Sandık Artık Milletin Değil: Türkiye’de Demokrasinin Sonu mu?

Okuma Süresi:

3–5 dakika
❤️

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır sivil darbesi yaşandı. Ana muhalefet partisinin kapısı kırıldı, yönetimine el konulmaya çalışıldı, genel başkan hakkında hukuki tuzak döşendi. Sandığın milletin önüne bir daha konulup konulmayacağı artık meşru bir soru işaretine dönüştü.

Tarihsel Kırılma: Geri Dönülmez Eşik

Türkiye, çok partili demokratik yaşamın kazanımlarını fiilen geride bırakmış; devlet ile iktidar partisinin tek bir bütün haline geldiği, toplumun devlet tarafından yutulmaya çalışıldığı bir döneme girmiştir. Aradan geçen yüzyılda iki dünya savaşı, demokratikleşme dalgaları, Avrupa Birliği’nin doğuşu ve sayısız siyasi kırılma yaşanmıştır. Tüm bu birikime rağmen Türkiye, bugün 1920’lerin tek parti rejiminin koşullarına fiilen geri dönmektedir.

Geçmişteki askeri darbeler en azından açık bir şekilde gerçekleşiyordu; hesabı sorulabilir, tarihe not düşülebilirdi. 27 Mayıs’ta partiler kapatılmış, cumhurbaşkanları ve başbakanlar asılmıştı. O günler bile bugünle kıyaslandığında farklıdır. Bugünkü süreç ise “demokratik anayasa” ve “özgürlükçü reform” söylemleri arkasına gizlenerek hayata geçirildiği için tarihsel olarak çok daha ağır ve çok daha tehlikeli bir kırılmayı temsil etmektedir. “Demokrasi” maskesi takılarak, mahkeme kararları arkasına saklanılarak, medya ve yargı orkestrasyonuyla sahneye konulan bu süreç çok daha sinsi ve çok daha kalıcı bir tahribat yaratmaktadır.

Kapı Kırılarak Girildi: Hukuk Değil, Fiili İşgal

Bu bir yargı işlemi değildir. Siyasi iktidarın dehlizlerinde hazırlanmış bir planın, hukuk kılığına büründürülerek sahneye konulmasıdır. Bunu en çarpıcı biçimde ortaya koyan sembolik an şudur: İstinaf kararı daha kesinleşmemişken, itiraz süresi bile tamamlanmamışken icra memurları CHP Genel Merkezi’nin kapısını kırarak binaya girmiştir.

Kapının kırılması tesadüf değildir. Bu, “hukuki süreç” söyleminin arkasındaki gerçek niyetin fiilen ifşa olduğu andır. Usul taklitlerinden de vazgeçilmiştir artık: “Uysa da girdik, uymasa da girdik.” Devlet, tamamen özel alana dair bir meselede taraf gibi konumlanmış; sanki doğrudan bir siyasi emirle hareket eder gibi partiye müdahale etmiştir. “Mutlak butlan” kararının içine yerleştirilen henüz kesinleşmemiş suç iddiaları ise ileride gerektiğinde mevcut genel başkanın gözaltına alınmasının ve siyasi sahneden silinmesinin zeminini şimdiden döşemektedir.

Saray Senaryosu: Tek Adam Rejiminin Devamı İçin Hesaplanmış Her Adım

Bu operasyonun arka planına bakıldığında, karşımıza çıkan tablo rastlantısal değil, titizlikle hesaplanmış bir tek adam rejimi inşasının en ileri aşamasıdır. Önce seçilmiş belediye başkanları görevden uzaklaştırıldı. Ardından cumhurbaşkanlığı seçiminde en güçlü muhalefet adayı çeşitli hukuki ve siyasi baskılarla kuşatıldı. Şimdi sıra bizzat partinin kendisine gelmiştir. Bu üç adım birbiriyle bağlantılıdır ve hepsinin ortak amacı aynıdır: iktidarın el değiştirme ihtimalini kalıcı olarak ortadan kaldırmak.

Eski Genel Başkanın Rolü: 13 Yılın Faturası

Kılıçdaroğlu’nun bu süreçteki rolünü yalnızca kişisel hırsla açıklamak, siyasi gerçekliği tam olarak karşılamamaktadır. 13 yıllık genel başkanlık dönemine bakıldığında, ana muhalefet partisinin iktidar karşısında yapısal olarak etkisizleştirildiği görülmektedir. İktidarı gerçek anlamda zorlayan, somut bir alternatif olarak halkın önüne çıkan bir muhalefet hattı bir türlü kurulamamıştır. Bu tablonun 13 yıl boyunca sürmesi, salt beceriksizlikle açıklanamayacak kadar sistematik bir görünüm sergilemektedir.

Bugün Kılıçdaroğlu, kendi genel başkanlığını yaptığı partinin tasfiyesinde fiilen araç konumuna düşmüştür. Türkiye’nin demokratik geleceği açısından bunun bedeli son derece ağırdır: Onlarca yıllık muhalefet birikimi heba edilmiş, milyonlarca seçmenin siyasi enerjisi boşa akıtılmış ve en kritik anda rejimin önü açılmıştır. Kılıçdaroğlu’nun adı, Türkiye’de demokratik muhalefetin tasfiyesine zemin hazırlayan isimler arasında tarihe geçecek; bu damga siyasi biyografisinden bir daha silinemeyecektir.

Özgür Özel’in Mücadelesi: Demokratik Tarihin En Zor Sınavı

Bu tablonun ortasında CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bir parti liderinin karşılaştığı en ağır koşullar altında direnişini sürdürmektedir. Kapısı kırılan, yönetimine el konulmaya çalışılan, hakkında hazırlanmış suç kurguları bekleyen bir partiyi ayakta tutmak; hem hukuki hem siyasi hem de kurumsal cephede aynı anda savaşmak anlamına gelmektedir.

Özel’in bu süreçte ortaya koyduğu tutum — kategorik olarak demokratik, ilkesel olarak kararlı, siyasi olarak görünür — Türkiye’de bir muhalefet liderinin bu tür bir baskı karşısında sergileyebileceği en önemli direniş örneklerinden biri olarak tarihe geçmektedir. Bu mücadele yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’de demokratik siyasetin varlığını sürdürme mücadelesidir.

Sandık Milletin Önüne Bir Daha Konulacak mı?

Asıl ve yakıcı soru artık şudur: Türkiye’de bir daha gerçek anlamda özgür, rekabetçi, sonuçları geçerli sayılacak bir seçim yapılabilecek midir? Seçilmiş belediye başkanları cezaevindeyken, ana muhalefet partisinin kapısı kırılarak içine girilirken, genel başkan hakkında gözaltı zemini döşenirken bu soruyu “abartı” olarak değerlendirmek artık mümkün değildir.

Sandığın milletin önüne bir daha doğru dürüst konulup konulmayacağı; seçim yapılsa bile sonucun iktidar tarafından tanınıp tanınmayacağı, muhalefet adaylarının seçim sürecine serbestçe katılıp katılamayacağı artık meşru birer soru işaretine dönüşmüştür.

Türkiye’yi Nereye Götürüyor?

Türkiye bu adımla, köklü demokratik geleneklere sahip bir devlet olmaktan uzaklaşarak Orta Doğu siyasi coğrafyasının yönetim anlayışına hızla yaklaşmaktadır. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, muhalefet hakkı ve seçim güvencesi — bunların tamamı fiilen işlevsizleştirilmektedir. Devlet, kendisini bağlayan tüm hukuki kısıtlardan fiilen özgürleşmiş; ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve siyasi temsil güvencesi artık siyasi konjonktüre göre işler ya da işlemez hale gelmiştir.

Sonuç: Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Ağır Sivil Darbesi

Silah kullanılmamıştır. Tanklar sokağa çıkmamıştır. Ama yaşanan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sivil bir görünüm altında gerçekleştirilmiş en ağır demokratik yıkımdır.Çünkü açık darbeler en azından hesap sorulabilir bir iz bırakır. Oysa “hukuk” görünümü altında yürütülen bu süreç, itiraz edilecek yasal zemin bile bırakmamaktadır.

Tüm demokratik güçlerin, sivil toplumun ve Türkiye’nin geleceğine sahip çıkmak isteyen her kesimin bu süreci gündeminin birinci sırasına alması; Özgür Özel önderliğindeki bu demokratik direnişin etrafında geniş bir dayanışma iklimi oluşturması artık bir tercih değil, tarihin dayattığı zorunluluktur.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Hürriyet Öztürk avatarı
    Hürriyet Öztürk

    Halk bugüne kadar, yaşadığı ülkenin değerini bilmedi. Çoğu hazıra kondu, kurtuluş savaşında , ailesinden kimse savaşa katılmadı. Ailesinden kimseyi kaybetmedi.

    Bu toprakların her karışı kan pahasına bize kaldı. Bu Vatanı bize düşman hediye etmedi.

    Bugüne kadar hiç bir sorumluluk almamışlara sesleniyorum; organize olmanın zamanı geldi.Birleşip, birlik olalım.

    Adını bile doğru dürüst yazamayanlar, eğitim derecesi düşükler, sahte diplomalılar, biz Türk halkının kaderini geleceğini planlamış, bu Amerika boku yiyenler, yardımcılarıda sahte Türkler, kimi vatanın içinde, kimi Florida’ da, kimi New York, kimi Berlinde.

    Daha birşey kaybetmedik, Polis’ de halkın çocuğu, böyle bir durumda Polis halkı tutacak, Türkiyeyi yıkanlari değil?

    Bence polis ne yaptığının bilincinde değil. Oda aynı Vatanın içinde yaşıyor. Bu kaybedilen hak, hukuk onunda hakları.

    Üzülecek bir durum, cahile bir üniforma giydirirsin, ne forması olursa olsun,ondan sonra kendisini, Dünyanın Cumhurbaşkanı sanar.

    Yukardaki kargalar bile bu tip insanların haline güler.

    Polis üzerinde yaşadığı Vatanına ihanet etmeyecek. Vatana sahip çıkacak.

    Bu ülke yobaz sürüsü ile yönetilemez.

    Eğer ülkemizin Afganistan gibi olmasını istemiyorsak, birlik, beraber olup, bu yobazları ülkemizden atalım.

    Nasıl Yunanı denize döktük.Sıra bunlarda, Vatanımız elden gitmeden.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar