Anadolu coğrafyası, tarih boyunca sayısız medeniyete beşiklik etmiş, her bir uygarlık kendi kültürel, siyasi ve demografik izlerini bu topraklara nakşetmiştir. Bu engin coğrafyanın merkezi konumunda yer alan Sivas, sahip olduğu stratejik jeopolitik pozisyonu, kadim yerleşim geçmişi ve çok katmanlı toplumsal yapısıyla, Anadolu tarih yazımının adeta bir laboratuvarı niteliğindedir. Şehir; Hititlerden Roma İmparatorluğu’na, Bizans’tan Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan geniş bir zaman diliminde, sürekli olarak siyasi egemenlik mücadelelerinin, etnik ve dini gruplar arası etkileşimlerin ve kültürel dönüşümlerin merkezinde yer almıştır. Sivas’ın tarihi, yalnızca bir kentin kronolojik anlatısı değil, aynı zamanda Anadolu’da Türk-İslam medeniyetinin teşekkül sürecinin, kadim halkların birbirleriyle kurdukları karmaşık ilişkiler ağının ve imparatorluklar düzeyindeki güç çatışmalarının mikrokozmosudur. Kent, Megalopolis’ten Kapira’ya, Sebasteia’dan Sivas’a evrilen isimlendirme serüveninde dahi, kendi üzerinde egemenlik kuran her bir gücün ideolojik ve kültürel damgasını taşıyan palimpsest bir metin gibi okunabilir.
Sivas’ın tarihsel derinliğini kavrayabilmek, belirli bir etnik grubun ya da siyasi oluşumun perspektifine hapsolmaktan kurtulup, bütünlüklü ve eleştirel bir bakış açısı geliştirmeyi zorunlu kılar. Kentin geçirdiği evreler; Helenistik dönemin kentleşme politikaları, Roma’nın doğu sınırlarını tahkim etme stratejisi, Bizans’ın Doğu Hıristiyanlığı içindeki mezhepsel ve idari merkezileşme çabaları, Ermeni aristokrasisinin Anadolu içlerine doğru yer değiştirme hareketleri, Türkmen boylarının Orta Asya’dan başlayıp Anadolu’yu yurt tutma sürecindeki belirleyici rolleri ve nihayet Osmanlı merkezi otoritesinin tesis etmeye çalıştığı düzen ile ortaya çıkan celalli direnç dalgaları gibi birbirini izleyen ve iç içe geçen tarihsel katmanlar halinde çözümlenmelidir. Özellikle Danişmendli Beyliği’nin buradaki varlığı, sadece siyasi bir hâkimiyet dönemi olarak değil, sonraki yüzyıllarda varlığını sürdüren Alevi-Türkmen topluluklarının kolektif hafızasında derin izler bırakan kurucu bir mitos olarak da değerlendirilmeyi hak eder. Keza, Timur istilasının kent dokusunda ve demografik yapısında yol açtığı büyük yıkım, Osmanlı-Safevi rekabetinin Anadolu topraklarındaki şiddetli yansımaları ve Kuyucu Murat Paşa’nın acımasız tedip hareketleri, Sivas’ın kolektif belleğinde kuşaktan kuşağa aktarılan travmatik kırılma anları olarak belirginleşir.
Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecine dair hâkim tarih anlatıları, çoğu zaman büyük hanedanların (Selçuklu, Osmanlı) resmî kroniklerine dayanarak, yerel hanedanlıkların, heterodoks dini grupların ve gayrimüslim toplulukların oynadığı kurucu rolleri gölgede bırakma eğilimi taşır. Oysa Sivas özelinde yapılacak derinlemesine bir inceleme, Danişmendli, Mengücek ve Saltuklu gibi Türkmen beyliklerinin, Selçuklu fetihlerinden önce ve bu fetihler sırasında ne denli belirleyici bir konumda bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Selçuklu hanedanının Hazar devlet yapılanması içerisindeki köklerine dair tartışmalı tezlerle birleştiğinde, Anadolu’da Türk siyasi varlığının başlangıcına dair ezberleri bozacak yeni sorular gündeme gelmektedir. Sivas’ın tarihsel serüveni, aynı zamanda, göçebe veya yarı göçebe Türkmen topluluklarının merkeziyetçi imparatorluk yapılarıyla giriştikleri mücadelelerin de simgesel coğrafyasıdır. Babailer ayaklanmasından Pir Sultan Abdal’ın şahsında vücut bulan Alevi-Türkmen direniş kültürüne, Celali isyanlarından 19. yüzyıldaki Emlek ve Sızır bölgelerindeki sosyal hareketliliğe kadar pek çok olay, Danişmendli mirasına duyulan tarihsel özlemin ve merkezi otoriteye karşı geliştirilen muhalif siyasal bilincin tezahürleri olarak okunabilir.
Sivas’ın tarihini kronolojik bir çizgide ve tematik derinlikte ele almak, kentin antik dönemlerden günümüze uzanan serüvenini çok boyutlu bir yaklaşımla çözümlemeyi amaçlar. İlk olarak, kentin antik dönemlerdeki durumu, Megalopolis olarak yeniden kuruluşu ve Roma-Bizans egemenliği altındaki idari dönüşümleri incelenecektir. Ardından, 11. yüzyılda yaşanan kritik demografik hareketlilik bağlamında, Ermeni Kralı Senekerim’in Vaspuragan’dan Sivas’a göçü ve bu göçün bölgenin etnik-dini kompozisyonuna etkileri irdelenecektir. Devam eden bölümlerde, Selçuklu öncesi Anadolu’da Türkmen varlığının mahiyeti, Danişmendli Beyliği’nin kuruluşu ve bu beyliğin Selçuklularla olan ilişkileri analiz edilerek, resmî tarih yazımındaki “Selçuklu merkezli” bakış açısı sorgulanacaktır. Danişmendli mirasının Alevi-Türkmen toplulukları üzerindeki uzun vadeli etkileri, Babailer isyanı ve Pir Sultan Abdal’ın temsil ettiği gelenek hattı üzerinden değerlendirilecektir. Timur’un Anadolu seferi esnasında Sivas’ı kuşatması ve ardından gerçekleştirdiği büyük katliam, dönemin kaynakları ve modern tarihçilerin yorumları ışığında detaylandırılacak; bu yıkımın kent dokusuna, özellikle de Ermeni nüfus üzerindeki yıkıcı sonuçlarına odaklanılacaktır. Son olarak, Osmanlı döneminde Sivas’ın idari statüsündeki değişimler, Eyalet-i Rum’un merkezi oluşu, 16. ve 17. yüzyıllarda yaşanan Celali isyanlarının merkezi haline gelişi ve Kuyucu Murat Paşa’nın tedip harekâtlarının bölgedeki derin toplumsal tahribatı, Sivas’ın çok katmanlı tarihsel kimliğinin sonraki dönemlere yansımaları bağlamında incelenecektir. Tüm bu inceleme alanları, Sivas’ın sadece bir taşra kenti değil, Anadolu’nun siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümünün temel dinamiklerinin açığa çıktığı anahtar bir yerleşim olduğunu kanıtlamaya yöneliktir.
Antik Dönemden Bizans Egemenliğine: Megalopolis, Kapira ve Sebasteia
Sivas coğrafyası üzerinde insan yerleşiminin izleri, tarih öncesi dönemlere kadar uzanmaktadır. Bölgede yürütülen arkeolojik araştırmalar, özellikle Hafik, Zara ve Ulaş ilçeleri civarında Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı’na ait höyüklerin varlığını ortaya koymuştur. Maltepe Höyüğü başta olmak üzere, bu yerleşim kalıntıları, Kızılırmak kavsi içerisinde kalan verimli ovaların ve doğal geçitlerin, Neolitik devrimden itibaren insan topluluklarını kendine çektiğini göstermektedir. Ancak Sivas’ın bir kent olarak tarih sahnesine çıkışı, yazılı kaynaklar ışığında, Hitit dönemine dayandırılmaktadır. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından bölge, sırasıyla Frig, Kimmer, Med ve Pers egemenliklerine sahne olmuş; Makedonya Kralı Büyük İskender’in Anadolu seferiyle birlikte Helenistik kültür dairesine girmiştir. Helenistik dönemde, Pontus Krallığı’nın genişleme politikaları çerçevesinde stratejik bir garnizon kenti olarak konumlandırılan yerleşim, Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’yu ele geçirme sürecinde kritik bir askeri üs işlevi görmüştür. MÖ 64 yılında ünlü Romalı general Pompey, III. Mithridates’e karşı kazandığı zaferin ardından Pontus topraklarını yeniden düzenlerken, bu kadim yerleşimi Megalopolis adıyla yeniden kurmuştur. Pompey’in bu girişimi, sadece askeri bir tahkimat değil, aynı zamanda Roma’nın doğu eyaletlerinde uyguladığı Helenleştirici kentleşme politikasının da tipik bir örneğidir. Megalopolis ismi, “büyük kent” anlamına gelmekte olup, Pompey’in buraya atfettiği stratejik önemin açık bir göstergesidir.
Roma İmparatorluğu döneminde kent, Galatya ve daha sonra Kapadokya eyaletleri arasında sık sık el değiştiren idari sınırlar içerisinde varlığını sürdürmüştür. Roma barışı (Pax Romana) altında ticaret yollarının güvenliğinin sağlanması, Sivas’ın konumunu daha da değerli kılmıştır. Kent, Sinop’tan başlayıp Kayseri üzerinden Tarsus’a ve Akdeniz’e ulaşan antik ticaret güzergâhı ile, doğudan gelip Tokat-Amasya hattı üzerinden Karadeniz limanlarına yönelen kervan yollarının tam kesişim noktasında bulunuyordu. Bu jeostratejik avantaj, Roma’nın kente verdiği önemi artırmış ve yerleşimi askeri olduğu kadar ekonomik bir merkez haline de getirmiştir. Roma dönemine ait epigrafik buluntular ve nümizmatik kanıtlar, kentte canlı bir ticari hayatın varlığını doğrulamaktadır. Özellikle İmparator Trajan döneminde doğu sınırlarına düzenlenen seferler esnasında Sivas, lejyonların konakladığı ve iaşe ikmalinin yapıldığı ana menzil noktalarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. Bu dönemde kentin yerel aristokrasisi, imparatorluk kültüne bağlılığını göstermek amacıyla çeşitli anıtsal yapılar inşa ettirmiş; ne var ki bu yapılar, sonraki yüzyıllarda yaşanan büyük yıkımlar nedeniyle günümüze yalnızca izleri kalmıştır.
