Antlaşmanın Gölgesinde Silahlanma: Mavi Vatan Açısından On İki Ada’nın Kırılgan Hukuki Zemini

Okuma Süresi:

8–12 dakika
❤️

Meis adasının kayalık kıyılarına vuran dalgalar, sadece Akdeniz’in tuzlu suyunu değil, aynı zamanda uluslararası hukukun en karmaşık ve en çarpıtılan meselelerinden birini de sahile taşır. Yunanistan, 1947 Paris Barış Antlaşması’nın lafzına dayanarak “tam egemenlik” iddiasında bulunurken, bu egemenliğin dokusuna işlenmiş en temel şartı, yani daimi askerden arındırılmış statüyü sistematik olarak görmezden gelmektedir. Bu durum, basit bir antlaşma ihlalinden çok daha fazlasıdır; egemenliğin devredildiği hukuki ve siyasi dengenin temelinden sarsılmasıdır. Tartışma artık adaların kime ait olduğundan çıkmış, bu aidiyetin hangi kayıt ve şartlarla tanımlandığına ve bu şartların ihlalinin doğurduğu ağır hukuki sonuçlara odaklanmıştır. Zira ihlal edilen her madde, yalnızca bir yükümlülüğü değil, o yükümlülüğü yaratan antlaşma düzeninin meşruiyetini de kemirir.

Bir Egemenlik Zinciri: Lozan’dan Paris’e Uzanan Hukuki Hat

Mevcut statüyü anlamak için hukuki zincirin ilk halkası olan 1923 Lozan Barış Antlaşması’na bakmak zorunludur. Lozan’ın 15. maddesiyle Türkiye, On İki Ada ve Meis üzerindeki haklarından İtalya lehine feragat etmişti. Bu feragat, ileride doğacak uyuşmazlıkların da temelini attı; zira devir, belirli bir stratejik dengenin parçasıydı ve Batı Anadolu kıyılarının güvenliği örtülü bir biçimde İtalya’nın bu adaları başka bir devlete devretmeyeceği varsayımına dayanıyordu. İkinci Dünya Savaşı bu denklemi bozdu. Savaşın mağlubu İtalya ile imzalanan 1947 Paris Barış Antlaşması, zincirin ikinci ve en kritik halkasıdır. Antlaşmanın 14. maddesi, adaları Yunanistan’a devrederken, bu devri sıkı bir şarta bağlamıştır. Buradaki kritik nokta, Yunanistan’ın egemenliğinin, antlaşmanın kurucu bir unsuru olan bu şartla birlikte var olmasıdır. Bu, mülkiyet hakkının sınırsız bir kullanım yetkisi olarak değil, belirli bir irtifak hakkıyla yüklü olarak devredilmesi gibidir.

Antlaşma Metninin Kesin Emri: Madde 14’ün Açık Dili

Bu noktada, uluslararası hukukun bağlayıcı kaynağı olan antlaşma metninin doğrudan ne söylediğine bakmak, tüm siyasi yorumların ötesinde bir netlik sağlar. Birleşmiş Milletler Antlaşma Serisi’nde kayıtlı 1947 tarihli İtalya ile Barış Antlaşması’nın (Paris Antlaşması) 14. maddesinin ilk fıkrası, Yunanistan’a devredilen adaları saydıktan sonra, hiçbir istisnaya yer bırakmayan şu emredici hükmü getirmektedir: “Bu adalar askerden arındırılmış olacak ve öyle kalacaktır.” İngilizce orijinal metinde bu ifade “shall be demilitarized and shall remain so” şeklinde yer almakta olup, “shall” yardımcı fiili uluslararası hukukta kesin bir yükümlülüğü işaret eder. Maddenin devam eden fıkraları, bu askerden arındırma statüsünün tanımını, yasaklanan askerî tesis ve faaliyetleri detaylandırmakta, ancak ana kuralın kendisi mutlak bir dille kaleme alınmıştır. Aynı şekilde, Lozan Barış Antlaşması’nın 15. maddesi de Türkiye’nin söz konusu adalar üzerindeki haklarından İtalya lehine feragat ettiğini belirterek, devrin zeminini oluşturmuştur. Bu iki antlaşma birlikte okunduğunda, adaların Yunanistan’a geçişinin, askerî bakımdan ebediyen tarafsızlaştırılmış bir statüyle yüklü olduğu tartışmasızdır.

“Olacak ve Öyle Kalacak”: Emredici Hükmün Değişmez Anlamı

Madde metnindeki “askerden arındırılmış olacak ve öyle kalacaktır” ifadesi, uluslararası hukukta nadir görülen bir açıklığa ve kesinliğe sahiptir. Bu ifade, geçici bir tedbiri değil, adaların askeri statüden kalıcı olarak soyutlanmasını öngören objektif bir rejimi tarif eder. Yunanistan’ın adaları silahlandırma gerekçesi olarak öne sürdüğü “Türkiye’nin Ege’deki ordu varlığı ve çıkarma gemileri” savı, hukuken mesnetsizdir. Bir devletin, bir başka devletten algıladığı tehdidi gerekçe göstererek, bağlı olduğu bir antlaşmanın temel bir hükmünden doğan yükümlülüğünü tek taraflı olarak askıya alması veya sona erdirmesi mümkün değildir. 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin “Rebus Sic Stantibus” (şartlarda köklü değişiklik) hükmü dahi, ancak antlaşmanın yapıldığı sırada öngörülemeyen ve yükümlülüklerin kapsamını radikal biçimde değiştiren durumlar için geçerlidir; Türkiye’nin varlığı ve askeri kapasitesi ise öngörülemez bir olgu değildir. Dahası, antlaşma hiçbir ayrım gözetmez; hafif silahlar ile ağır silahlar veya saldırı amaçlı birlikler ile savunma amaçlı birlikler arasında bir fark belirtmez. Amaç, adaların topyekûn askeri faaliyetlerin dışında tutulmasıdır. Rodos ve İstanköy’e konuşlandırılan tankların, zırhlı araçların ve hava savunma sistemlerinin varlığı, bu hükmün doğrudan ve ağır bir ihlalidir.

Adalar Batı Anadolu’dur: Coğrafyanın ve Jeolojinin Tanıklığı

Hukuki metinlerin ötesinde, coğrafya ve jeoloji bilimlerinin kaydettiği sarsılmaz bir gerçek vardır: On İki Ada ve Meis, Anadolu yarımadasının jeolojik ve morfolojik olarak ayrılmaz birer parçasıdır. Rodos, İstanköy, Sömbeki ve Meis’in de aralarında bulunduğu bu adalar zinciri, Anadolu’nun batı kıyılarındaki dağ sıralarının ve kıyı ovalarının Ege Denizi suları altında kalan doğal uzantılarıdır. Jeolojik olarak Menderes Masifi’nin batıdaki devamı olan bu kara parçaları, anakara ile aynı tektonik yapıyı, aynı kayaç formasyonlarını ve aynı kıta sahanlığını paylaşır. Son Buzul Çağı’nda deniz seviyesinin bugünkünden yaklaşık 120 metre daha düşük olduğu dönemde, bu adaların büyük bir kısmı Anadolu anakarasına kara bağlantısıyla bağlıydı ve bugünkü Ege adaları, Batı Anadolu’nun yüksek tepeleri olarak yükselmekteydi. Bu jeolojik hakikat, adaların coğrafi aidiyetini tartışmasız biçimde Anadolu’ya bağlamakta; onları, siyasi sınırlarla anakaradan koparılmış fakat doğal olarak bütünleşik kara parçaları olarak tanımlamaktadır. Tarih boyunca da bu adalar, Karya ve Likya uygarlıklarından Osmanlı dönemine kadar Batı Anadolu’nun idari, ekonomik ve kültürel havzasının bir parçası olmuştur. Yunanistan’ın bu adaları birer ileri karakol gibi tahkim etme çabası, yalnızca antlaşmaların değil, bizzat coğrafyanın çizdiği doğal düzenin de ihlalidir. Anadolu anakarasının doğal uzantısı olan bir coğrafyaya yabancı askeri yığınak yapmak, o coğrafyanın jeolojik ve jeopolitik gerçekliğiyle çelişen, yapay bir tehdit mimarisi kurmaktan başka bir anlam taşımaz.

Üçüncü Taraf Etkisi ve Türkiye’nin Hukuki Sıfatı

Yunanistan’ın sıkça başvurduğu bir diğer argüman ise Türkiye’nin 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmadığı iddiasıdır. Bu savunma, uluslararası hukukun “objektif rejimler” veya “statü yaratan antlaşmalar” doktrini karşısında geçerliliğini yitirir. Bir antlaşma, taraf olmayan bir devletin güvenliğiyle doğrudan ilgili objektif bir statü yaratıyorsa ve bu statü bölgesel barışın ve istikrarın bir parçası olarak kabul ediliyorsa, bundan etkilenen üçüncü devletin bu statünün korunmasını talep etme hakkı doğar. Paris Antlaşması’nın 14. maddesi, yalnızca İtalya ile Yunanistan arasında iki taraflı bir hakkın tesisi değil, Doğu Akdeniz’de silahlanmayı sınırlayan ve Türkiye’nin kıyı güvenliğini güvence altına alan çok taraflı bir güvenlik düzenlemesidir. Bu nedenle Türkiye, doğrudan yararlanıcı ve menfaati ihlal edilen devlet sıfatıyla, bu ihlali gündeme getirmekte tam yetkilidir.

Mavi Vatan’ın Kilit Denklemi: Askerden Arındırma Rejiminin Jeopolitik İşlevi

Meseleyi salt bir antlaşma ihlalinin ötesine taşıyan, Mavi Vatan doktrininin merkezinde yer alan coğrafi ve jeopolitik gerçekliktir. On İki Ada ve Meis, Anadolu yarımadasının anakara sahanlığının ve kıta kenarının doğal bir uzantısı üzerinde, Türk kıyılarının hemen bitişiğinde yer alır. Bu adaların askerden arındırılmış statüsü, Türkiye’nin açık denizlere erişimini güvence altına alan, Mavi Vatan’ın bütünlüğünü koruyan bir emniyet subabı olarak tasarlanmıştır. Bugün Yunanistan, bu adaları silahlandırarak yalnızca antlaşmayı ihlal etmekle kalmamakta, aynı zamanda bu fiili durumu hukuki bir kazanıma dönüştürerek Mavi Vatan’ı daraltmaya çalışmaktadır. Mavi Vatan doktrini etrafındaki tartışmanın özü de budur. Yunanistan, adaların “tam egemenlik” adı altında azami deniz yetki alanı üretmesi gerektiğini savunarak, Türkiye’nin açık denizlerle bağlantısını kesmeyi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına erişimini engellemeyi ve deniz tabanındaki kablo ve boru hattı projelerini kontrol altına almayı hedeflemektedir. Oysa uluslararası hukukta bir adanın egemenliği başka, o adanın deniz yetki alanı sınırlandırmasındaki etkisi başkadır. Askerden arındırılmış statü, tam da bu adaların birer “saldırı uçak gemisi” veya ileri karakol olarak kullanılmasını engellemeye matuftur ve bu mantık, onların anakarayı kapatacak şekilde abartılı deniz yetki alanları üretme iddiasını da zayıflatır.

İhlalin Gölgesinde Çöken Antlaşma Dengesi

Yunanistan’ın egemenlik iddiasının dayandığı antlaşmayı en ağır şekilde ihlal etmesi, uluslararası hukukta geri dönülemez sonuçlar doğurabilecek bir çelişkidir. Zira bir antlaşma, tarafların yükümlülükleri ve haklarının karşılıklı dengesi üzerine kuruludur. Yunanistan, askerden arındırma yükümlülüğünü çiğnerken, aynı antlaşmanın kendisine bahşettiği egemenlik hakkını kullanmaya devam etmektedir. Bu durum, antlaşmanın temelini oluşturan sinallagmatik (karşılıklı) dengeyi koparmaktadır. Eğer bir taraf, antlaşmanın esaslı bir hükmünü tek taraflı olarak geçersiz kılıyorsa, diğer tarafın da antlaşmayla bağlılığını sorgulama hakkı doğabilir. Bu, Türkiye’nin adaların egemenliğini tanımadığı anlamına gelmez; ancak Yunanistan’ın ihlallerinin, antlaşmanın bütünlüğünü ve dolayısıyla devrin hukuki temelini sarstığı anlamına gelir. Mesele, Yunanistan’ın bu fiili durumuyla, egemenliğin meşruiyetini kendi elleriyle aşındırdığıdır. Uluslararası toplumun bu ağır ihlale sessiz kalması, antlaşmalara dayalı güvenlik sisteminin altını oymakta ve revizyonist emellere hukuki kılıf sağlamaktadır.

Sonuç ve Öneriler: Mavi Vatan’ı Hukuk Cephesinde Güçlendirme Zamanı

1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi, On İki Ada ve Meis’in askeri statüsünü tartışmaya yer bırakmayacak bir netlikte belirlemiştir: “Bu adalar askerden arındırılmış olacak ve öyle kalacaktır.” Bu hüküm, Lozan Antlaşması’nın 15. maddesiyle birlikte okunduğunda, adaların Yunanistan egemenliğine geçişinin askerî kullanımdan arındırılmış olma şartına bağlı olduğu hukuken sabittir. Buna ek olarak, jeolojik ve coğrafi gerçeklik, bu adaların Anadolu yarımadasının doğal birer parçası olduğunu tartışmasız biçimde ortaya koymakta; bu durum, Mavi Vatan’ın güvenlik kaygılarını yalnızca hukuki değil, coğrafi bir zemine de oturtmaktadır. Yunanistan’ın izlediği sistematik silahlandırma politikası, yalnızca bu açık hükmün değil, aynı zamanda egemenliğini borçlu olduğu antlaşma düzeninin ve Mavi Vatan’ın bütünlüğünün de ihlalidir. Türkiye’nin bu meseleyi, yalnızca siyasi bir söylem olarak değil, çok boyutlu bir hukuk stratejisiyle ele alması gerekmektedir.

· Dava Edilebilirliğin Güçlendirilmesi: Yunanistan’ın “Türkiye taraf değil” itirazını aşmak için, 1947 Paris Antlaşması’nın uyuşmazlık çözüm mekanizmaları detaylıca incelenmelidir. Her ne kadar antlaşma tarafı olmasak da, ihlalin erga omnes (herkese karşı ileri sürülebilir) nitelikte bir statüyü zedelediği ve bölgesel barışı tehdit ettiği tezi, Uluslararası Adalet Divanı’nda veya hakemlik yoluyla gündeme getirilmelidir.
· Diplomatik Kayıt ve Uluslararasılaştırma: İhlallere ilişkin tüm kanıtlar (uydu görüntüleri, askeri raporlar) Birleşmiş Milletler nezdinde düzenli olarak kayıt altına aldırılmalı ve antlaşmanın koruyucusu sıfatıyla Birleşik Krallık, ABD ve Fransa gibi devletlerin dikkatine diplomatik notalarla sunulmalıdır. Sessizlikleri, onları da bu ihlalin siyasi ortağı haline getirmektedir.
· Hukuki Argümanı Deniz Yetki Alanlarıyla Bağlamak: Askerden arındırılmış statüyü ihlal eden adaların, uluslararası mahkemeler nezdinde deniz yetki alanı sınırlandırmasında “özel durum” veya “orantısızlığı giderici faktör” olarak değerlendirilmesi için kapsamlı hukuki çalışmalar yapılmalıdır. Hukuka aykırı fiili durumdan hukuki hak çıkarma girişimine karşı güçlü bir tez oluşturulmalıdır.
· Coğrafi ve Jeolojik Argümanların Hukukla Bütünleştirilmesi: Adaların Anadolu’nun jeolojik ve kıta sahanlığı devamı olduğu gerçeği, uluslararası hukukun kıta sahanlığının doğal uzantı ilkesi çerçevesinde sistematik biçimde dile getirilmeli; bu coğrafi hakikat, Mavi Vatan’ın diplomatik ve hukuki girişimlerinin temel dayanaklarından biri haline getirilmelidir.
· Antlaşma Hükümlerinin Sürekli Vurgulanması: Tüm diplomatik ve hukuki süreçlerde, Paris Antlaşması’nın 14. maddesinin lafzına (“askerden arındırılmış olacak ve öyle kalacaktır”) ve Lozan Antlaşması’nın 15. maddesine sürekli atıf yapılarak, ihlalin dayanağının antlaşmaların kendisi olduğu uluslararası kamuoyuna anlatılmalıdır.

Türkiye’nin bu konudaki kararlılığı, yalnızca bir antlaşma hükmünü savunmak değil, aynı zamanda Mavi Vatan’ın deniz yetki alanlarını, uluslararası hukukun üstünlüğünü, coğrafi gerçekliğin gerekliliklerini ve Ege ile Doğu Akdeniz’deki barış ve istikrarın temelini korumak anlamına gelmektedir.

Kaynakça

Acer, Y. (2019). Ege Denizi’nde Egemenlik ve Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlıkları. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Aksar, Y. (2017). Teoride ve Uygulamada Uluslararası Hukuk. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Başeren, S. H. (2006). Ege’de Adalar, Deniz Alanları ve Hukuk. Stratejik Araştırmalar Dergisi, 4(8), 1-25.

Bölükbaşı, D. (2004). Turkey and Greece: The Aegean Disputes, A Unique Case in International Law. Londra: Cavendish Publishing.

Dyke, J. M. V. (1996). The Aegean Sea Dispute: Options and Avenues. Marine Policy, 20(5), 397-404.

Gözen Ercan, P. (2021). “1947 Paris Barış Antlaşması ve Silahsızlandırılmış Statüdeki Adalar: Yunanistan’ın Uluslararası Hukuktan Doğan Yükümlülükleri.” Uluslararası İlişkiler Dergisi, 18(70), 85-102.

Kurumahmut, A. (1998). Ege’deki Sorunlar ve Uluslararası Hukuk. Ankara: Genelkurmay Basımevi.

Özman, A. (2006). 1947 Paris Antlaşması ve On İki Ada’nın Silahsızlandırılması. Avrasya Dosyası, 12(1), 128-152.

Pazarcı, H. (2020). Uluslararası Hukuk. Ankara: Turhan Kitabevi.

Phylactopoulos, A. (1974). Mediterranean Discord: Conflicting Greek-Turkish Claims in the Aegean. The World Today, 30(4), 167-174.

Rozakis, C. L. (1997). The Greek-Turkish Dispute over the Aegean Continental Shelf. İçinde T. A. Couloumbis & T. Kariotis (Ed.), Greece and Turkey: The Aegean Issues (ss. 47-88). Athens: ELIAMEP.

Sönmezoğlu, F. (2006). Türk Dış Politikası ve Ege Sorunu. İstanbul: Der Yayınları.

Sur, M. (2021). Uluslararası Hukukun Esasları. İstanbul: Beta Yayıncılık.

Şahin, İ. (2015). Ege Sorunları ve Uluslararası Yargı. Ankara: Nobel Yayıncılık.

Taşdemir, F. (2020). “Ada, Adacık ve Kayalıkların Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasındaki Rolü: Uluslararası Yargı Kararları Işığında Bir Analiz.” Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 24(2), 725-776.

Toluner, S. (2004). Milletlerarası Hukuk Açısından Türkiye’nin Bazı Dış Politika Sorunları. İstanbul: Beta Yayıncılık.

Tunç, H. (2019). “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Uyuşmazlığı ve Türkiye’nin Hukuki Argümanları.” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, (141), 353-404.

United Nations. (1947). Treaty of Peace with Italy (1947 Paris Peace Treaty). Treaty Series, Cilt 49, s. 3.

United Nations. (1969). Vienna Convention on the Law of Treaties. Treaty Series, Cilt 1155, s. 331.

Yılmaz, M. E. (2004). Ege Denizi’nde Türk-Yunan Uyuşmazlıkları ve Uluslararası Hukuk. Bursa: Alfa Aktüel.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar