), “Investment in nuclear sharing continues despite European doubts about US extended deterrence”, December 2025
    25. TASS, “NATO stockpiles nukes near Russia’s borders, preparing for offensive actions — expert”, September 25, 2025, https://tass.com/politics/2021093

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • 2026 Ankara Summit: A Life and Death Struggle of an Alliance: A Critical Assessment of NATO’s Dysfunctionality, Its Occupation as a Tool of Hegemony, and Its Aggressive Nature (3)

    By Sefa Yürükel

    The NATO Summit of Heads of State and Government, to be hosted by Ankara in July 2026, will convene under the shadow of perhaps the greatest existential questioning the Alliance has faced since its founding in 1949. While this summit is interpreted by some as the gathering of a bloc experiencing a “resurrection” under the impact of the security shock created by the Russia Ukraine war, it is also a crossroads where the contradictions gnawing at the alliance’s core, the mounting debates on its dysfunctionality, and the diagnoses of “brain death” are reignited.

    NATO’s Deepening Dysfunctionality and the “Brain Death” Diagnosis

    The most striking diagnosis of NATO’s dysfunctionality was the “brain death” outburst made by French President Emmanuel Macron in 2019. At that time, Macron drew attention to the alliance’s lack of strategic coordination and, particularly, the diminishing confidence in the US deterrence umbrella. This diagnosis, sadly, has not only remained valid as of 2026 but has deepened further. At the beginning of 2026, Macron reiterated his analogy, likening NATO to “a frog without a brain that gives reflexive responses to stimuli,” and emphasizing that the alliance is in a state of structural incompatibility. This analysis points to a rupture between the alliance’s decision making center and its operational limbs.

    Undoubtedly, the most significant factor underlying this dysfunctionality is the changing role of the United States. Specifically, the Trump administration’s “America First” policy brought with it an approach that viewed NATO merely as a burden and accused its allies with a tone bordering on blackmail regarding defense spending. While European allies began to question the US commitment to the alliance, the quests for European Strategic Autonomy, led by Germany and France, have failed to make concrete progress under the NATO umbrella. In the absence of the Cold War’s clear threat definition, this situation has transformed the Alliance into a structure increasingly marred by internal strife, unable to unite around a common strategic vision. The decision taken at the 2025 Hague Summit to increase defense spending to 5% of GDP has, far from resolving these internal disputes, become an element of tension that makes them more visible. The Ankara Summit will be a test of whether these commitments can be transformed into concrete capabilities and whether the alliance can rediscover its strategic compass.

    NATO: The Geopolitical Apparatus of US Hegemony?

    One of the most frequently encountered definitions of NATO in critical literature is that it is an instrument of US global hegemony. This criticism is a debate that has existed since the alliance’s founding. However, under current conditions, this argument rests on much stronger ground. NATO’s command structures, procurement standards, and interoperability doctrines are not coincidental features; they are mechanisms through which American power reproduces itself within the defense apparatuses of its allies. According to this critical perspective, NATO is a military expression of a dependency relationship.

    As frequently emphasized in analyses originating from China, the fundamental basis for NATO’s continued existence is the United States’ need to consolidate its global leadership. The alliance, a relic of the Cold War, has undergone a radical transformation and, especially through pursuing an aggressive policy of eastward expansion, has turned into an instrument serving to preserve US hegemony. With the Ukraine war, the US efforts to increase its presence in Europe and bind its allies more tightly to its own geopolitical agenda stand out as developments that strengthen this thesis. Europe, struggling to develop strategic autonomy, deepens its dependency on the US in many areas from energy security to the defense industry, which turns NATO into an “executive board” for US interests. From this perspective, the claim that NATO is not a community of allies but rather an instrument within an American led “security ecosystem” gains strength.

    From Defense Pact to Offense Pact: NATO’s Interventionist Transformation

    NATO is strictly defined as a “defensive alliance” by Article Five of its founding treaty. The treaty considers an armed attack against any member as an attack against all members. However, the historical practice of the alliance contains serious contradictions with this defensive identity definition. Following the end of the Cold War, NATO, rather than focusing solely on the defense of member territories, increasingly came to the fore with “out of area” operations. One of the most controversial examples of this transformation is the bombing intervention carried out against Yugoslavia in 1999. This operation went down in history as the first major NATO intervention conducted without an explicit mandate from the United Nations Security Council, and it exposed the alliance’s potential to turn into an “offensive pact” that disregards international law.

    This transformation of NATO has led critics to frequently define it as a “new offensive pact.” The intervention in Libya in 2011 is another striking example; this operation, which led to regime change, dragged the country into a civil war and chaos that would last for many years. The 20 year occupation of Afghanistan is evaluated as a failed and destructive attempt at state building by the alliance in an “out of area” country. The common point of these interventions is that all of them are controversial regarding UN Security Council authorization and are military operations that go far beyond the alliance’s supposed “defense” mission, aiming at regime change. With this historical practice, NATO is subjected to criticism that it has deviated from its founding purpose, evolving into an aggressive structure that does not hesitate to use violence to protect Western interests.

    Scenarios of NATO’s Death: Dissolution, Reform, or Reincarnation?

    Despite all its current crises and debates on dysfunctionality, predictions of NATO’s “death” remain within the realm of possibility rather than certainty. The greatest threat facing the alliance is undoubtedly related to the degree of US commitment to the alliance. Many analysts agree that if the United States were to withdraw its military and political support, NATO would rapidly dissolve. Indeed, Polish General Koziej suggests that if the US loses interest in its European allies, NATO could disintegrate, and Europe might be forced to develop a new security arrangement.

    However, it should not be forgotten that NATO has historically exhibited extraordinary resilience. Over its 76 year history, it has weathered many existential crises. For this reason, opinions predicting that the alliance will undergo a deep transformation, rather than a scenario of “death,” carry more weight. This transformation is expected to take shape along two main axes. The first is NATO’s transformation into a more symmetrical partnership as a result of Europe’s increased defense spending and strategic autonomy efforts. The second is the alliance’s attempts to no longer remain confined to the Euro Atlantic region but to open up to the “Asia Pacific” region in response to the “China threat.” Experts state that this second scenario, namely NATO’s “Asia Pacificization” efforts, is not a remedy to halt the alliance’s decline but could, on the contrary, further deepen its existing structural problems. In this context, it can be said that NATO will not experience death but a compulsory evolution or a process of “reincarnation.” This process will be decisive not only for the alliance but also for the future of the international system.

    Turkey’s Crisis Ridden Membership and the Importance of the 2026 Ankara Summit

    Turkey is perhaps the member with the most crisis ridden and paradoxical position within NATO. On the one hand, it provides strategic depth on the eastern flank of the alliance, while on the other hand, it has seriously unsettled its allies, particularly over the last decade, with its independent foreign policy and defense industry initiatives. The most blatant example of this tension is Turkey’s purchase of the Russian made S-400 air defense system and its consequent removal from the US led F-35 fighter jet program. This situation has led to serious criticisms that Turkey is becoming increasingly isolated within NATO and experiencing problems regarding compliance with the alliance’s fundamental standards.

    In this tense atmosphere, Ankara’s hosting of the summit holds a high level of symbolic importance. For Turkey, this summit is a significant platform to re strengthen its position within the alliance, to overcome the crises experienced, and to showcase the defense industry products it has rapidly developed in recent years to all allies. However, the true success of the summit depends, beyond Turkey’s individual interests, on NATO’s ability to fill the enormous strategic void within itself. This summit could be a transformative moment where, instead of being merely a meeting to decide on a new target figure or more military buildup, the alliance redefines its role, its purpose, and even its very reason for existence in the changing world order. Otherwise, the Ankara Summit risks turning into a showcase that demonstrates the alliance’s dysfunctionality, leadership crisis, and strategic blindness to the entire world. Just as the French leader diagnosed, we may witness the last breaths of an organism that continues to give reflexive responses but whose brain no longer works.

    Conclusion

    The 2026 Ankara Summit is a candidate to be the arena of an alliance’s life and death struggle. In this situation, NATO, in its current state, is floundering in a quagmire of deep dysfunctionality; it functions as a geopolitical instrument of US hegemony and, through its historical practice, has evolved into an aggressive structure in serious contradiction with the definition of a “defense” alliance. Although the concrete “death” of the alliance remains a scenario for now, it is clear that if it fails to build a vision that makes its existence meaningful, it is on the verge of a series of existential crises and a possible dissolution process.

    Despite this entire picture, NATO’s disappearance would trigger another process filled with uncertainties for regional and global stability. It remains uncertain whether the alliance, which has historically demonstrated the ability to weather many crises, will this time experience a strategic awakening that reverses the “brain death” diagnosis. The steps to be taken at the Ankara Summit will be a turning point in determining whether the alliance will undergo a “reincarnation” or enter a process of “slow death.” This summit, hosted by a multifaceted actor like Turkey, will be a critical week in which answers to all these existential questions take shape.

    Bibliography

    1. TASS. “France strengthens NATO though Macron says it is brain dead — Russian MFA.” February 19, 2026.
    2. Carnegie Endowment for International Peace. “Trump Turns NATO into a Tool of Coercion.” May 19, 2026.
    3. New Statesman. “The special relationship is dead.” January 21, 2026.
    4. Xinhua News Agency. “Xinhua Commentary: NATO vs. NATO.” January 16, 2026.
    5. Morning Star. “The true nature of Nato exposed.” June 24, 2025.
    6. MODERN TIMES. “25 years of NATO hubris.” January 1, 2025.
    7. TASS. “US withdrawal from NATO could trigger irreversible breakdown of alliance — politician.” April 3, 2026.
    8. TASS. “Europe must draft new security pact if NATO collapses — Polish general.” July 18, 2025.
    9. CGTN. “NATO at a crossroads: US threatens to walk away.” April 4, 2026.
    10. New York Times (Opinion). “The End of NATO Is Coming, and That’s No Disaster.” January 23, 2026.
    11. TASS. “NATO attempts to penetrate into Asia won’t save alliance from decline — Chinese expert.” April 22, 2026.
    12. China Daily. “NATO serves US’ hegemony at EU’s expense.” No date.
    13. The National Interest. “The ‘Enshittification’ of NATO.” February 16, 2026.
    14. News of Bahrain. “Turkey may now have a deteriorated Nato role.” April 17, 2026.
    15. News of Bahrain. “US bars Turkey from F-35 programme.” June 5, 2026.
    16. Wikipedia. “North Atlantic Treaty Organization (NATO).”
    17. BBC Turkish. “NATO: The biggest defense alliance.” June 28, 2004.
    18. ANKASAM. “The Brain Death of the Western Alliance and New Maneuvering Grounds for Türkiye.” December 17, 2025.
    19. Euronews. “After the ‘brain death’ outburst, reform work in NATO.” February 16, 2021.
    20. BelTA. “Analyst explains when NATO’s ‘brain death’ will occur.” January 20, 2026.

    Sefa Yürükel
    Danish ethnographer and social anthropologist (MA)
    Aarhus University, 1997
    Independent Researcher
    Fields of Research: International Politics, Public International Law, Geopolitics, Sociology, Psychology, Cultural Studies, Systems and Structures.

  • 2026 Ankara Zirvesi’nde Bir İttifakın Ölüm Kalım Mücadelesi: NATO’nun İşlevsizliği, Hegemonya Aracı Olarak İşgali ve Saldırgan Doğası Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme (3)

    Sefa Yürükel

    Temmuz 2026’da Ankara’nın ev sahipliğinde toplanacak olan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, İttifak’ın 1949’daki kuruluşundan bu yana belki de en büyük varoluşsal sorgulamaların gölgesinde gerçekleşecektir. Bu zirve, bir yandan Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı güvenlik şokunun etkisiyle “yeniden diriliş” yaşayan bir bloğun toplanması olarak yorumlanırken, diğer yandan ittifakın içini kemiren çelişkilerin, artan işlevsizlik tartışmalarının ve “beyin ölümü” teşhislerinin yeniden alevlendiği bir kavşak noktasıdır.

    NATO’nun Derinleşen İşlevsizliği ve “Beyin Ölümü” Teşhisi

    NATO’nun işlevsizliğine dair en çarpıcı teşhis, 2019 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından yapılan “beyin ölümü” çıkışı olmuştur. Macron, o dönemde ittifakın stratejik koordinasyon eksikliğine ve özellikle ABD’nin caydırıcılık şemsiyesine olan güvenin azaldığına dikkat çekmiştir. Bu teşhis, 2026 yılına gelindiğinde ne yazık ki geçerliliğini korumakla kalmamış, daha da derinleşmiştir. 2026’nın başında Macron, bu benzetmesini yineleyerek NATO’yu “beyni olmayan ama uyarılara refleksif tepkiler veren bir kurbağaya” benzetmiş ve ittifakın yapısal bir uyumsuzluk içinde olduğunu vurgulamıştır. Bu analiz, ittifakın karar alma merkezi ile operasyonel uzuvları arasındaki kopuşu işaret etmektedir.

    Bu işlevsizliğin temelinde yatan en önemli faktör, hiç şüphesiz ABD’nin değişen rolüdür. Özellikle Trump yönetiminin “America First” politikası, NATO’yu yalnızca bir yük olarak gören ve müttefiklerini savunma harcamaları konusunda şantaja varan bir üslupla itham eden bir yaklaşımı beraberinde getirmiştir. Avrupalı müttefikler, ABD’nin ittifaka olan bağlılığını sorgular hale gelirken, Almanya ve Fransa öncülüğündeki Avrupa Stratejik Özerklik arayışları, NATO şemsiyesi altında somut bir ilerleme kaydedememiştir. Bu durum, İttifak’ı, Soğuk Savaş’ın net tehdit tanımının yokluğunda, ortak bir stratejik vizyon etrafında birleşemeyen, giderek daha fazla iç çekişmeye sahne olan bir yapıya dönüştürmüştür. 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarma kararı, bu iç çekişmeleri çözmek bir yana, daha da görünür kılan bir gerilim unsuru olmuştir. Ankara Zirvesi, bu taahhütlerin somut yeteneklere dönüşüp dönüşmeyeceğinin ve ittifakın stratejik pusulasını yeniden bulup bulamayacağının bir testi olacaktır.

    NATO: ABD Hegemonyasının Jeopolitik Aparatı mı?

    NATO’nun eleştirel literatürde en sık karşılaşılan tanımlarından biri, onun ABD küresel hegemonyasının bir aracı olduğudur. Bu eleştiri, ittifakın kuruluşundan bu yana var olan bir tartışmadır. Ancak günümüz koşullarında bu argüman, çok daha güçlü bir zemine oturmaktadır. NATO’nun komuta yapıları, tedarik standartları ve birlikte çalışabilirlik doktrinleri, tesadüfi özellikler olmayıp, Amerikan gücünün müttefiklerinin savunma aygıtlarının içinde kendini yeniden ürettiği mekanizmalardır. Bu eleştirel bakışa göre NATO, bağımlılık ilişkisinin askeri bir ifadesidir.

    Çin menşeli analizlerde sıkça vurgulandığı gibi, NATO’nun varlığını sürdürmesinin temel dayanağı, ABD’nin küresel liderliğini pekiştirme ihtiyacıdır. Soğuk Savaş’ın bir kalıntısı olan ittifak, radikal bir dönüşüm geçirerek ve özellikle doğuya doğru agresif bir genişleme politikası izleyerek ABD’nin hegemonyasını korumasına hizmet eden bir araca dönüşmüştür. Ukrayna savaşıyla birlikte, ABD’nin Avrupa’daki varlığını artırma ve müttefiklerini kendi jeopolitik gündemine daha sıkı bağlama çabaları, bu tezi güçlendiren gelişmeler olarak öne çıkmaktadır. Stratejik bir otonomi geliştirmekte zorlanan Avrupa, enerji güvenliğinden savunma sanayine kadar birçok alanda ABD’ye olan bağımlılığını derinleştirmekte, bu da NATO’yu ABD çıkarlarının bir “icra kurulu” haline getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, NATO’nun bir müttefikler topluluğu olmaktan çok, Amerikan liderliğindeki bir “güvenlik ekosistemi” içinde bir araç olduğu iddiası güç kazanmaktadır.

    Savunma Paktından Saldırı Paktına: NATO’nun Müdahaleci Dönüşümü

    NATO, kurucu antlaşmasının Beşinci Maddesi ile sıkı sıkıya bir “savunma ittifakı” olarak tanımlanır. Antlaşma, herhangi bir üyeye yönelik silahlı bir saldırıyı tüm üyelere yönelik bir saldırı olarak kabul etmektedir. Ancak ittifakın tarihsel pratiği, bu savunmacı kimlik tanımıyla ciddi çelişkiler içermektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından NATO, sadece üye topraklarının savunmasına odaklanmak yerine, “alan dışı” operasyonlarla giderek daha fazla öne çıkmıştır. Bu dönüşümün en tartışmalı örneklerinden biri, 1999 yılında Yugoslavya’ya yönelik gerçekleştirilen bombalı müdahaledir. Bu operasyon, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık bir yetkisi olmaksızın yapılan ilk büyük NATO müdahalesi olarak tarihe geçmiş ve ittifakın uluslararası hukuku yok sayan bir “saldırı paktına” dönüşme potansiyelini gözler önüne sermiştir.

    NATO’nun bu dönüşümü, onu eleştirenler tarafından sıklıkla “yeni bir saldırı paktı” olarak tanımlanmasına yol açmıştır. 2011’de Libya’ya yapılan müdahale, bir diğer çarpıcı örnektir; rejim değişikliğine yol açan bu operasyon, ülkeyi uzun yıllar sürecek bir iç savaşa ve kaosa sürüklemiştir. 20 yıllık Afganistan işgali ise, ittifakın “alan dışı” bir ülkede devlet inşasına yönelik başarısız ve yıkıcı bir girişimi olarak değerlendirilmektedir. Bu müdahalelerin ortak noktası, hepsinin BM Güvenlik Konseyi’nin onayı konusunda tartışmalı olması ve ittifakın sözde “savunma” misyonunun çok ötesine geçen, rejim değişikliği hedefleyen askeri operasyonlar olmasıdır. Bu tarihsel pratiğiyle NATO, kuruluş amacından saparak, Batı çıkarlarını korumak için şiddet kullanmaktan çekinmeyen, saldırgan bir yapıya evrildiği eleştirilerine maruz kalmaktadır.

    NATO’nun Ölümü Senaryoları: Dağılma, Reform veya Reenkarnasyon?

    Mevcut tüm krizlerine ve işlevsizlik tartışmalarına rağmen NATO’nun “ölümü” öngörüleri, kesin olmaktan çok olasılık dâhilindedir. İttifakın karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, şüphesiz ABD’nin ittifaka olan bağlılığının derecesiyle ilgilidir. Birçok analist, ABD’nin askeri ve siyasi desteğini çekmesi durumunda NATO’nun hızla dağılacağı konusunda hemfikirdir. Nitekim Polonyalı general Koziej, ABD’nin Avrupalı müttefiklerine olan ilgisini kaybetmesi halinde NATO’nun parçalanabileceğini ve Avrupa’nın yeni bir güvenlik anlaşması geliştirmek zorunda kalabileceğini öne sürmektedir.

    Ancak NATO’nun tarihsel olarak olağanüstü bir dirençlilik örneği sergilediği de unutulmamalıdır. 76 yıllık tarihinde birçok varoluşsal krizi atlatmıştır. Bu nedenle, ittifakın “ölümü” senaryosu yerine, derin bir dönüşüm içine gireceğini öngören görüşler daha ağırlık kazanmaktadır. Bu dönüşümün iki ana eksende şekillenmesi beklenmektedir. Birincisi, Avrupa’nın artan savunma harcamaları ve stratejik özerklik çabaları sonucunda NATO’nun daha simetrik bir ortaklığa dönüşmesi. İkincisi ise, ittifakın artık sadece Avrupa-Atlantik bölgesiyle sınırlı kalmayıp, “Çin tehdidine” karşı “Asya-Pasifik” bölgesine açılma girişimleri. Uzmanlar, bu ikinci senaryonun, yani NATO’nun “Asya-Pasifikleşme” çabalarının, ittifakın gerilemesini durdurmak için bir çare olmadığını, aksine mevcut yapısal sorunlarını daha da derinleştirebileceğini belirtmektedir. Bu bağlamda, NATO’nun ölümü değil, zorunlu bir evrim veya “reenkarnasyon” sürecine gireceği söylenebilir. Bu süreç, ittifak için olduğu kadar, uluslararası sistemin geleceği için de belirleyici olacaktır.

    Türkiye’nin Krizli Üyeliği ve 2026 Ankara Zirvesi’nin Önemi

    Türkiye, NATO içinde belki de en krizli ve paradoksal konuma sahip üyedir. Bir yandan ittifakın doğu kanadında stratejik bir derinlik sağlarken, diğer yandan özellikle son on yılda izlediği bağımsız dış politika ve savunma sanayi hamleleriyle müttefiklerini ciddi şekilde rahatsız etmektedir. Bu gerilimin en bariz örneği, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması ve bu nedenle ABD öncülüğündeki F-35 savaş uçağı programından çıkarılmasıdır. Bu durum, Türkiye’nin NATO içinde giderek izole edildiği ve ittifakın temel standartlarına uyum konusunda sorunlar yaşadığı yönünde ciddi eleştirilere yol açmıştır.

    Bu gergin atmosferde, Ankara’nın zirveye ev sahipliği yapması yüksek düzeyde bir sembolik öneme sahiptir. Türkiye için bu zirve, ittifak içindeki konumunu yeniden güçlendirmek, yaşanan krizleri aşmak ve son yıllarda hızla geliştirdiği savunma sanayi ürünlerini tüm müttefiklerine sergilemek için önemli bir platformdur. Ancak zirvenin asıl başarısı, Türkiye’nin bireysel çıkarlarının ötesinde, NATO’nun kendi içindeki devasa stratejik boşluğu doldurabilmesine bağlıdır. Bu zirve, sadece yeni bir hedef rakam veya daha fazla askeri yığınağın kararlaştırıldığı bir toplantı olmaktan çıkıp, ittifakın değişen dünya düzenindeki rolünü, hedefini ve hatta varlık nedenini yeniden tanımladığı, dönüştürücü bir an olabilir. Aksi takdirde, Ankara Zirvesi, ittifakın işlevsizliğini, liderlik krizini ve stratejik körlüğünü tüm dünyaya gösteren bir vitrine dönüşme riski taşımaktadır. Tıpkı Fransız liderin teşhis ettiği gibi, refleksif tepkiler vermeye devam eden ama artık beyni çalışmayan bir organizmanın son nefeslerine tanıklık edebiliriz.

    Sonuç

    2026 Ankara Zirvesi, bir ittifakın ölüm kalım mücadelesinin arena olmaya adaydır. Bu durumda, mevcut haliyle NATO, derin bir işlevsizlik batağında debelenmekte; ABD hegemonyasının jeopolitik bir aracı olarak işlev görmekte ve tarihsel pratiğiyle bir “savunma” ittifakı tanımıyla ciddi çelişkiler içinde saldırgan bir yapıya evrilmiştir. İttifakın somut “ölümü” şimdilik bir senaryo olarak kalsa da, varlığını anlamlı kılacak bir vizyon inşa edememesi halinde, bir dizi varoluşsal krizin ve muhtemel bir dağılma sürecinin eşiğinde olduğu açıktır.

    Tüm bu tabloya rağmen, NATO’nun yok olması, bölgesel ve küresel istikrar açısından belirsizliklerle dolu bir başka süreci başlatacaktır. Tarihsel olarak birçok krizi atlatma becerisi gösteren ittifakın, bu kez “beyin ölümü” teşhisini tersine çevirecek bir stratejik uyanış yaşayıp yaşamayacağı ise belirsizliğini korumaktadır. Ankara Zirvesi’nde atılacak adımlar, ittifakın bir “reenkarnasyon” mu yaşayacağını yoksa “yavaş bir ölüm” sürecine mi gireceğini belirlemesi açısından bir dönüm noktası olacaktır. Türkiye gibi çok yönlü bir aktörün ev sahipliği yapacağı bu zirve, tüm bu varoluşsal sorulara verilecek cevapların şekillendiği kritik bir hafta olacaktır.

    Kaynakça

    1. TASS. “France strengthens NATO though Macron says it is brain dead — Russian MFA.” 19 Şubat 2026.
    2. Carnegie Endowment for International Peace. “Trump Turns NATO into a Tool of Coercion.” 19 Mayıs 2026.
    3. New Statesman. “The special relationship is dead.” 21 Ocak 2026.
    4. Xinhua News Agency. “Xinhua Commentary: NATO vs. NATO.” 16 Ocak 2026.
    5. Morning Star. “The true nature of Nato exposed.” 24 Haziran 2025.
    6. MODERN TIMES. “25 years of NATO hubris.” 1 Ocak 2025.
    7. TASS. “US withdrawal from NATO could trigger irreversible breakdown of alliance — politician.” 3 Nisan 2026.
    8. TASS. “Europe must draft new security pact if NATO collapses — Polish general.” 18 Temmuz 2025.
    9. CGTN. “NATO at a crossroads: US threatens to walk away.” 4 Nisan 2026.
    10. New York Times (Opinion). “The End of NATO Is Coming, and That’s No Disaster.” 23 Ocak 2026.
    11. TASS. “NATO attempts to penetrate into Asia won’t save alliance from decline — Chinese expert.” 22 Nisan 2026.
    12. China Daily. “NATO serves US’ hegemony at EU’s expense.” Tarih yok.
    13. The National Interest. “The ‘Enshittification’ of NATO.” 16 Şubat 2026.
    14. News of Bahrain. “Turkey may now have a deteriorated Nato role.” 17 Nisan 2026.
    15. News of Bahrain. “US bars Turkey from F-35 programme.” 5 Haziran 2026.
    16. Wikipedia. “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO).”
    17. BBC Türkçe. “NATO: En büyük savunma ittifakı.” 28 Haziran 2004.
    18. ANKASAM. “The Brain Death of the Western Alliance and New Maneuvering Grounds for Türkiye.” 17 Aralık 2025.
    19. Euronews. “‘Beyin ölümü’ çıkışının ardından NATO’da reform çalışması.” 16 Şubat 2021.
    20. BelTA. “Analyst explains when NATO’s ‘brain death’ will occur.” 20 Ocak 2026.
  • ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planlarının Perde Arkası: Caydırıcılık Söyleminin İnşası ve Alternatif Gerçeklikler (2)

    Sefa Yürükel

    Bu eleştirel makale, ABD’nin NATO çatısı altında nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın bölgelere konuşlandırma planlarını ve bu planların 2026 Ankara NATO Zirvesi bağlamında nasıl inşa edildiğini ele almaktadır. Makale, ana akım söylemin aksine, bu nükleer genişleme hamlesini sorgusuz sualsiz bir “caydırıcılık” aracı olarak gören yaklaşımı eleştirmektedir. Temel argüman, mevcut anlatının, ABD’nin jeopolitik çıkarlarını, silahlanma yarışını tırmandırma riskini ve nükleer paylaşımın ittifak içindeki gerilimleri yönetmedeki başarısızlığını görünmez kıldığıdır. Çalışma, medya kuruluşları Aydınlık, Financial Times, AA, BBC, DW vb. tarafından yaygın olarak aktarılan bilgileri analiz ederek, bu haberlerin hangi kaynaklara dayandığını, hangi çerçevelerden sunulduğunu ve hangi alternatif gerçeklikleri dışladığını incelemektedir.

    Son dönemde medyada geniş yer bulan “ABD nükleer silahlarını Rusya sınırına taşıyor” başlıklı haberler, Soğuk Savaş dönemini anımsatan bir gerilimi yeniden canlandırmıştır. Bu haberler genellikle ABD’nin konvansiyonel asker varlığını azaltması karşısında müttefiklere güvence verme ihtiyacını ön plana çıkarmakta ve bu hamleyi “caydırıcılık” çerçevesinde meşrulaştırmaktadır. Ancak bu anlatı, bazı temel soruları cevapsız bırakmaktadır: ABD’nin bu hamlesi gerçekten bir “kendini savunma” eylemi midir, yoksa kendi hegemonyasını pekiştirme girişimi midir? Nükleer silahların Rusya sınırına yaklaştırılması, tırmanan bir güvenlik ikilemine mi yol açacaktır? Ve tüm bu süreçte, ana akım medya hangi çıkarlara hizmet eden bir dil inşa etmektedir? Bu makale, bu soruları ele alarak, mevcut söylemin eleştirel bir analizini sunmayı amaçlamaktadır.

    ABD’nin “Caydırıcılık” Söyleminin Eleştirisi

    Ana akım haberler, ABD’nin nükleer konuşlandırma planlarını neredeyse tamamen Rusya tehdidine karşı bir “caydırıcılık” aracı olarak sunmaktadır. Finansal basının önde gelen kuruluşlarından Financial Times’ın haberleri sıklıkla kaynak gösterilirken, ABD’nin kendi konvansiyonel asker desteğini azalttığı bir dönemde nükleer caydırıcılığı ön plana çıkarması, müttefiklere güvence sağlamanın yanı sıra, kendi askeri harcamalarını azaltmanın da bir yolu olarak yorumlanmaktadır. Eleştirel bir bakış açısı, bu hamlenin yalnızca dışarıdan gelen bir tehdide tepki değil, aynı zamanda ABD’nin küresel hegemonyasını devam ettirme çabasının bir parçası olduğunu ileri sürmektedir. Teorik olarak, “caydırıcılık” soğuk savaşın bir ürünüdür ve günümüz çok kutuplu dünyasında, mevcut gerilimleri yönetmekten ziyade tırmandırma riski taşımaktadır. Ayrıca, “caydırıcılık” söylemi, ABD’nin kendi iç siyasetindeki “Doğu Avrupa Lobisi” gibi aktörlerin etkisiyle şekillenmekte ve NATO’nun genişlemesini tetikleyen iç dinamikleri göz ardı etmektedir. Bu noktada, nükleer silahların sadece birer statü simgesi olmanın ötesinde, ittifak içinde bir “aidiyet” ve “ortaklık” simgesine dönüştüğü gözlemlenmektedir. EDAM analisti Aaron Stein’ın dediği gibi, Türk güvenlik erkânının gözünde nükleer silahlar bir statü simgesidir; varlıklarının Amerikan-Türk savunma ortaklığını sıkıca pekiştirdiğine inanılır. Bu durum, nükleer silahların salt askeri bir enstrüman olmanın ötesinde, kimlik ve statü inşasının bir aracına dönüştüğünü göstermektedir.

    New START’ın Sona Ermesi: Felaket mi, Fırsat mı?

    Medyanın büyük bir kısmı, New START anlaşmasının Şubat 2026’da sona ermesini “nükleer denetimsizliğin başlangıcı” ve “yeni bir silahlanma yarışının fitilinin ateşlenmesi” olarak nitelendirmiştir. BM Genel Sekreteri Guterres’in “uluslararası barış ve güvenlik için vahim bir an” uyarısı sıkça tekrarlanırken, bu anlaşmanın neden uzatılamadığına dair daha derin bir analiz genellikle göz ardı edilmektedir. Eleştirel bir yaklaşım, New START’ın sona ermesini yalnızca bir “felaket” olarak değil, aynı zamanda tarafların birbirlerine olan güvensizliğinin ve değişen küresel dengelerin bir yansıması olarak okumalıdır. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle anlaşmayı askıya alması ve ABD’nin bu duruma tepkisi, aslında mevcut anlaşmanın işlevsizliğini ortaya koymuştur. Üstelik, anlaşmanın sona ermesi, dünyanın nükleer silah stokunun %90’ına sahip iki ülke arasında bir denetim mekanizmasının olmaması anlamına gelirken, Çin gibi diğer nükleer güçlerin yükselişi karşısında bu anlaşmanın yetersizliği de bir gerçekliktir. Dolayısıyla, New START’ın sona ermesi bir felaket olmakla birlikte, asıl felaket bu anlaşmanın uzatılamamış olması değil, on yıllardır süregelen nükleer silahlanma yarışının kendisidir.

    2026 Ankara NATO Zirvesi: Bir Konsolidasyon Aracı Olarak Nükleer Politika

    2026 Ankara NATO Zirvesi, ittifakın nükleer duruşunu şekillendirmesi açısından kritik bir platformdur. Medyada bu zirve, genellikle NATO’nun “kötüleşen güvenlik ortamına” uyum sağlama çabası olarak sunulmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, nükleer caydırıcılığın güvenilir, emniyetli ve etkili kalması gerektiğine dair açıklamaları, ittifakın bu dönemdeki birincil önceliğinin güvenlik olduğu izlenimini yaratmaktadır. Ancak eleştirel bir okuma, bu zirvenin aynı zamanda ABD’nin NATO üzerindeki kontrolünü yeniden konsolide etme fırsatı olarak görülebileceğini ileri sürmektedir. İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğiyle birlikte NATO’nun sınırları Baltık Denizi’nde tamamen güvenlik şemsiyesi altına alınırken, bu durum ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını yeniden tahkim etmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca, Türkiye’nin bu zirveyi savunma sanayii ürünlerini sergilemek için bir vitrin olarak kullanması, ittifakın askeri-politik bir platform olmanın ötesinde ekonomik çıkarların da merkezi haline geldiğini göstermektedir.

    Türkiye’nin Rolü ve Nükleer Güvenlik İkilemi

    Türkiye’nin nükleer paylaşımdaki konumu, sıklıkla “statü simgesi” olarak tanımlanmakta ve İncirlik Üssü’ndeki ABD nükleer silahlarının varlığı, Türk güvenlik erkânı tarafından ittifaka olan bağlılığın bir göstergesi olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, nükleer silahların doğasında var olan güvenlik ikilemini göz ardı etmektedir. Güvenlik ikilemi, bir devletin kendini savunmak için aldığı önlemlerin, diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanmasıyla ortaya çıkan tırmanma sarmalını tanımlar. Türkiye’nin kendi topraklarında nükleer silah bulundurması, bir yandan “caydırıcılık” sağlarken, diğer yandan bölgesel bir nükleer silahlanma yarışını tetikleme riski taşımaktadır. Bu durum, nükleer caydırıcılığın yalnızca uluslararası ilişkilerde bir “denge” unsuru olmadığını, aynı zamanda daha derin bir güvensizlik ve istikrarsızlık kaynağı olduğunu göstermektedir.

    Medya Söyleminin Eleştirisi ve Kaynak Kullanımı Sorunsalı

    Makalenin dayandığı ana kaynakları incelediğimizde, genellikle resmi kurumlardan veya hükümet yetkililerinden alınan bilgilerin ön planda olduğu görülmektedir. Financial Times, DW, AA ve BBC gibi ana akım medya kuruluşları, ABD ve NATO’nun resmi açıklamalarını sorgulamadan aktarırken, muhalif veya bağımsız seslere çok az yer vermektedir. Örneğin, ABD’nin konvansiyonel asker desteğini azaltmasının arka planındaki ekonomik nedenler veya bu hamlenin Avrupa içindeki siyasi bölünmeleri nasıl derinleştireceği gibi konular yeterince tartışılmamaktadır. Ayrıca, haberlere konu olan “nükleer paylaşım düzenlemeleri” ve “çift kabiliyetli uçak” gibi teknik terimler, medya tarafından doğrudan kullanılmakta, ancak bu kavramların içerdiği riskler ve etik boyutlar yeterince sorgulanmamaktadır. Bu durum, medyanın nükleer silahlanmayı adeta normalleştirdiği ve sorgulanamaz bir “güvenlik” meselesi haline getirdiği eleştirisini haklı çıkarmaktadır.

    Sonuç

    ABD’nin Rusya sınırına nükleer silah konuşlandırma planları, yalnızca jeopolitik bir manevra değil, aynı zamanda derin bir güvenlik ikileminin ve hegemonya mücadelesinin bir parçasıdır. Ana akım söylem, bu hamleleri “caydırıcılık” ve “güvence” gibi meşru çerçevelerle sunarak, nükleer silahlanmanın tehlikelerini ve etik dışılığını perdelemektedir. Bu makale, mevcut anlatının eleştirel bir analizini sunarak, okuyucuları ana akım medyanın sorgulanması gereken bir “gerçeklik” inşa ettiği konusunda bilinçlendirmeyi amaçlamaktadır. Gerçek güvenlik, nükleer silahları birbirimize daha yakın konuşlandırmakla değil, diyaloğu, şeffaflığı ve karşılıklı güveni artırmakla tesis edilebilir. Ancak mevcut medya söylemi, bu tür alternatif güvenlik modellerini neredeyse tamamen görünmez kılmaktadır.

    Kaynakça

    Aydınlık Gazetesi. “Büyük kışkırtma… Financial Times: ABD nükleer şemsiyesini Rusya sınırına taşımayı tartışıyor.” 2 Haziran 2026.

    BBC Türkçe. “Polonya: ABD’nin nükleer silahlarını ülkemize yerleştirmesini istiyoruz.” 14 Mart 2025.

    DW Türkçe. “ABD-Rusya anlaşması bitti, nükleer sınırlar ortadan kalktı.” 5 Şubat 2026.

    DW Türkçe. “Türkiye NATO zirvesini silah vitrinine dönüştürmek istiyor.” 8 Haziran 2026.

    EDAM. “Türkiye ve Taktik Nükleer Silahlar: Siyasi bir Aşk İlişkisi – Aaron Stein.” 2012.

    Ege Alternatif. “ABD’den Rusya’nın sınırlarına nükleer silah konuşlandırma hamlesi.” 2 Haziran 2026.

    Euronews. “Nükleer silahlanma yarışında son durum: START anlaşması sona erdi.” 5 Şubat 2026.

    Independent Türkçe – Gürsel Tokmakoğlu. “New START’ın sonu: Nükleer denetimsizliğin başlangıcı ve küresel dengedeki dönüşüm.” 9 Şubat 2026.

    Medyascope. “Yeni START anlaşması sona erdi: Nükleer silahlanma yarışı başlıyor mu?” 5 Şubat 2026.

    MSU Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. “21. Yüzyıl için Caydırıcılık: Teori ve Pratikte Neler Değişti?” 2023.

    NATO. “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara.” 20 Ağustos 2025.

    NATO. “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul.” 22 Nisan 2026.

    Perspektif.eu. “Kasvetli Yeni Dönem: Nükleer Silahları Sınırlayan New START Artık Yok.” 11 Şubat 2026.

    Sözcü. “ABD’den Putin’i endişelendiren adım: Rusya’nın arka bahçesine nükleer silahları diziyor.” 2 Haziran 2026.

    Tesam Strateji. “NATO’NUN GENİŞLEMESİ, RUS TEHDİDİ VE KÜRESEL DÖNÜŞÜM.”

    TRT Haber. “Kıyamet saatinde geri sayım: New START bugün sona eriyor.” 5 Şubat 2026.

    Uluslararası İlişkiler Dergisi. “NATO Neden Genişledi? Uluslararası İlişkiler Kuramları Işığında NATO’nun Genişlemesi ve ABD-Rusya İç Siyaseti.” Şener Aktürk.

    AA. “Rutte: NATO’nun nükleer caydırıcılığının etkili olmaya devam etmesini sağlamalıyız.” 23 Nisan 2026.

    Perspektif.eu. “NATO 3.0: Washingtons neue Architektur und die Frage der Kompensation.” 8 Haziran 2026.

    SDE. “ABD’nin NATO’yu Kendi Çıkarları İçin Kullanma Çabaları.”

  • ABD’nin Rusya Sınırına Nükleer Silah Konuşlandırma Planları ve 2026 Ankara NATO Zirvesi Bağlamında İttifakın Nükleer Caydırıcılık Stratejisinin Dönüşümü (1)

    Sefa Yürükel

    Uluslararası güvenlik ortamı, 2020’li yılların ikinci yarısında Soğuk Savaş sonrası dönemin en karmaşık ve çok katmanlı krizlerinden birine sahne olmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’yı tam kapsamlı işgali, Avrupa’da güvenlik mimarisinin temelinden sarsılmasına neden olurken, nükleer caydırıcılık kavramı yeniden ittifak stratejilerinin merkezine oturmuştur. Bu bağlamda, Haziran 2026’da Financial Times gazetesinin haberine konu olan ABD’nin nükleer paylaşım düzenlemesini genişletme ve nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın noktalara konuşlandırma ihtimali, Atlantik ötesi güvenlik ilişkilerinde yeni bir dönemin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

    Bu gelişme, ABD yönetiminin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltma kararları ile eşzamanlı olarak gündeme gelmiştir. Pentagon’un Mayıs 2026’da Almanya’dan 5.000 asker çekme kararı, Avrupalı müttefikler arasında Washington’ın uzun vadeli güvenlik taahhütlerine ilişkin endişeleri artırmıştır. ABD yönetimi, bu açığı kapatmak ve caydırıcılıktan ödün vermemek için nükleer şemsiyenin genişletilmesini bir denge unsuru olarak görmektedir.

    ABD’nin Nükleer Paylaşım Mekanizmasını Genişletme Planları

    NATO’nun nükleer paylaşım (Nuclear Sharing) mekanizması, Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş ve nükleer silah sahibi olmayan müttefiklerin ittifakın nükleer planlamasına katılmasına olanak tanıyan bir yapıdır. Bu mekanizma kapsamında, ABD’ye ait nükleer savaş başlıkları, müttefik ülkelerin topraklarındaki hava üslerinde konuşlandırılmakta, ancak silahların kontrolü ABD’nin elinde bulunmaktadır. Halihazırda bu sisteme dâhil olan ülkeler Belçika, Almanya, İtalya, Hollanda, Türkiye ve Birleşik Krallık’tır. Bu kapsamda, Türkiye’nin İncirlik Hava Üssü’nde tahminen 60-70 adet B61 tipi taktik nükleer bomba bulunmaktadır.

    Financial Times’ın Haziran 2026’da yayımladığı habere göre, ABD yönetimi bu mevcut yapıyı genişleterek, “çift kabiliyetli uçak” (Dual-Capable Aircraft – DCA) olarak adlandırılan hem konvansiyonel hem nükleer görev icra edebilen savaş uçaklarının daha fazla müttefik ülkede konuşlandırılmasını değerlendirmektedir. Bu bağlamda, NATO’nun doğu kanadında yer alan Polonya ve Baltık ülkeleri, yeni DCA üslerine ev sahipliği yapma konusunda en istekli adaylar arasında gösterilmektedir. Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, daha önce yaptığı açıklamalarda ülkesine nükleer silah konuşlandırılması çağrısını yinelemiş ve bu adımın Polonya’yı Rusya’ya karşı daha güvenli kılacağını savunmuştur. Duda, özellikle Rusya’nın 2023’te Belarus’a taktik nükleer silah konuşlandırma kararını emsal göstererek, ABD’nin benzer bir adım atması gerektiğini vurgulamıştır.

    Polonya Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz, Haziran 2026’da yaptığı açıklamada, ABD’nin Avrupalı müttefiklerle nükleer paylaşımın genişletilmesi konusunda görüşmeler yürüttüğünü doğrulamış, ancak konunun hassasiyeti nedeniyle ayrıntıların resmi NATO kanallarından duyurulacağını belirtmiştir. Bu görüşmelerin 18 Haziran 2026’da Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısında ele alınması beklenmektedir.

    Bu genişleme planının arkasında iki temel güdü bulunmaktadır. Birincisi, ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltması karşısında müttefiklere güvence verme ihtiyacıdır. Trump yönetimi, Avrupa’nın kendi konvansiyonel savunmasında birincil sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini savunurken, nükleer caydırıcılığın devamlılığını garanti etmektedir. İkincisi ise, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ve Belarus’a taktik nükleer silah konuşlandırması karşısında caydırıcılığı artırma gereksinimidir. Batılı ülkeler, Rusya’nın eylemlerinin daha güçlü bir caydırıcılık ihtiyacını artırdığını savunmaktadır.

    New START Anlaşmasının Sona Ermesi ve Stratejik Boşluk

    ABD’nin nükleer paylaşımı genişletme planlarının en önemli arka plan unsurlarından biri, iki ülke arasındaki son nükleer silah kontrol anlaşması olan Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nın (New START) 5 Şubat 2026’da süresinin dolmasıdır. 2010 yılında imzalanan bu anlaşma, her iki tarafın da konuşlu ve kullanıma hazır durumda en fazla 700 füze ve bombardıman uçağında 1.550 nükleer savaş başlığı bulundurmasını sınırlandırıyordu. Anlaşma, 2021 yılında beş yıl süreyle uzatılmış, ancak Şubat 2026’da bu uzatmanın da sona ermesiyle birlikte yarım asrı aşkın bir süredir ilk kez ABD ve Rusya’nın stratejik nükleer cephanelikleri üzerinde bağlayıcı hiçbir hukuki sınır kalmamıştır.

    Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, bu durumu “uluslararası barış ve güvenlik açısından vahim bir an” olarak nitelendirmiş ve nükleer silahların kullanılma riskinin onlarca yılın en yüksek seviyesinde olduğu uyarısında bulunmuştur. Guterres, Washington ve Moskova’yı gecikmeden yeni bir anlaşma için müzakere masasına dönmeye çağırmıştır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Eylül 2025’te nükleer silah sınırlarına bir yıl daha bağlı kalmaya hazır olduğunu açıklamış ve Washington’ı da aynı adımı atmaya davet etmiş, ancak bu çağrı ABD yönetimi tarafından karşılık bulmamıştır.

    Bu hukuki boşluk, ABD’nin nükleer konuşlandırma planlarını doğrudan etkileyen bir faktördür. Anlaşmanın getirdiği denetim mekanizmalarının ortadan kalkması, her iki tarafın da nükleer cephaneliklerini artırma ve yeniden konuşlandırma konusunda daha geniş bir manevra alanına sahip olması anlamına gelmektedir. Bu durum, ABD’nin Avrupa’daki nükleer varlığını artırma ihtimalini stratejik açıdan daha da anlamlı hale getirmektedir.

    NATO’nun Nükleer Duruşu ve 2026 Ankara Zirvesi

    NATO’nun nükleer politikasının geleceği, 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO Liderler Zirvesi’nin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin 19 Ağustos 2025’te duyurduğu bu zirve, Türkiye’nin 2004 yılındaki İstanbul Zirvesi’nden sonra ikinci kez ev sahipliği yapacağı NATO zirvesi olacaktır.

    Zirve hazırlıkları kapsamında, Nisan 2026’da İstanbul’da NATO’nun yıllık Nükleer Politika Sempozyumu düzenlenmiştir. İttifak genelinden 150 uzmanın katıldığı bu sempozyumda, nükleer caydırıcılığın güvenilirliği, silah kontrolü, silahsızlanma ve yayılmanın önlenmesi gibi konular ele alınmıştır. Sempozyuma sanal ortamda katılan Mark Rutte, büyük istikrarsızlık dönemlerinde NATO’nun nükleer caydırıcılığının güvenilir, emniyetli ve etkili kalmasının kritik önem taşıdığını vurgulamıştır. Rutte ayrıca, Ankara Zirvesi’ne yaklaşılırken “kötüleşen güvenlik ortamına uyum sağlamak için NATO’nun nükleer duruşunun nasıl daha da uyarlanacağına dair kritik kararların alınması gerektiğini” belirtmiştir.

    Ankara Zirvesi’nin bir diğer önemli boyutu, NATO’nun savunma harcamaları hedeflerinin somut yeteneklere dönüştürülmesidir. 2025 Lahey Zirvesi’nde müttefikler, 2035 yılına kadar GSYH’nin yüzde 5’ini savunmaya ayırmayı ve bunun yüzde 3,5’ini temel savunma yeteneklerine tahsis etmeyi kararlaştırmıştır. Ankara Zirvesi’nin bu taahhütleri somut askeri kapasitelere dönüştürme konusunda yol gösterici olması beklenmektedir.

    Türkiye’nin Nükleer Paylaşımdaki Rolü ve İncirlik Üssü

    Türkiye, NATO’nun nükleer paylaşım mekanizmasının en eski ve en önemli üyelerinden biridir. EDAM (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi) raporuna göre, Türkiye, NATO’nun altı Avrupa hava üssünde toplam 200 adet Amerikan taktik nükleer silahının konuşlandırıldığı beş ülkeden biridir. İncirlik Hava Üssü’nde bulunan tahmini 60-70 adet B61 nükleer bombası, Soğuk Savaş döneminden bu yana bölgede konuşlu durumdadır.

    Türkiye’nin bu nükleer varlığa yaklaşımı, stratejik ve sembolik boyutları olan karmaşık bir denkleme dayanmaktadır. EDAM raporunun belirttiği üzere, Türkiye için Amerikan taktik nükleer silahlarının varlığı, İttifak’ın Atlantik-ötesi güvenlik ortaklığına bağlılığının devam ettiğini gösteren hayati bir semboldür. Türk güvenlik yetkilileri nezdinde bu silahlar bir statü simgesi olarak görülmekte ve varlıklarının Amerikan-Türk savunma ortaklığını pekiştirdiğine inanılmaktadır. Türkiye, diğer NATO ülkelerinin artan muhalefetine rağmen, topraklarındaki nükleer silahları muhafaza etmeyi desteklemekte ve ittifakın sorumluluk paylaşma ilkesinin bir parçası olarak nükleer vekilharçlığa devam edilmesini ummaktadır.

    2026 Ankara Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca bir güvenlik toplantısı olmanın ötesinde ekonomik ve savunma sanayii hedefleriyle de yakından ilgilidir. Türkiye, bu zirveyi Batılı pazarlara silah satışlarını ve ortak üretim anlaşmalarını artırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Türkiye’nin savunma ihracatı 2021’den bu yana üç kattan fazla artarak 2024’te 10 milyar dolara ulaşmış, bu dönemde Avrupa ve ABD’ye yapılan savunma ihracatı yaklaşık dört kat artışla 5,6 milyar dolara yükselmiştir. Dünyada kullanılan silahlı insansız hava araçlarının yüzde 65’ini karşılayan Türkiye, zirve vesilesiyle savunma sanayii kabiliyetlerini müttefiklerine sergilemeyi ve yeni işbirlikleri kurmayı hedeflemektedir.

    Genişleyen Nükleer Caydırıcılığın Stratejik Yansımaları ve Riskler

    ABD’nin nükleer paylaşımı genişletme planları, bir dizi stratejik riski ve belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Öncelikle, nükleer silahların Rusya sınırına daha yakın konuşlandırılması, Moskova tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılanma ve karşılıklı tırmanma riskini artırma potansiyeli taşımaktadır. Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valery Gerasimov, daha önce yaptığı açıklamalarda NATO’nun Rusya sınırları yakınındaki askeri varlığını “önemli ölçüde artırdığını” ve stratejik nükleer güçlerde modern silah oranının yüzde 92’ye ulaştığını belirterek, ABD’nin nükleer testlere yeniden başlaması durumunda “uygun misilleme tedbirlerinin izleyeceğini” vurgulamıştır.

    İkinci olarak, New START anlaşmasının sona ermesiyle birlikte herhangi bir denetim mekanizmasının bulunmaması, her iki tarafın da nükleer cephaneliklerini artırma konusunda ölçeklendirilmiş bir rekabete girmesine zemin hazırlamaktadır. Uzmanlar, bu durumun Soğuk Savaş dönemindeki silahlanma yarışını anımsatan bir süreci tetikleyebileceği konusunda uyarılarda bulunmaktadır.

    Üçüncü olarak, nükleer paylaşımın genişletilmesi, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) temel ilkeleriyle potansiyel bir gerilim alanı oluşturmaktadır. NPT’nin nükleer olmayan devletlere nükleer silah edinmeme taahhüdü karşılığında güvenlik garantisi veren yapısı, ABD’nin müttefik topraklarına nükleer silah konuşlandırmasının yaygınlaşmasıyla birlikte aşınma riski taşımaktadır. Özellikle bölgesel güçlerin kendi nükleer programlarına yönelme eğilimlerinin artabileceği değerlendirilmektedir.

    Ankara Zirvesi’nin bu riskleri yönetme ve ittifak içinde ortak bir nükleer duruş oluşturma açısından kritik bir fırsat olduğu söylenebilir. NATO yetkilileri, ittifakın savunma amaçlı bir yapı olduğunu ve nükleer caydırıcılığın yalnızca Rusya’nın eylemlerine karşı bir denge unsuru olarak görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak, konvansiyonel asker varlığını azaltan ABD’nin nükleer varlığını artırmasının paradoksal yapısı ve Avrupalı müttefiklerin bu yeni dengede üstleneceği roller, ittifak içinde önümüzdeki dönemde yoğun tartışmalara konu olacak gibi görünmektedir.

    Sonuç

    ABD’nin nükleer silahlarını Rusya sınırına daha yakın bölgelere konuşlandırma ihtimali, Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli stratejik dönüşümlerinden birine işaret etmektedir. Bu hamle, yalnızca ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel asker varlığını azaltmasının bir sonucu değil, aynı zamanda New START anlaşmasının sona ermesiyle oluşan hukuki boşluk, doğu kanadı ülkelerinin artan güvenlik kaygıları ve Rusya’nın nükleer duruşundaki değişiklikler gibi çok boyutlu faktörlerin bir ürünüdür.

    2026 Ankara NATO Zirvesi, bu yeni nükleer duruşun şekillendirilmesi açısından belirleyici bir dönemeç olacaktır. İstanbul’daki Nükleer Politika Sempozyumu’nda dile getirilen ihtiyaçlar ve Mark Rutte’nin “kötüleşen güvenlik ortamına uyum” çağrıları, zirvede alınacak kararların sadece taktik düzeyde değil, ittifakın stratejik doktrininde köklü değişiklikler içerebileceğini göstermektedir.

    Türkiye, hem İncirlik Üssü’ndeki mevcut nükleer varlığı hem de 2024 sonrasında hızla gelişen savunma sanayii kabiliyetleriyle bu yeni dönemde ittifakın önemli aktörlerinden biri olarak konumlanmaktadır. Ankara’nın nükleer paylaşıma yaklaşımı, geleneksel güvenlik kaygılarının ötesinde bir statü ve ortaklık simgesi olma özelliğini korumaktadır.

    Bununla birlikte, genişleyen nükleer caydırıcılık stratejisinin beraberinde getirdiği riskler göz ardı edilmemelidir. Karşılıklı tırmanma riski, silah kontrol mekanizmalarının yokluğu ve nükleer yayılma potansiyeli, ittifakın önümüzdeki dönemde yüzleşmek zorunda kalacağı temel zorluklar olarak durmaktadır. Bu risklerin yönetilebilmesi için, NATO’nun yeni nükleer duruşunu sade askeri bir caydırıcılık perspektifinin ötesinde, diplomatik ve hukuki boyutlarıyla da bütüncül bir şekilde ele alması gerekmektedir.

    Kaynakça

    1. Aydınlık Gazetesi, “Büyük kışkırtma… Financial Times: ABD nükleer şemsiyesini Rusya sınırına taşımayı tartışıyor”, 2 Haziran 2026, https://www.aydinlik.com.tr/haber/abd-rusya-sinirina-nukleer-silah-konuslandirmayi-degerlendiriyor-578936
    2. AA.com.tr, “US weighs expanding nuclear-sharing arrangements in Europe: Report”, 2 Haziran 2026, https://mobil.aa.com.tr/en/world/us-weighs-expanding-nuclear-sharing-arrangements-in-europe-report/3953916
    3. TASS, “Polish defense minister says US in talks with European countries on nuke weapons”, 2 Haziran 2026, https://tass.com/world/2140491
    4. BBC Türkçe, “Polonya: ABD’nin nükleer silahlarını ülkemize yerleştirmesini istiyoruz”, 14 Mart 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e4dq2yxkxo
    5. Financial Times (aktaran DefenceTurk), “ABD’nin Baltık ülkelerine nükleer silah konuşlandıracağı iddiası”, 2 Haziran 2026, https://www.defenceturk.net/abdnin-baltik-ulkelerine-nukleer-silah-konuslandiracagi-iddiasi
    6. Euronews, “Nükleer silahlanma yarışında son durum: START anlaşması sona erdi”, 5 Şubat 2026, https://tr.euronews.com/2026/02/05/nukleer-silahlanma-yarisinda-son-durum-start-anlasmasi-sona-erdi
    7. Gazete Oksijen, “ABD ve Rusya arasındaki New START anlaşması sona erdi: Nükleer silahlanma yarışını engelleyecek bağlayıcılık kalmadı!”, 5 Şubat 2026, https://gazeteoksijen.com/dunya/abd-ve-rusya-arasindaki-new-start-anlasmasi-sona-erdi-nukleer-silahlanma-yarisini-engelleyecek-baglayicilik-kalmadi-264658
    8. NATO, “Türkiye to host 2026 NATO Summit in Ankara”, 20 Ağustos 2025, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2025/08/20/turkiye-to-host-2026-nato-summit-in-ankara
    9. Wikipedia, “2026 Ankara NATO summit”, https://en.wikipedia.org/wiki/2026_Ankara_NATO_summit
    10. Daily Sabah, “NATO summit in Ankara expected to shape alliance’s next chapter”, 10 Haziran 2026, https://www.dailysabah.com/politics/nato-summit-in-ankara-expected-to-shape-alliances-next-chapter/news
    11. NATO, “NATO Nuclear Symposium concludes in Istanbul”, 22 Nisan 2026, https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2026/04/22/nato-nuclear-symposium-concludes-in-istanbul
    12. AA.com.tr, “Rutte: NATO’nun nükleer caydırıcılığının etkili olmaya devam etmesini sağlamalıyız”, 23 Nisan 2026, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rutte-natonun-nukleer-caydiriciliginin-etkili-olmaya-devam-etmesini-saglamaliyiz/3915301
    13. EDAM (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi), “Türkiye ve Taktik Nükleer Silahlar”, 1 Kasım 2012, https://edam.org.tr/dis-politika-ve-guvenlik/turkiye-ve-taktik-nukleer-silahlar
    14. DW Türkçe, “Türkiye NATO zirvesini silah vitrinine dönüştürmek istiyor”, 8 Haziran 2026, https://www.dw.com/tr/türkiye-nato-zirvesini-silah-vitrinine-dönüştürmek-istiyor/a-77456348
    15. Ege Alternatif, “ABD’den Rusya’nın sınırlarına nükleer silah konuşlandırma hamlesi”, 2 Haziran 2026, https://www.egealternatif.com/haber/abd-den-rusya-nin-sinirlarina-nukleer-silah-konuslandirma-hamlesi_77090/
    16. Sözcü, “ABD’den Putin’i endişelendiren adım: Rusya’nın arka bahçesine nükleer silahları diziyor”, 2 Haziran 2026, https://www.sozcu.com.tr/abd-den-putin-i-endiselendiren-adim-rusya-nin-arka-bahcesine-nukleer-silahlari-diziyor-p11967481
    17. ESUT (Europäische Sicherheit & Technik), “NATO 3.0: Washingtons neue Architektur und die Frage der Kompensation”, 8 Haziran 2026, https://esut.de/2026/06/fachbeitraege/64966/nato-3-0-washingtons-neue-architektur-und-die-frage-der-kompensation/
    18. Foreign Affairs, “The Coming Crisis of NATO Deterrence”, 28 Mayıs 2026, https://www.foreignaffairs.com/nato/coming-crisis-nato-deterrence
    19. Kyiv Post, “US Eyes Expanded Nuclear Weapons Deployment Across Europe”, 2 Haziran 2026, https://www.kyivpost.com/post/50635
    20. SavunmaSanayist.com, “ABD’den 9 milyar dolarlık nükleer bomba hamlesi”, 8 Ocak 2025, https://www.savunmasanayist.com/abdden-9-milyar-dolarlik-nukleer-bomba-hamlesi/
    21. Arms Control Association, “New START Expires As U.S. Urges ‘Modernized’ Treaty”, 5 Şubat 2026, https://www.armscontrol.org/blog/2026-02/new-start-expires-us-urges-modernized-treaty
    22. Council on Foreign Relations, “Nukes Without Limits? A New Era After the End of New START”, 9 Şubat 2026, https://www.cfr.org/blog/nukes-without-limits-new-era-after-end-new-start
    23. BBC News (arşiv), “Türkiye nükleer silah üretir mi?”, 5 Eylül 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49595055
    24. International Institute for Strategic Studies (IISS), “Investment in nuclear sharing continues despite European doubts about US extended deterrence”, Aralık 2025
    25. TASS, “NATO stockpiles nukes near Russia’s borders, preparing for offensive actions — expert”, 25 Eylül 2025, https://tass.com/politics/2021093
  • Karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölge Konusunda Yasal Düzenleme

    Karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölge Konusunda Yasal Düzenleme

    Deniz Alanlarında Yasal Düzenleme

    Deniz alanları, 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde belirlenmiş olup taraf olmayan devletler için dahi bağlayıcıdır. BM Genel Kurulu kararları bağlayıcı olmadığı halde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi nitelikli çoğunlukla alınan kararlar uluslararası hukuk teamül kuralı sayılmaktadır. 169 devletin taraf olduğu Deniz Hukuku mutabakatının teamül vasfı daha güçlüdür. Türkiye, adaların deniz alanları konusundaki düzenlemelere itirazla sözleşmeye taraf olmamıştır. Bununla beraber sözleşmeden kaynaklanan mesela Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) hakkını Karadeniz’de kullanmaktadır.

    1982 Sözleşmesi konferanslarına katılan Yaşar Yakış, “keşke Türkiye, sözleşme dışında kalmak yerine taraf olup Adalar konusunda muhalefet şerhi koysaydı” diye hayıflanmıştı. Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra benzer sorunları yaşayan devletler yargı yoluna gitmişler, davalarda Türkiye lehine kararlar çıkmıştır. Kıyılarımızın dibindeki Yunan adalarının deniz alanları olmayacağı, benzer durumdaki uyuşmazlıklarla ilgili yargı kararlarıyla tespit edilmiştir. Bunlar arasında ilginç olanı Fransa ile İngiltere arasında görülmüştür. Fransa kıyılarına yakın İngiltere’ye ait Manş adalarının, deniz alanları olamayacağına dair uluslararası yargı kararı son derece önemlidir. Çünkü Fransa, Türkiye’nin bir kaç mil ötedeki Yunan adalarının deniz alanlarını savunurken kendisi, çok daha uzaktaki İngiliz adalarının deniz alanları olamayacağı iddiasıyla yargıya gitmiş, kazanmıştır. Benzer birçok örnekte açılan davalarda iki ülke arasındaki adaların MEB ve kıta sahanlığı olamayacağına hükmedilmiş, deniz alanlarının iki ülkenin ana karaları arasında orta hat metoduyla tespit edileceğine hükmedilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin sözleşmeye taraf olup adalar konusunda şerh koymaması ciddi bir kayıp değildir. Çünkü benzer davalarda Türkiye’nin lehine kararlar verilmiş, içtihat birliği oluşmuştur. Fakat içtihatlarla desteklenen bu hakkını kullanma konusunda Türkiye’nin yıllardır süren tereddütleri söz konusudur.

    Asıl sorun Yunanistan’ın ilan ettiği kıta sahanlığı ve diğer ülkelerle imzaladığı MEB alanları konusunda da Türkiye’nin yetersiz kalmasıdır. Yunanistan, mutlak egemen olduğunu iddia ettiği adaların kıta sahanlığı ve MEB alanları konusunda diğer Akdeniz ülkeleriyle de sözleşmeler imzalamıştır. Bu iddialarını AB’ye de mal etme girişimlerinde belirli başarıya ulaşmıştır. Bu tür tek taraflı iddiaların tanınmadığı deklare edilmesine karşın Türkiye, Akdeniz ve Adalar Denizi’nde kendi MEB alanını ilan etmeyerek Yunanistan’a bir anlamda manevra alanı açmıştır. Bu yanlıştan dönüş konusunda kapsamlı yasal düzenleme haberi sızdırılmıştır. Bir gazete genel yayın yönetmenin yazısından izlediğimiz bilgilerdeki yanlışların gazetecinin bilgisizliğinden kaynaklanmış olabileceğini ümit ederiz. Ancak böyle bir konuda parlamento, komisyonlar silsilesi yanında askeri ve akademik uzmanlarla işbirliği halinde düzenlemenin olgunlaştırılması, ülkemiz aleyhine olabilecek bilgi kirliliğinin önlenmesi gerekmektedir.

    Köşe yazarının aktardığı bilgilerde bugüne kadar Türkiye’nin sanki hiç deniz alanları olmamış, ilk defa bu düzenlemeyle hakların elde edileceği ima edilmektedir. İkili/çoklu sözleşmelerle ve genel olarak ulusararası hukukun garantisi altında on yıllardır sahip olduğumuz haklar bir anlamda yeniden müzakere/tartışma masasına taşınmaktadır.

    Mavi vatan olarak adlandırdığımız deniz alanları, bir devletin egemenlik haklarını kullanabildiği deniz alanları demektir. Denizlerde egemenlik hakkı iç sularda mutlak olup karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve MEB’e doğru ekonomik haklarla sınırlı hale gelmektedir. Söz konusu egemenlik olduğuna göre bu alandaki düzenlemelerin de yasayla yapılması son derece önemlidir. 1982 tarihli 2674 nolu yasayla Türkiye’nin karasuları 6 mil olarak tespit edilmiş daha sonraki düzenlemelerle Akdeniz ve Karadeniz’de 1982 sözleşmesinin verdiği yetkiler çerçevesinde 12 mil olarak düzenlenmiştir. Adalar Denizi’ndeki 6 mil, aynı zamanda Yunanistan’ın da uyması gereken bir sınır olup bunu 12 mile çıkarması, yeni düzenlemede açıkça ifade edilmesi beklendiği gibi “6 mili aşması” savaş sebebi olacaktır. 1982 sözleşmesi devletlere karasularını ilan ederken “12 mili aşmama” sınırını getirmiştir. Bu sınır garanti edilen bir hak olmayıp coğrafi özelliklere ve ilgili ülkelerin mutabakatlarına göre üst sınırdır. Nitekim benzer coğrafyalarda komşu ülkelerin uzlaşmasıyla karasuları 3 mil olarak tespit edilenler vardır. Esasen 1936’da Yunanistan’ın karasularını 3’ten 6 mile çıkarması kararına itiraz etmeyerek Dışişleri Bakanı’nın ani kararıyla Türkiye’nin de 6 mile çıkarması yakın dönemin vahim yanlışlarındandır.

    Parlamenter sistemde deniz alanlarıyla ilgili bazı yetkiler Bakanlar Kurulu’na bırakılmış olup bu kapsamda bazı düzenlemeler de yapılmıştı. Cumhurbaşkanlığı sisteminde yasaların yetkilendirdiği “bakanlar kurulu kararları” yerine “cumhurbaşkanlığı kararnamesi” ifadesi yer almıştır. Bununla beraber söz konusu egemenlik hakkı olunca muhtemel baskı ve tehditlere karşı kamuoyu desteğini sağlamak üzere yasal düzenleme dışındakilere imkan verilmemeli, 1936 yanlışı dikkate alındığında askeri ve akademik müzakerelerle olgunlaşmadan, partilerüstü mutabakat sağlanmadan kesinlikle tek imzalı kararnameyle yükümlülük altına girilmemelidir.

    Usulüne göre yürürlüğe giren uluslararası sözleşmeler de kanun hükümünde olup bu kapsamda daha SSCB dağılmadan Türkiye, Karadeniz’de diğer kıyıdaş ülkelerle MEB alanlarını orta hat ve dik hat yöntemleriyle belirlemişti. SSCB’nin dağılmasından sonra aynı mutabakat yeni bağımsız cumhuriyetlerle tekrar düzenlenmiştir. Yunanistan’ın adalar konusunda mahkeme kararlarını ve diğer hakkaniyet kıstaslarını dikkate almayan uygulamalarına ve başka ülkelerle sözleşmelerine karşın, Türkiye’nin kendi alanlarını uluslararası hukuk normlarına göre ilan etmesi son derece önemli ve gereklidir. Muhtemelen Rum lobisinin AB ve ABD üzerinden baskıları, Türkiye’nin haklarını yasal düzenlemeyle garanti altına almasını engellemiştir. Bununla beraber Türkiye-Libya MEB antlaşması, Yunanistan ve destekçilerinin oldu-bittiye getirme politikalarına darbe vurduğu halde arkası gelmemiştir.

    Trump yönetimi veya haddini aşan büyükelçisinin Rum lobisinin baskısıyla deniz alanları konusundaki muhtemel tehditlerine karşı kamuoyu, akademi, güvenlik birimleri, hatta muhalefet baskısı yeni düzenleme yolunda son derece kıymetli olacaktır. Köşe yazarlarına sızdırılan hatalı bilgiler yerine alt komisyonlarca hızla olgunlaştırılan taslak her zeminde tartışılmalı, üst komisyonlar ve genel kurula kadar egemenlik hakları tahkim edilerek bir an önce yürürlüğe konulmalıdır. Bu süreçteki kararlılık komşularla hakkaniyete uygun sözleşmelerin de yolunu açacaktır. Uzlaşmaya varılmaması demek, Türkiye’nin haklarından feragat ettiği anlamına gelmemelidir.

    Beklenen düzenlemede İzmir ve Aydın’ın mahallesi durumundaki adalarda Yunan işgaline son verecek imkanlar da kullanılmalı, gerekirse savunma sanayimizin gücü değerlendirilmelidir. İddia edildiği “gizli sözleşme” ile devredilen adalar varsa, bu sözleşmelerin geçersizliği ilan edilmeli, sorumlular anayasa mahkemesinde yargılanmalıdır. Ülkeyi satmak anlamına gelen böyle bir ihanet tespit edildiği halde yasal görevini yapmayanların da bir gün yargılanacakları bilinmelidir.

    [email protected]       

    twitter.com/alaeddinyalcink

  • Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” konuşması üzerine teorik bir analiz

    Sefa Yürükel

    Politik Meşruiyet ve Liderlik Söylemi

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, siyasal liderlik literatüründe meşruiyet inşasının merkezi bir stratejisi olarak değerlendirilebilir. Max Weber’in otorite tipolojisine yaslanarak düşünüldüğünde, burada yasal-ussal otoritenin ötesine geçen, karizmatik bir söylem unsuru gözlemlenmektedir. Kılıçdaroğlu, makamın kendisine atfettiği biçimsel yetkiyi değil, feragat edebilme kapasitesi üzerinden kişisel bir erdem sergilemektedir. Bu, Joseph Schumpeter’in liderlik rekabetini salt çıkar maksimizasyonuna indirgeyen klasik demokrasi tanımına bir meydan okuma niteliği taşır. Zira lider, bireysel kazanım arzusunu reddederek, konumunu araçsallaştırmayacağını taahhüt etmektedir. Söylemin hedefi, meşruiyeti kurumsal pozisyondan bireysel etik duruşa kaydırarak, olası bir güç zehirlenmesi eleştirisini baştan savuşturmaktır. Bu strateji, özellikle parti içi muhalefetin yoğunlaştığı dönemlerde, liderin varlığını sürdürme gerekçesini yeniden tanımlama işlevi görür.

    Söz konusu feragat söylemi, Pierre Bourdieu’nün “simgesel sermaye” kavramı çerçevesinde derinlemesine incelenebilir. Bourdieu’ye göre, bir eylemin çıkar gütmediğini beyan etmek, tam da o eylemden en yüksek simgesel kazancı elde etmenin yoludur. Kılıçdaroğlu, koltukta gözü olmadığını ilan ederek, aslında görünmez ve tartışılmaz bir ahlaki üstünlük zemini inşa etmektedir. Bu simgesel sermaye, doğrudan siyasi bir kazanca tahvil edilebilecek türdendir; partililer nezdinde sadakat, fedakârlık ve güven duygularını pekiştirir. Dolayısıyla, buradaki retorik hamle, basit bir tevazu gösterisinin çok ötesinde, hesaplanmış bir politik yatırım olarak okunabilir. Bu dil, aynı zamanda rakibin pozisyonunu da ahlaki bir açmaza sürükleme potansiyeline sahiptir; çünkü makama talip olan diğer aktörler, bireysel ihtirasla malul görünme riskiyle karşı karşıya kalır. Neticede lider için meşruiyet zemini, rakipsiz bir ahlaki yüksekliğe taşınır.

    Söylemin zamansallığı da meşruiyet bağlamında kritik bir öneme sahiptir. Reinhart Koselleck’in “beklenti ufku” ve “deneyim alanı” kategorileriyle düşünüldüğünde, Kılıçdaroğlu’nun ifadesi, geçmiş seçim yenilgilerinin yarattığı deneyim alanını, geleceğe dönük bir ahlaki yenilenme beklentisiyle dengelemeye çalışır. “Elbette yapacağız” vurgusu, belirsiz bir geleceği, liderin kişisel iradesi ve ahlaki duruşuyla garanti altına alma iddiası taşır. Bu, geçmişin hayal kırıklıklarına karşı bir tür onarım vaadi olarak işler. Meşruiyet krizi, geçmişin yükünden kaçarak değil, tam tersine o yükü yüklenebilecek erdemli bir öznenin varlığına işaret ederek aşılmaya çalışılır. Liderin “ben buradayım ve erdemle hareket ediyorum” demesi, partinin kurumsal hafızasındaki kırılmaları onarma kapasitesine gönderme yapar. Bu kapasite, kurultay gibi belirsizliğin ve çatışmanın yoğun olduğu bir momenti, kontrollü bir dönüşüm sürecine tahvil etme iddiasındadır.

    Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramı açısından bakıldığında, bu söylem aynı zamanda bir rıza üretim mekanizması olarak değerlendirilebilir. Hegemonya, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda entelektüel ve ahlaki önderlikle kurulur. Kılıçdaroğlu’nun “ahlaklı, erdemli” bir kurultay çağrısı, kendi liderlik pratiğini, çıplak bir güç mücadelesinin ötesine, ahlaki bir yeniden kuruluş misyonuna dönüştürür. Burada, parti içindeki farklı hiziplerin çatışan çıkarlarının üzerine çıkacak, onları kapsayan ve dönüştüren bir “evrensel” değer seti önerilir. Rıza üretimi, tarafları salt bir kazanan-kaybeden ikiliğine hapseden oy hesaplarının aksine, sürecin kendisini ortak bir etik proje olarak çerçeveleyerek sağlanır. Kurultay delege sayılarının veya pazarlıkların alanı olmaktan çıkarılıp, partinin ahlaki omurgasının test edileceği bir vicdan mahkemesi olarak yeniden tanımlanır. Bu, olası bir kaybı dahi, “makam için değil, değerler için kaybetmek” anlatısıyla anlamlandırarak liderin simgesel yenilmezliğini korumasına hizmet eder.

    Kılıçdaroğlu’nun ifadesi, Carl Schmitt’in “egemen, istisna haline karar verendir” formülüne ince bir nazire yapar gibidir. Parti içi bir kriz anında, lider, normal demokratik prosedürlerin ötesine geçen, kurucu bir karar anına atıfta bulunur. Buradaki karar, kimin kazanacağına dair değil, mücadelenin hangi ahlaki zeminde yürütüleceğine dairdir. Kılıçdaroğlu, egemenliğini, sürecin kurallarını belirleme kapasitesinde değil, o sürecin ruhunu ve anlamını tanımlama yetkisinde arar. “Benim koltuk derdim yok” çıkışı, prosedürel bir demokrasi oyununun içindeki istisnai bir an olarak, liderin kendini sürecin potansiyel bir mağduru olarak değil, anlamlandırıcı öznesi olarak konumlandırmasını sağlar. Bu, sayısal demokrasinin soğuk matematiğine karşı, liderin kişiliğinde vücut bulan sıcak ve tartışılmaz bir etik otoritenin öne çıkarılmasıdır. İstisna hali, kurultayın olası kaotik yapısına karşı, liderin sağduyusuna ve erdemine yapılan bir çağrıyla normale döndürülür.

    Bu söylem, Robert Michels’in “oligarşinin tunç yasası” bağlamında da okunmalıdır. Michels, her örgütün kaçınılmaz olarak bir oligarşiye dönüştüğünü ve liderlerin örgütün çıkarlarından önce kendi konumlarını korumaya odaklandığını söyler. Kılıçdaroğlu’nun müdahalesi, tam da bu tunç yasanın işlediği bir partide, lidere atfedilen tipik psikolojik motivasyonu, yani “koltuğu koruma içgüdüsü”nü reddederek, yasaya karşı bir direnç noktası üretme çabası olarak yorumlanabilir. Lider, kendisini, Michels’in tarif ettiği bürokratikleşmiş ve kendi çıkarına kilitlenmiş elitin bir parçası değil, onun aşılmasını isteyen bir reformcu olarak sunar. Bu, aynı zamanda oligarşi yasasının yarattığı hayal kırıklığını yönetmek için geliştirilmiş sofistike bir söylemsel araçtır. Lider, “koltuk” metaforu üzerinden, oligarşik eğilimin en somut simgesini karşısına alır; ancak ironik biçimde, bu karşı çıkışı bizzat o koltuğu işgal eden kişi olarak yaparak kendi pozisyonunun istisnai doğasını ilan eder. Bu, örgütsel sosyolojinin tanıdığı bir liderlik paradoksunun, ileri düzey bir retorik stratejiyle aşılmaya çalışıldığı anlamına gelir.

    Ahlak ve Siyasi Strateji Arasında Erdem Retoriği

    Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında merkezi bir yer tutan “ahlak” ve “erdem” kavramları, Aristotelesçi bir etik anlayıştan ziyade, spesifik bir siyasi stratejinin temel bileşenleri olarak işlev görür. Niccolò Machiavelli’nin “Prens”te çizdiği, siyasi eylemin geleneksel ahlaktan özerkliği prensibinin aksine, burada ahlak bizzat siyasetin temel silahı haline getirilir. Bu, Machiavelli’den ziyade, bir tür “ahlaki Machiavellizm” olarak adlandırılabilecek bir stratejidir; amaç, ahlaki üstünlük iddiasını kullanarak siyasi bir zafer kazanmaktır. Erdem, kişisel karakterin bir niteliği olarak sunulur, ancak hedefi doğrudan politik alandaki güç ilişkilerini yeniden yapılandırmaktır. Kılıçdaroğlu, prensin aslan ve tilki olması gerektiğini söyleyen Machiavelli’ye, modern siyaset sahnesinde bir üçüncü yol ekler: aziz maskesi. Bu maske, rakibi, kirli ve çıkarcı siyasetin temsilcisi konumuna iterken, onu takanı her türlü eleştirinin üzerinde bir ahlaki yargıca dönüştürür.

    Bu ahlaki söylem, Albert O. Hirschman’ın “Gericilik Retoriği”nde tanımladığı, ilerici reformlara karşı kullanılan tipik muhafazakâr argümanları tersyüz eder. Hirschman’ın “ters etki”, “beyhudelik” ve “tehlike” tezlerinden farklı olarak, Kılıçdaroğlu bir “asliyete dönüş” söylemi inşa eder. Mevcut siyasetin yozlaştırıcı etkisine karşı, partinin kurucu değerlerine ve siyasetin özünde olması gereken etik temele dönüş çağrısı yapılır. Bu, geçmişi idealize eden nostaljik bir muhafazakârlıktan ziyade, şimdiyi dönüştürmeyi hedefleyen bir yenilenme retoriğidir. “Ahlaklı kurultay” ifadesiyle, siyasetin rutin, çatışmacı ve çoğu zaman kirli olarak algılanan doğasına karşı bir tür siyaset-üstü, saf bir mücadele alanı kurgulanır. Bu alan, pazarlıkların, hiziplerin ve kişisel çıkarların geçersiz olduğu, yalnızca partinin ve ülkenin yüce çıkarları ile bireysel vicdanların konuştuğu bir ütopyadır.

    Erdem retoriği, parti içi demokrasi ve liderlik yarışı gibi kavramların doğasında bulunan agonistik gerilimi pasifleştirme işlevi görür. Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun “radikal demokrasi” anlayışlarında siyasetin kurucu unsuru olarak görülen antagonizma, burada ahlak söylemiyle “evcilleştirilmeye” çalışılır. Rakipler arasındaki ilişkinin, bir dost-düşman ilişkisi olmaktan çıkarılıp, “kim daha erdemli” eksenine oturtulması, çatışmanın şiddetini azaltırken, aynı zamanda onu manipüle edilebilir bir zemine taşır. Zira “erdem” muğlak, ölçülmesi zor ve nihai kertede yoruma açık bir ölçüttür. Bu muğlaklık, onu kullanan lidere, kimin erdemli olup olmadığına karar verme noktasında büyük bir yorumlama esnekliği sağlar. Böylece, potansiyel olarak yıkıcı ve bölücü olabilecek bir liderlik yarışı, liderin hem hakem hem de en önde gelen yarışmacı olduğu, düşük yoğunluklu bir ahlaki kıyas turnuvasına dönüşür. Kılıçdaroğlu, bu oyunun sadece en iyi oyuncusu değil, aynı zamanda kural koyucusu olarak ortaya çıkar.

    Söylemde “koltuk” metaforu üzerinden yürütülen tartışma, ahlakı cisimleştirir ve ona fiziksel bir karşıt verir. George Lakoff ve Mark Johnson’ın “Metaphors We Live By” adlı eserindeki çerçeveleme teorisiyle incelendiğinde, “koltuk” soyut iktidar hırsının somut bir cisimleşmesidir. Lider, bu somut nesneyi reddederek, aslında soyut bir kötülüğü reddettiğini ilan eder. Bu, derin bir bilişsel etki yaratır; çünkü dinleyici için karmaşık siyasi mücadeleler, basit bir “koltuk sevdalısı olmak / olmamak” ikiliğine indirgenir. Bu retorik manevra, rakibin tüm argümanlarını, programlarını ve eleştirilerini görünmez kılma potansiyeline sahiptir; zira rakibin her hareketi, bu temel ikilik çerçevesinde, “koltuğa ulaşmak için yapılan hamleler” olarak yeniden çerçevelenir. Kılıçdaroğlu, kendini bu ikiliğin olumlu tarafına konumlandırarak, rakibine dair söyleyeceği herhangi bir olumsuz şeyi daha ilk baştan gereksiz kılar. Çünkü muhalif, daha konuşmaya başlamadan, o ahlaki zıtlığın olumsuz kutbuna yerleştirilmiştir.

    Ahlak ve erdem vurgusu, Max Weber’in “değer rasyonalitesi” ile “amaç rasyonalitesi” arasındaki meşhur ayrımı akla getirir. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, siyasi başarıyı, yani amaç rasyonalitesini, neredeyse tamamen ahlaki duruşun, yani değer rasyonalitesinin sonucu olarak kodlar. Doğru ve erdemli olanın yapılması halinde, siyasi başarının da er ya da geç geleceği varsayımı, bu söylemin üstü kapalı bir önermesidir. Bu, seçmenlere ve parti tabanına pragmatik vaatler sunamamanın yarattığı boşluğu, etik bir determinizmle doldurma girişimi olarak okunabilir. Weber’in “inanç etiği” olarak tarif ettiği, sonuçlardan bağımsız olarak doğru bildiğini yapan birey tipolojisi, burada bir liderlik imajına dönüşür. Ancak bu, aynı zamanda, sorumluluk etiğinin gerektirdiği, eylemlerin öngörülebilir sonuçlarını hesaba katma yükümlülüğünü de arka plana iter. Liderin temel sorumluluğu, pratik bir zafer kazanmaktan ziyade, ahlaki duruşun saflığını ve örnekliğini korumak olarak yeniden tanımlanır. Bu, sürekli seçim kaybeden bir lider için, yenilgiyi dahi anlamlandırmayı ve ondan onur çıkarmayı mümkün kılan güçlü bir anlatı çerçevesi sunar.

    Bu söylemin partinin kolektif kimliği üzerindeki etkisi, Émile Durkheim’ın “kolektif vicdan” kavramıyla ele alınabilir. Kılıçdaroğlu, “ahlaklı ve erdemli” bir kurultay çağrısıyla, partiyi sıradan bir siyasi örgüt olmaktan çıkarıp, ahlaki bir cemaat olarak yeniden tanımlamaya girişir. Bu cemaatin üyelerini birbirine bağlayan şey, ortak çıkar veya ideoloji kadar, hatta onlardan da önce, paylaşılan bir etik kod ve bu kodu ayakta tutma sorumluluğudur. Bu, partinin dünyevi başarısızlıklarına rağmen, üyelerine üstün bir manevi aidiyet duygusu sunarak örgütsel bağlılığı sürdürmeyi hedefler. Durkheim’ın kutsal ve profan arasında yaptığı ayrım, siyaset alanına uyarlanır; Kılıçdaroğlu ve onun etrafında kenetlenenler “kutsal” ahlaki siyasetin taşıyıcıları olurken, rakipler “profan” çıkar siyasetinin figürleri olarak kodlanır. Bu kutsallık atfı, lidere yönelik eleştiriyi sadece siyasi bir hata olarak değil, aynı zamanda bir tür günah, kolektif vicdana karşı işlenmiş bir suç haline getirerek eleştirinin maliyetini katbekat artırır. Bu da liderin konumunu, basit çoğunluk oylarıyla devrilmesi zor, manevi bir kaleye tahkim eder.

    Kurumsal Yenilenme İddiası ve Parti İçi Dinamikler

    “Kurultay” kavramı, konuşmada yalnızca bir tüzük maddesinin gereği olarak değil, derin bir yenilenmenin, bir tür partisel yeniden doğuşun miladı olarak sunulur. Kılıçdaroğlu’nun vurgusu, kurultayı organizasyonel bir zorunluluk olmanın ötesine taşıyarak, onu varoluşsal bir sınanma anına dönüştürür. Bu söylem, partiyi sürekli ve sıradan bir zamanın akışından kopararak, olağanüstü bir “kriz ve yeniden kuruluş” anlatısının içine yerleştirir. Organizasyon teorilerindeki “örgütsel dönüşüm” modelleriyle düşünüldüğünde, bu tür bir radikal yenilenme çağrısı, genellikle derin bir performans krizine veya dış çevredeki büyük bir şoka yanıt olarak ortaya çıkar. Kılıçdaroğlu, üst üste gelen seçim yenilgilerini bu şok olarak kodlar ve kurultayı, işte bu şokun dayattığı radikal bir yeniden yapılanmanın aracı olarak işaretler. Ancak paradoksal biçimde, bu radikal dönüşümün öznesi olarak, mevcut yapının en üstündeki kişiyi, yani bizzat kendisini gösterir.

    Buradaki kurumsal yenilenme söyleminin asıl mahareti, “değişim” talebini sahiplenerek onu pasifize etme kapasitesinde yatar. Parti tabanından ve muhalif kanatlardan yükselen değişim talepleri, lider tarafından kendi sözcükleriyle yeniden formüle edilerek, bu taleplerin enerjisi liderin kontrolüne alınır. Bu, Michel de Certeau’nun “strateji” ve “taktik” ayrımıyla açıklanabilir. De Certeau’ya göre strateji, bir güç mekanının, bir “mekân”ın sahibi olan bir öznenin eylemini tanımlar. Taktik ise, kendi mekânı olmayan zayıfın, güçlünün mekânında yaptığı manevradır. Kılıçdaroğlu, burada güçlü bir stratejist olarak, kendi kurumsal mekânına yönelik tabandan gelen taktiksel değişim baskısını, “ahlaklı kurultay” gibi kendi belirlediği bir stratejik hedefle karşılayıp soğurur. Değişim isteyen muhaliflerin elindeki en güçlü sloganı bizzat dillendirerek, onların en önemli itici gücünü ellerinden almış olur. Değişim, artık liderin belirlediği çerçevede ve onun öncülüğünde olması gereken, kontrollü bir süreç olarak tanımlanır.

    Yenilenme vaadi aynı zamanda, James G. March ve Johan P. Olsen’in “yeni kurumsalcılık” yaklaşımındaki “uygunluk mantığı” ile “sonuç mantığı” arasındaki gerilimi canlandırır. Kılıçdaroğlu, kurultay tartışmasını sonuç mantığından, yani kimin kazanacağı, hangi ekibin yöneteceği sorusundan alıp, uygunluk mantığına, yani bir kurultayın nasıl olması gerektiği, hangi ahlaki standartlara uyacağı sorusuna taşır. Bu yer değiştirme, kurumsal kural ve normların yeniden yorumlanması için alan açar. Lider, sonuç odaklı, rekabetçi ve potansiyel olarak yıkıcı bir süreci, norm ve değer odaklı, düzenleyici ve yapıcı bir sürece dönüştürme sözü verir. Bu, partinin yerleşik prosedürlerini sorgulama potansiyeli taşıyan her türlü girişimi, “bizim ahlaki duruşumuza uygun mu?” sorusuyla karşılayarak bürokratik ve moral bir filtre görevi görür. Kurultayın ajandası, delegelerin ve adayların rekabeti yerine, partinin ortak değerlerinin yeniden onaylanması ve liderin yeniden takdisi haline getirilmeye çalışılır.

    Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, aynı zamanda parti içi muhalefeti bir “koltuk kavgası”nın tarafı olarak konumlandıran zımni bir suçlamadır. Kendini bu kavganın dışında ve üstünde konumlandırarak, muhalefetin meşruiyet zeminini daraltır. Eğer asıl mesele koltuk değilse, o zaman muhalefetin bu konudaki ısrarı, onların sadece koltuk peşinde koştukları anlamına gelir. Bu, klasik bir “çerçeveleme savaşı” örneğidir; mücadelenin tanımını yaparak, mücadeleyi kazanma şansını radikal biçimde artırma girişimidir. Muhalefetin, bu çerçeveye karşı koyabilmesi için, kendilerinin de “koltuk derdi” olmadığını, meselenin strateji, program veya başarısızlık olduğunu kanıtlamaları gerekir ki bu, çok daha karmaşık ve zaman alıcı bir anlatım çabası gerektirir. Lider, basit ama güçlü bir cümleyle, muhalefeti reaktif, kendini açıklamak zorunda olan ve sürekli savunma yapan bir pozisyona iter.

    Bu söylem içinde, süreklilik ve değişim arasında kurulan gerilim dikkat çekicidir. Lider, kurumsal belleğin ve değerlerin taşıyıcısı olarak kendini değişimin öznesi, ancak aynı zamanda değişimin parti kimliğinde bir kopmaya yol açmayacağının da garantörü olarak sunar. Bu, iki ucu keskin bir kılıçtır; hem yenilenme isteyenlere hem de geleneğin korunmasından yana olanlara aynı anda hitap etmeyi sağlar. Anthony Giddens’ın “yapılaşma teorisi”ndeki fail-yapı ikiliğini aşan yaklaşımı burada işler. Kılıçdaroğlu, hem partinin yapısal sorunlarını dönüştürme kudretine sahip bir fail, hem de partinin en kadim erdemlerini taşıyan canlı bir yapı unsuru olarak resmedilir. Bu, liderin, partiyi geçmişin yüklerinden kurtarırken, aynı zamanda geçmişin en değerli mirasını koruyan ideal bir sentez figürü olarak algılanmasını sağlar. Değişim talep eden genç ve dinamik kesimlere “yeniyi ben getireceğim”, deneyime ve istikrara önem veren eski kuşaklara ise “özden kopmayacağım” mesajı eşzamanlı olarak verilir.

    Bu kurultay çağrısının ardındaki temel politik motivasyon, “kurumsallaşmış karizma” yaratma çabası olarak yorumlanabilir. Weber’in rutinleşmiş karizma kavramına atıfla, lider, kendi kişisel ahlaki karizmasını, kurultay gibi resmi bir kurumsal mekanizma aracılığıyla yeniden üretmeyi ve partinin tüm hücrelerine yaymayı hedefler. “Ahlaklı ve erdemli” bir kurultay, liderin kişisel özelliklerinin, partinin tüzel kişiliğine bir nakli olarak da okunabilir. Amaç, karizmayı liderin bedeninden ve geçici varlığından bağımsızlaştırarak, partinin kalıcı bir karakter özelliği haline getirmektir. Bu gerçekleştiği takdirde, gelecekteki liderler de bu kurumsallaşmış ahlaki mirasın bekçileri ve ürünleri olacak, Kılıçdaroğlu ise bu yeni dönemin kurucu figürü olarak partinin siyasi azizleri panteonundaki yerini alacaktır. Kısa vadeli bir siyasi hayatta kalma manevrası gibi görünen bu konuşma, uzun vadede tarihsel bir misyonun ve manevi bir liderliğin kurucu belgesi olma iddiasını zımnen taşır.

    Söylemde Kriz Yönetimi ve Gelecek Tahayyülü

    Kılıçdaroğlu’nun konuşması, akut bir siyasi kriz anında yapılmış olma özelliğiyle, öncelikle bir kriz yönetimi metnidir. Ancak buradaki kriz yönetimi, teknik bir sorun çözme pratiğinin ötesinde, krizin tanımını, nedenlerini ve çözüm yollarını yeniden inşa eden yaratıcı bir söylem performansıdır. Kriz, bir dizi seçim yenilgisi olarak somut bir veridir; ancak Kılıçdaroğlu, bu somut yenilgileri, partinin özünde var olan bir erdemin dışsal siyasetin kirli oyunları tarafından geçici bir mağlubiyete uğratılması olarak yeniden çerçeveler. Bu, Timothy W. Luke’un “hükümetleştirme” tartışmalarına benzer bir biçimde, sorunun kaynağını partinin dışına, amansız ve ahlak dışı bir siyasi rekabet ortamına atfederken, çözümü tamamen partinin içsel, kontrol edilebilir bir alanına, yani ahlaki karakterine yerleştirir. Başarısızlık, bir strateji veya icraat hatası değil, bir ahlaki kirlenme veya bu kirlenmeye direnme gücüyle ilgili bir sınanma olarak sunulur. Bu, partinin failliğini ve itibarını korumak için son derece etkili bir yeniden çerçeveleme stratejisidir.

    Gelecek tahayyülü, bu konuşmanın en güçlü ancak en soyut boyutunu oluşturur. “Elbette yapacağız” derken Kılıçdaroğlu, muğlak ama sarsılmaz bir özgüvenle geleceği şimdide kucaklar. Bu, Ernst Bloch’un “umut ilkesi”nde tanımladığı, “henüz-olmayan”ın bugünkü eylemleri motive eden bir güç olarak kullanılmasıdır. Somut bir plan veya program sunmaktan ziyade, bir varoluş biçiminin, bir ahlaki duruşun er ya da geç başarıya ulaşacağına dair teleolojik bir inanç dile getirilir. Gelecek, bugün yapılan ahlaki seçimlerin zorunlu bir sonucu, bir hasat zamanı olarak tahayyül edilir. Bu, belirsizlikle ve kaygıyla malul bir parti tabanına, belirsizliği aşan, neredeyse teolojik bir güvence sunar. Bu güvencenin teminatı ise herhangi bir maddi veri değil, doğrudan liderin kendi inancının ve karakterinin sağlamlığıdır. Bu, spekülatif bir finans aracına benzer; bugünkü değeri, gelecekteki farazi bir ahlaki başarıya endekslenmiştir.

    Konuşmadaki kriz yönetimi, aynı zamanda zamansallıkla ustaca oynar. François Hartog’un “tarihsel rejimler” kavramından hareketle, Kılıçdaroğlu’nun bir tür “gelecekçi” rejimi devreye soktuğu söylenebilir. Şimdiki zamanın sorunları ve geçmişin yaraları, geleceğin parlak ışığında önemsizleştirilir, hatta anlamlı kılınır. Kurultay, bu zamansal sıçramanın yapılacağı eşik, bir tür ritüel geçiş anı olarak kodlanır. Bu ritüel başarıyla tamamlandığında, parti geçmişin başarısızlıklarından arınmış, geleceğin zaferlerine hazır hale gelecektir. Liderin bugünkü rolü, bu geçişin mimarı ve baş rahibi olmaktır. Bu nedenle, lidere yönelik bugüne dair herhangi bir eleştiri, aslında bu kutsal gelecek planına karşı bir engel olarak anlamsız ve hatta zararlıdır. Eleştirmenler, dar ve miyop bir bakış açısıyla, geleceğin büyük vizyonunu göremeyen, gündelik hesapların içine sıkışmış figürler olarak marjinalleştirilir.

    Bu söylem, Jürgen Habermas’ın “iletişimsel eylem” teorisindeki, ideal konuşma durumlarında argümanların gücünün öne çıkması fikrine bir alternatif oluşturur. Burada argümanların rasyonel gücünden ziyade, konuşmacının ahlaki duruşunun performatif gücü ön plandadır. Habermasçı anlamda bir müzakere ve ikna süreci değil, John L. Austin’in “söz edimleri” kuramı bağlamında bir “edimsöz” gerçekleşir. Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” demesi, sadece bir durumu betimleyen bir saptama değil, bizzat bir edimi yerine getiren bir sözcedir. Bu sözceyle lider, kendisini ahlaki olarak bağlar, bir taahhüdün altına girer ve bu bağlanma eylemiyle dinleyiciler önünde yeni bir gerçeklik inşa eder. Bu gerçeklikte, onun niyetinden şüphe etmek, hem epistemolojik olarak yanlış hem de etik olarak ayıptır. İletişim, rasyonel bir uzlaşma arayışından çok, ahlaki bir şahitlik ve bağlanma eylemine dönüşür.

    İfade edilen güçlü irade ve özgüven, aynı zamanda “gönüllücülük” olarak eleştirilebilecek bir siyaset anlayışını yansıtır. Buna göre, yeterince güçlü bir ahlaki irade, tüm yapısal engelleri, ekonomik kısıtları ve sosyolojik gerçeklikleri aşabilir. “Elbette yapacağız” derken, iradenin mutlak önceliği ve yapısal sınırları aşkınlığı ilan edilir. Bu, Leninist bir “iradi devrim” anlayışının demokratik bir liderlik yarışına uyarlanmış naif bir versiyonu olarak okunabilir. Ancak bu vurgu, sürekli yenilgilerle bezmiş bir parti tabanı için hayati bir motivasyon kaynağıdır. Liderin sergilediği bu sarsılmaz irade, karmaşık sosyo-politik gerçekliğin yarattığı çaresizlik hissine karşı psikolojik bir panzehir işlevi görür. Delegelerden, analistlerden veya stratejistlerden beklenen, verili durumu soğukkanlılıkla analiz etmeleri değil, liderin bu iradesine katılmaları ve onun bir parçası olmalarıdır. Kriz, analitik bir müdahale ile değil, kolektif bir irade sıçramasıyla aşılacaktır.

    Bu kriz yönetimi söyleminin nihai amacı, partiyi “kurban” psikolojisinden “fail” psikolojisine geçirmektir. Seçim yenilgileri, dış güçlerin bir sonucu olarak parti tabanında bir mağduriyet hissi yaratmış olabilir. Kılıçdaroğlu, bu mağduriyeti yok saymaz, ancak onu yeniden anlamlandırır. Yenilgiler, bir mağduriyet değil, bir sınanma, bir çile dönemidir. Bu çile, partiyi olgunlaştırmış, arındırmış ve gerçek zaferin ne olduğunu öğretmiştir. Gerçek zafer, sandıkta kazanılan geçici bir üstünlük değil, ahlaki üstünlüğün sürekli kılınmasıdır. Kurultay, işte bu mağduriyet psikolojisinin kesin olarak terk edilip, aktif ve ahlaki bir fail olma durumuna geçişin ilan edileceği sahnedir. Liderin “koltuk” gibi dünyevi bir hedefi olmadığını ilan etmesi, partiyi de dünyevi başarısızlıkların yarattığı üzüntüden kurtarma ve onu daha yüksek bir varoluşsal düzleme taşıma teklifidir.

    Kolektif Kimlik İnşası ve “Biz” Tahayyülü

    Kılıçdaroğlu’nun sözleri, Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” kavramının bir mikro-örneği olarak, CHP içinde yenilenmiş bir “biz” duygusu inşa etme çabasıdır. Parti, coğrafi olarak dağınık, farklı çıkar gruplarını ve hatta ideolojik eğilimleri barındıran bir topluluktur. Bu farklılıkları ortak bir paydada buluşturacak olan şey, lidere göre, dar bir program veya tek bir liderlik figürüne duyulan pragmatik bağlılık değil, ortak bir ahlaki duruş ve erdem arayışıdır. “Ahlaklı ve erdemli” bir kurultay hayali, delegelerin, üyelerin ve sempatizanların kendilerini, sıradan siyasi partilerin kirli gündelik işleyişinin üzerinde, özel ve seçkin bir cemaatin mensupları olarak görmelerini sağlar. Bu hayali cemaat, kendisini “koltuk sevdalısı” ötekilere karşı tanımlar. “Biz”, makamı değil milleti ve değerleri düşünenler; “onlar” ise, sadece ve sadece iktidarın nimetlerine odaklanmış olanlardır. Bu keskin ayrım, parti içi farklılıkları ikinci plana atarak, güçlü bir iç-grup kayırmacılığı ve dayanışması yaratır.

    Bu kimlik inşası, psikanalitik bir bakışla, bir tür “narsisistik küçük farklılıkların narsisizmi” olarak da yorumlanabilir. Freud’un tabiriyle, birbirine çok benzeyen komşu topluluklar arasındaki düşmanlık, kendi kimliğini pekiştirmek için küçük farklılıkları büyütme eğilimine dayanır. Kılıçdaroğlu, CHP’yi diğer partilerden ayıran makro-politik farklılıkları değil, mikro-etik bir farklılığı, yani “ahlaklı olma” halini öne çıkarır. Bu, partinin yeni ve en ayırt edici kimlik özelliği haline gelir. “Biz, ahlaklı siyaset yapanlarız” demek, tüm diğer siyasi aktörleri örtük olarak “ahlaksız” olarak kodlamak anlamına gelir. Bu, partililer için muazzam bir psikolojik tatmin ve üstünlük duygusu yaratır. Ancak bu tatmin, aynı zamanda bir izolasyon riskini de beraberinde getirir; zira bu denli yüksek bir ahlaki kaideye oturan bir parti, diğer aktörlerle pragmatik ve esnek ittifaklar kurmakta zorlanabilir, çünkü her pazarlık ahlaki saflığın lekelenmesi riskini taşır.

    Konuşmanın alt metninde, Henri Tajfel ve John Turner’ın “Sosyal Kimlik Teorisi”nin izleri sürülebilir. Bireyler, benlik saygılarını yükseltmek için ait oldukları grubu olumlu, diğer grupları ise olumsuz değerlendirmeye motive olurlar. Kılıçdaroğlu, parti tabanına son derece olumlu, prestijli ve ahlaken üstün bir sosyal kimlik sunar: “Erdemli CHP’li” kimliği. Bu kimlik, üst üste gelen seçim yenilgilerinin bireysel ve kolektif benlik saygısında yarattığı derin yarayı sarmak için biçilmiş kaftandır. Partili, artık kendisini “kaybeden” olarak değil, “kaybetme pahasına doğru yolda yürüyen erdemli nefer” olarak tanımlayabilir. Bu, bilişsel uyumsuzluğu azaltan ustaca bir yeniden çerçevelemedir: Başarısızlık, başarısızlık değil, erdemin bedelidir. Liderin görevi, bu bedeli ödemeye razı olan topluluğun sözcülüğünü yapmak ve bu yeni, gurur verici kimliği sürekli olarak yeniden üretmektir. Kurultay ise, bu kolektif kimliğin en üst düzeyde sergileneceği ve yeniden onaylanacağı büyük bir tören olarak planlanır.

    Söylemdeki “biz”, kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcıdır da. Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” ifadesi, kendisini ve kendisine inananları içeren bir “biz” ile, bu derdi taşıdığı ima edilen bir “siz/onlar” arasına net bir çizgi çeker. Bu çizgiyi çekmek, parti içi iktidar mücadelesinde saf tutmayı kolaylaştıran bir işlev görür. Muğlak bir “değişim” talebiyle ortaya çıkan muhalifler, bu söylem karşısında ya “koltuğa göz dikenler” olarak etiketlenip marjinalleşecek ya da kendilerinin de bu ahlaki “biz”in bir parçası olduğunu kanıtlamak gibi zorlu bir yükün altına gireceklerdir. Bu, muhalefeti sürekli olarak kendini ispat etmeye zorlayan asimetrik bir söylemsel güç ilişkisi yaratır. “Biz” ahlaki ve doğal olandır, “onlar” ise varlıklarını ve niyetlerini sürekli açıklamak zorunda olan, zan altındaki gruptur. Bu çerçeve, liderin müttefiklerine sağlam bir aidiyet ve sadakat zemini sunarken, eleştirel sesleri etkisizleştirmek için de güçlü bir kültürel ve psikolojik baskı mekanizması oluşturur.

    Bu kolektif kimlik tahayyülü, geçmişin partisel mitolojisiyle de güçlü bağlar kurar. Erdem ve ahlak vurgusu, CHP’nin kurucu ideolojisindeki, özellikle erken Cumhuriyet dönemi söyleminde güçlü olan, “münevver”, “halktan kopuk olmayan ama halkı aydınlatan” elit imajının modern bir yeniden üretimidir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin taşıyıcısı olarak, kendini her zaman bir tür ahlaki misyonla tanımlamıştır. Kılıçdaroğlu, bu tarihsel misyonu, somut ideolojik içeriğinden biraz soyutlayarak, evrensel bir erdem söylemine dönüştürür. Bu, farklı dönemlerden ve farklı ideolojik eğilimlerden gelen partilileri, bu muğlak ama güçlü “kurucu misyon” etrafında birleştirme potansiyeli taşır. “Ahlak”, partinin farklı hiziplerinin üzerinde uzlaşabileceği, en geniş ortak payda haline getirilmeye çalışılır. Bu, ideolojik bir sentezden kaçınarak, duygusal ve ahlaki bir payda arayışıdır.

    Bu kimlik inşası, partiyi seçmen nezdinde nasıl konumlandırdığı sorusunu da beraberinde getirir. “Ahlaklı ve erdemli” azınlık olma hali, bir yandan yüksek bir özsaygı sunarken, diğer yandan temel bir siyasi sorunu, yani “neden çoğunluk olamıyoruz?” sorusunu cevaplamakta yetersiz kalabilir. Eğer parti, ahlakın ve erdemin son kalesi ise ve toplumun çoğunluğu bu kaleden habersiz ya da ona karşı kayıtsızsa, bu durum partinin toplumdan koptuğu veya elitist bir konuma sıkıştığı eleştirilerini besleyebilir. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, bu açmazı, ahlaki üstünlüğü siyasi başarıya tercih ederek çözmeye çalışır; ancak bu tercih, partinin nihai amacının iktidar olmak olduğu gerçeğiyle çelişen bir gerilim yaratır. Bu gerilim, partinin ruhunda kalıcı bir ikileme işaret eder: Seçim kazanmak için her yolu mübah gören popülist siyasetle rekabet edebilmek için ahlaki saflıktan ödün vermek mi gerekir, yoksa ahlaki saflığı korumak uğruna sürekli kaybetmeye razı mı olunmalıdır? Konuşma, bu soruya net bir yanıt vermekten kaçınır; bunun yerine, soruyu soranları da bu ahlaki ikilemin dışında, “koltuk sevdalısı” pragmatistler olarak konumlandırarak susturmayı dener.

    Metaforik Dil ve Siyasi Beden Temsili

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki en çarpıcı retorik hamle, siyasi varlığını ve mücadelesini “koltuk” metaforu üzerinden somutlaştırmasıdır. Metafor, burada sadece bir süsleme aracı değil, George Lakoff’un işaret ettiği üzere, düşünceyi ve eylemi yapılandıran temel bir bilişsel çerçeve olarak işler. “Koltuk”, modern siyasi dilde iktidar makamını, statüyü, bürokratik gücü ve kişisel çıkarı tek bir imgede birleştiren, son derece yüklü bir simgedir. Kılıçdaroğlu, bu simgeyle ilişkisini keskin bir olumsuzlama üzerinden tanımlayarak, aslında yeni bir liderlik bedeni inşa eder. Bu beden, iktidarın maddi, mekânsal ve cismanî çekimine kapalı, hafiflemiş, arınmış ve neredeyse uhrevî bir varoluşu temsil eder. Liderin fiziksel varlığı ile siyasi makam arasına koyduğu bu mesafe, onu, makamla özdeşleşen ve makamın gölgesinde kalan sıradan politikacılardan radikal biçimde ayırmayı amaçlar.

    Bu retorik, Ernst H. Kantorowicz’in meşhur çalışması “Kralın İki Bedeni”ndeki teolojik-politik ayrımın modern ve seküler bir izdüşümü olarak yorumlanabilir. Kralın biri ölümlü, doğal, diğeri ölümsüz, politik olan iki bedeni vardır. Kılıçdaroğlu, bu ayrımı tersyüz eder: Onun doğal bedeni geçici, mütevazı ve koltuğa bağlı değildir; fakat onun politik bedeni, tam da bu feragat sayesinde ölümsüzleşir, bozulmaz bir ahlaki öz kazanır. “Koltuğu” reddetmek, doğal bedenin çıkarlarını ve geçiciliğini kabul etmek, ama politik bedeni, yani partinin zamansız değerlerini en saf haliyle temsil edebilme iddiasını yüceltmektir. Bu, lideri, koltukla simgelenen kurumsal yapının hem içinde hem de üstünde olan paradoksal bir konuma yerleştirir. O, koltuğa oturmaz; koltuğa anlamını veren erdemin cisimleşmiş hali olarak onun yanında, belki de bir adım önünde durur.

    Kılıçdaroğlu’nun beden dili ve kamusal imajı da bu söylemi destekleyen bir görsellik taşır. Mütevazı yaşam tarzı, sade giyimi, mütevazı konutu ve “Gandi” lakabıyla pekiştirilen imajı, konuşmasındaki “koltuk derdi olmayan adam” iddiasını fiziksel ve görsel bir gerçeklik düzlemine taşır. Burada söylem, performatif bir tutarlılık kazanır. Judith Butler’ın performatiflik kuramı bağlamında, “koltuk derdim yok” demek, bu sözü telaffuz eden bedenin o ana kadarki tüm tarihiyle uyumlu olduğunda çok daha güçlü bir hakikat etkisi yaratır. Kılıçdaroğlu’nun yıllar içinde inşa ettiği mütevazı, gösterişten uzak kişisel imaj, bu sözce için mükemmel bir zemin oluşturur. Söz, sadece bir anlık iddia değil, aynı zamanda on yıllara yayılan bir yaşam tarzı performansının doğal bir uzantısı, neredeyse kaçınılmaz bir sonucu gibi algılanır. “Koltuk” gibi ağır, maddi bir simgenin karşısına, onu reddeden hafif, mütevazı ama çelik gibi iradeli bir beden konur.

    Metafor, aynı zamanda, onun zıddını da içererek anlam kazanır. “Benim koltuk derdim yok” önermesi, bu derdi olan birilerinin olduğu varsayımını mantıksal olarak zorunlu kılar. Bu, söylemin hayaletidir; hiç adı anılmayan, ama her an varlığı hissedilen “koltuk sevdalısı öteki”. Bu öteki, parti içindeki rakip, iktidardaki hükümet lideri veya soyut bir politikacı tipolojisi olabilir. Kılıçdaroğlu, kendi kimliğini ve saflığını bu olumsuzlama üzerinden kurarken, dinleyici de bu boş göstereni kendi zihnindeki muhalifle doldurur. Bu, retorikte “enthymeme” olarak bilinen, dinleyicinin aktif olarak tamamladığı eksik akıl yürütme biçimine bir örnektir. Lider, rakibe yönelik doğrudan bir suçlamada bulunmaz; sadece kendi konumunu ilan eder ve dinleyicinin muhakemesi, bu masum önermenin kaçınılmaz mantıksal sonucu olarak rakibi mahkûm eder. Bu, doğrudan saldırıdan çok daha etkili ve ahlaki otoriteyle çelişmeyen dolaylı bir karakter suikastıdır.

    Söylemdeki mekânsal metaforlar sadece “koltuk” ile sınırlı değildir. “Ahlaklı ve erdemli bir kurultay” ifadesindeki “kurultay” da, dört duvar arasında gerçekleşen bir toplantıdan öte, ahlaki bir uzam olarak tahayyül edilir. Bu mekân, normal siyasi eylemlerin ve güdülerin askıya alındığı, profan dünyadan yalıtılmış kutsal bir alandır. Tıpkı bir mabet gibi, içine girenlerin belirli bir ruh hali ve niyetle girmesi beklenir. Kılıçdaroğlu, bu mekânın eşiğini bekleyen, onun gerektirdiği saflığı ve erdemi şimdiden taşıyan bir rehber olarak, delegeleri bu kutsal mekâna girmeye layık olup olmadıkları konusunda bir iç muhasebeye davet eder. Bu kurgu, kurultayı bir oylama ve rekabet mekânı olmaktan çıkarıp, kolektif bir vicdan muhasebesine ve ahlaki bir yeniden doğuş ritüeline dönüştürür. Mekânın bu şekilde yeniden tanımlanması, o mekânda yapılacak her türlü muhalif siyasi eylemi, kutsala saygısızlık, mekânın ruhuna ihanet olarak damgalar.

    “Yapacağız” fiiliyle ifade edilen irade, tüm bu metaforik yapıyı bir eylem planına bağlayan dinamik unsurdur. Lider, edilgen bir erdem gösterisi yapmaz; aksine, erdemi aktif, inşa edici ve dönüştürücü bir güç olarak sunar. Bu, Hannah Arendt’in “eylem” kavramına yaklaşır. Arendt için eylem, insanın çoğulluk içinde, söz ve edimle kendini açığa vurması, yeni bir başlangıç yapma kapasitesidir. Kılıçdaroğlu, “yapacağız” derken, kendisini ve partisini, belirlenmiş yapıların ve geçmişin mağlubiyetlerinin pasif nesneleri olmaktan çıkarıp, yeni bir başlangıcın aktif özneleri olarak konumlandırır. Bu eylem, “koltuk” gibi maddi bir hedefe yönelmemiş, aksine kendini başlı başına değerli bir amaca, ahlaki bir kuruculuğa adamıştır. İşte bu yüzden liderin bedeni ve sözü, iktidarın donuk ve ağır mekânı olan “koltuğa” ihtiyaç duymaz; o, eylemin hafifliği ve sürekliliği içinde, kendi ağırlığını ve kalıcılığını zaten bulmuştur.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun “benim koltuk derdim yok” merkezli söylemi, siyasal liderlik, ahlak retoriği, kurumsal yenilenme, kriz yönetimi, kolektif kimlik inşası ve metaforik dil düzlemlerinde katmanlı bir analize tabi tutulduğunda, tek bir basit niyetin çok ötesine uzanan, sofistike bir politik hamle olarak ortaya çıkmaktadır. Bu söylem, ilk bakışta bir feragat beyanı, bir tevazu gösterisi gibi görünse de, özünde liderin ahlaki meşruiyetini tahkim eden, muhalefeti “koltuk sevdalısı” konumuna iterek pasifize eden, geçmiş seçim yenilgilerini anlamlandıran ve parti tabanına yenilmişlik psikolojisini aşacak manevi bir motivasyon sunan stratejik bir çerçeveleme işlevi görmektedir. Max Weber’den Bourdieu’ye, Machiavelli’den Gramsci’ye, Lakoff’tan Kantorowicz’e uzanan teorik bir hat boyunca incelendiğinde, bu konuşma, siyasetin temel bir gerilimini açığa çıkarır: Demokratik bir yarışta meşruiyet, yalnızca usul ve sonuçlarla değil, aynı zamanda rakibi ahlaken hükümsüz kılma kapasitesiyle de inşa edilir.

    Bu retorik strateji, partinin karşı karşıya olduğu somut krizi, yani üst üste yaşanan seçim yenilgilerini, bir strateji, program veya liderlik krizi olmaktan çıkarıp bir ahlaki sınanma ve arınma anlatısına dönüştürmektedir. Bu dönüştürme hamlesi, kurultay gibi prosedürel ve potansiyel olarak çatışmalı bir mekanizmayı, bir vicdan muhasebesi ve kolektif yeniden doğuş ritüeli olarak yeniden kodlar. Kılıçdaroğlu, kendisini bu sürecin en güçlü adayı değil, bu ritüelin anlamını belirleyen baş rahibi ve ahlaki standardın cisimleşmiş hali olarak konumlandırarak, Michels’in oligarşinin tunç yasasına meydan okuyan bir lider imajı çizer. Ancak bu imaj, ironik biçimde, tam da aşmaya çalıştığı yasayı yeniden üretme riskini taşır; zira liderin “koltuğa ihtiyacı olmadığı” iddiası, onun koltuğunu ve konumunu en güçlü biçimde koruyan bir simgesel sermaye işlevi görmektedir. Bu, siyaset biliminin kadim paradokslarından biridir: İktidara en az ihtiyacı olduğunu söyleyen kişi, çoğu zaman iktidarı en fazla isteyen kişiden daha kalıcı bir hakimiyet kurabilir.

    Kolektif kimlik düzeyinde ise bu söylem, CHP’nin farklı hizip ve eğilimlerini, dar ideolojik paydaların üzerinde, muğlak ama bir o kadar da kuşatıcı bir ahlaki cemaat çatısı altında toplamayı hedefler. Bu cemaat, kendisini siyasetin kirli, çıkarcı ve koltuk odaklı işleyişinin karşısında, erdemli bir azınlık olarak tanımlar. Bu tanım, partililere, seçim yenilgilerinin yarattığı derin yarayı onaracak güçlü bir özsaygı ve üstünlük duygusu sunar. Ancak bu yüksek ahlaki kaide, partiyi toplumun geniş kesimlerinden kopma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Eğer parti, başarısızlığı dahi erdemin bedeli olarak kodlayan ve ahlaken kirlenmemiş bir azınlık olarak kalmayı zımnen kabullenen bir söylemi benimserse, bu durum, iktidar olma amacıyla varoluşsal bir çelişki yaratır. Kılıçdaroğlu’nun söylemi, bu çelişkiyi çözmekten ziyade, onu görünmez kılmakta ve muhataplarını bu çelişkiyi sorgulamayı dahi bir ahlaki kusur olarak algılamaya yönlendirmektedir.

    Nihai tahlilde, bu konuşma metni, güncel bir siyasi kriz anında üretilmiş, geçici bir taktiksel çıkış olmanın çok ötesinde, bir liderlik manifestosu niteliği taşımaktadır. Kılıçdaroğlu, kendi siyasi varoluşunun özünü, partinin tarihsel misyonuyla ve geleceğe dair teleolojik bir umutla birleştirerek, kendisine yönelik eleştirileri işlevsizleştiren ve ahlaken çürüten bir anlatı inşa etmiştir. Bu anlatıda koltuk, asıl mesele olmaktan çıkarılmış, liderin kişisel erdemini kanıtlayan bir imtihan nesnesine dönüştürülmüştür. Bu hamle, partiyi kısa vadede yatıştırıp lidere sadakati pekiştirse de, uzun vadede partinin, strateji, program ve toplumsal ittifaklar gibi maddi siyasetin gerekleri ile manevi üstünlük iddiası arasında sıkışıp kalmasına yol açabilecek bir ideolojik kapanmanın da işaret fişeğidir. Sözün gücü ile eylemin gerçekliği, ahlakın saflığı ile siyasetin zorunlu kirleri arasındaki bu gerilim, yalnızca Kılıçdaroğlu’nun değil, genel olarak değişim baskısı altındaki tüm uzun süreli liderliklerin aşmak zorunda olduğu evrensel bir açmazdır.

    Kaynakça

    Anderson, B. (2006). Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Metis Yayınları.

    Arendt, H. (1998). The Human Condition. University of Chicago Press.

    Austin, J. L. (1975). How to Do Things with Words. Harvard University Press.

    Bloch, E. (1986). The Principle of Hope. MIT Press.

    Bourdieu, P. (1991). Language and Symbolic Power. Harvard University Press.

    Butler, J. (1997). Excitable Speech: A Politics of the Performative. Routledge.

    de Certeau, M. (1984). The Practice of Everyday Life. University of California Press.

    Durkheim, E. (1995). The Elementary Forms of Religious Life. Free Press.

    Giddens, A. (1984). The Constitution of Society. University of California Press.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. International Publishers.

    Habermas, J. (1984). The Theory of Communicative Action. Beacon Press.

    Hartog, F. (2015). Regimes of Historicity: Presentism and Experiences of Time. Columbia University Press.

    Hirschman, A. O. (1991). The Rhetoric of Reaction. Belknap Press.

    Kantorowicz, E. H. (1957). The King’s Two Bodies: A Study in Mediaeval Political Theology. Princeton University Press.

    Koselleck, R. (2004). Futures Past: On the Semantics of Historical Time. Columbia University Press.

    Laclau, E., & Mouffe, C. (1985). Hegemony and Socialist Strategy. Verso.

    Lakoff, G., & Johnson, M. (1980). Metaphors We Live By. University of Chicago Press.

    Luke, T. W. (1999). “Environmentality as Green Governmentality.” In Discourses of the Environment. Blackwell.

    Machiavelli, N. (1998). The Prince. University of Chicago Press.

    March, J. G., & Olsen, J. P. (1989). Rediscovering Institutions. Free Press.

    Michels, R. (1915). Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. Free Press.

    Schmitt, C. (2005). Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty. University of Chicago Press.

    Schumpeter, J. A. (1942). Capitalism, Socialism and Democracy. Harper & Brothers.

    Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). “An Integrative Theory of Intergroup Conflict.” In The Social Psychology of Intergroup Relations. Brooks/Cole.

    Weber, M. (1946). “Politics as a Vocation.” In From Max Weber: Essays in Sociology. Oxford University Press.

  • AKP Dönemi Ekonomi

    AKP Dönemi Ekonomi

    ChatGPT4, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara gelmeden önce ve bugün ülkemizin çağdaşlarıyla arasındaki ekonomik düzeyi değerlendirmeni ve çağdaş rakiplerimize göre durumumuzdaki gelişme ya da gerilemeyi araştırmanı istiyorum.

    Türkiye’nin Avrupa ve İlk 20 Ekonomi İçindeki Göreli Konumu

    Sorunuzu doğrudan cevaplayayım: Türkiye ekonomisi mutlak olarak büyüdü; ancak Avrupa ülkeleri ve dünyanın en büyük ekonomileriyle karşılaştırıldığında göreli konumu belirgin biçimde güçlenmedi. Bazı ölçütlerde gerileme, bazılarında ise sınırlı ilerleme görüldü.

    Aşağıdaki analiz, özellikle dünya sıralaması, Avrupa içindeki pay, kişi başına gelir ve ekonomik ağırlık üzerinden bu değişimi gösteriyor.

    Türkiye’nin nominal GSYH bakımından dünyadaki yeri:

    YılGSYH (yaklaşık)Dünya Sırası
    2002240 milyar $1718
    2013950 milyar $16
    2020720 milyar $2021
    20251,31,4 trilyon $1719
    1. 2000’lerin başındaki yerimizi büyük ölçüde koruduk; fakat belirgin bir üst lige çıkamadık. Türkiye hâlâ çoğu hesaplamada ilk 20 ekonomi içinde sayılıyor, ancak 2002’deki konumuna göre dramatik bir yükseliş yaşanmadı.
    2. 2013 civarında ilk 15’e yaklaşan ivme kalıcı olmadı. Kur artışları ve enflasyon nedeniyle dolar bazlı büyüklük uzun süre yatay seyretti.
    3. Türkiye’nin Avrupa’nın büyük ekonomileriyle karşılaştırması:
    Ülke2002 GSYH ($ milyar)2025 GSYH ($ milyar)
    Almanya2.1005.500+
    Fransa1.5003.800+
    İtalya1.3003.100+
    İspanya7001.900+
    Türkiye2401.350
    Polonya190900+
    1. İspanya ile aradaki mesafe kapanmadı. 2002’de Türkiye, İspanya ekonomisinin yaklaşık üçte biri büyüklüğündeydi; bugün hâlâ benzer orandadır.
    2. Polonya’ya karşı göreli üstünlük azaldı. 2002’de Türkiye Polonya’dan biraz büyüktü; bugün hâlâ büyük ama fark eskisi kadar belirgin değil.
    3. Avrupa’nın merkez ekonomilerine yaklaşma gerçekleşmedi. Almanya ve Fransa gibi ülkelerle fark hem toplam ekonomi hem kişi başına gelir açısından çok büyük kalmaya devam etti.
    4. Türkiye zenginleşti; ancak Avrupa ortalamasına yakınsama sınırlı kaldı. 2002’de Almanya’nın kişi başına gelirinin yaklaşık %14’ü düzeyindeydik; bugün yaklaşık %33’üne ulaştık. Bu bir yakınsama ama hâlâ büyük fark var.
    1. Polonya gibi ülkeler daha hızlı yakınsadı. Polonya, AB üyeliği ve yüksek verimlilik artışı sayesinde Türkiye’den daha hızlı yükseldi.
    2. Türkiye’nin küresel ihracattaki payı:
    Yılİhracat ($ milyar)Dünya Payı
    200236%0,6
    2025260%1 civarı
    1. Küresel ticaretteki payımız arttı. Bu olumlu bir gelişme.
    2. Ancak yüksek teknoloji payı düşük kaldı. Güney Kore, Almanya ve Çin’e göre Türkiye’nin ihracatı hâlâ daha düşük katma değerli ürünlere dayanıyor.
    3. PPP (satın alma gücü paritesi) açısından Türkiye’nin durumu, nominal dolara göre daha iyidir. Çünkü Türkiye’de birçok hizmet ve konut gideri Avrupa’ya göre daha ucuzdur.

    Fakat uluslararası karşılaştırmalarda yatırım, teknoloji, dış borç ve rezerv gibi alanlarda nominal dolar göstergeleri daha belirleyicidir. Bu nedenle Türkiye’nin küresel ekonomik ağırlığı değerlendirirken nominal veriler önemlidir.

    Toplam ekonomi büyüdü.

    • İhracat hacmi arttı.
    • Altyapı yatırımları ekonomik kapasiteyi genişletti.
    • Kamu maliyesi uzun süre disiplinli kaldı.
    • Avrupa’nın büyük ekonomileriyle aradaki mesafe kapanmadı.
    • Polonya gibi bazı ülkeler Türkiye’den daha hızlı yükseldi.
    • Yüksek teknoloji ve verimlilik artışı sınırlı kaldı.
    • Son yıllardaki yüksek enflasyon ve kur kaybı, dolar bazlı sıralamada ilerlemeyi zorlaştırdı.
    • Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü 2002’ye göre çok daha büyük. Ancak Avrupa ülkeleri ve ilk 20 ekonomi içindeki göreli konumumuz büyük ölçüde yerinde saydı; bazı dönemlerde ise zayıfladı.

    En kısa ifadeyle:

    Türkiye ekonomik olarak büyüdü, fakat rakiplerinin çoğu da büyüdüğü için dünya ve Avrupa içindeki göreli ağırlığımız beklenen ölçüde artmadı.

    Özellikle 2013 sonrası dönemde yüksek enflasyon ve TL’nin değer kaybı, Türkiye’nin dolar bazlı sıralamada yukarı çıkmasını engelleyen temel faktörler oldu.

  • Satıcının Ölümü

    Satıcının Ölümü

    Çocukken okuduğumuz kitaplar, kelimesi kelimesine insanın aklında nasıl kalır, diye hep düşünmüşümdür. Amerikan edebiyatında bütün yazarlar bir çok konuyu hiç çekinmeden toplumun önüne serdiklerine biliriz. Gazetelerde yayınlanan makalelerde , yazarlar , yönetimi ağır eleştirmelerini, bu gün hala izlemekteyiz. Bir çok konuda hukuk önünde her kim olursa olsun eşit olmakta, hatta Amerika başkanları bile, halkın temsilcileri huzurunda, hesap vermekteler. 

    Her ülkede siyaset, kimi zaman, kirli çamaşırların ortaya döküldüğü bir mezat yerine döner. 1949 yılında Amerika da yayınlanan Arthur Miller’in kaleme aldığı roman ‘ The Death Of A Salesman ‘ adlı kitap, Amerika da en çok satan kitaplar arasında, basıldığı yıllarda ,  1 numaraya yükselmiş. Türkiye de ‘ Satıcının Ölümü ‘ adı ile tercüme edildiğini, hatırlarım. Hatta bu eserin, bir de tiyatro sahnesine uyarlamışlardı. Satıcı Willy İşleri iyi gitmediği için, eşi Linda ile kimi zaman tartışır. 

    Her gün elinde iki valizle dolaşıp , bir şeyler satmaya çalışır. Hep hayal aleminde yaşar, hiçbir zaman eşi Linda ‘yı mutlu edemez. Ailesi , işi ve çevresi konusunda uyum sağlayamadığından , kendini suçlu hisseder. Ancak suçu hep başkasında aramaya çalışır. Roman bu konularda insanın ruh yapısının günlük hayatına nasıl etki ettiğini işler, bu romanda. Willy ‘ nin ölümüne kadar götürür. 

    Bu romanda bazı bölümler kalmış aklımda, bir iş dönüşü eve gelir , koltuğa oturur , ayaklarını uzatır, ‘ Linda bak ne düşündüm eve gelirken, arabanın tavanını açtım, rüzgar vururken bir tatile mi gitsek , diye düşündüm ‘ der Willy. Linda ise ‘ Willy Bizim arabamızın açılır tavanı yok ki ?’ diyerek adamın hayal etmesini bile engeller. 

    Günümüz Türkiye’sinde bizler Willy ‘nin dünyasında yaşadığımıza inanmaktayım. Yapay bir ortamda, halklar arasında bir uçurumun teşkil edildiği ekonomik denklemlerin çalıştığı, zenginin çok daha zengin edildiği , fakirin ise daha fakir edildiği bir coğrafya da nefes almaya çalışmaktayız. Sadece koltukta kalabilmek adına oynanan iğrenç oyunlar. Bu oyunlara kimler alet olmakta. Başta Saray ve şürekâsı . Sarayı , verdikleri ihalelerle ülkeyi talan edip soyan, ve kalanı beş tepeye aktaran birkaç iş bitiren kuruluşlar.  

    İhalesiz yarışmasız verilen, adrese teslim ihalelerle ülkenin yer altı zenginliklerinin üzerine çöken birkaç  çetelerin ülkesinde, biz sığınmacı olarak nefes almaya çalışmaktayız. 

    Ne olur bir kenara not edin Türkiye 2026 yılında resmi rakamlarla 2,7 trilyon lira faiz ödeyeceğiz. 2.7 Trilyon lira, hani kaç sıfır ilave etmem gerekir bilmiyorum, o kadar çok ki, satırı doldurmasından korkarım.   Bu para ile neler yapılır diye düşünmek lazım. Yani her yıl faize ödediğimiz parayı Türkiye kalkınmasına harcamış olsaydık, VAN  – İZMİR çift hat tren yolu, İSTANBUL-İZMİR çift hat tren yolu , ISTANBUL – ANTALYA çift hat tren yolu, ISTANBUL – ADANA çift hat tren yolu inşaatı finanse edebilir, hatta elimizde kalanla da, elektrikli lokomotif fabrikası açabilirdik. 

    Ben WİLLY gibi hayal dünyamda yaşamıyorum, her iki ayağımın da yere bastığına inanmaktayım. Ancak bizi idare ettiklerini düşünenlerin her iki ayakları yere sağlam basmadığına inanırım. Belki de ülkemizden intikam almak isteyen insanlar olabilir. Ülkemizin yer üstü zenginliklerinin yanında , yer altı zenginliklerinin, ikbal uğruna  peş keş çekildiğine adım gibi inanmaktayım . Birde ülkemde bir kesim insanlar, Büyük Önder Atatürk’ten intikam alırcasına, ismini her yerden silme adına, uğraşı vermekteler. Önce andımızı ortadan kaldırmaya çalıştılar, sonra uluslar arası hava limanından ismini kaldırarak,  intikam aldılar, şimdi ise onun kurduğu , ülkemizin kurucu partisinin ismini ortadan kaldırmaya çalışmalarını izlemek , her Türkü yaraladığı gibi beni de yaralamakta. Ne Alıp Veremediğiniz Var Bu Büyük Lider İle ?  Nedir sizin derdiniz ? Bütün dünyanın kabul ettiği bir Devlet adamının adını bu ülkeden silemezsiniz . Arjantin den Tokyo ya kadar , alanlara , caddelere  Mustafa Kemal Atatürk ismi verilmiş , gidin de silmeye çalışın o ülkelerden ATATÜRK’ün adını .

    Cumhuriyetle kurulan bir Parti hakkında Mutlak kararı tesis eden kişinin zeka seviyesindeki şüphem, en fazla Willy’nin zeka seviyesine belki ulaşabilir, diye bir sözüm geldi söyledim , hem nalına hem mıhına.

  • BOLERO’NUN SONUNDA…

    BOLERO’NUN SONUNDA…

    BOLERO’NUN SONUNDA…

    KRİZDEN BUNALIMA…                                    

    Ülke, her gün doğal, siyasal, hukuksal felaketler içerisinde debelenirken görülüyor ki;  ekonomik kriz, iktisadi bunalıma, buhrana dönüşüyor…

    Kriz  kısa erimli, dönemseldir. Buhran ya da bunalım ise görece daha uzun bir dönemi, süreci içerir.

    Kriz, grafik olarak “V” şeklindedir. Ekonomik göstergeler, kötüye gidiş, tıpkı bir lastik top gibi yere çarpar ve geri döner. “İktisadi Buhran” ise “L” şeklinde bir grafik ile simgelenebilir. Kötüye gidiş dibe vurduktan sonra, “L” nin yatay kenarına benzer bir süreç izler; şiddeti, ne kadar süreceği, nasıl sonlandırılabileceği sonsuz değişkene bağlı olduğundan kestirilemez.

    İşte, şimdi, ülke bu ekonomik süreci yaşamaya başlamış görünüyor. Artık altına pislik süpürülecek halı yok; kral çıplak, mızrak çuvala girmiyor. Belki bir çağ dönümü…

      Bolero Dinletisinin Sonu… 

    Ravel’in  “Bolero”sunu bilirsiniz. Ravel bu ilginç  yapıtını, aynı yeknesak tını, nakarat ya da kısa bir “partisyon”u  tam bir saat boyunca çok düşük bir ses tonundan başlayıp, yavaş yavaş ses tonunu yükselterek ve yineleyerek, finalde gök gürültüsü düzeyine çıkararak  tamamlar.

    İşte durum bu durum…

     “Bolero”nun icra edildiği ilk günlerde, dönemin ünlü müzik eleştirmenlerinden biri “Ben böyle bir zırvalık görmedim…”demiş. “…Yüzlerce insan bir salona doluşuyor, biteviye bir partisyonu dakikalarca ağızları açık izliyorlar. Aptalca bir görünüm…”

    Gerçi Ravel’inki kimseye zararı olmayan ilginç bir deneme idi ve klasik müzik  dünyasında yerini aldı.

    Yaşanılan  kriz de böyle bir görünüm sergiliyordu. Ama artık iktisadi bunalıma dönüştü…

    Bunalım, yoğun etkisini yıllarca sırası ile çalışan kitleler, emekçiler, emekliler, tarım kesimi, küçük esnaf zenaatkara ve özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde bu ülkelerin çalışan kitleleri, emekçileri üzerinde gösterir…

    Kısacası, fatura son tahlilde Emekçilere kesilir. (1) 

    Fatura çoktan kesilmeye başlandı bile…

    İşsizlik tırmanıyor, yedek sanayi orduları hızla büyüyor, ücretler genel düzeyi düşüyor, sosyal güvenlik ve sağlık sistemleri ve sosyal politikaların yetersizliği had sahaya ulaşırken, 

    süreç sadece yandaş sermaye kumarbazlarını mutlu kılan “kumarhane kapitalizmine” dönüşmüş durumda… 

    Kitleler, pek de sorumlu olmadıkları bir kurgunun faturasını gittikçe daha ağır bir şekilde ödemek durumunda…

     Onlar da bu durumdan sorumlular tabii;  medyatik, kültürel, ideolojik bombardıman altında, (2) gidişatı sezemeyip, tepki göstermekte bayağı gecikseler de tıpkı yavaş yükselerek birden gökgürültüsüne dönüşen “Bolero”gibi zelzelenin şiddeti artınca irkilerek birden uyanıp, ülkenin asıl sahibi olduklarının “kendiliğinden” ayırtına varmaya başlıyorlar…

    Küçük balıklar zamanı…

      Kısaca bu aşamadan sonra “ülkenin halları” ne olacak sorusunun yanıtını %10’un uyanıklığı ve manipülasyonlarıyla düzenlerini sürdürme çabaları karşısında %90’ın, kitlelerin daha adil gelir dağılımı, fırsat eşitliği, ulaşılabilir sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim sistemleri vb. alanlardaki direnme gücü belirleyecek.

    Kısacası ezenlerin gittikçe iyice otoriterleşerek daha da ezeceği bir ülke mı? Yoksa daha adil, barışçı bir ülke mi? 

    Karar kitlelerin ve kitlelerden yana olanların…Yani zaman küçük balıkların zamanı olmalı…  Nokta.

     (1)Emmanuel, Arghiri; Echange İnegal, Maspero, !972, Paris, S:12-25

    (2)Amin, Samir; C’est un crise de l’imperialisme, les Aires culturelles,

  • Echodyne radarları – birçok insansız hava aracı savunma sisteminin başarısının anahtarı

    Echodyne radarları – birçok insansız hava aracı savunma sisteminin başarısının anahtarı

    Her boyutta ve türde insansız hava araçları (İHA’lar), günümüz savaş alanının belirleyici bir özelliğidir. Yaygınlıklarının artmasıyla birlikte, İHA savunmasının önemi de artmaktadır. Ancak bu, çeşitli zorluklara tabidir. İHA’ların karşı önlemlerin başlatılabilmesi için erken ve güvenilir bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Bu, bir yandan daha uzak mesafelerdeki tehditleri tespit edebilen yüksek performanslı sensörler gerektirir. Öte yandan, bu sensörlerin yaygın olarak konuşlandırılmaya uygun olacak şekilde maliyet etkin bir şekilde üretilmesi gerekir.

    Optik, akustik ve radyo yön bulma sensörlerine ek olarak, birçok yüksek performanslı İHA savunma sistemi radar da kullanmaktadır. Radar aktif olarak sinyal iletirken, rüzgar yönünden, gürültü seviyelerinden veya görüş mesafesinden bağımsız olarak çalışabilme avantajına sahiptir ve kablolu İHA’lar tarafından bile kandırılamaz.

    ABD merkezli üretici Echodyne, tam olarak bu operasyonel senaryoda uzmanlaşmıştır ve MESA teknolojisine dayalı radarları, küçük ve mikro insansız hava araçlarının savunması için vazgeçilmezdir. Kara ve hava tabanlı insansız hava aracı savunma sistemleri üreten neredeyse hiçbir üretici, bu radarlar olmadan yapamaz; çünkü bu radarlar hem üretim açısından uygun maliyetlidir hem de tespit konusunda son derece etkilidir.

    Echodyne CEO’su Eben Frankenberg, Ukrayna’daki çok sayıda insansız hava aracı savunma sisteminde değerini kanıtlamış olan Echodyne radarlarının benzersiz özelliklerini açıklıyor ve şirketinin gelecekteki faaliyetlerine dair bilgiler veriyor.

    Frankenberg “tekel” kelimesini kullanmaktan kaçınsa da, Echodyne’nin kısa ve orta menzilli radar tabanlı insansız hava aracı savunma sistemleri alanında lider bir pazar konumuna sahip olduğunu kabul ediyor. Echodyne radarları, örneğin Rheinmetall, Diehl Defence, Argus Interception, Alpine Eagle ve Aaronia’nın insansız hava aracı savunma sistemlerinde bulunuyor. CEO’ya göre, Almanya’ya “birkaç yüz” radar zaten teslim edildi. Durum diğer Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de benzer. Seattle yakınlarındaki şirket, küçük insansız hava araçlarına karşı radar tabanlı savunma sistemleri üreten hemen hemen her üreticiyle iş birliği yapıyor,diğer radarlara kıyasla tespit doğruluğunu ve düşük fiyatını övüyor.

     Frankenberg’e göre, bu kombinasyonun nedeni, şirketin radarları üretmek için kullandığı tescilli MESA (Metamalzemeler Elektronik Olarak Taranan Dizi) teknolojisinde yatıyor. Şirket, MESA radarının, önemli ölçüde daha basit bir yarı iletken mimarisini önemli ölçüde üstün tespit performansı ile birleştirerek geleneksel fiyat-performans oranını temelden değiştirdiğini belirtiyor. Son derece yüksek sayıda iletim ve alım elemanı (örneğin, geleneksel ESA sistemlerindeki düzinelerce elemana kıyasla yüzlerce eleman) ve λ/10’a kadar daha yakın eleman aralığı kullanarak, MESA sistemleri önemli ölçüde daha küçük, daha hassas ışınlar (20° × 30°’ye kıyasla 2° × 6° mertebesinde) üreterek, daha keskin hedef ayrımı, gelişmiş karıştırma ve karmaşık, düşük irtifalı ortamlarda alçak, yavaş ve küçük dronların daha iyi tespitini sağlıyor.

    Elde edilen yüksek çözünürlüklü radar görüntüsü, radar tipine bağlı olarak 1,5 hatta 3,5 km’ye kadar mesafelerde küçük insansız hava araçlarını etkili bir şekilde izlemeyi mümkün kılıyor. Frankenberg, “izleme” terimini tek tek sinyalleri yakalama yeteneğini değil, sinyalleri yakalama ve güvenilir bir şekilde takip etme yeteneğini tanımlamak için kullanıyor. Echodyne’nin CEO’su ve kurucu ortağı, “Etkili insansız hava aracı savunması için aynı madalyonun iki yüzü çok önemlidir,” diye açıklıyor. “Bir yandan, insansız hava aracı tehdidi etkili bir şekilde tespit edilmeli, izlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Diğer yandan, insansız hava aracına nasıl karşı koyulacağı bilinmelidir.” Echodyne radarları, hem hedef keşfi ve izleme hem de önleyici insansız hava araçlarından makineli tüfeklere veya otomatik toplara kadar çeşitli etkili araçları yönlendirmek için her iki uygulama alanında da kullanılıyor.

    Önemsiz gibi görünen şey aslında oldukça karmaşık. Mikro dronlar genellikle yarım metreden büyük değildir. Sistem böyle bir dronu ne kadar geç tespit edip sınıflandırırsa, onunla mücadele etmek için o kadar az zaman kalır. Birkaç saniye, yaşam ve ölüm arasındaki fark anlamına gelebilir. Ancak bu sadece bir yönü. Frankenberg’in açıkladığı gibi, sistem aynı anda iki şekilde hassas bir şekilde çalışmalıdır. İlk olarak, sistem operatörlerini sürekli yanlış alarmlarla bunaltmaktan kaçınmak için sınıflandırmada doğru olmalıdır. CEO, “İyi radarlar her şeyi görür, bu nedenle sınıflandırma özellikle önemlidir” diyor. Aksi takdirde, geçen kuşlar bile tespit edilip rapor edilecektir.

    İkinci olarak, tespit edilen insansız hava aracının hassas bir şekilde konumlandırılması gereklidir, böylece muharebe silah sistemi hedefine hızlı ve güvenilir bir şekilde yönlendirilebilir.

    Ortaya çıkan sorunu bir örnekle açıklayabiliriz: Bir gözlemci geniş bir vadiye bakan bir tepede durmaktadır. Daha sonra belirli bir yönden gelen bir ses duyar. O anda dürbününü alır ve sesin kaynağını görmek için sesin geldiği yöne bakar. Dürbün mükemmel bir şekilde hizalanmamışsa, optiklerin dar görüş alanından o kadar uzak mesafedeki ses kaynağını algılayabilmeden önce çevredeki alanı taramak zorunda kalacaktır. Bu zaman alır.

    İHA savunmasında da benzer bir sorun mevcuttur. İHA’nın konum belirlemesindeki sadece birkaç metrelik bir yanlışlık, 1,5 km mesafede İHA’nın hedefi nişan alan silah sisteminin görüş alanına hemen girememesi anlamına gelebilir. Operatör daha sonra hedefi manuel olarak bulmalı ve İHA’ya ateş etmeden önce görüş alanına getirmelidir. Frankenberg’e göre, Echodyne radarlarının doğruluğu, İHA’nın ilk nişan alma manevrasında silah istasyonunun görüş alanında görünmesi için yeterince yüksektir.

    Bu doğruluğun bir nedeni, Echodyne radarlarının çalıştığı frekans bandında yatmaktadır. Frankenberg, “Frekans ne kadar yüksekse, doğruluk o kadar iyidir,” diye açıklıyor. “EchoFlight ve EchoGuard radarlarımız K bandında [18 ila 27 GHz] çalışıyor. Daha büyük olan EchoShield ise KU bandında [12 ila 18 GHz] çalışıyor.” Karşılaştırma için: Ateş kontrol radarları tipik olarak X bandında (8 ila 12 GHz) çalışır.

    Talep artarsa, üretim de artar.

    Frankenberg’in daha ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, şirketinin radarlarına bir süredir yüksek talep var. Bu, öncelikle Ukrayna’daki insansız hava aracı savaşlarından kaynaklanıyordu. “İran ile savaş, radarlar için yeni ve ek bir ihtiyaç yarattı.” Şu anda müşteriler siparişler için yaklaşık 10 ila 20 hafta beklemek zorunda kalıyor.

    Sürekli artan talebi karşılamak için -radarlar, silahlı kuvvetlerden ve devlet kurumlarından kritik altyapının korunmasına kadar geniş bir uygulama yelpazesi sunan çift kullanımlı sistemlerdir- şirket, CEO’ya göre, 2025 yılında üretim kapasitesini birkaç katına çıkardı. Yeni bir üretim tesisi şu anda inşa halinde ve bu yaz faaliyete geçmesi planlanıyor. Üretim artışı aşamasından sonra, ITAR kapsamında ABD ihracat kısıtlamalarına tabi olmayan yılda 30.000’den fazla radar üretmesi bekleniyor.

     Talebin artmaya devam etmesi durumunda, şu anda yapım aşamasında olan üretim tesisi, gelecekteki lokasyonlar için bir örnek teşkil etmeyi amaçlıyor. Frankenberg’e göre, talebe bağlı olarak Avrupa veya Asya’da da benzer bir üretim tesisi kurulabilir.

    Şirket şu anda üç farklı radar modeli üretiyor. Bunlar arasında, ağırlık ve enerji tüketimi açısından hava uygulamaları için optimize edilmiş EchoFlight ve karasal (sabit ve araç üstü) operasyonlar için tasarlanmış EchoGuard (her ikisi de kısa menzilli radarlar) yer alıyor. Üçüncü sistem ise, sabit ve araç üstü uygulamalar için tasarlanmış daha büyük bir orta menzilli radar olan EchoShield’dir.

    Frankenberg, Echodyne’nin şu anda başka sistemler geliştirip geliştirmediği konusunda yorum yapmaktan kaçındı. Bununla birlikte, “MESA teknolojisinin hem kısa hem de uzun menzillerde uygulanabilir olduğunu” belirtti.

    Alman Silahlı Kuvvetleri büyük bir modernizasyon sürecinden geçiyor. NATO’nun lojistik merkezi olarak Almanya, acil bir durumda askeri teçhizat, mühimmat ve tıbbi malzemeleri konuşlanma yerine hızla ulaştırabilmelidir. Bu konuda uzmanlaşmış konteynerler çok önemli bir rol oynayarak, bu son derece hassas ekipmanın güvenli bir şekilde taşınmasını ve depolanmasını sağlar. Ancak, yüksek düzeyde düzenlemeye tabi savunma sektöründeki tedarik süreci karmaşıktır. Bireysel geliştirmeden sertifikasyona kadar kapsamlı destek sağlayan deneyimli bir ortakla çalışmak, daha hızlı teslimat ve artırılmış güvenlik sağlar.

    İyi işleyen bir savunma lojistik sistemi, birliklerin operasyonel hazırlığını sağlamak için şarttır. Bunun için, ekipmanın güvenli bir şekilde ulaşmasını garanti eden taşıma ve depolama konteynerleri çok önemlidir.

    Uygulama alanları çok geniştir; füzeler ve dronlar için taşıma kutularından, alet ve silah tamirci çantalarına ve hatta son derece hassas elektronik bileşenler için taşıma çantalarına kadar uzanır. Bu konteynerler, güvenlik, sızdırmazlık, stabilite ve dayanıklılık açısından katı gereksinimleri karşılamalıdır. Örneğin, bir füze taşıma kutusu, 12 metreye kadar yüksekliklerden düşme testlerine dayanacak yeterli yastıklamaya sahip olmalıdır. Mühimmat darbelere, toza ve neme karşı korunmalı ve bazı tehlikeli madde konteynerleri ayrıca eksi 51 ila artı 85 derece Celsius arasında değişen aşırı hava koşullarına ve sıcaklıklara dayanmalıdır. Tıbbi hizmetler için, mobil eczane veya mobil hastane gibi işlev gören modüler konteyner sistemlerine ihtiyaç duyulmaktadır: ventilatörler, defibrilatörler, bandajlar ve ilaçlar, tek tip standartlara göre düzenlenmeli ve ilk yardım istasyonundan tam donanımlı bir sahra hastanesine kadar çeşitli bakım seviyelerinde mevcut olmalıdır. Ayrica, akıllı mühimmat izleme için konteynerler.