Sivas’ın bilinen en eski isimlerinden biri olan “Kapira” adının kökeni, tarihçiler arasında tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İtalyanca kökenli bir kelime olduğu ve “bir yer bulmak” veya “almak” anlamına geldiği yönündeki halk anlatıları, Cenevizlilerin Karadeniz ve Anadolu ticareti üzerindeki etkinlikleriyle ilişkilendirilmektedir. Bilindiği üzere, Ceneviz Cumhuriyeti özellikle 11. yüzyıldan itibaren Karadeniz kıyılarında ve Anadolu’nun iç kesimlerine uzanan ticaret yolları üzerinde koloniler kurmuş, pek çok liman ve menzil kentinde imtiyazlar elde etmiştir. Cenevizliler ile Bizans İmparatorluğu arasında yaşanan ticari ve askeri rekabet, zaman zaman silahlı çatışmalara dönüşmüş; bu mücadeleler esnasında Sivas’ın da bir süreliğine Ceneviz kontrolüne geçtiği rivayet edilmektedir. Ancak Kapira adının Cenevizlilerle ilişkilendirilmesi, filolojik açıdan bazı sorunlar barındırmaktadır. Zira “Kapira” kelimesinin İtalyancada “capire” (anlamak) veya “carpire” (kapmak, ele geçirmek) fiilleriyle olan bağlantısı, fonetik ve semantik açıdan tatmin edici bir izah sunmaktan uzaktır. Alternatif bir görüş, bu ismin Anadolu’nun kadim dillerinden Luvi veya Hitit dönemine ait yerel bir yer adının Helenistik ve Roma dönemlerinde deformasyona uğramış hali olabileceğini öne sürmektedir. Nitekim Anadolu’da Kapadokya, Kappadokia gibi isimlerin varlığı, “Kap-” kökünün geniş bir coğrafi alanda kullanıldığını göstermektedir. Her halükârda, Kapira adı, kentin tarihindeki İtalyan varlığının silik ama ilginç bir hatırası olarak belleklere kazınmıştır.
Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye bölünmesinin ardından Sivas, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde kalmıştır. Bizans dönemi, kentin dini ve idari kimliğinin köklü bir dönüşüm geçirdiği bir evre olarak öne çıkar. Hıristiyanlığın imparatorluk nezdinde kabul görmesiyle birlikte Sivas, bir piskoposluk merkezi haline getirilmiş; böylece dini hiyerarşi içerisinde önemli bir konum elde etmiştir. Kentin adı da bu dönemde değişime uğramıştır. Yaygın kabul gören anlatıya göre, Sebasdos veya Sevasdos adlı bir Bizans hükümdarı, şehri kendi ismine atfen “Sebasteia” olarak adlandırmıştır. “Sebastos” unvanı, Grekçede “Augustus”un karşılığı olup, imparatorluk ailesine mensubiyeti ifade eden yüksek bir payedir. Dolayısıyla Sebasteia ismi, kente doğrudan imparatorluk onuru bahşeden sembolik bir adlandırma olarak değerlendirilmelidir. Türk akınlarının Anadolu’ya yöneldiği dönemlerde bu isim, Türk dilinin fonetik yapısına uyarlanarak önce “Sevas”, ardından “Sivas” biçiminde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Kentin isminin geçirdiği bu evrim, Megalopolis’ten Kapira’ya, Sebasteia’dan Sivas’a uzanan çizgide, Anadolu’da egemenlik kuran her bir medeniyetin bıraktığı kültürel ve dilsel mirasın somut bir yansımasıdır.
Bizans idaresi altında Sivas, sadece dini değil, aynı zamanda askeri bir merkez olarak da önemini korumuştur. İmparatorluğun doğu sınırlarını tehdit eden Sasani ve daha sonra Müslüman Arap akınlarına karşı kent, müstahkem bir kale ve büyük bir garnizonla tahkim edilmiştir. 7. ve 8. yüzyıllarda İslam ordularının Anadolu içlerine düzenlediği seferler sırasında Sivas defalarca kuşatılmış, zaman zaman yağmalanmış, ancak Bizans’ın thema sistemi sayesinde her defasında yeniden toparlanmayı başarmıştır. Kent, Armeniakon theması içerisinde yer almakta olup, bu themanın doğu kanadındaki en önemli kalelerden biri konumundaydı. 9. ve 10. yüzyıllarda Bizans’ın doğuya doğru genişleme politikası, Sivas’ın stratejik rolünü daha da artırmış; kent, Müslüman emirliklere karşı yürütülen askeri seferlerin üs merkezlerinden biri olarak kullanılmıştır. Özellikle II. Basileios (Bulgaroktonos) döneminde Bizans İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını Ermenistan içlerine kadar genişletmesi, Sivas’ı bir sınır kalesi olmaktan çıkarıp, genişleyen bir imparatorluğun iç bölgesinde müreffeh bir eyalet merkezi haline getirmiştir. İşte tam da bu dönemde, 11. yüzyılın başlarında, kentin demografik ve etnik yapısını derinden etkileyecek tarihi bir olay gerçekleşecektir: Vaspuragan Ermeni Krallığı’nın Bizans’la yaptığı toprak takası ve Ermeni nüfusun Sivas’a kitlesel göçü.
Bu noktada, Sivas’ın antik ve erken Ortaçağ dönemine dair tarih yazımında karşılaşılan en önemli sorunlardan birine değinmek gerekir. Türk tarihçiliği, uzun yıllar boyunca Anadolu’nun Türk öncesi dönemlerine yeterince ilgi göstermemiş; Selçuklu ve Osmanlı merkezli anlatılar, kentlerin kadim geçmişlerini çoğu zaman ihmal etmiştir. Oysa Sivas’ın Roma ve Bizans katmanlarının derinlemesine incelenmesi, kentin sonraki Türk-İslam döneminde edindiği kendine özgü karakteri anlamak açısından elzemdir. Kentin surları, su hendekleri, kaleleri ve mahalle dokusu, Bizans döneminde şekillenmiş; Danişmendli ve Selçuklu dönemlerinde bu mirasın üzerine yeni katmanlar eklenmiştir. Aynı şekilde, Bizans döneminde Sivas’ta Rum ve Ermeni nüfusun bir arada yaşama pratikleri, sonraki yüzyıllarda Türkmen unsurlarla zenginleşerek kentin çok kültürlü yapısının temellerini atmıştır. Önceleri Pontus bölgesine dâhil edilen Sivas, daha sonra Kapadokya’nın kuzeydoğu uzantısı olarak kabul edilmiş; nihayetinde Armenia Minor’un (Küçük Ermenistan) başkenti statüsüne yükseltilmiştir. Bu idari değişiklikler, kentin sadece jeopolitik değil, aynı zamanda etnik ve kültürel aidiyetinin de ne denli akışkan olduğunu göstermektedir.
Vaspuragan’dan Sivas’a: Ermeni Göçü, Bizans Stratejisi ve Ani’nin Düşüşü
- yüzyılın başları, Doğu Anadolu ve Kafkasya coğrafyasında siyasi dengelerin köklü biçimde yeniden şekillendiği bir dönemi temsil eder. Bizans İmparatoru II. Basileios (976-1025), “Bulgaroktonos” (Bulgar Katili) olarak anılmasını sağlayan Balkan fetihlerini tamamladıktan sonra, dikkatini imparatorluğun doğu sınırlarına çevirmişti. Hedefi, Müslüman emirliklerle Bizans arasındaki tampon bölgede konumlanmış olan Ermeni ve Gürcü krallıklarını imparatorluk bünyesine katarak, doğu sınırını doğrudan İslam dünyasına karşı müstahkem bir hat haline getirmekti. Bu stratejik vizyon çerçevesinde Basileios, Ermeni krallıklarına yönelik sistematik bir ilhak politikası yürütmüş; Bagratuni Ermeni Krallığı’nın topraklarını kademeli olarak küçültürken, güneydoğudaki Vaspuragan Krallığı’na da benzer bir baskı uygulamıştır. Vaspuragan, Van Gölü’nün güney ve doğu kıyılarından Muş Ovası’na kadar uzanan, yaklaşık sekiz müstahkem kent ve dört bin civarında köyü ihtiva eden, zengin tarım arazilerine ve stratejik kale mevkilerine sahip bir Ermeni krallığıydı. 11. yüzyılın hemen başında, Orta Asya’dan başlayan büyük Türk akınlarının ilk dalgaları Doğu Anadolu’ya ulaşmış, Vaspuragan toprakları özellikle 1016 yılından itibaren Türk menşeli akıncı gruplarının aralıksız saldırılarına maruz kalmaya başlamıştı. Bu durum, Vaspuragan Kralı Senekerim-Hovhannes Artsruni’yi, krallığını ayakta tutabilmek için çaresiz bir karar almaya sevk etti.
Kral Senekerim, 1021 yılında Bizans İmparatoru II. Basileios ile tarihi bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma uyarınca Senekerim, sahip olduğu Vaspuragan topraklarının tamamını (sekiz kent ve yaklaşık dört bin köyü) Bizans İmparatorluğu’na devretmeyi kabul ediyor; buna karşılık kendisine Anadolu’nun iç kesimlerinde, görece daha güvenli addedilen Sivas kenti ve çevresindeki geniş araziler hibe ediliyordu. Ayrıca Senekerim, Bizans saray hiyerarşisine dâhil edilerek “Patrikios” ve “Magistros” gibi yüksek unvanlarla onurlandırılmış; imparatorluk hazinesinden düzenli bir maaş bağlanarak Bizans aristokrasisinin ayrıcalıklı bir üyesi haline getirilmişti. Bu toprak takası, Bizans diplomasisinin Anadolu’daki kadim stratejilerinden birini örneklemektedir: Doğu sınırındaki yerel hanedanları, iktidar alanlarını doğrudan ilhak etmek yerine, onlara imparatorluğun iç bölgelerinde toprak ve unvan vererek merkeze entegre etmek. Senekerim ile birlikte yaklaşık dört bin Ermeni soylu, asker, din adamı ve ailesi Sivas’a göç etti. Bu dört bin rakamı, bazı kaynaklarda hane sayısını, bazılarında ise silahlı süvari sayısını ifade etmektedir. Her iki durumda da, toplam göçmen nüfusun on binin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Böylece Sivas, Vaspuragan Ermeni Krallığı’nın sürgündeki yeni başkenti haline geldi ve kentteki Ermeni varlığı demografik olarak belirleyici bir ağırlık kazanmaya başladı.
Sivas’ın Senekerim ve beraberindeki Ermeni aristokrasisi için seçilmiş olması tesadüf değildi. Bizans için Sivas, doğu sınırlarından görece uzak, imparatorluk merkezinin kontrolünü tesis edebileceği bir iç bölgeydi. Senekerim ve silahlı kuvvetlerinin Sivas’ta konuşlandırılması, bir yandan Vaspuragan’daki direnişin sembolik liderini pasifize ederken, öte yandan imparatorluğun Anadolu içlerindeki askeri gücüne katkı sağlıyordu. Aynı zamanda Sivas, ticaret yollarının kesiştiği, verimli tarım arazileriyle çevrili ve müstahkem bir kaleye sahip müreffeh bir kent olduğundan, Senekerim’in maiyetiyle birlikte ihtişamlı bir sürgün hayatı sürmesi için uygun bir mekân sunuyordu. Bu göç dalgasıyla birlikte Sivas, kısa sürede Anadolu’daki Ermeni kültürel ve dini hayatının en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Senekerim, beraberinde getirdiği kutsal emanetleri, el yazmalarını ve kilise hazinelerini Sivas’taki yeni ikametgâhında muhafaza etti; yeni manastırlar ve kiliseler inşa ettirerek kentin dini topoğrafyasını dönüştürdü. Kentin idari statüsü de bu gelişmelere paralel olarak değişti: Sivas, Bizans idari taksimatı içerisinde Armenia Minor (Küçük Ermenistan) olarak adlandırılan bölgenin fiilî başkenti konumuna yükseldi. Böylece, antik dönemden beri Pontus ve Kapadokya bölgeleri arasında gidip gelen Sivas, artık Ermeni siyasi varlığının Anadolu’daki yeni odağı olarak tarih sahnesinde yerini almış oluyordu.
Ermeni kaynakları, Sivas’a gerçekleşen bu kitlesel göçün gerekçelerini ve sonuçlarını ayrıntılı biçimde kaydetmiştir. Urfalı Mateos Vekayinamesi başta olmak üzere dönemin kronikleri, Senekerim’in kararını “Türk bilinen İskit Tatarlarının” yani Selçuklu öncü akıncılarının aralıksız saldırıları karşısında bir zorunluluk olarak sunar. Gerçekten de 1016 yılından itibaren Doğu Anadolu’ya yönelen Türk akınları, yerleşik tarım toplulukları üzerinde sarsıcı etkiler doğurmuş; köyler yağmalanmış, ticaret yolları güvensiz hale gelmiş ve Vaspuragan’ın ekonomik temelleri sarsılmıştır. Ancak yalnızca dış tehdit değil, Bizans’ın bilinçli politikaları da Senekerim’i topraklarını terk etmeye itmiştir. II. Basileios, doğu eyaletlerinde merkezi otoriteyi güçlendirmek amacıyla yerel Ermeni hanedanlarını birer birer tasfiye etmekteydi ve Senekerim’e yapılan teklif, esasen “rıza göstererek topraklarını bırak ya da doğrudan işgale uğra” şeklinde örtülü bir ültimatom niteliğindeydi. Bu bağlamda, 1021 yılındaki göç, hem dış Türk tehdidine hem de Bizans’ın emperyal genişleme siyasetine verilmiş çifte yanıtlı bir tepki olarak değerlendirilmelidir. Senekerim’in Sivas’a gelişi, Ermeni siyasi tarihi açısından bir kırılma anıdır: Vaspuragan Krallığı fiilen sona ermiş, ancak Ermeni siyasi elitleri Anadolu’nun iç bölgelerinde varlıklarını sürdürme imkânı bulmuştur.
Ermenilerin kadim köklerinin dayandırıldığı Ani şehri ise, bu göç dalgasından yaklaşık kırk yıl sonra çok daha trajik bir akıbete uğrayacaktır. Bagratuni Ermeni Krallığı’nın muhteşem başkenti olan Ani, “Binbir Kiliseli Şehir” olarak anılan mimari ihtişamı ve ticari zenginliğiyle, dönemin en görkemli Ortaçağ kentlerinden biriydi. Ancak Bizans’ın 1045 yılında kenti ele geçirip Bagratuni hanedanlığını sona erdirmesi, Ani’yi zayıf bir Bizans garnizonunun korumasına bırakmıştı. 1064 yılının Ağustos ayında, Sultan Alparslan komutasındaki büyük Selçuklu ordusu, uzun bir kuşatmanın ardından Ani’yi ele geçirdi. Kenti savunan Bizans kuvvetlerinin yetersizliği ve iç çekişmeler, Selçuklu fethini kolaylaştıran unsurlar arasındaydı. Ani’nin düşüşü, yalnızca askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda Ermeni kültürel belleğinde onulmaz bir yara açan sembolik bir yıkım hadisesiydi. Selçuklu ordusu kenti yağmalamış, pek çok yapı tahrip edilmiş, halkın önemli bir bölümü esir alınmıştı. Ani’nin düşüş haberi, Sivas’taki Ermeni cemaati üzerinde derin bir şok etkisi yaratmış; kadim vatanın kaybı karşısında duyulan yas, Sivas’ın yeni bir Ermeni yurdu olarak benimsenmesi sürecini hızlandırmıştır. Ani’den kaçabilen çok sayıda din adamı, zanaatkâr ve tüccar da Sivas’a sığınarak kentteki Ermeni nüfusun kültürel ve ekonomik ağırlığını daha da artırmıştır.
Sonuç olarak, 11. yüzyılda yaşanan bu iki büyük demografik hareketlilik , 1021’de Vaspuragan’dan planlı göç ve 1064’te Ani’nin düşüşünü izleyen iltica dalgası Sivas’ın etnik ve kültürel yapısını köklü biçimde dönüştürmüştür. Kent, bu tarihten itibaren artık yalnızca bir Bizans eyalet merkezi değil, aynı zamanda Anadolu Ermeniliğinin siyasi, dini ve entelektüel başkentlerinden biriydi. Ermeni aristokrasisi, Bizans idaresiyle karmaşık bir simbiyotik ilişki içerisinde varlığını sürdürüyor; bir yandan imparatorluğa asker ve vergi verirken, öte yandan kendi kilise hiyerarşisini, dilini ve kültürel kurumlarını muhafaza ediyordu. Sivas’taki bu çok katmanlı yapı, 1071 Malazgirt Savaşı sonrasında Anadolu’nun kapılarının Türklere açılmasıyla birlikte yeni ve çok daha karmaşık bir evreye girecektir. Danişmendli Türkmenlerinin kenti ele geçirmesi, Rum, Ermeni ve Türk unsurların bir arada yaşadığı Sivas’ı, Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecinin en kritik sahnelerinden biri haline getirecektir. İşte tam da bu noktada, Selçuklulardan önce Anadolu’da hüküm süren Türkmen beyliklerinin, özellikle de Danişmendlilerin rolü, Sivas tarihinin belki de en ihmal edilmiş meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Selçuklu Öncesi Anadolu’da Türkmen Varlığı ve Danişmendli Devleti
1071 Malazgirt Zaferi, hâkim Türk-İslam tarih yazımında Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı büyük kırılma anı olarak sunulagelmiştir. Ne var ki bu anlatı, Selçuklu merkezli bir perspektifin ürünü olup, Anadolu coğrafyasına yönelik Türk akınlarının ve yerleşme hareketlerinin Malazgirt’ten çok daha önce başladığı gerçeğini perdelemektedir. Eldeki kaynaklar, özellikle 1016 yılından itibaren Oğuz Türkmen boylarının Doğu ve İç Anadolu’ya yönelik keşif ve akınlarını yoğunlaştırdığını açıkça kaydetmektedir. Bu akınlar başlangıçta Çağrı Bey’in 1016-1021 arasındaki keşif seferleriyle sistematik bir nitelik kazanmış; daha sonra “Türk bilinen İskit Tatarları” olarak anılan yarı bağımsız Türkmen grupları, özellikle Doğu Anadolu’daki Ermeni ve Bizans topraklarına yönelik aralıksız akınlar düzenlemiştir. 1040 Dandanakan Zaferi’ni izleyen süreçte Selçuklu devlet yapısı içerisinde merkezi otoriteyle çatışan veya yeni yurt arayışındaki Türkmen boyları, Anadolu yönünde kendiliğinden bir göç ve fetih hareketine girişmişlerdir. İşte Danişmendli, Mengücek ve Saltuklu gibi beylikler, tam da bu kendiliğinden Türkmen hareketinin Anadolu’da billurlaşmış siyasi tezahürleridir. Selçuklu merkezi yönetiminin bu beylikleri sonradan kendi egemenliği altına almış olması, tarihsel kronolojiyi tersyüz eden bir anakronizmaya yol açmamalıdır: Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması süreci, büyük ölçüde bu yerel Türkmen hanedanlıklarının eseridir ve Selçuklu İmparatorluğu bu sürece ancak sonradan, çoğu zaman da rakip olarak dâhil olmuştur.
Danişmendli Beyliği, bu Türkmen beylikleri arasında siyasi gücü, askeri kapasitesi ve kültürel etkisi bakımından en önde gelenidir. Beyliğin kurucusu kabul edilen Danişmend Ahmed Gazi (asıl adıyla Taylu), Malazgirt Savaşı’na katılmış bir alp-eren olarak, Anadolu’nun iç kesimlerinde fetihlere girişmiş ve kısa sürede Sivas, Tokat, Amasya, Niksar, Kayseri, Malatya gibi stratejik kentleri içine alan geniş bir toprak parçası üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Danişmendnâme adlı destani tarih anlatısı, Ahmed Gazi’yi ve haleflerini Anadolu’da İslam’ın gaza sancağını taşıyan kahramanlar olarak resmeder. Sivas, Danişmendli hâkimiyetinde âdeta ikinci bir başkent statüsü kazanmış; kentteki Bizans döneminden kalma surlar onarılmış, yeni cami ve medreseler inşa edilmiş, mevcut Rum ve Ermeni mahallelerinin yanı sıra Türkmen obalarının iskân edildiği yeni yerleşim alanları açılmıştır. Danişmendliler, kentin çok kültürlü dokusuna saygılı bir yönetim sergilemiş; gayrimüslim nüfusun can ve mal güvenliğini teminat altına alarak ticari ve zanaatsal faaliyetlerin devamını sağlamışlardır. Bu pragmatik yönetim anlayışı, Sivas’ın Danişmendli egemenliği altında hızlı bir ekonomik ve kültürel canlanma yaşamasını mümkün kılmıştır. Kent, bu dönemde sadece askeri bir garnizon değil, aynı zamanda İslami ilimlerin, Türkçe edebiyatın ve Ahi teşkilatının yeşerdiği bir kültür merkezi haline gelmiştir.
Mengücek ve Saltuklu beylikleri de Danişmendlilere paralel biçimde, Anadolu’nun doğu ve kuzeydoğu kesimlerinde Türkmen siyasi varlığının kurucu unsurları olarak belirmiştir. Mengücek Gazi tarafından kurulan Mengücekli Beyliği, Erzincan merkez olmak üzere Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar çevresinde hüküm sürmüş; Saltuklu Beyliği ise Erzurum merkezli olarak Pasinler, Bayburt ve çevresinde varlık göstermiştir. Bu üç büyük Türkmen beyliği, aralarında zaman zaman rekabet yaşansa da, ortak dil, ortak inanç ve ortak çıkar temelinde birbirlerini desteklemişlerdir. Selçuklu İmparatorluğu’nun Anadolu’ya doğru genişleme hamlesi başladığında, bu beylikler karşılarında Selçuklu ordularını değil, başlangıçta müttefik olarak gördükleri Süleyman Şah ve Kutalmışoğulları’nı bulmuşlardır. Danişmendliler, Selçuklu şehzadesi Süleyman Şah’ın Anadolu’da tutunabilmesi için lojistik destek sağlamış, yerel coğrafyaya dair bilgilerini paylaşmış ve gerektiğinde askeri iş birliğine gitmişlerdir. Ne var ki Selçuklu Anadolu hakimiyeti pekiştikçe, bu beylikler Selçuklu merkezi otoritesi için birer tehdit unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. Danişmendli toprakları, 1178 yılında II. Kılıç Arslan tarafından Selçuklu ülkesine katılmış; Mengücek ve Saltuklu beylikleri de benzer bir akıbete uğrayarak Selçuklu egemenliği altına girmiştir. Bu ilhak süreci, resmî tarih anlatılarında “Anadolu Türk birliğinin sağlanması” olarak sunulmakla birlikte, özünde merkeziyetçi bir imparatorluk yapısının, âdem-i merkeziyetçi Türkmen beyliklerini ortadan kaldırma operasyonu olarak değerlendirilmeyi hak eder.
Tam da bu noktada, Selçuklu hanedanının kökenlerine dair ihmal edilmiş ve tartışmalı bir meseleye dikkat çekmek gerekmektedir. Selçuklu hanedanının kurucusu Selçuk’un babası Tukak, Hazar devletinde önemli bir komutan olarak görev yapmıştır. Hazar Kağanlığı, 8. yüzyılın sonlarından itibaren Museviliği devlet dini olarak benimsemiş; devlet kademelerinde yükselmek isteyen herkesin, özellikle de melik, komutan ve lider pozisyonunda bulunanların Yahudi olması zorunlu tutulmuştur. Bu yapısal gerçeklik, Tukak’ın ve dolayısıyla oğlu Selçuk’un Yahudi olması ihtimalini gündeme getirmektedir. İbn Hassul’un 11. yüzyılda kaleme aldığı “Tafdilü’l-Etrak” adlı eser başta olmak üzere bazı Ortaçağ İslam kaynakları, Selçuk’un ve ailesinin Hazar çevresinde yetişmiş olduğunu ve Musevilikle ilişkili ritüelleri bildiklerini ima eden ifadeler içermektedir. Ancak bu iddialar, geleneksel Türk-İslam tarih yazımında büyük ölçüde görmezden gelinmiş ya da reddedilmiştir. Selçukluların Hazar devlet yapısı içerisinde yetişmiş olmaları, onların daha sonra İslam’ı benimsemiş oldukları gerçeğiyle çelişmez. Aksine, Hazar devlet geleneğinin çok dinli ve çok kültürlü yapısı içerisinde siyaset ve askerlik tecrübesi kazanan Selçuklu ailesinin, İslam dünyasına dâhil olduktan sonra sergiledikleri olağanüstü devlet kurma becerisi, bu arka planla anlam kazanmaktadır. Sivas özelindeyse, Selçukluların bu kozmopolit ve senkretik geçmişi, kentin çok kültürlü yapısına uyum sağlamalarını kolaylaştıran bir etken olarak değerlendirilebilir. Ancak Danişmendli ve diğer Türkmen beyliklerinin ilhakı, Selçuklu merkeziyetçiliğinin, kendisi gibi senkretik ve çok kültürlü olmayan, daha homojen bir Sünni İslam anlayışını dayatma sürecinin de başlangıcı olarak görülmelidir.
Anadolu Türk tarihinin bu kritik evresine dair Türk tarihçilerinin yeterince kalem oynatmamış olması, araştırmacıları büyük ölçüde yabancı kaynaklara mahkûm etmektedir. Danişmendli Beyliği’nin siyasi ve kültürel mirası, Mengücek ve Saltuklu beyliklerinin rolleri, Selçuklu öncesi Anadolu’daki Türkmen yerleşimlerinin mahiyeti gibi konular, maalesef Türk akademisinde hak ettiği derinlikte incelenmemiştir. Oysa bu beylikler dönemi, Anadolu’da Türk-İslam medeniyetinin temellerinin atıldığı, ilk medreselerin, camilerin, türbelerin ve zaviyelerin inşa edildiği, Türkçenin yazı dili olarak gelişmeye başladığı bir yaratıcı çağdır. Danişmendlilerin himayesinde Sivas’ta oluşan kültürel iklim, daha sonraki Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de etkisini sürdürmüştür. Kentin Danişmendli mirası, sadece mimari eserlerde değil, en derin biçimde Alevi-Türkmen topluluklarının kolektif belleğinde yaşamaya devam etmiştir. Gerçekten de bugün dahi Sivas’ın köylerini gezen bir araştırmacı, Alevi olsun Sünni olsun pek çok Türkmen köylüsünün “Biz Danişmendliyiz” dediğine şahit olabilir. Bu sözlü tarih verisi, Danişmendli mirasının yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir aidiyet duygusu yarattığının canlı kanıtıdır.
Danişmendli mirasının bu denli kalıcı olmasının temel sebeplerinden biri, beyliğin Alevi-Türkmen toplulukları ile kurduğu özel ilişkidir. Danişmendliler, Sünni İslam’ın kitabi yorumundan ziyade, göçebe ve yarı göçebe Türkmenlerin daha kolay benimseyebildiği, eski Türk inançlarıyla İslami unsurları harmanlayan heterodoks bir din anlayışını temsil ediyorlardı. Bu anlayış, merkeziyetçi Selçuklu ve Osmanlı yönetimlerinin dayatmaya çalıştığı ortodoks Sünniliğe karşı, Türkmenlerin dini ve kültürel kimliklerini koruma refleksinin dayanağı olmuştur. 13. yüzyılda patlak veren Babailer ayaklanması, tam da bu bağlamda, Danişmendli devletini yeniden kurmak amacıyla Danişmendli taraftarlarınca çıkarılan bir hareket olarak yorumlanmalıdır. Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde ayaklanan Türkmen kitleleri, Selçuklu merkezi otoritesine karşı isyan ederken, aslında Danişmendliler döneminde sahip oldukları siyasi özerkliği ve dini-kültürel serbestiyi yeniden tesis etmenin mücadelesini vermişlerdir. Benzer bir bağlantı hattı, 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal’ın şahsında görünür hale gelir. Pir Sultan Abdal, sadece bir Alevi ozanı değil, aynı zamanda Danişmendlilerin izini süren bir Türkmen lideridir. Onun Osmanlı merkezi otoritesine karşı direnişi ve Sivas’taki Alevi topluluklarının lideri olarak idam edilişi, Danişmendli geleneğinden beslenen muhalif siyasal bilincin 16. yüzyıldaki yankısı olarak okunabilir. Bu tarihsel süreklilik, Sivas’ın neden yüzyıllar boyunca merkezkaç muhalefetin, heterodoks direncin ve celalli hareketlerin ana merkezlerinden biri olarak kaldığını anlamak için anahtar bir çerçeve sunmaktadır.
Timur İstilası ve Sivas’ta Büyük Yıkım: 1400 Kuşatması, Katliam ve Demografik Kırılma
- yüzyılın son çeyreği, Anadolu coğrafyasında siyasi parçalanmışlığın ve çok merkezli iktidar mücadelelerinin damga vurduğu bir dönemdi. Osmanlı Devleti, Balkanlar’daki fetihleriyle bir imparatorluk hüviyeti kazanırken, Anadolu’nun doğu ve orta kesimlerinde Kadı Burhaneddin Ahmed’in hüküm sürdüğü Sivas merkezli bir devletçik varlığını sürdürüyordu. Kadı Burhaneddin, Eretna Beyliği’nin çöküşünün ardından Sivas’ta hâkimiyet tesis etmiş; hem askeri kudreti hem de şairliği ile haklı bir şöhret kazanmış bir hükümdardı. Onun Sivas’ta hüküm sürdüğü dönem (1381-1398), kentin imar faaliyetleri ve kültürel hayat bakımından altın bir çağ yaşamasına vesile olmuş; inşa ettirilen medrese, cami ve kütüphaneler Sivas’ı Anadolu’nun önde gelen ilim merkezlerinden biri haline getirmişti. Ne var ki bu istikrar dönemi uzun sürmeyecek; doğuda yükselen büyük fatih Emir Timur’un Anadolu’ya yönelik ilgisi, Sivas’ın kaderini geri dönülmez biçimde değiştirecekti. Kadı Burhaneddin’in, Ahmet Celayir ve Kara Yusuf gibi Timur’a muhalif beylerle giriştiği ittifaklar, onu Timur’un hedef tahtasına yerleştirmişti. Nihayet 1398 yılında Kadı Burhaneddin’in öldürülmesiyle Sivas’taki bağımsız yönetim sona erdi. Ahmet Celayir ve Kara Yusuf, Kadı Burhaneddin’i ortadan kaldırdıktan sonra İstanbul’a kaçarak Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid’e sığınmışlardı. Bayezid, bu mültecileri himaye etmekle kalmamış, Sivas üzerinde Osmanlı egemenliğini tesis etmek üzere harekete geçmişti. Dört veziriyle birlikte oğlu Süleyman Çelebi’yi Sivas’a gönderen Bayezid, şehzade Süleyman’ı Sivas valisi olarak atayarak kenti Osmanlı idaresine bağlamıştır.
Timur’un Sivas’a yönelik öfkesinin temelinde, sadece Ahmet Celayir ve Kara Yusuf’un Bayezid tarafından korunması değil, aynı zamanda Bayezid’in Timur’a gönderdiği mektuplarda kullandığı ağır ve tahkir edici ifadeler yatmaktadır. Dönemin kaynakları, Bayezid’in Timur’u küçümseyen, onu “Tatar çobanı” ve “eşkıya başı” olarak niteleyen diplomatik üslup yoksunu mektuplar kaleme aldırdığını kaydetmektedir. Timur’un elçilerine kötü davranıp hakaret eden Bayezid, bu tutumuyla büyük fatihin onurunu derinden yaralamıştı. İçerleyen Timur, Karabağ’daki karargâhından kalkarak hızla Anadolu’ya yöneldi. 22 Ağustos 1400 tarihinde Osmanlı ülkesine hücum eden Timur ordusunun ilk büyük hedefi, doğal olarak Sivas oldu. Şehir, Osmanlı hâkimiyetine henüz yeni girmişti ve Şehzade Süleyman Çelebi’nin valilik merkezi konumundaydı. Timur’un Anadolu seferi, aslında yalnızca Bayezid’i cezalandırmayı değil, İlhanlı topraklarının mirasçısı sıfatıyla Anadolu üzerinde Cengiz Han’dan gelen tarihsel hâkimiyet iddiasını yeniden tesis etmeyi amaçlıyordu. Sivas kuşatması, bu büyük stratejik hedefin ilk ve en kanlı aşaması olacaktı.
Sivas, o dönemde savunma bakımından Anadolu’nun en müstahkem kentlerinden biriydi. Kentin üç tarafı su dolu derin hendeklerle çevriliydi ve yüksek surları, dönemin kuşatma tekniklerine karşı ciddi bir direnç gösterebilecek kapasitedeydi. Danişmendli, Selçuklu ve Eretna dönemlerinde sürekli takviye edilen bu surlar, Bizans’tan miras kalan güçlü kale yapısıyla birleşerek Sivas’ı ele geçirilmesi zor bir müstahkem mevki haline getirmişti. Şehri savunan Osmanlı garnizonu, Şehzade Süleyman’ın maiyetindeki askerlerle birlikte, aynı zamanda kentteki Ermeni süvari birliklerinden oluşan dört bin kişilik seçkin bir kuvvete sahipti. Timur ordusu Sivas önlerine ulaştığında, savunmacılar başlangıçta surlara güvenerek direnmeye karar verdiler. Kuşatma, Timur ordusunun bütün şiddetiyle başladı. Mancınıklar surları döverken, lağımcılar sur altlarına tüneller kazıyor, okçu birlikleri surlar üzerindeki savunmacıları baskı altında tutuyordu. Timur’un savaş makinesi, Orta Asya’dan Hindistan’a, İran’dan Altın Orda’ya kadar sayısız müstahkem kenti dize getirmiş tecrübeli bir kuvvetti. On sekiz gün süren amansız kuşatma boyunca Sivas surları ağır hasar aldı ve savunmacıların direnme gücü kırıldı.
On sekiz günün sonunda şehir teslim oldu. Ancak teslimiyet, Sivas halkının hayatını kurtarmaya yetmedi. Timur, kendisine direnme cüretini gösteren bu kenti ibret-i âlem olacak şekilde cezalandırmaya karar vermişti. Kaynakların aktardığına göre, Timur özellikle kendisine karşı savaşan dört bin Ermeni süvariyi diri diri toprağa gömdürerek infaz etmiştir. Bu vahşet yöntemi, Timur’un direnişçilere karşı uyguladığı psikolojik savaşın tipik bir tezahürü olup, Anadolu’da uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir travma yaratmıştır. Ermeni kaynakları, Sivas kuşatması sırasında ve sonrasında yaşananları özel bir vurguyla kaydetmiştir. Bu kaynaklara göre, Sivas’ın en üretken, en vasıflı ve en varlıklı Ermeni sakinleri, Timur’un ordusuna karşı ölümüne bir direniş sergilemiş ve bu direnişin bedelini toplu katliamla ödemiştir. Ermeni kronik yazarları, Sivas’taki katliamı, Ermeni halkının Anadolu’daki varlığını sarsan en büyük felaketlerden biri olarak kaydetmektedir. Sivas’taki Ermeni cemaatinin ekonomik ve entelektüel seçkinlerinin kıyımı, bölgedeki Ermeni kültürel hayatına ağır bir darbe indirmiş ve Sivas’ın bir Ermeni kültür merkezi olma hüviyetini büyük ölçüde zayıflatmıştır.
Timur ordusunun Sivas’ta gerçekleştirdiği katliamın sayısal boyutu, tarihçiler arasında tartışma konusu olmayı sürdürmektedir. Çeşitli kaynaklarda verilen rakamlar, otuz beş bin ila kırk bin arasında değişmektedir. Bu sayı, dönemin Sivas’ının toplam nüfusuyla oranlandığında, kentin neredeyse tüm yetişkin erkek nüfusunun yok edildiği anlamına gelmektedir. Kadınlar ve çocuklar ise büyük ölçüde esir alınmış, şehrin ticari ve zanaatsal hayatının belkemiğini oluşturan bu insanlar Timur’un başkenti Semerkant’a ve diğer Orta Asya kentlerine sürgün edilmiştir. Şehrin surları büyük ölçüde yıktırılmış, kamu binaları, camiler, kiliseler ve medreseler tahrip edilmiş, Sivas adeta bir harabe yığınına dönüştürülmüştür. Timur’un bu acımasız yöntemi, sadece askeri bir operasyon değil, aynı zamanda Anadolu’da kendisine direnebilecek herhangi bir iradenin kırılmasını hedefleyen stratejik bir terör uygulamasıydı. Sivas’ın uğradığı yıkım haberi Anadolu’ya yayıldığında, pek çok kent ve kale savaşmaksızın Timur’a teslim olmayı tercih edecek; böylece Sivas’ın trajedisi, Timur’un Anadolu seferindeki diğer hedeflerini kolaylaştıran bir işlev görecekti.
Timur’un Sivas’ı tahrip etmesiyle ilgili olarak birçok tarihçi farklı ve birbiriyle çelişen bilgiler vermektedir. Osmanlı vakanüvisleri, Timur’un zulmünü ayrıntılı biçimde anlatırken, Timurlu kaynakları genellikle olayı askeri bir gereklilik olarak sunma eğilimindedir. Şerefeddin Ali Yezdi’nin Zafernâme’si, Sivas kuşatmasını Timur’un kahramanlıklarından biri olarak anarken, kentte yaşanan sivil katliamını ya bütünüyle görmezden gelmekte ya da asgari düzeyde değinmektedir. Buna karşılık, Johannes Schiltberger gibi Avrupalı seyyahların aktarımları, Timur ordusunun Sivas’ta sergilediği vahşetin dehşet verici ayrıntılarını kaydetmiştir. Ermeni kaynakları ise, daha önce belirtildiği gibi, yaşananları Ermeni milletinin başına gelen büyük bir felaket olarak detaylandırmaktadır. Bu farklı anlatı gelenekleri, tarih yazımının ne denli perspektife bağlı olduğunu gösterdiği kadar, Sivas’ta yaşanan trajedinin ölçeğini ve derinliğini kavramak açısından da araştırmacıları uyarmaktadır. Her halükârda, 1400 yılında Sivas’ın uğradığı büyük yıkım, kentin tarihinde derin bir kırılma noktasıdır. Danişmendli ve Selçuklu dönemlerinden beri süregelen kültürel ve ekonomik birikim, Timur’un istilasıyla büyük bir darbe almış; Sivas, bu yıkımın ardından bir daha asla eski parlak günlerine tam anlamıyla dönememiştir.
Timur’un Sivas katliamının demografik sonuçları özellikle Ermeni toplumu açısından ağır olmuştur. 1021 yılında Vaspuragan’dan gelen Ermeni göç dalgasıyla başlayan ve 1064’te Ani’den gelen iltica hareketiyle güçlenen Sivas Ermeni cemaati, kentte yaklaşık dört asır boyunca kültürel ve ekonomik bakımdan belirleyici bir rol oynamıştı. 1400 katliamı, bu birikimin büyük ölçüde yok olmasına yol açtı. Ermeni süvari birliklerinin tümüyle imha edilmesi, kentteki Ermeni askeri aristokrasisinin sonu anlamına geliyordu. Zanaatkârların, tüccarların ve din adamlarının öldürülmesi ya da sürgün edilmesi, Sivas’taki Ermeni kültürel hayatını neredeyse sönme noktasına getirdi. Şehirde kalan az sayıdaki Ermeni, sonraki yüzyıllarda Osmanlı idaresi altında varlığını sürdürmeye çalışacak, ancak Sivas bir daha asla bir “Ermeni başkenti” hüviyetine bürünemeyecektir. Timur istilası sonrasında Sivas, Osmanlı-Safevi rekabetinin ve Celali isyanlarının şiddetli çalkantılarına sahne olacak; kentin bir türlü toparlanamayan demografik ve ekonomik yapısı, bu çalkantılar karşısında daha da kırılgan hale gelecektir.
Osmanlı Döneminde Sivas: Eyalet-i Rum’dan Celali Kıyamlarına ve Kuyucu Murat Paşa’nın Tedip Harekâtına
Timur istilasının ardından Anadolu’da yaşanan siyasi boşluk ve fetret devri, Osmanlı Devleti’nin yeniden toparlanmasıyla birlikte yerini merkeziyetçi bir idari yapılanmaya bırakmıştır. Sivas, 15. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı egemenliği altına girmiş ve kısa sürede imparatorluğun Anadolu’daki en büyük idari birimlerinden biri olan Eyalet-i Rum’un (Rum Beylerbeyliği) merkezi konumuna yükseltilmiştir. Eyalet-i Rum, Sivas merkez olmak üzere Amasya, Tokat, Çorum, Bozok (Yozgat), Divriği, Kemah ve Darende gibi geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Osmanlı idari taksimatında beylerbeylik merkezi olmak, kente hem siyasi prestij kazandırıyor hem de askeri ve mali kaynakların burada yoğunlaşmasını sağlıyordu. Sivas, bu statüsü sayesinde Timur yıkımının yaralarını kısmen sarmış; 15. ve 16. yüzyıllarda yeniden imar edilen camileri, hanları, hamamları ve çarşılarıyla tipik bir Osmanlı taşra kenti görünümü kazanmıştır. Ancak bu göreli istikrar dönemi, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun genelini etkisi altına alan sosyo-ekonomik krizler ve merkezkaç kuvvetlerin yükselişiyle birlikte sarsılmaya başlayacaktı. Sivas, bu kez de Osmanlı tarihinin en uzun ve en sarsıcı iç isyan dalgalarından biri olan Celali hareketlerinin ana merkezlerinden biri olarak tarih sahnesine çıkacaktı.
Celali isyanlarının Sivas bölgesinde yoğunlaşması tesadüf değildi; derin tarihsel, sosyal ve ekonomik sebeplere dayanıyordu. Her şeyden önce Sivas ve çevresi, Danişmendli döneminden beri göçebe ve yarı göçebe Türkmen aşiretlerinin yoğun olarak iskân edildiği bir bölgeydi. Bu aşiretler, Osmanlı merkezi otoritesinin dayatmaya çalıştığı yerleşik hayata geçiş, vergi düzeni ve Sünnileştirme politikalarına karşı yüzyıllardır süregelen bir direniş geleneğine sahipti. 16. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da patlak veren nüfus artışı, kıtlık, enflasyon ve toprak yetersizliği gibi yapısal krizler, bu aşiretlerin üzerindeki ekonomik baskıyı dayanılmaz boyutlara taşımıştı. Osmanlı medrese sisteminden yetişmiş, ancak umduğu devlet görevlerine atanamayan softa zümresi de bu hoşnutsuz kitlelere ideolojik liderlik sağlıyordu. Ayrıca Osmanlı-Safevi rekabeti ve Şah İsmail’in Anadolu’daki Alevi-Türkmen nüfus arasında yürüttüğü propagandaya karşı Osmanlı merkezi yönetiminin uyguladığı baskı ve tehcir politikaları, Sivas bölgesindeki gerilimi daha da tırmandırmıştı. İşte tüm bu faktörlerin kesişim noktasında, Sivas Celali isyanlarının ana sahnelerinden biri haline gelmişti.
Sızır, Emlek bölgesi, Akdağmadeni ve Çulha Baba (Celal Baba) adıyla anılan mevkiler, Celali hareketlerinin Sivas’taki tam merkez üsleriydi. Sızır, bugün Sivas’ın Gemerek ilçesine bağlı bir bölge olup, 16. yüzyılda Celali liderlerinin toplanma, barınma ve kuvvet yığma merkezi işlevi görmüştür. Emlek bölgesi ise Sivas’ın batı ve kuzeybatı kesimlerinde, bugünkü Yıldızeli, Çamlıbel ve Akdağmadeni hattında uzanan, ağırlıklı olarak Alevi-Türkmen köylerinin yoğunlaştığı bir coğrafyadır. Bu bölge, gerek dağlık ve sarp arazisi gerekse merkezi otoriteyle bağları zayıf nüfus yapısıyla, Celali çeteleri için doğal bir sığınak sunuyordu. Akdağmadeni ve çevresi ise hem stratejik konumu hem de madencilik faaliyetleri dolayısıyla sahip olduğu ekonomik değerle Celali gruplarının hedefinde olmuş; pek çok kez el değiştirerek yağmalara maruz kalmıştır. Çulha Baba (Celal Baba) adıyla anılan zat ise, Sivas’ın Celali hareketleri içerisindeki sembolik figürlerinden biridir. Adını dokumacılık mesleğinden alan bu Celali liderinin, Danişmendli geleneğinin bir devamı olarak görülen Alevi-Türkmen direniş kültürü içerisinde saygın bir yeri vardır. Bölgedeki sözlü gelenekte Çulha Baba, zalim Osmanlı paşalarına karşı halkın yanında duran bir kahraman olarak anılmaktadır.
Sivas bölgesindeki Celali isyanlarının en kritik evresi, 16. yüzyılın son çeyreği ile 17. yüzyılın ilk çeyreği arasına tarihlenmektedir. Bu dönemde Karayazıcı Abdülhalim, Deli Hasan, Kalenderoğlu Mehmed, Tavil Halil ve Canboladoğlu Ali Paşa gibi büyük Celali liderleri, Sivas ve çevresini faaliyet alanlarının merkezine yerleştirmişlerdir. Özellikle Karayazıcı Abdülhalim, 1598 yılında Sivas üzerine yürümüş; şehri ele geçirerek burada adeta bağımsız bir yönetim tesis etmiştir. Osmanlı merkezi ordusu karşısında zaman zaman Tokat dağlarına ve Sızır bölgesine çekilen Karayazıcı, bu sarp coğrafyada yakalanması güç bir direniş sergilemiştir. Onun ölümünün ardından kardeşi Deli Hasan, Sivas bölgesindeki isyanı sürdürmüş; 1602 yılında Sivas’ı yeniden ele geçirerek yağmalamıştır. Celali çetelerinin Sivas ve havalisindeki faaliyetleri, kentte yaşayan Rum, Ermeni ve Müslüman ahaliyi ayırmaksızın etkilemiş; ticaret yolları güvensiz hale gelmiş, köyler boşalmış, tarımsal üretim çökmüş ve Sivas’ın ekonomik hayatı büyük bir darbe almıştır. Osmanlı merkezi yönetimi, başlangıçta bu isyanları bastırmakta yetersiz kalmış; İran cephesindeki savaşlar ve İstanbul’daki saray içi çekişmeler, Anadolu’daki asayişsizliğin kronikleşmesine yol açmıştır.
İşte bu bunalım ortamında Osmanlı sadareti, Anadolu’daki Celali belasını kökünden söküp atmakla görevlendirilen bir ismi sahneye çıkarmıştır: Kuyucu Murat Paşa. Aslen devşirme bir Sırp olan Murat Paşa, Osmanlı bürokrasisi içerisinde basamakları tırmanarak yükselmiş ve 1606 yılında sadrazamlık makamına getirilmiştir. “Kuyucu” lakabı, onun Celali tedibi sırasında başvurduğu vahşi cezalandırma yönteminden gelmektedir: Yakalanan Celalileri topluca çukurlara doldurtup üzerlerini toprakla kapattırarak diri diri gömdürmesi, onun bu ürkütücü lakabı almasına yol açmıştır. Kuyucu Murat Paşa, 1607 yılında başlattığı ve 1611 yılına kadar sürdürdüğü sistematik tedip harekâtında, Anadolu’da on binlerce Celali mensubunu ve Celali olduğundan şüphelenilen köylüyü katletmiştir. Onun yöntemi, yalnızca silahlı isyancı grupların imhasıyla sınırlı kalmamış; Celali isyancılara yataklık eden, onlara lojistik destek sağlayan ya da sağlayabileceğinden şüphelenilen köyler bütünüyle cezalandırılmış; pek çok köy yakılmış, nüfusun önemli bir bölümü kılıçtan geçirilmiştir. Kuyucu Murat Paşa’nın Sivas bölgesinde gerçekleştirdiği katliamlar, Timur’un 1400 yılındaki istilasından sonra kentin ve havalisinin gördüğü en büyük yıkım olarak kayıtlara geçmiştir.
Kuyucu Murat Paşa’nın Sivas bölgesindeki tedip harekâtları, özellikle Sızır, Emlek, Akdağmadeni ve Çulha Baba çevresinde yoğunlaşmıştır. Bu bölgeler, Celali direnişinin kalbi olarak görüldüğünden, en ağır cezalandırmalara da buralar maruz kalmıştır. Kuyucu Murat Paşa’nın ordusu, köy köy dolaşarak Celali mensuplarını tespit etmiş; yakalananların yaşlarına, cinsiyetlerine ya da silahlı isyana bilfiil katılıp katılmadıklarına bakılmaksızın topluca infaz edilmiştir. Paşa’nın emriyle kazılan büyük kuyulara doldurulan yüzlerce insanın üzeri toprakla örtülmüş; bu vahşet sahneleri, bölge halkının kolektif belleğine kazınarak sonraki kuşaklara ağıtlar, türküler ve menkıbeler aracılığıyla aktarılmıştır. Kuyucu Murat Paşa’nın tedibinin Sivas bölgesindeki demografik sonuçları ağır olmuştur. Pek çok köy tamamen boşalmış, ekili alanlar işlenemez hale gelmiş, ticaret uzun süreli bir durgunluğa gömülmüştür. Alevi-Türkmen nüfus, bu tedip harekâtından en ağır darbeyi yiyen kesim olmuştur. Osmanlı resmi kayıtlarında “eşkıya takibi” olarak sunulan bu operasyon, gerçekte Sivas bölgesindeki Alevi-Türkmen varlığını hedef alan geniş çaplı bir bastırma ve sindirme kampanyası niteliğindedir.
- yüzyılda Kuyucu Murat Paşa’nın tedip harekâtıyla birlikte Celali isyanlarının büyük ölçüde bastırılmış olması, Sivas bölgesindeki toplumsal huzursuzluğun sona erdiği anlamına gelmemiştir. Aksine, 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal’ın idamıyla başlayan ve Kuyucu Murat Paşa’nın katliamlarıyla derinleşen travma, Sivas’ın Alevi-Türkmen topluluklarında merkezi otoriteye karşı kalıcı bir güvensizlik ve yabancılaşma duygusu yaratmıştır. Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde Osmanlı idaresine, Sünni ulemaya ve dünya nimetlerine sırtını dönmüş bir dervişane başkaldırı olarak ifadesini bulan bu duygu, Kuyucu Murat Paşa döneminde yaşanan katliamlarla birlikte daha da keskinleşmiş ve içe kapanmacı bir kimliğe bürünmüştür. Alevi köyleri, uzun yıllar boyunca devlet görevlilerine karşı derin bir şüpheyle yaklaşmış; vergi memurlarına, kadılara ve askerî birliklere karşı mesafeli, hatta gerektiğinde düşmanca bir tutum benimsemiştir. Sivas’ın dağlık ve ulaşımı güç bölgelerinde, merkezi otoritenin denetiminden uzak, kendi içine kapalı Alevi-Türkmen cemaatleri, bu travmatik deneyimin ürünü olarak şekillenmiştir. Danişmendli mirasına duyulan özlemle beslenen bu muhalif siyasal kültür, Osmanlı dönemi boyunca Sivas’ın toplumsal dokusunun ayırt edici bir niteliği olarak varlığını sürdürecektir.
Sonuç ve Değerlendirme
Sivas’ın tarihsel serüveni, Anadolu coğrafyasının bütüncül tarihine tutulan bir ayna niteliği taşımaktadır. Kent, antik dönemden günümüze uzanan süreklilik çizgisi üzerinde, hemen her asırda büyük siyasi kırılmaların, demografik dönüşümlerin ve kültürel etkileşimlerin sahnesi olmuştur. Megalopolis’ten Kapira’ya, Sebasteia’dan Sivas’a evrilen isimlendirme geleneği dahi, kentin maruz kaldığı çok katmanlı egemenlik yapısının dilsel düzeydeki tezahürüdür. Bu tarihsel derinlik içerisinde Sivas, hiçbir dönemde sadece bir taşra yerleşimi olarak kalmamış; bilakis, Anadolu’nun siyasi, iktisadi ve kültürel dinamiklerinin belirlendiği ana merkezlerden biri olma vasfını sürekli korumuştur. Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını tahkim stratejisinin önemli bir unsuru olan kent, Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi ve Armenia Minor’un başkenti mertebesine yükselmiş; bu statü, 11. yüzyılda Vaspuragan’dan gelen Ermeni aristokrasisinin kente yerleşmesiyle daha da pekişmiştir. Ne var ki bu çok kültürlü ve kozmopolit yapı, kentin sonraki asırlarda karşılaşacağı büyük yıkımların da zeminini hazırlamıştır.
Sivas’ın asıl tarihsel özgünlüğü, Türkmen beylikleri döneminde billurlaşan ve sonraki yüzyıllarda Alevi-Sünni Türkmen topluluklarının kolektif hafızasında yaşamaya devam eden Danişmendli mirasıdır. Danişmendli Beyliği, Selçuklu öncesi Anadolu’da Türk siyasi varlığının en güçlü temsilcisi olarak Sivas’ı bir kültür ve ilim merkezi haline getirmiş; kentte inşa ettiği idari ve mimari gelenek, kendisinden sonraki siyasi oluşumları derinden etkilemiştir. Danişmendlilerin mirası, yalnızca taş ve tuğladan ibaret maddi kalıntılarla sınırlı kalmamış; çok daha önemlisi, Alevi-Türkmen topluluklarının dini ve siyasi muhayyilesinde kalıcı bir referans noktası olarak varlığını sürdürmüştür. Bugün Sivas’ın köylerinde “Biz Danişmendliyiz” diyen Alevi ve Sünni Türkmenlerin varlığı, bu tarihsel mirasın kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaştığının canlı bir kanıtıdır. Babailer ayaklanmasından Pir Sultan Abdal’ın başkaldırısına, Celali isyanlarından 19. yüzyıldaki toplumsal hareketliliklere kadar Sivas merkezli her büyük muhalif kalkışma, özünde Danişmendli döneminde şekillenen ve merkeziyetçi imparatorluk yapılarıyla uzlaşmayı reddeden bir siyasal kültürün dışavurumu olarak değerlendirilmelidir.
Timur istilası ve Kuyucu Murat Paşa’nın tedip harekâtı, Sivas’ın tarihinde derin yaralar açan iki büyük travmatik kırılmadır. 1400 yılında Timur ordusunun Sivas’ı kuşatması ve ardından gerçekleştirdiği büyük katliam, kentin demografik yapısını, özellikle de Ermeni nüfusun kentteki varlığını kökünden sarsmıştır. Vaspuragan’dan göç eden Ermeni aristokrasisinin torunları olan ve Sivas’ın ticari, zanaatsal ve entelektüel hayatında belirleyici rol oynayan dört bin Ermeni süvarinin diri diri toprağa gömülmesi, Ermeni kültürel belleğinde onulmaz bir yara açmış; Sivas, bir daha asla bir “Ermeni başkenti” hüviyetine bürünememiştir. Yaklaşık iki asır sonra, Kuyucu Murat Paşa’nın Celali tedibi sırasında Sivas bölgesinde gerçekleştirdiği katliamlar ise, bu kez ağırlıklı olarak Alevi-Türkmen nüfusu hedef almış; Sızır, Emlek, Akdağmadeni ve Çulha Baba çevresindeki köyler sistematik bir yıkıma uğratılmıştır. Her iki büyük felaket de, Sivas’ın toparlanma kabiliyetini aşan ölçekte yıkıcı olmuş; kent, bu olayların ardından eski parlak günlerine bir daha tam anlamıyla dönememiştir.
Sivas’ın tarihsel deneyimi, Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecine dair yaygın kabullerin sorgulanmasını da zorunlu kılmaktadır. Resmî tarih anlatısının Malazgirt’i mutlak bir başlangıç noktası olarak sunan yaklaşımı, Danişmendli, Mengücek ve Saltuklu gibi Türkmen beyliklerinin Selçuklu öncesindeki kurucu rollerini gölgede bırakmaktadır. Selçuklu hanedanının Hazar devlet yapılanması içerisindeki köklerine dair ihmal edilmiş tartışmalar ise, bu resmî anlatının ne denli seçici ve dışlayıcı bir perspektife dayandığını ortaya koymaktadır. Selçuğun babası Tukak’ın Hazar devletinde önemli bir komutan olarak Yahudi olması ihtimali, Selçuklu ailesinin İslam’ı benimsedikten sonraki siyasi başarısının arka planındaki çok kültürlü devlet tecrübesine işaret etmektedir. Ne var ki bu senkretik ve kozmopolit arka plan, Anadolu’da merkezi Selçuklu ve Osmanlı otoritesinin dayatmaya çalıştığı ortodoks Sünnilik anlayışıyla çelişen bir nitelik taşımış; Danişmendli geleneğinden beslenen Alevi-Türkmen toplulukları ile merkezi yönetim arasındaki gerilimin tarihsel kökenlerinden birini oluşturmuştur.
Sivas’ın tarihsel topoğrafyasının en çarpıcı özelliklerinden biri, kentin sürekli olarak çok dinli ve çok dilli bir toplumsal dokuya sahip olmasıdır. Rum, Ermeni ve Türk unsurların yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığı Sivas’ta, bu etnik ve dini gruplar arasındaki ilişkiler her zaman uyumlu olmamış; siyasi egemenlik mücadeleleri, dış istilalar ve merkezi otoritenin politikaları bu ilişkileri zaman zaman şiddetli gerilimlere sürüklemiştir. Ancak tüm bu çalkantılara rağmen, Sivas’ta oluşan kültürel sentez, Anadolu’nun diğer bölgelerinde az rastlanır bir derinlik ve zenginlik kazanmıştır. Danişmendli döneminde inşa edilen medreselerde İslami ilimler tahsil edilirken, Ermeni kiliselerinde Vaspuragan’dan getirilen kutsal emanetler muhafaza edilmiş; Rum zanaatkârlar ve Ermeni tüccarlar, Türkmen ahilerle aynı çarşıyı paylaşmıştır. Bu çok kültürlü miras, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de varlığını sürdürmüş; Sivas’ı Anadolu’nun en canlı ve yaratıcı kültür merkezlerinden biri haline getirmiştir.
Bugün Sivas’a ve tarihine dair yürütülecek her türlü araştırma, bu çok katmanlı ve çok boyutlu yapıyı hesaba katmak durumundadır. Türk tarihçiliğinin, özellikle Danişmendli Beyliği’nin Anadolu’nun Türkleşmesindeki rolü, Selçukluların Hazar kökenleri, Ermeni göçünün Sivas’ın demografik yapısına etkileri, Timur istilasının uzun vadeli sonuçları ve Celali isyanlarının Danişmendli mirasıyla bağlantısı gibi konularda yeterince kalem oynatmamış olması, akademik bir eksiklik olmanın ötesinde, kolektif tarih bilincinin oluşumunda da ciddi bir boşluğa yol açmaktadır. Yabancı kaynaklardan alınan yetersiz ve parçalı bilgilerle yetinmek zorunda kalmak, Sivas’ın ve genel olarak Anadolu’nun tarihsel kimliğinin bütünlüklü bir kavranışını engellemektedir. Oysa Sivas, Anadolu’da kurulan her bir medeniyetin izlerini katman katman taşıyan, kazıldıkça yeni tarihsel gerçeklikleri açığa çıkaran bir kültür hazinesidir. Bu hazinenin layıkıyla değerlendirilmesi, yalnızca Sivas’ın yerel tarihine değil, Anadolu’nun bütüncül tarihine dair daha derinlikli ve daha sağlıklı bir kavrayışa da kapı aralayacaktır.
Son tahlilde, Sivas’ın tarihi, Anadolu’da siyasi iktidar ile toplumsal muhalefet, merkezi otorite ile yerel özerklik, ortodoks inanç ile heterodoks gelenek, yerleşik kültür ile göçebe dinamizm arasındaki gerilimlerin ve bu gerilimlerden doğan yaratıcı sentezlerin cisimleştiği eşsiz bir laboratuvar niteliğindedir. Danişmendli Ahmed Gazi’den Kadı Burhaneddin’e, Pir Sultan Abdal’dan Karayazıcı’ya, Timur’dan Kuyucu Murat Paşa’ya kadar tarihin en büyük aktörlerinin yolu Sivas’tan geçmiş; her biri kentin dokusunda silinmez izler bırakmıştır. Bu izler, bugün Sivas’ın camilerinde, türbelerinde, köy adlarında, sözlü geleneklerinde ve en önemlisi insanlarının zihnî haritalarında yaşamaya devam etmektedir. Sivas’ı anlamak, Anadolu’yu anlamanın anahtarlarından biridir.
Kaynakça
Plinius Secundus, Gaius. Naturalis Historia (Çev. H. Rackham). Cambridge: Harvard University Press, 1942.
Procopius. Buildings (Çev. H. B. Dewing). Cambridge: Harvard University Press, 1940.
Strabon. Geographika (Çev. Adnan Pekman). İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2012.
Magie, David. Roman Rule in Asia Minor. Princeton: Princeton University Press, 1950.
Jones, Arnold Hugh Martin. The Cities of the Eastern Roman Provinces. Oxford: Clarendon Press, 1971.
Ramsay, William Mitchell. Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası (Çev. Mihri Pektaş). İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1960.
Honigmann, Ernst. Bizans Devletinin Doğu Sınırı (Çev. Fikret Işıltan). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1970.
Ostrogorsky, Georg. Bizans Devleti Tarihi (Çev. Fikret Işıltan). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2011.
Bryer, Anthony ve Winfield, David. The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos. Washington: Dumbarton Oaks Research Library, 1985.
Haldon, John. Byzantium in the Seventh Century: The Transformation of a Culture. Cambridge: Cambridge University Press, 1990.
Treadgold, Warren. A History of the Byzantine State and Society. Stanford: Stanford University Press, 1997.
Adontz, Nicholas. Armenia in the Period of Justinian: The Political Conditions Based on the Naxarar System (Çev. Nina G. Garsoïan). Lisbon: Calouste Gulbenkian Foundation, 1970.
Thomas Artsruni. History of the House of the Artsrunik (Çev. Robert W. Thomson). Detroit: Wayne State University Press, 1985.
Aristakes Lastivertsi. Aristakes Lastivertsi’s History (Çev. Robert Bedrosian). New York: Sources of the Armenian Tradition, 1985.
Urfalı Mateos. Urfalı Mateos Vekayi-Nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162) (Çev. Hrant D. Andreasyan). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2000.
Sinclair, Thomas A. Eastern Turkey: An Architectural and Archaeological Survey. Londra: The Pindar Press, 1987-1990.
Garsoïan, Nina G. “The Byzantine Annexation of the Armenian Kingdoms in the Eleventh Century.” The Cambridge History of Armenia içinde, ed. Richard G. Hovannisian. Cambridge: Cambridge University Press, 1997.
Cowe, S. Peter. “Armenian Immigration to the Byzantine Empire in the Eleventh Century.” Armenian Perspectives içinde, ed. Nicholas Awde. Surrey: Curzon Press, 1997.
Russell, James R. “Armenian Communities in the Byzantine Empire.” The Armenian People from Ancient to Modern Times içinde, ed. Richard G. Hovannisian. New York: St. Martin’s Press, 1997.
Grousset, René. Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi (Çev. Sosi Dolanoğlu). İstanbul: Aras Yayıncılık, 2005.
Dadoyan, Seta B. The Armenians in the Medieval Islamic World. New Brunswick: Transaction Publishers, 2011-2014.
Hovannisian, Richard G. (Ed.). Armenian Sebastia/Sivas and Lesser Armenia. Costa Mesa: Mazda Publishers, 2004.
Kévorkian, Raymond H. ve Paboudjian, Paul B. 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Çev. Mayda Saris). İstanbul: Aras Yayıncılık, 2012.
Dunlop, Douglas M. The History of the Jewish Khazars. Princeton: Princeton University Press, 1954.
Golden, Peter B. Hazar Çalışmaları (Çev. Egemen Çağrı Mızrak). İstanbul: Selenge Yayınları, 2006.
Brook, Kevin Alan. The Jews of Khazaria. Lanham: Rowman & Littlefield, 2006.
İbn Hassul. Tafdilü’l-Etrak (Çev. Şerafettin Yaltkaya). İstanbul: Türkiyat Mecmuası, 1940.
Ahmed bin Mahmud. Danişmendnâme (Haz. Necati Demir). Ankara: Akçağ Yayınları, 2004.
Turan, Osman. Selçuklular Zamanında Türkiye: Siyasi Tarih Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye (1071-1318). İstanbul: Turan Neşriyat Yurdu, 1971.
Köprülü, Mehmed Fuad. Anadolu’da İslâmiyet. İstanbul: İnsan Yayınları, 2000.
Kafesoğlu, İbrahim. Selçuklu Tarihi. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1992.
Darkot, Besim. “Sivas.” İslam Ansiklopedisi, cilt 10. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1966.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1984.
Yücel, Yaşar. Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991.
Peacock, Andrew C. S. Early Seljūq History: A New Interpretation. Londra: Routledge, 2010.
Mélikoff, Irène. Uyur İdik Uyardılar: Alevîlik-Bektaşîlik Araştırmaları (Çev. Turan Alptekin). İstanbul: Demos Yayınları, 2015.
Ocak, Ahmet Yaşar. Babaîler İsyanı: Alevîliğin Tarihsel Altyapısı. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000.
Darkot, Besim ve Tuncel, Metin. Ege ve İç Anadolu Bölgeleri. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayınları, 1981.
Cahen, Claude. Osmanlılardan Önce Anadolu (Çev. Erol Üyepazarcı). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000.
Vryonis, Speros. The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the Eleventh through the Fifteenth Century. Berkeley: University of California Press, 1971.
Şerefeddin Ali Yezdi. Emir Timur (Zafernâme) (Çev. Derya Örs). İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2019.
İbn Arabşah. Acâibü’l-Makdûr fî Nevâib-i Tîmûr (Çev. Derya Örs). İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2021.
Schiltberger, Johannes. Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427) (Çev. Turgut Akpınar). İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.
Manz, Beatrice Forbes. The Rise and Rule of Tamerlane. Cambridge: Cambridge University Press, 1989.
Barthold, Vasiliy Vladimiroviç. Uluğ Bey ve Zamanı (Çev. A. İsmet İnan). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1990.
Aka, İsmail. Timur ve Devleti. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2000.
Daş, Abdurrahman. “Anadolu’yu İlk Türk Fetihleri ve Danişmendliler.” Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006.
Peçevî İbrahim Efendi. Peçevî Tarihi (Haz. Bekir Sıtkı Baykal). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992.
Kâtip Çelebi. Fezleke (Haz. Zeynep Aycibin). İstanbul: Çamlıca Basım Yayın, 2007.
Naima Mustafa Efendi. Tarih-i Na’îmâ (Haz. Mehmet İpşirli). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2007.
Babinger, Franz. Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri (Çev. Coşkun Üçok). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992.
Akdağ, Mustafa. Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celâlî İsyanları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009.
Griswold, William J. Anadolu’da Büyük İsyan: 1591-1611 (Çev. Ülkün Tansel). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000.
İnalcık, Halil. Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600) (Çev. Ruşen Sezer). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003.
Barkan, Ömer Lütfi. “XV ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Ziraî Ekonomi.” Türkiye’de Toprak Meselesi içinde. İstanbul: Gözlem Yayınları, 1980.
Gökbilgin, Mehmed Tayyib. “Kuyucu Murad Paşa.” İslam Ansiklopedisi, cilt 6. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1967.
Faroqhi, Suraiya. Osmanlı’da Kentler ve Kentliler (Çev. Neyyir Kalaycıoğlu). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000.
Gökbilgin, Mehmed Tayyib. Rumeli’de Yürükler, Tatarlar ve Evlâd-ı Fâtihân. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1957.
Togan, Ahmed Zeki Velidi. “Sivas.” İslam Ansiklopedisi, cilt 10. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1966.
Miroğlu, İsmet. XVI. Yüzyılda Bayburt Sancağı. İstanbul: Bayburt Belediyesi Kültür Yayınları, 1975.
Demir, Necati. Sivas İli ve Yöresi Ağızları. Ankara: Gazi Kitabevi, 2006.
Ünsal, Veli. Sivas Tarihi. Sivas: Sivas Belediyesi Kültür Yayınları, 2015.
Cuinet, Vital. La Turquie d’Asie: Géographie Administrative, Statistique, Descriptive et Raisonnée de Chaque Province de l’Asie-Mineure. Paris: Ernest Leroux, 1890-1895.
Texier, Charles. Küçük Asya: Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi (Çev. Ali Suat). Ankara: Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı, 2002.
Evliya Çelebi. Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi (Haz. Seyit Ali Kahraman). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011.
Aslanoğlu, İbrahim. Pir Sultan Abdallar. İstanbul: Can Yayınları, 1997.
Gölpınarlı, Abdülbâki. Alevî-Bektaşî Nefesleri. İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 1992.
Birdoğan, Nejat. Anadolu’nun Gizli Kültürü: Alevîlik. İstanbul: Kaynak Yayınları, 1995.
Üzüm, İlyas. Tarihsel ve Kültürel Boyutlarıyla Alevîlik. İstanbul: İSAM Yayınları, 2007.
Kutlu, Sönmez. Alevîlik-Bektaşîlik Yazıları. Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2006.
Ersal, Mehmet. Alevi İnanç-Dede Ocakları Üzerine Bir Araştırma. İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2016.






Bir yanıt yazın