12 Mart Muhtırası ve “Denizlerin” İdamı: Bir Dönemin Anatomisi (1971-1972)

Okuma Süresi:

8–12 dakika
😐

12 Mart Muhtırası ve Amerikancı Cuntanın Stratejisi

12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) komuta kademesi, bir muhtıra vererek Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi hükümetini istifaya zorladı. Bu müdahale, sadece bir askeri darbe olarak değil; aynı zamanda küresel Soğuk Savaş dinamiklerinin ve Türkiye’deki kapitalist devlet yapısının kendini yeniden üretme hamlesi olarak okunmalıdır. Nitekim, muhtıra sonrası süreçte “Bizden başka herkesin iktidarda olduğu o dönem” tanımlaması, askeri vesayet altında kurulan hükümetlerin ne kadar sınırlı bir hareket alanına sahip olduğunu çarpıcı biçimde özetlemektedir. Dönemin akademik analizleri, muhtıranın Türkiye siyasi hayatında yeni bir dönemi başlattığını ve toplumun tüm alanlarını derinden etkilediğini ortaya koymaktadır.

Amerikancı Stratejinin Temelleri:
1960’ların sonunda yükselen işçi, köylü ve öğrenci hareketleri ile “Tam Bağımsız Türkiye” sloganı etrafında şekillenen anti-emperyalist mücadele, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını ve Türkiye’deki yerli işbirlikçilerini tehdit eder hale gelmişti. Özellikle ABD 6. Filosu’na karşı protestolar, NATO üslerine (Malatya Kürecik Radar Üssü gibi) yönelik eleştiriler ve devrimci örgütlerin kır gerillası eylemleri, devletin kontrol kapasitesini aşan bir meydan okumaydı. Truman Doktrini sonrası temelleri atılan ve NATO bünyesinde örgütlenen kontrgerilla yapılanmasının da bu süreçte devreye sokulduğu bilinmektedir.

Bu bağlamda 12 Mart’ın stratejisi şu temeller üzerine kurulmuştur:

  1. Otoriteyi Pekiştirmek: Seçilmiş hükümetin toplumsal olayları kontrol edemediği iddiasıyla, devlet otoritesini askeri vesayet altında yeniden tesis etmek.
  2. Solu Tasfiye Etmek: Yükselen devrimci dalgayı ve anayasal çerçevedeki sosyalist hareketleri (özellikle Türkiye İşçi Partisi ve Dev-Genç’i) tamamen etkisiz hale getirmek. Bu kapsamda TİP kapatılmış, yöneticileri tutuklanmıştır.
  3. Kapitalist Bağımlılığı Güvence Altına Almak: NATO’ya, ABD’ye ve küresel kapitalist sisteme sorgusuz bağlılığı, “milli güvenlik” kavramı üzerinden sürekli kılmak. Güngör Uras’ın da belirttiği gibi, Kürecik gibi stratejik üslerin korunması bu stratejinin doğrudan bir parçasıdır.

THKO’nun Doğuşu ve Kürecik’te Kırılan Umutlar

12 Mart öncesinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin tarafından kurulan THKO, emperyalizme ve işbirlikçi egemen sınıflara karşı silahlı mücadeleyi seçmişti. Örgüt, 29 Aralık 1970 tarihindeki ilk silahlı eyleminin ardından, 4 Mart 1971’de yayımladığı bildiriyle resmen kuruluşunu ilan etmiştir. Bildiride, “Amacımız Amerika’yı ve tüm yabancı düşmanları temizleyerek, hainleri yok etmek ve düşmandan temizlenmiş tam bağımsız Türkiye’yi kurmaktır” ifadeleriyle anti-emperyalist kimlikleri açıkça vurgulanmıştır. Amaçları, “devrimin proleterya partileri ve halk ordularıyla gerçekleşeceğine” olan inançla, kırlardan başlayarak bir halk hareketi yaratmaktı.

Muhtıranın hemen ardından başlayan operasyonlarla önder kadrolar kısa sürede yakalandı. Deniz Gezmiş Gemerek’te, Yusuf Aslan Şarkışla’da, Hüseyin İnan ise Pınarbaşı’nda yakalandı. Dışarıda kalan Sinan Cemgil ve arkadaşları, arkadaşlarını kurtarmak için yeni bir eylem planına yöneldi.

Bu planın hedefi, Amerikan emperyalizminin Türkiye’deki en somut ve nefret edilen sembollerinden biri olan Malatya Kürecik’teki NATO Radar Üssü’ydü. Amaç, üssü basarak büyük bir eylem gerçekleştirmek ve Denizlerin serbest bırakılması için bir koz elde etmekti. Ancak, Kürecik yakınlarındaki İnekli köyü muhtarının ihbarı üzerine 31 Mayıs 1971’de jandarma ile girdikleri çatışmada Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga vurularak öldürüldü.

Sinan Cemgil’in annesi Nazife Cemgil’in oğlunun cenazesini alırken söylediği sözler, bu mücadelenin özünü yalın bir şekilde ifade eder:
“Bu oğlum Sinan… Bunlar da onun arkadaşları, kardeşleri… Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Ama onlar, sizin sorunlarınızı omuzladılar… Ölümü göze aldılar. Öldürüldüler.”

Yargılama, Siyasi İrade ve Hukukun Araçsallaştırılması

Denizler, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nde yargılandı. 16 Temmuz 1971’de başlayan ve sadece iki ay 23 gün süren dava, 12 Mart rejiminin hukuku siyasi bir aygıt olarak kullanma stratejisinin en belirgin örneğidir. Tuğgeneral Ali Elverdi’nin başkanlık ettiği mahkeme heyetinde Hâkim Albay Ahmet Tetik ve Hâkim Yarbay Mehmet Turhan bulunuyor; savcılık görevini ise Albay Baki Tuğ yürütüyordu. Bu mahkemelerin kuruluşu, yürürlükteki 1961 Anayasası’nın yargı bağımsızlığıyla ilgili 132. maddesine açıkça aykırıydı; zira mahkeme heyeti atamayla oluşturuluyor ve başkanı hukukçu olmayan bir askerdi.

Daha mahkemeler karar vermeden, sıkıyönetim komutanları basına verdikleri demeçlerle idam cezasının uygulanacağını ilan ederek, yargıyı ve siyasi karar alma süreçlerini baskı altına almışlardır. Hatta Askeri Yargıtay, Genel Kurmay Başkanlığı’na bir yazı yazarak sanıklara “anayasal düzeni bozmak” suçundan dönemin ceza yasasının 146. maddesi gereğince idam cezası uygulanması gerektiğini bildirmiş, sıkıyönetim komutanlıklarına ve askeri savcılıklara bu yolda emir verilmesini istemiştir. Savcı Baki Tuğ, 9 Eylül 1971 günkü duruşmada Gezmiş ve 16 arkadaşının idamını talep etti. Mahkeme süreci sonucunda, 9 Ekim 1971’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın da aralarında bulunduğu 18 kişi hakkında idam cezası verilmiş; karar Askeri Yargıtay tarafından üç isim için onanmış, diğer 15 kişi hakkındaki karar ise bozulmuştur.

İdamı Durdurma Girişimleri: Yasal ve Silahlı Direniş

Denizlerin idam kararı kesinleştikten sonra, bu kararı engellemek için Türkiye tarihinin en çarpıcı ve çok boyutlu mücadelelerinden biri verildi. Bu girişimler iki ana kolda ilerledi:

A) Yasal Girişimler ve Kitlesel Tepki

· Aydınların İmza Kampanyası (5 Kasım 1971 – 5 Ocak 1972): Erdal Öz, Emil Galip Sandalcı ve Altan Öymen’in öncülüğünde, Yaşar Kemal, Onat Kutlar, Uğur Mumcu, Zülfü Livaneli gibi isimlerin emeğiyle yürütülen kampanyaya 1790 aydın katıldı. Celal Kargılı tarafından kaleme alındığı düşünülen ve Cumhurbaşkanı ile Meclis’e sunulan metin, özellikle politik suçlar için ölüm cezasının çağ dışı kaldığını savunuyordu.
Kampanyaya verilen destek, toplumsal muhalefetin genişliğini göstermesi açısından önemlidir: 215 sanatçı ve yazar, 243 avukat, 28 profesör, 202 doçent ve öğretim üyesi, 20 Danıştay üyesi, 2 Yargıtay üyesi, 9 senatör, 2 milletvekili, 9 hâkim ve savcı, 30 basın mensubu, 175 mimar-mühendis ve çeşitli meslek gruplarından 850 kişi kampanyaya imza vermiştir. Toplamda 1790 kişinin imzası, bu dönemde sivil toplumun en büyük çıkışlarından biri olmasına rağmen, askeri-sivil bürokrasi üzerinde etkili olamadı.

B) Silahlı Müdahale Girişimleri: Feda Eylemleri Çağı

İdam kararını engellemek için gerçekleştirilen silahlı eylemler, devrimci hareketin teslim olmayan iradesini ve fedayı esas alan stratejisini yansıtır. Bu eylemler, bir yandan idamları durdurmayı hedeflerken, diğer yandan rejimi ulusal ve uluslararası kamuoyu önünde zor durumda bırakma amacı taşımaktaydı.

  1. Kızıldere Direnişi (30 Mart 1972): İdamın engellenmesi için yapılan en büyük ve en trajik girişimdir. Mahir Çayan önderliğindeki THKP-C ve THKO’lu bir grup militan, NATO’nun Ünye Radar Üssü’nden biri Kanadalı (John Law), ikisi İngiliz (Gordon Banner ve Charles Turner) olmak üzere üç teknisyeni kaçırdı. Amaç, rehineler karşılığında Denizleri serbest bıraktırmaktı. Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kuşatılan devrimciler, “Teslim olun” çağrılarına “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!” diyerek karşılık verdi. Çıkan çatışmada Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Sinan Kazım Özüdoğru, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy olmak üzere on devrimci öldürüldü. Ertuğrul Kürkçü yaralı olarak sağ kurtuldu. Rehineler de çatışma sırasında öldü. İngiliz gizli belgelerine yansıyan olay, rehinelerin durumu hakkında Türkiye ile İngiltere arasında diplomatik yazışmalara konu olmuş, uluslararası alanda da yankı bulmuştur. Bu olay, 12 Mart rejiminin muhalefeti yok etme stratejisinin en uç örneklerinden biridir.
  2. Uçak Kaçırma ve Jandarma Komutanını Rehin Alma Girişimi (3-4 Mayıs 1972): Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın 3 Mayıs’ta idam yasasını imzalaması üzerine, dışarıdaki devrimciler eş zamanlı iki eylem başlattı. İlki, THKO adına dört devrimcinin (Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Yaşar Aydın, Mehmet Yılmaz) “Boğaziçi” uçağını Sofya’ya kaçırması oldu. Eylemciler, yolculara karşılık Denizlerin serbest bırakılmasını talep ettiler. İkinci eylemse, Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’in Çankaya’daki evinin önünde rehin alınmaya çalışılmasıydı. General Eken’in ifadesiyle “istese öldürebilecekken” eylemcilerin amacı rehin alıp takas yapmaktı. Eylem başarısız oldu; Niyazi “Keko” Yıldızhan öldürüldü, bir asker hayatını kaybetti. Bulgaristan’daki eylemciler, Eken’e yönelik girişimin başarısızlığını radyodan öğrenince, sivilleri öldürmeyi reddedip teslim oldular.

İdam Sürecinin Meclis Aşaması ve CHP’nin Tarihsel Sorumluluğu

İdam kararının infazı için TBMM’de yasalaşması gerekiyordu. Bu aşama, siyasi aktörlerin sorumluluğunu en net şekilde ortaya koyan tarihsel bir sınavdır. 17 Mart 1972 günlü ve 1576 sayılı kanun, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair yasama sürecini başlatmıştır.

Oylamanın Matematiği ve Gerçekler:
1969 seçimleriyle oluşan ve 450 sandalyeli TBMM’de yapılan idam oylamasına 323 milletvekili katıldı. Meclisteki en büyük grup olan ve 256 milletvekili bulunan Adalet Partisi (AP), grup kararı gereği oylamaya katılan 217 milletvekiliyle idamlara tam destek verirken, aralarında Sadık Perinçek’in de bulunduğu 29 AP milletvekili ise oylamaya katılmayarak mesafeli bir tavır sergiledi. Ana muhalefetteki 143 milletvekilli Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bu süreçte derin bir bölünme yaşadı: 28 milletvekili idamlara ‘evet’ oyu verirken, 47 milletvekili ‘hayır’ oyu kullandı, 2 milletvekili çekimser kaldı ve 65 milletvekili oylamaya katılmadı. Meclisteki diğer partiler ve bağımsızları kapsayan toplam 51 sandalyeli blokta ise partilerin tutumu farklılık gösterdi. Güven Partisi’nden 10, Birlik Partisi’nden 1, Milliyetçi Hareket Partisi’nden 1 (Alparslan Türkeş), Yeni Türkiye Partisi’nden 3, Millet Partisi’nden 2 ve bağımsızlardan 9 milletvekili idamlara ‘evet’ derken; bu grupta sadece Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Mehmet Ali Aybar ‘hayır’ oyu kullandı. Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı, bağımsız Necmettin Erbakan ve rahatsızlığı nedeniyle TİP Milletvekili Rıza Kuas’ın da aralarında bulunduğu 23 milletvekili ise oylamaya katılmadı. Meclisteki 9 sandalyenin de boş olduğu bu kritik oturumun sonucunda, hem 226 salt çoğunluk sayısının hem de 162 olan oylama çoğunluğunun çok üzerinde bir rakam olan 273 ‘evet’ oyuyla idam yasası kabul edildi; 48 ‘hayır’ oyu ise infazı engellemeye yetmedi.

CHP’nin Kritik Rolü ve Kaçırılan Fırsatlar:
CHP’li 28 vekilin evet oyu ahlaki ve siyasi bir utanç olarak kalmıştır. Ancak CHP’nin esas sorumluluğu, idamı hukuki yollardan engelleme şansını kullanmamış olmasıdır.

  1. Anayasa Mahkemesi Yolu: CHP, Mart ayındaki ilk idam yasasını Genel Başkan İsmet İnönü imzasıyla Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Anayasa Mahkemesi, 6 Nisan 1972 günlü ve 1972/18 sayılı kararıyla, AP’lilerin ivedilik önergesini gerekçesiz vermesi gerekçesiyle yasayı “usulden” iptal etti. Bu, başarılabileceğinin kanıtıydı. Oysa mahkeme, yasanın esası ve “suçların şahsiliği” ilkesinin ihlal edilmiş olması gibi gerekçelerle yeniden iptal edilebilecekken, Nisan ayındaki ikinci oylamada CHP yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmedi.
  2. İsmet İnönü’nün Sessizliği: Avukat Niyazi Ağırnaslı’nın, Paşa’nın askerler üzerindeki etkisini kullanarak kamuoyuna bir açıklama yapması önerisi, İnönü tarafından “Sütünü iç Ağırnaslı!” sözleriyle reddedildi. İnönü’nün bu pasif tutumu, idamlara giden süreçte kritik bir an olarak kayıtlara geçti.

İnfaz ve Siyasal Sonuçları

5 Mayıs 1972 sabahı, mahkumlara idam kararının Resmi Gazete’de yayımlandığı ve infazın gerçekleşeceği tebliğ edildi. Deniz Gezmiş’in günlüğüne yansıyan son konuşmalarında, her ayrıntıyı son bir eylem gibi planladıkları ve birbirlerine şu sözlerle güç verdikleri görülür:

· “Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımızın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştık. Bu bayrağı bu ana kadar şerefimizle taşıdık. Bundan sonra da bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyoruz.” (Hüseyin İnan)
· “Sen ve efendilerin bilmelisiniz ki biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar ise her gün öleceklerdir!” (Deniz Gezmiş)

Deniz Gezmiş’in ağabeyi Bora Gezmiş, o geceyi “Hayatımın en çaresiz gecesiydi” sözleriyle anlatmıştır. Kardeşini gözü pek, tuttuğunu koparan, kafasına koyduğunu yapan bir delikanlı olarak tanımlayan Bora Gezmiş, “Eğer Deniz 30 yaşına kadar muhafaza edilseydi, yine yasaların içinde kalarak mücadelesini en mükemmel şekilde sürdürürdü” demiştir.

6 Mayıs 1972’de Ulucanlar Cezaevi’nde gerçekleştirilen infaz, 12 Mart rejiminin ve onu destekleyen siyasi iradenin en büyük siyasi ve ahlaki yenilgisi olarak tarihe geçti. İdamlar, sol hareketi fiziksel olarak zayıflatmanın ötesinde, derin bir siyasi belleğin ve mücadelenin simgeleşmesine yol açtı. Onat Kutlar’ın dizeleriyle, bu acı ve direniş hafızalara kazındı:
“…/Ölüleri öylesine gömdüler / İyi ki mayıs ve sabah erken / Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr / Başka da kimseler yoktu / Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum./…”

Sonuç

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı, yalnızca üç devrimcinin yaşamına son verilmesi olayı değildir. Bu olay, 12 Mart amerikancı rejiminin stratejik aklını, hukuk ve siyaseti nasıl araçsallaştırdığını ve mevcut düzenin kendisini korumak için gerekirse “kelle almakta” tereddüt etmediğini göstermiştir. 12 Mart, bir bakıma 12 Eylül 1980 darbesinin provası ve öncüsü olmuş; Türkiye’yi küçük Amerika’ya dönüştürme düşüncesinin bir aşaması olarak tarihe geçmiştir.

Buna karşın, aydınlardan militanlara kadar toplumun geniş bir kesiminin gösterdiği direniş, Türkiye’de demokrasi, hukuk ve bağımsızlık mücadelesinin en görkemli sayfalarından birini oluşturmuştur. Denizlerin bedenleri idam sehpasında kalsa da fikirleri ve eylemleri, miras bırakıldığı “Türkiye halkı” tarafından sahiplenilmeye devam etmektedir.

Kaynakça

· Abanoz Delal, Özlem. “12 Mart 1971 Muhtırası’nın Dönemin Köşe Yazılarına Yansımaları.” Middle Black Sea Journal of Communication Studies, 8(1), 2023, s. 27-48.
· Akça, Aynullah. Bir Hava Korsanının Anıları.
· Bianet. “Deniz, Hüseyin, Yusuf: İdama Giden İki Ay 23 Gün.” 6 Mayıs 2009.
· Bianet. “Kızıldere Katliamı.” 31 Mart 2007.
· Bozkurt, Önder. “Anılarda 12 Mart Muhtırası: Bizden Başka Herkesin İktidarda Olduğu O Dönem.” Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 20(1), 2018, s. 209-243.
· Cabbar, Ali. Aşk Olsun Çocuk. Boyut Yayınları.
· Çelenk, Halit. İdam Gecesi Anıları.
· Çelenk, Halit. 1. THKO Davası.
· Dinçer, Ethem. Denizlerin İdamına Bir Başka Bakış. Notabene Yayınları, 2025.
· Feyizoğlu, Turhan. Deniz, Bir İsyancının İzleri. Totem Yayınları.
· Gezmiş, Deniz. Günlük (5-6 Mayıs 1972 kayıtları).
· haber.sol.org.tr. “Kızıldere Katliamı’nın üzerinden 54 yıl geçti: Mahir Çayan ve yoldaşları anılıyor.” 30 Mart 2026.
· haber.sol.org.tr. “12 Mart 1971 Muhtırası.”
· Uras, Güngör. “Amerikalılar Bu Köyü Çok Sever.” Milliyet Gazetesi.
· normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr. Anayasa Mahkemesi Kararı, Esas Sayısı: 1972/13, Karar Sayısı: 1972/18, Karar günü: 6/4/1972.
· Balbay, Mustafa. “Deniz Gezmiş’in ağabeyi Bora Gezmiş, idam gününü anlattı: En çaresiz geceydi!” Cumhuriyet Gazetesi, 7 Mayıs 2022.
· 68’liler Arşivi: Dönemin gazete arşivleri (Milliyet, Günaydın vb.) ve TKP’nin Sesi Radyosu kayıtları.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar