21. yüzyılın üçüncü on yılı, uluslararası ilişkilerin Soğuk Savaş sonrası dönemin en karmaşık güvenlik ikilemine sahne olmaktadır. 1990’ların iyimser “tarihin sonu” söylemlerinden geriye kalan tek şey, büyük güç rekabetinin yeniden canlanması, bölgesel savaşların yayılması ve savaşın bir dış politika enstrümanı olarak normalleştirilmesidir. Dünyanın her yerinde, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde silahlanma harcamaları rekor seviyelere ulaşırken, militarist söylemler yalnızca otoriter rejimlerle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda köklü demokrasilerde de meşruiyet kazanmaktadır. Bu durum, yalnızca askeri dengeleri değil, toplumların barışa dair kolektif hafızasını da dönüştürmektedir.
Ancak mevcut tablo, geleneksel güç bloklarının yeniden canlanmasından çok daha karmaşık bir durumu işaret etmektedir. Soğuk Savaş’ın katı kutuplaşmasının aksine, günümüzde aktörler hem birbirine kenetlenmekte hem de aynı hızla birbirinden kopmaktadır. NATO ayrılıklar stratejiler üyeler arasında farklılaşmakta , stratejik derinlikte ABD ile Avrupa arasında derin bir ayrışma yaşanmakta; İran askeri caydırıcılığını diplomatik zafere dönüştürürken, Körfez ülkeleri birleşik bir cephe oluşturamamanın şaşkınlığını yaşamaktadır. Bu yazıda, küresel güvenlik mimarisindeki bu “likit kaos” hali, altı temel boyut üzerinden analiz edilecektir.
- Küresel Silahlanma Yarışının Yeni Dinamikleri
1.1. Gelişmiş Ülkelerde Savunma Bütçelerindeki Rekor Artış
1.1.1. ABD’nin 2024 mali yılı için 886 milyar dolar olarak belirlenen savunma bütçesi, Soğuk Savaş’ın zirve dönemlerini bile geride bırakmıştır. Bu bütçenin önemli bir kısmı, hipersonik füzelerin geliştirilmesi, uzay kuvvetlerinin genişletilmesi ve nükleer triadın modernizasyonu gibi stratejik önceliklere ayrılmaktadır. Ancak bu bütçenin büyüklüğü, ABD’nin gerçek askeri gücünden çok, mevcut angajmanlarının yaygınlığını ve lojistik yorgunluğunu yansıtmaktadır. Pentagon, aynı anda Avrupa, Orta Doğu ve Asya-Pasifik’te caydırıcılığı sürdürmeye çalışmakta, bu da stratejik aşırı yüklenme riskini beraberinde getirmektedir.
1.1.2. NATO üyesi Avrupa ülkeleri, 2014’teki Galler Zirvesi’nde taahhüt ettikleri savunma harcamalarının GSYH’nin %2’sine çıkarılması hedefine büyük ölçüde ulaşmış durumdadır. Polonya bu oranı %4’e çıkarma yolunda ilerlerken, Almanya 100 milyar euroluk özel fonu kullanarak Bundeswehr’i yeniden yapılandırmaktadır. Ancak bu artışlar, ABD’nin Avrupa’dan kısmen çekilme ihtimaline karşı bir “sigorta poliçesi” niteliği taşımaktadır. Avrupa’nın yeniden silahlanması, ABD’nin taleplerine yanıt vermekten çok, Washington’ın Asya’ya kayması durumunda kendi kendine yetebilme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.
1.1.3. Çin ise resmi olarak açıklanan 293 milyar dolarlık savunma bütçesinin çok üzerinde bir harcama yapmakta, gayriresmî tahminler bu rakamın iki katına yaklaştığını göstermektedir. Çin’in Hint-Pasifik’teki ada inşa faaliyetleri, hipersonik silah testleri ve siber yetenekleri, ABD ile girilen rekabette belirleyici rol oynamaktadır. Ancak Çin’in asıl stratejik başarısı, askeri kapasitesini artırırken ekonomik bağımlılık yoluyla rakiplerinin hareket alanını daraltmasıdır. Bu durum, geleneksel silahlanma yarışından farklı, hibrit bir rekabet biçimini temsil etmektedir.
1.2. Gelişmekte Olan Ülkelerde Bölgesel Silahlanma Yarışları
1.2.1. Hindistan, hem Pakistan hem de Çin ile olan sınır anlaşmazlıkları nedeniyle savunma harcamalarını istikrarlı biçimde artırmaktadır. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alımı, ABD ile yapılan savunma anlaşmaları ve Fransa’dan Rafale savaş uçakları tedariki, Hindistan’ın çok yönlü bir silahlanma stratejisi izlediğini göstermektedir. Ancak Hindistan’ın asıl başarısı, hiçbir büyük güce tam olarak angaje olmadan, tüm taraflarla ilişkisini yürütebilmesidir. Bu “çok bağlantılılık” stratejisi, Soğuk Savaş döneminin blok mantığına en ciddi alternatifi sunmaktadır.
1.2.2. Orta Doğu’da, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran tehdidine karşı savunma harcamalarını rekor seviyelere çıkarmıştır. Ancak bu ülkeler, İran’ın direniş ekseninin askeri başarıları ve ABD’nin azalan angajmanı karşısında, birleşik bir cephe oluşturma iradesini çoktan kaybetmiştir. Husilerin Kızıldeniz’deki operasyonlarına karşı ABD-İngiltere müdahalesinin yetersiz kalması, Körfez monarşilerini İran ile “idare etme” diplomasisine yöneltmiştir. Bu durum, Arap dünyasının İran karşısında pasifleştiğini göstermektedir.
1.2.3. Türkiye, son on yılda savunma sanayiinde bağımsızlık hedefiyle önemli mesafe kaydetmiştir. İHA ve SİHA alanında dünya liderlerinden biri haline gelen Türkiye, aynı zamanda milli muharip uçak KAAN ve ilk uçak gemisi projeleriyle dikkat çekmektedir. Ancak Türkiye’nin bu atılımı, aynı zamanda NATO içinde bir “uçar devlet” olma stratejisinin parçasıdır. Ankara, Batı ittifakı içinde kalırken, Rusya’dan S-400 alımı gibi adımlarla bağımsız bir aktör olarak konumlanmakta, bu da ittifak içindeki uyumsuzluğu derinleştirmektedir.
1.3. Yıkıcı Teknolojiler ve Askeri Dönüşüm
1.3.1. Yapay zeka destekli savaş sistemleri, artık sadece bilimkurgu konusu olmaktan çıkmış, gerçek muharebe alanlarında kullanılmaya başlanmıştır. Otonom insansız hava araçları, hedef tanıma ve angajman kararlarını insan müdahalesi olmadan alabilmekte, bu durum etik ve hukuki tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Ancak en büyük risk, bu sistemlerin yanlış alarm durumlarında insan müdahalesini neredeyse imkansız kılmasıdır. Bir algoritmanın hatalı tehdit değerlendirmesi, otomatik bir misillemeyi tetikleyebilmektedir.
1.3.2. Hipersonik silahlar (Mach 5 ve üzeri hız) mevcut füze savunma sistemlerini neredeyse işe yaramaz hale getirmektedir. Rusya’nın Kinzhal ve Avangard, Çin’in Dongfeng-17, ABD’nin ise AGM-183 ARRW gibi sistemleri, stratejik dengeleri kökten değiştirme potansiyeline sahiptir. Bu silahların kısa tepki süresi, bir kriz anında tırmanışın kontrol edilmesini neredeyse imkansız kılmaktadır. Karar vericilere sadece dakikalar süre tanıyan bu sistemler, insanlığın soğukkanlılığına olan güveni tehlikeli biçimde sınamaktadır.
1.3.3. Siber savaş ve uzayın silahlaştırılması, çatışmanın sınırlarını tamamen yeniden tanımlamıştır. Bir ülkenin enerji şebekesini, finans sistemini veya iletişim altyapısını felç eden siber saldırılar, artık geleneksel savaş ilanı olmaksızın gerçekleştirilebilmektedir. Ancak siber caydırıcılığın en büyük sorunu, atfedilebilirlik krizidir. Bir saldırının hangi devletten geldiğini tespit etmek teknik olarak zordur; bir “hacktivist” grubun eylemi, doğrudan devlet saldırısı olarak yorumlanabilir ve orantısız bir misillemeyi tetikleyebilir.
- ABD-İsrail Ekseni ve İran’ın Direniş Stratejisi
2.1. ABD-İsrail Tehdit Algısının Evrimi
2.1.1. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik tehdit algısı, son yirmi yılda önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Başlangıçta yalnızca nükleer programa odaklanan bu algı, giderek İran’ın bölgesel vekil güçler (Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler) üzerindeki nüfuzunu, balistik füze programını ve siber yeteneklerini de kapsar hale gelmiştir. Ancak bu genişleme, bir kuşatma stratejisinden çok, tehdidin gerçekten çok boyutlu hale geldiğinin kabulüdür. ABD, artık İran’ı tek bir dosya üzerinden değil, bir “vekalet savaşları imparatorluğu” olarak görmektedir.
2.1.2. Son on yılda düzenlenen siber saldırılar (Stuxnet solucanı), gizli eylemler (nükleer bilim insanlarına suikastlar), nükleer tesislere sabotajlar, düşük yoğunluklu bir savaşın parçaları olarak değerlendirilmektedir. Bu eylemler, doğrudan bir savaş ilanından kaçınarak İran’ın nükleer ilerleyişini yavaşlatmayı hedeflemiştir. Ancak aynı zamanda, İran’da siyasi elitler arasında caydırıcılık için nükleer silah edinme yönündeki baskıları artırmıştır. Her sabotaj, İran’ı nükleer eşiğe bir adım daha yaklaştırmıştır.
2.1.3. İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine yönelik büyük çaplı bir saldırı olasılığı sürekli gündemdedir. Ancak ABD yönetimleri tarihsel olarak bu tür tek taraflı operasyonlara sıcak bakmamıştır. Nisan 2024’te yaşanan karşılıklı doğrudan saldırılar, bu dengede yeni bir aşamaya işaret etmektedir. İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğunu vurmasına yanıt olarak İran’ın kendi topraklarından İsrail’e yönelik ilk doğrudan saldırısı, yıllardır süren “gölge savaş”ın kurallarını değiştirmiştir. Artık doğrudan angajman, teorik bir senaryo olmaktan çıkmış, fiili bir realite haline gelmiştir.
2.2. İran’ın Zaferi: Askeri Caydırıcılık ve Diplomatik Başarı
2.2.1. İran, karşı karşıya olduğu askeri ve ekonomik üstünlüğe karşı benzersiz bir asimetrik savaş doktrini geliştirmiştir. Bu doktrinin temel unsurları arasında geniş balistik füze envanteri, bölgesel vekil güçler ağı, siber saldırı kapasitesi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidi yer almaktadır. Ancak İran’ın asıl stratejik başarısı, bu askeri caydırıcılığı diplomatik bir zafere dönüştürmesidir. Tahran, uluslararası topluma dayattığı 10 maddelik nükleer etik ve güvenlik mutabakatını fiilen kabul ettirmiştir. Batı’nın daha önce “kırmızı çizgi” olarak tanımladığı pek çok madde, artık müzakere konusu bile edilmemektedir.
2.2.2. Bu diplomatik başarı, İran için bir “Zoraki Zafer” dir. Yaptırımlar devam etse de, İran nükleer dosyası üzerindeki “askeri seçenek” baskısını büyük ölçüde kırmıştır. Batı, İran’ın fiilen bir eşik nükleer güç olarak hareket etmesini pragmatik bir şekilde normalize etmeye başlamıştır. Artık İran’ın nükleer programını durdurmak değil, yönetmek hedef haline gelmiştir. Bu durum, İran’a büyük bir prestij kazandırmış ve bölgesel dengeleri kalıcı olarak değiştirmiştir.
2.2.3. İran’ın bölgesel müttefikler aracılığıyla oluşturduğu çevre kuşatması, dikkatli bir şekilde yönetilmektedir. Lübnan’da Hizbullah’ın 150.000’den fazla roketi, Irak’taki Haşdi Şabi güçleri ve Yemen’de Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları, İsrail ve ABD çıkarlarını farklı cephelerden tehdit etmektedir. Bu çok cepheli yapı, İsrail’in tek bir büyük operasyonla tüm tehditleri ortadan kaldırmasını imkansız kılmaktadır. Her cephe, bağımsız bir caydırıcılık katmanı işlevi görmektedir.
2.3. Bölgesel ve Küresel Yansımalar: Parçalanan Arap Cephesi
2.3.1. İran’ın Rusya ile artan askeri işbirliği (Şahid-136 İHA’larının Ukrayna’da kullanımı, ortak askeri tatbikatlar) ve Çin’le imzalanan 25 yıllık stratejik anlaşma, ABD’nin bölgeden çekilme eğilimine karşı bir denge mekanizması olarak işlemektedir. Bu yakınlaşma, Batı yaptırımlarının etkisini azaltırken, aynı zamanda İran’a uluslararası arenada yeni bir manevra alanı açmıştır. Rusya ve Çin, İran’ın jeopolitik sigortası haline gelmiştir.
2.3.2. Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi Arap ülkelerinin İsrail’le normalleşme süreci (İbrahim Anlaşmaları), başlangıçta İran karşıtı bir cephenin oluşumunu hızlandırmış gibi görünse de, bu cephe kısa sürede dağılmıştır. Suudi Arabistan, BAE ve Mısır, İran’a karşı birleşik bir cephe oluşturacak siyasi iradeyi ve askeri koordinasyonu çoktan kaybetmiştir. İran’ın direniş ekseninin askeri başarıları ve ABD’nin azalan angajmanı, bu ülkeleri aktif bir aktör olmaktan çıkarıp, pasif bir izleyici konumuna itmiştir. Mısır’ın ekonomik krizi ise bölgesel bir güç olarak hareket etme kapasitesini tamamen felç etmiştir.
2.3.3. Gazze’deki son savaş (Aksa Tufanı Operasyonu sonrası), ABD ve müttefiklerinin ittifak sisteminde onarılmaz yaralar açmıştır. ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek, ABD’nin küresel güney nezdindeki tüm yumuşak gücünü tüketmiştir. Kendi üniversitelerinde ve sokaklarında başlayan protestolar, ABD iç siyasetinde “Yahudi lobisinin” savunuculuğunun gerilemesine ve İsrail yanlısı politikaların sorgulanmasına yol açmıştır. Bu, ABD dış politikasında bir kırılma anıdır. Aynı şekilde, ABD ile Avrupa arasındaki uyumsuzluk sadece diplomatik düzeyde kalmamış, doğrudan siyasi mücadelelere dönüşmüştür. Avrupa sokaklarında ve parlamentolarında “İsrail savunuculuğu” ile “Filistin halklarının hakları” arasındaki gerilim, hükümetleri bölmüş, Transatlantik ittifakın Orta Doğu’daki stratejik uyumunu çatırdatmıştır.
- Rusya-Ukrayna Savaşı: Küresel Kırılmanın Simgesi
3.1. Savaşın Uluslararası Sistemi Yeniden Şekillendirmesi
3.1.1. Şubat 2022’de başlayan büyük çaplı işgal, uluslararası sistemde Soğuk Savaş’ın sonundan bu yana görülmemiş derin ve kalıcı yarıklar açmıştır. Savaşın ilk yılında Batı ittifakının Ukrayna’ya sağladığı benzeri görülmemiş askeri, mali ve istihbarat desteği, NATO’nun “beyin ölümü” ilan edilen günlerini geride bırakarak taktiksel olarak yeniden canlanmasını sağlamıştır. Ancak bu canlanma, derin bir stratejik uyumsuzluğu gizlemektedir. ABD, NATO üzerinden Avrupa’yı Rusya’ya karşı organize ederken, kendi stratejik önceliğini Asya-Pasifik’e kaydırmıştır. Avrupa ise, ABD’nin gelecekteki bir başkanlık döneminde ittifaktan kısmen çekilmesi senaryosuna karşı kendi savunmasını inşa etme zorunluluğuyla karşı karşıyadır.
3.1.2. Savaş, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin işlevsizliğini gözler önüne sermiştir. Daimi üyelerden birinin fiilen savaşan taraf olması, kolektif güvenlik sisteminin çöküşünü tescillemiştir. Ancak daha da önemlisi, savaş küresel güneyi de derinden etkilemiştir. Gıda fiyatlarındaki artış, enerji krizi ve gübre tedarikindeki aksaklıklar, Afrika ve Asya’daki pek çok ülkeyi savaşın doğrudan kurbanı haline getirmiştir. Bu ülkeler, Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımlarına katılmayı reddederek pragmatik bir denge siyaseti izlemiş, bu da Batı’nın “demokrasi-otoriterlik” eksenindeki söylemini zayıflatmıştır.
3.1.3. Tarafsız ülkelerin pozisyonlarını yeniden tanımlama zorunluluğu, savaşın en önemli sonuçlarından biri olmuştur. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılma kararı, yüzyıllık tarafsızlık politikalarının terk edilmesi anlamına gelirken, İsviçre’nin savunma harcamalarını artırması ve AB ile daha sıkı askeri işbirliğine gitmesi, “bağlantısızlık” kavramının geçerliliğini yitirdiğini düşündürmektedir. Ancak bu ülkelerin NATO’ya katılımı bile, ittifak içinde tam bir entegrasyondan çok, “ABD sigortası” arayışının bir yansımasıdır. Bu ülkeler, NATO şemsiyesi altında kendi savunma kapasitelerini de artırarak, çok katmanlı bir güvenlik stratejisi izlemektedir.
3.2. Hibrit Savaşın Yeni Boyutları
3.2.1. Rusya-Ukrayna savaşı, geleneksel ve modern savaş araçlarının birlikte kullanıldığı hibrit bir karakter sergilemektedir. İHA’lar (Bayraktar, Orlan, Şahid) ve siber saldırılar, topçu birlikleri ve tanklarla aynı sahnede yer almaktadır. Bu durum, savaşın doğasını dönüştürmekte, muharebe alanını yatay ve dikey olarak genişletmektedir. Ancak en dikkat çekici gelişme, İran yapımı Şahid İHA’larının savaşta belirleyici bir araç haline gelmesidir. Bu durum, İran’ın askeri teknolojideki ilerlemesini ve Rusya ile stratejik işbirliğinin derinliğini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.
3.2.2. Ekonomik yaptırımlar, savaşın en etkili silahlarından biri haline gelmiştir. Rusya’ya uygulanan kapsamlı yaptırımlar (merkez bankası varlıklarının dondurulması, SWIFT’ten çıkarılma, enerji ambargosu), tarihte eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik baskı mekanizması oluşturmuştur. Ancak bu yaptırımların beklenen yıkıcı etkiyi yaratmaması, yaptırımların etkinliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Rusya, enerji ihracatını Asya’ya yönlendirerek ve savaş ekonomisine geçerek yaptırımların etkisini sınırlamayı başarmıştır. Bu durum, yaptırımların tek başına bir savaşı sonlandıramayacağını, aksine hedef ülkede savunma sanayisini canlandırarak ters etki yaratabileceğini göstermiştir.
3.2.3. Bilgi savaşları ve dezenformasyon, savaşın gidişatını belirleyen faktörler arasında yer almaktadır. Hem Rusya hem de Ukrayna ve Batı, kamuoyunu kendi lehlerine şekillendirmek için yoğun bir bilgi operasyonu yürütmektedir. Ancak bu bilgi savaşının en önemli sonucu, gerçekliğin tamamen parçalanması olmuştur. Farklı kamplar, tamamen farklı olay örgülerine inanmakta, ortak bir gerçeklik zemininde buluşmak neredeyse imkansız hale gelmektedir. Bu durum, savaşın sona ermesinden sonra bile toplumların uzlaşmasını zorlaştıracak derin bir yara olarak kalacaktır.
3.3. Savunma Sanayilerinin Yeniden Canlanması
3.3.1. Savaşın uzaması, hem Rusya hem de Batı ülkelerinde savunma sanayilerinin yeniden canlanmasına yol açmıştır. Rusya, topçu mühimmatı üretimini üç katına çıkarırken, tank üretimini de hızlandırmıştır. Batılı gözlemciler, Rus savunma sanayisinin savaş ekonomisine geçişle birlikte beklentilerin üzerinde bir performans sergilediğini kabul etmektedir. Bu durum, yaptırımların hedeflediği gibi Rusya’nın askeri kapasitesini çökertmekten ziyade, daha da pekiştirdiği yönünde yorumlanmaktadır. Rusya, adeta bir “savaş temelinde sanayileşme” sürecine girmiştir.
3.3.2. Avrupa Birliği ülkeleri, ortak savunma harcamalarını artırmış ve Avrupa Savunma Fonu’nu güçlendirmiştir. Almanya’nın 100 milyar euroluk özel fonu, Polonya’nın savunma harcamalarını GSYH’nin %4’üne çıkarma hedefi ve İskandinav ülkelerinin NATO’ya entegrasyonu, Avrupa’nın askeri kapasitesinde önemli bir sıçramaya işaret etmektedir. ABD ise 155 mm top mermisi üretimini ayda 14 binden 100 bine çıkarma hedefi koymuştur. Ancak bu üretim patlamasının en önemli sonucu, savaşın biteceği bir senaryoda dahi üretim kapasitesinin barış zamanı seviyelerine geri çekilmesinin ekonomik ve siyasi olarak neredeyse imkansız olmasıdır.
3.3.3. Savunma sanayileri, yüz binlerce kişiyi istihdam eden, güçlü lobilere sahip sektörler haline gelmiştir. Bu durum, “barış temettüsü” kavramını tarihe karıştırmakta, dünyayı kalıcı bir yarı-savaş ekonomisine mahkum etme riski taşımaktadır. Artık savunma sanayiinde yaratılan istihdam ve ekonomik büyüme, barışın maliyetini hesaplamayı zorlaştırmakta, savaş lobilerini güçlendirmektedir. Bu durum, savaşın normalleştirilmesinin en somut ekonomik göstergesidir.
- Yeni Müttefiklik Arayışları ve Askeri Yapılanma
4.1. NATO’nun İkilemi: Yeniden Canlanma mı, Stratejik Ayrışma mı?
4.1.1. NATO, Ukrayna savaşıyla birlikte taktiksel olarak güçlenmiş gibi görünse de, stratejik derinlikte ABD ile Avrupa arasında Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük ayrışma yaşanmaktadır. ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanması ve Avrupa’nın kendi savunmasından öncelikli olarak sorumlu olması gerektiği yönündeki baskılar, NATO içinde “ABD’nin garantörlüğünün sorgulandığı” yeni bir dönemi başlatmıştır. Artık Avrupalı müttefikler, Washington’ın bir sonraki başkanlık döneminde ittifaktan kısmen çekilme ihtimalini ciddi bir senaryo olarak değerlendirmek zorundadır.
4.1.2. Finlandiya ve İsveç’in katılımıyla 32 üyeye ulaşan NATO, Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük genişlemesini yaşamıştır. Ancak bu genişleme, ittifakın gücünden çok, Rusya tehdidinin yaygınlığını göstermektedir. Yeni üyeler, NATO’ya askeri kapasite ve stratejik derinlik kazandırmış olsa da, aynı zamanda ittifakın savunma hattını uzatmış ve lojistik yükünü artırmıştır. NATO’nun doğu kanadı, Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar uzanan devasa bir cephe haline gelmiştir.
4.1.3. Bu nedenle NATO, tek bir blok olmaktan çıkmış, “çok hızlı birleşmek zorunda kalan ama aynı hızla ayrışma potansiyeli taşıyan” bir yapıya evrilmiştir. Kriz anlarında dayanışma gösteren ittifak, stratejik öncelikler konusunda derin bir uyumsuzluk yaşamaktadır. Avrupa, kendi kıtasındaki savaşa odaklanırken, ABD’nin gözü Asya’dadır. Bu uyumsuzluk, ittifakın geleceğine dair ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.
4.2. Çok Katmanlı ve Esnek İttifaklar
4.2.1. Mevcut güvenlik ortamı, devletleri geleneksel müttefiklik ilişkilerinin ötesine geçen esnek ve çok katmanlı ittifaklar kurmaya zorlamaktadır. AUKUS (Avustralya, İngiltere, ABD) gibi dar kapsamlı ancak derin işbirliği içeren yapılar, QUAD (Hindistan, Japonya, ABD, Avustralya) gibi daha geniş ancak daha gevşek platformlar ve ŞİÖ (Şanghay İşbirliği Örgütü) gibi bölgesel oluşumlar, aynı anda birden fazla ve kısmen örtüşen güvenlik ağlarının ortaya çıktığını göstermektedir. Bu yapılar, Soğuk Savaş’ın katı blok mantığından farklı olarak, devletlere daha geniş bir manevra alanı sunmaktadır.
4.2.2. Bu yapıların en önemli özelliği, aynı devletlerin farklı platformlarda farklı çıkarlar için bir araya gelebilmesidir. Örneğin Hindistan, QUAD içinde ABD ile işbirliği yaparken, aynı zamanda ŞİÖ üyesidir ve Rusya’dan S-400 sistemleri satın almaktadır. Bu “çok bağlantılılık” (multi-alignment) stratejisi, devletlere esneklik kazandırmakta, ancak aynı zamanda kriz anlarında hangi ittifakın geçerli olacağı konusunda belirsizlik yaratmaktadır. Bir krizde Hindistan’ın hangi tarafta yer alacağı, somut duruma ve çıkarlarına bağlı olacaktır.
4.2.3. Bu belirsizlik, geleneksel caydırıcılık hesaplarını da karmaşıklaştırmaktadır. Bir devletin müttefiki, her durumda yanında olacağı anlamına gelmemektedir. İttifaklar, artık mutlak değil, koşulludur. Bu durum, kriz yönetimini zorlaştırmakta, tarafların birbirlerinin niyetlerini okuma çabasını daha da önemli hale getirmektedir. Yanlış bir sinyal, bir müttefikin desteğini fazla abartmaya veya küçümsemeye yol açabilir.
4.3. Japonya’nın Tarihsel Dönüşümü
4.3.1. Japonya, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kapsamlı güvenlik reformlarını hayata geçirmektedir. Aralık 2022’de açıklanan Ulusal Güvenlik Stratejisi, ülkenin pasifist Anayasa’nın 9. maddesine getirdiği yorumda tarihsel bir kırılmayı temsil etmektedir. Yeni strateji, Japonya’ya “düşman üslerini vurma” kabiliyeti kazandırmakta, bu da fiili olarak önleyici saldırı yetkisi anlamına gelmektedir. Bu değişiklik, ülkede uzun süredir devam eden “normal ülke” tartışmalarını somut bir sonuca bağlamıştır.
4.3.2. Savunma bütçesinin 2027 yılına kadar GSYH’nin %2’sine çıkarılması hedefi, Japonya’yı dünyanın en büyük üçüncü savunma harcayıcısı konumuna yükseltecektir. Bu bütçe artışı, Tomahawk seyir füzelerinin satın alınması, yerli geliştirilen Tip 12 gemiden karaya füzelerinin menzilinin 1.000 km’nin üzerine çıkarılması ve iki adet AEGIS deniz tabanlı balistik füze savunma sisteminin devreye sokulmasını içermektedir. Japonya ayrıca kendi hipersonik füze programını hızlandırmış, 2030’lu yıllarda bu füzeleri konuşlandırmayı hedeflemektedir.
4.3.3. Bu dönüşümün arkasındaki temel itici güç, Çin’in artan askeri gücü ve Kuzey Kore’nin nükleer tehdididir. Japonya, aynı zamanda ABD ile ittifakını derinleştirmekte, Avustralya, Hindistan, İngiltere ve Filipinler ile yeni güvenlik ortaklıkları kurmaktadır. Ancak bu dönüşüm, özellikle Çin ve Kore olmak üzere komşuları tarafından dikkatle izlenmekte, bölgede yeni bir silahlanma sarmalını tetikleme riski taşımaktadır. Tarihsel yaraların henüz iyileşmediği bir bölgede, Japonya’nın yeniden silahlanması, güvenlik ikilemini daha da derinleştirmektedir.
- Tehlikeli Tırmanış ve Savaşın Normalleştirilmesi
5.1. Savaş Söyleminin Meşrulaştırılması
5.1.1. Tehlikeli tırmanışın en önemli boyutu, savaşın artık bir istisna veya başarısızlık hali olarak değil, uluslararası politikanın normal bir enstrümanı olarak görülmeye başlanmasıdır. Siyasi liderlerin söylemlerinde “savaş seçeneği”, “askeri çözüm”, “önleyici vuruş”, “zorunlu müdahale” gibi kavramlar giderek daha rahat kullanılmakta, bu durum kamuoyunda savaşın yıkıcılığına dair bir duyarsızlaşmayı beraberinde getirmektedir. Artık “savaş” kelimesi, siyasi bir tabu olmaktan çıkmış, rutin siyasi tartışmaların bir parçası haline gelmiştir.
5.1.2. Medyanın bu süreçteki rolü büyüktür. 24 saatlik haber döngüleri, emekli generallerin “uzman” sıfatıyla yaptığı savaş simülasyonları, stratejik analizler ve olası senaryo tartışmaları, savaşı soyut ve teknik bir mesele haline getirmektedir. Savaşın gerçek bedeli – ölü çocuklar, yıkılan şehirler, mülteci krizleri – bu teknik dilin içinde kaybolmakta, seyirciyi duyarsızlaştırmaktadır. Televizyon ekranlarında savaş, adeta bir video oyunu gibi sunulmaktadır. Özellikle Gazze savaşı, bu duyarsızlaşmanın en çarpıcı örneğidir; on binlerce sivil ölümü, sıradan bir istatistiğe dönüşmüştür.
5.1.3. Savaşın normalleştirilmesinin bir diğer boyutu ise eğitim sistemlerinde kendini göstermektedir. Bazı ülkelerde, okullarda sivil savunma tatbikatları zorunlu hale gelmiş, gençlere savaş durumunda nasıl davranmaları gerektiği öğretilmektedir. Bu durum, bir yandan toplumları olası bir savaşa hazırlarken, diğer yandan savaşın “normal” bir yaşam olayı olduğu algısını pekiştirmektedir. Birkaç nesil boyunca savaşı sadece tarih kitaplarından okuyan toplumlar, artık savaş hazırlıklarını gündelik hayatın bir parçası olarak yaşamaktadır.
5.2. Barış Hareketlerinin Gerilemesi ve Sivil Toplumun Sessizliği
5.2.1. Barış hareketleri ve sivil toplum örgütleri, bu normalleşme karşısında ciddi bir gerileme yaşamaktadır. Soğuk Savaş döneminde Avrupa’da milyonları sokağa döken nükleer silahlanma karşıtı hareketlerin, 1980’lerdeki kitlesel barış gösterilerinin benzeri, bugün neredeyse yok denecek kadar azdır. Bu durumun birçok nedeni bulunmaktadır: Medyanın parçalı yapısı ve dijital mecraların baskısı, toplumsal hareketlerin organize olma kapasitesini zayıflatmıştır. Dijital aktivizm, bir yandan hızlı ve yaygın mobilizasyon sağlarken, diğer yandan sokak eylemlerinin yerini alarak “tıklama aktivizmi” ile sınırlı kalmaktadır.
5.2.2. Daha da kaygı verici olanı, bazı ülkelerde barış yanlısı söylemin “vatanseverlik karşıtı”, “naif” veya “haince” olarak damgalanmasıdır. Ukrayna savaşı bağlamında “barış için müzakereler” çağrısı yapanlar, bazen Rusya’ya hizmet etmekle suçlanmaktadır. Gazze savaşında ise ateşkes çağrısı yapanlar, “antisemitizm” ile itham edilmektedir. Bu kutuplaştırıcı ortam, ılımlı seslerin alanını daraltmakta, sadece radikal pozisyonların (topyekûn savaş veya topyekûn teslimiyet) kaldığı bir tartışma zemini yaratmaktadır.
5.2.3. Barış aktivistleri, “gerçekçi olmayan idealistler” olarak görülmekte, bu da hareketin toplumsal tabanını daha da daraltmaktadır. Ekonomik krizler, enflasyon ve gelir adaletsizliği gibi güncel sorunlar, barış aktivizmini ikinci plana itmektedir. İnsanlar geçim derdindeyken savaş karşıtı eylemlere katılmak için motivasyon bulmakta zorlanmaktadır. Bu sessizlik, tırmanışı durdurma potansiyeline sahip en önemli mekanizmalardan birinin işlevsiz hale geldiğini göstermektedir.
5.3. Yeni Caydırıcılık Biçimleri ve Kasıtsız Tırmanış Riski
5.3.1. Caydırıcılık kavramı, Soğuk Savaş’ın “Karşılıklı Güvence Altında Yok Etme” (MAD) paradigmasından çok uzaklaşmıştır. Geleneksel nüfus yok edici caydırıcılığın yerini, bölgesel, teknolojik ve hibrit caydırıcılık modelleri almaktadır. Siber caydırıcılık (bir siber saldırıya misilleme yapma tehdidi), uzay tabanlı caydırıcılık (uydu sistemlerini hedef alma kapasitesi) ve yapay zeka destekli caydırıcılık (otomatik yanıt sistemleri), bu yeni modellerin başlıca unsurlarıdır. Ancak bu yeni formlar, tırmanışın eşiğini son derece belirsizleştirmektedir.
5.3.2. Yapay zeka destekli erken uyarı sistemleri ve otonom silah platformları, insan müdahalesini neredeyse imkansız kılan hızlarda karar verebilmektedir. Bir algoritmanın yanlış tehdit değerlendirmesi, otomatik bir misillemeyi tetikleyebilmektedir. 1983’te Sovyet subayı Stanislav Petrov’un dünyayı nükleer savaştan kurtaran insan kararının benzeri, artık çok daha kısa sürelerde verilmesi gereken bir lükse dönüşmüştür. Yapay zeka sistemlerinin “kara kutu” doğası, bir tırmanış sırasında hangi aktörün neyi tetiklediğini anlamayı neredeyse imkansız kılmaktadır.
5.3.3. Bu yeni caydırıcılık biçimlerinin en büyük riski, “kazara tırmanış” veya “yanlış alarm” durumlarıdır. Bir siber saldırının hangi devletten geldiğini tespit etmek teknik olarak zordur; bir devlet adına hareket eden bir “hacktivist” grubun saldırısı, doğrudan devlet saldırısı olarak yorumlanabilir ve orantısız bir misillemeyi tetikleyebilir. Aynı şekilde, uzaydaki bir uyduya yönelik bir müdahalenin test mi yoksa savaş eylemi mi olduğu ayırt edilemeyebilir. Bu belirsizlik ortamında, en küçük bir olay bile kontrolden çıkarak büyük bir çatışmaya dönüşebilir.
- İskandinavya, Almanya ve Japonya’da Askeri Hazırlıklar
6.1. İskandinav Ülkelerinin NATO’ya Entegrasyonu
6.1.1. Finlandiya, Nisan 2023’te NATO’ya katılımının hemen ardından savunma bütçesini %30 oranında artırmıştır. Ülke, 1.300 km’lik Rusya sınırı boyunca askeri varlığını güçlendirmekte, sınır çitleri inşa etmekte ve NATO’nun Hızlı Müdahale Gücü’ne ev sahipliği yapmaktadır. Finlandiya’nın “toplam savunma” anlayışı, tüm vatandaşların askeri veya sivil savunma görevlerine hazırlandığı bir sistemi ifade etmektedir. Bu sistem kapsamında, düzenli olarak sivil-asker işbirliği tatbikatları yapılmakta, ülkenin her köşesinde sığınaklar yenilenmektedir.
6.1.2. İsveç, Mart 2024’te resmen NATO üyesi olduktan sonra Gotland Adası’nı askerileştirme kararı almıştır. Baltık Denizi’nin ortasındaki bu stratejik ada, Rusya’nın Kaliningrad eksklavına yakınlığı nedeniyle büyük önem taşımaktadır. İsveç ayrıca denizaltı savunma sistemlerini yenilemiş, Baltık Denizi’ndeki deniz devriyelerini artırmıştır. Zorunlu askerlik sistemini 2017’de geri getiren İsveç, 2024 itibarıyla her yıl yaklaşık 8.000 gencin yanı sıra gönüllü yedekleri de askere almaktadır. Sivil savunma planları yenilenmiş, kriz durumunda kullanılacak sığınakların kapasitesi 3 milyon kişiyi aşmıştır.
6.1.3. Norveç ve Danimarka ise daha uzun süredir NATO üyesi olmalarına rağmen, son dönemde savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmışlardır. Norveç, ev sahipliği yaptığı NATO tatbikatlarını (Trident Juncture, Cold Response) genişletmiş, Kuzey Kutbu’ndaki askeri varlığını güçlendirmiştir. Danimarka ise savunma bütçesini 2033’e kadar iki katına çıkarma hedefi koymuş, ABD’ye üs kullanım izni vermiş ve Ukrayna’ya F-16 savaş uçakları göndermiştir. Bu dört İskandinav ülkesinin NATO içindeki koordinasyonu, yeni bir “Kuzey Savunma İttifakı” nın fiilen oluştuğunu göstermektedir. Ancak bu ittifak, NATO’nun bir alt grubu olarak kalsa da, ABD’nin olası çekilmesine karşı bir dayanışma mekanizması olarak da işlev görmektedir.
6.2. Almanya’nın “Zeitenwende” Politikası
6.2.1. Almanya’da Şansölye Scholz’un Şubat 2022’de ilan ettiği “Zeitenwende” (Tarihsel Dönüm Noktası) , ülkenin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kapsamlı askeri reformunu başlatmıştır. Bu politikanın merkezinde, 100 milyar euroluk özel savunma fonu ve Bundeswehr’in modernizasyonu yer almaktadır. Bu fon, uzun yıllar ihmal edilen askeri envanterin yenilenmesini, lojistik altyapının güçlendirilmesini ve NATO standartlarına tam uyumun sağlanmasını hedeflemektedir. Ancak bu dönüşümün en önemli boyutu, Almanya’nın “dönüşümsel diplomasi” modelini terk ederek daha klasik bir güç siyasetine yönelmesidir.
6.2.2. “Zeitenwende” kapsamında atılan en somut adımlardan biri, askeri komuta yapısının yeniden düzenlenmesidir. Bundeswehr bünyesinde yeni bir “Uzay Komutanlığı” ve bir “Siber ve Enformasyon Uzayı Komutanlığı” kurulmuştur. Almanya, F-35 savaş uçağı alımına karar vermiş (Rusya tehdidine karşı nükleer paylaşım görevi için), mevcut Eurofighter ve Tornado filolarını modernize etmiştir. Ayrıca, ilk kez Hint-Pasifik bölgesine savaş gemisi gönderen Almanya, Japonya ile askeri işbirliği anlaşması imzalamış, böylece geleneksel Avrupa odaklı güvenlik politikasını terk ettiğini göstermiştir. Berlin artasyonel bir güç olmaktan çıkıp, askeri bir aktör olma yolunda ilerlemektedir.
6.2.3. Almanya’nın askeri personel politikasında da önemli değişiklikler yaşanmaktadır. Gönüllü askerlik sistemini elden geçiren Bundeswehr, 2031 yılına kadar asker sayısını 203 bine çıkarmayı hedeflemektedir. Askeri personel açığını kapatmak için yaş sınırı yükseltilmiş, yabancı uyrukluların (AB vatandaşları) Alman ordusuna katılmasına yönelik yasal düzenlemeler başlatılmıştır. Ayrıca, “sivil hizmet” modeli yeniden tartışılmaya başlanmış, bazı eyaletlerde zorunlu askerliğe dönüş için pilot uygulamalar devreye sokulmuştur. Bu değişiklikler, Almanya’nın savaş sonrası kurduğu barışçıl kimliğin sorgulanması anlamına gelmektedir.
6.3. Japonya’nın Askeri Normalleşmesi
6.3.1. Japonya, Aralık 2022’de açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile II. Dünya Savaşı’ndan bu yana süren pasifist güvenlik politikasında tarihsel bir kırılma yaratmıştır. Yeni strateji, Japonya’ya “düşman üslerini vurma kabiliyeti” kazandırmakta ve bu kabiliyet, fiilen önleyici saldırı yetkisi anlamına gelmektedir. Bu değişiklik, Anayasa’nın pasifist 9. maddesinin yorumlanma biçiminde radikal bir dönüşümdür ve ülkede uzun süredir devam eden “normal ülke” tartışmalarını somut bir sonuca bağlamıştır. Japonya artık sadece savunmacı değil, gerektiğinde vurucu bir güç olmayı hedeflemektedir.
6.3.2. Savunma bütçesinin 2027 yılına kadar GSYH’nin %2’sine çıkarılması hedefi, Japonya’yı dünyanın en büyük üçüncü savunma harcayıcısı konumuna yükseltecektir. Bu bütçe artışının en somut yansımaları arasında ABD’den 400’e kadar Tomahawk seyir füzesi satın alınması, yerli geliştirilen Tip 12 gemiden karaya füzelerinin menzilinin 1.000 km’nin üzerine çıkarılması ve iki adet AEGIS deniz tabanlı balistik füze savunma sisteminin devreye sokulması yer almaktadır. Ayrıca, Japonya kendi hipersonik füze programını hızlandırmış, 2030’lu yıllarda bu füzeleri konuşlandırmayı hedeflemektedir. Japonya, adım adım bir füze devletine dönüşmektedir.
6.3.3. Bu askeri dönüşümün arkasındaki temel itici güç, Çin’in artan askeri gücü ve Kuzey Kore’nin nükleer tehdididir. Japonya, aynı zamanda ABD ile ittifakını derinleştirmekte, Avustralya, Hindistan, İngiltere ve Filipinler ile yeni güvenlik ortaklıkları kurmaktadır. QUAD ve AUKUS+ mekanizmaları içinde daha aktif rol alan Japonya, bölgesel güvenlik mimarisinin merkezine yerleşmektedir. Ancak bu dönüşüm, özellikle Çin ve Kore olmak üzere komşuları tarafından dikkatle izlenmekte, bölgede yeni bir silahlanma sarmalını tetikleme riski taşımaktadır. Tarihsel yaraların henüz iyileşmediği bir bölgede, Japonya’nın yeniden silahlanması, güvenlik ikilemini daha da derinleştirmektedir. Çin, Japonya’nın bu adımlarını kendi askeri bütçesini artırmak için bir bahane olarak kullanmakta, böylece kısır bir döngü kendini yeniden üretmektedir.
Sonuç
Küresel sistem, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en karmaşık ve öngörülemez güvenlik ikilemini yaşamaktadır. Artan silahlanma harcamaları, bölgesel çatışmaların yayılma riski, büyük güç rekabetinin normalleşmesi ve daha önce tarafsız olan ülkelerin hızla askeri yapılanmaya gitmesi, barışın yerini sürekli bir teyakkuz halinin aldığı bir dünya düzenine işaret etmektedir. Ancak bu tablo, geleneksel güç bloklarının yeniden canlanmasından çok daha karmaşık bir durumu yansıtmaktadır. Soğuk Savaş’ın katı kutuplaşmasının aksine, günümüzde aktörler hem birbirine kenetlenmekte hem de aynı hızla birbirinden kopmaktadır.
ABD-İsrail ekseninin İran’a yönelik baskısı ve buna karşı geliştirilen direniş stratejileri, Ortadoğu’yu potansiyel bir volkan halinde tutarken, Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’daki tüm güvenlik mimarisini temelden sarsmıştır. Ancak bu iki kriz hattının en önemli sonucu, İran’ın stratejik prestijinin yükselmesi ve ABD’nin bölgesel caydırıcılığının sorgulanır hale gelmesidir. İran, askeri caydırıcılığını diplomatik bir zafere dönüştürmüş, Batı’nın “askeri seçenek” söylemini fiilen geçersiz kılmıştır. Arap ülkeleri ise İran karşısında birleşik bir cephe oluşturamamakta, pasif izleyiciler konumuna gerilemektedir.
Transatlantik ittifakın durumu ise bu tablonun en paradoksal boyutunu oluşturmaktadır. NATO, Ukrayna savaşıyla birlikte taktiksel olarak birlikte gibi görünse de, stratejik derinlikte ABD ile Avrupa arasında Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük ayrışma yaşanmaktadır. ABD’nin Asya-Pasifik’e odaklanması ve Avrupa’nın kendi savunmasından sorumlu olması gerektiği yönündeki baskılar, NATO içinde “ABD’nin garantörlüğünün sorgulandığı” yeni bir dönemi başlatmıştır. Gazze’deki son savaş ise bu ayrışmayı derinleştirmiş, ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek, küresel güney nezdinde ABD’nin tüm yumuşak gücünü tüketirken, Avrupa ile ABD arasındaki uyumsuzluğu sokaklara ve parlamentolara taşımıştır.
Tehlikeli tırmanışın en çarpıcı sonucu, savaş seçeneğinin bir yandan çoğaltılırken diğer yandan belirli bağlamlarda daraltılmasıdır. Devletler, doğrudan bir büyük savaştan kaçınmakta ancak hibrit, asimetrik ve vekalet savaşları yoluyla çatışmayı normalleştirmektedir. Bu durum, klasik caydırıcılık teorilerinin revize edilmesini, sivil-asker ayrımının yeniden düşünülmesini ve küresel yönetişim mekanizmalarının acilen güçlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle siber alan ve yapay zeka kaynaklı yanlış alarmlar, kasıtsız bir savaşın başlaması için yeterli bir kıvılcım olabilir. Bir algoritmanın hatası, insanlığın kaderini belirleyebilir.
Yeni müttefiklik arayışlarının yarattığı ağ yapıları, bir yandan güvenlik işbirliğini artırırken, diğer yandan dışlanan aktörlerde daha büyük bir tehdit algısına yol açmaktadır. Ancak bu ittifakların en önemli özelliği, koşullu ve geçici olmalarıdır. Hindistan gibi aktörler, aynı anda birden fazla ittifakın içinde yer alarak manevra alanını genişletmekte, bu da kriz anlarında hangi ittifakın geçerli olacağı konusunda belirsizlik yaratmaktadır. İttifaklar artık mutlak değil, koşulludur. Bu durum, kriz yönetimini zorlaştırmakta, tarafların birbirlerinin niyetlerini okuma çabasını daha da önemli hale getirmektedir.
İskandinavya, Almanya ve Japonya örneklerinde görüldüğü gibi, daha önce barışçıl ve sınırlı savunma anlayışıyla tanınan ülkelerin bile askeri hazırlıklarını hızlandırması, tehdit algısının ne kadar yaygınlaştığını göstermektedir. Bu ülkelerin tercihleri, salt bölgesel kaygılarla açıklanamayacak kadar derindir; her biri, uluslararası sistemin artık güvenilir kurallara dayanmadığını, her an bir saldırıya uğrama ihtimalinin bulunduğunu varsaymaktadır. Bu varsayım, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşme riski taşımakta, çünkü bir ülkenin silahlanması komşuları tarafından tehdit olarak algılanmakta ve zincirleme bir reaksiyon başlatmaktadır.
Öte yandan, bu tablonun sadece askeri ve jeopolitik boyutlarına odaklanmak, sorunun bütünlüğünü kaçırmaya neden olabilir. Yaşanan dönüşüm, aynı zamanda derin bir toplumsal ve psikolojik dönüşümdür. Barışın “olağan” olduğu bir dünyada büyüyen nesiller, şimdi savaş hazırlıklarının gündelik hayatın bir parçası haline geldiği bir atmosferde yaşamayı öğrenmek zorunda kalmaktadır. Sığınak tatbikatları, askere alım kampanyaları ve savaş senaryolarının medyada işleniş biçimi, toplumların savaşa dair psikolojik direncini aşındırmakta, dolayısıyla siyasi liderlerin askeri seçenekleri devreye sokmasını kolaylaştırmaktadır. Bu psikolojik dönüşüm, belki de en tehlikeli olanıdır, çünkü savaşı bir felaket olarak görmekten çıkarıp, olağan bir politika aracı haline getirmektedir.
Sivil toplumun barış aktivizmindeki gerileme ise bu tablonun en kasvetli boyutlarından biridir. Soğuk Savaş döneminde Avrupa’da milyonları sokağa döken nükleer silahlanma karşıtı hareketlerin benzeri, bugün neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunun nedenleri arasında medyanın parçalı yapısı, dijital aktivizmin eylemi ikame etmesi, ekonomik krizlerin öncelikleri değiştirmesi ve savaş karşıtı söylemlerin “vatanseverlik karşıtı” olarak damgalanması sayılabilir. Bu sessizlik, tırmanışı durdurma potansiyeline sahip en önemli mekanizmalardan birinin işlevsiz hale geldiğini göstermektedir. Barış hareketlerinin zayıflaması, savaş yanlısı seslerin daha rahat duyulmasına ve askeri çözümlerin daha kolay meşrulaştırılmasına yol açmaktadır.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, iyimserliği tamamen terk etmek için henüz erken olabilir. Tarihsel deneyim, en derin kutuplaşma anlarında bile diplomasi kanallarının açık tutulduğu, kriz iletişim mekanizmalarının işletildiği ve en kötü senaryolardan kaçınıldığı örneklerle doludur. ABD ile Çin arasında doğrudan askeri iletişim hatlarının yeniden kurulması, İran ile ABD arasında dolaylı görüşmelerin sürmesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi platformların işlevsiz de olsa ayakta kalması, umut verici işaretlerdir. Ancak bu mekanizmaların, tırmanışın hızına yetişmesi giderek zorlaşmaktadır. Diplomasi, askeri hazırlıkların gerisinde kalmakta, bu da kriz anlarında şans faktörünü artırmaktadır.
Nihayetinde, 2020’lerin ortalarında dünya, bir yol ayrımında durmaktadır. Bir yanda mevcut tırmanışın kontrolden çıkarak bölgesel savaşların yayıldığı, daha da kötüleşen bir senaryo; diğer yanda ise aktörlerin tırmanışı frenleyerek yeni bir güvenlik mimarisi inşa ettiği bir senaryo bulunmaktadır. Hangi senaryonun gerçekleşeceği, büyük ölçüde önümüzdeki birkaç yıl içinde atılacak adımlara bağlıdır. Bu adımların başında, silahlanma yarışını sınırlayıcı önlemlerin yeniden devreye sokulması, çatışma bölgelerinde ateşkes mekanizmalarının güçlendirilmesi ve en önemlisi, savaşın bir politika aracı olarak meşruiyetinin sorgulanması gelmektedir. Uluslararası hukukun ve BM sisteminin reformu da bu sürecin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Sonuç olarak, mevcut durum barış, caydırıcılık ve savaş arasındaki klasik ayrımları geçersiz kılmış, uluslararası ilişkilerin en tehlikeli dönemlerinden birini yaratmıştır. Tek kutupluluktan eser kalmamış; aktörlerin hem birbirine kenetlendiği hem de birbirinden koptuğu, her an yeni bir cephenin açılabileceği bir ‘likit kaos’ hali hakimdir. Her an bir krizin kontrolden çıkabileceği bir belirsizlik atmosferinde, en rasyonel aktörler bile yanlış hesaplamalar yapabilir. Bu nedenle, askeri hazırlıkların hızlandığı bir dünyada, barışı korumanın yolu, paradoksal olarak, diplomasiyi de aynı hızla güçlendirmekten geçmektedir. Aksi takdirde, insanlık yeni bir büyük savaşın eşiğinde, geçmişin hatalarını tekrarlama riskiyle baş başa kalacaktır. Tarihin bu kritik anında, en büyük sorumluluk, büyük güçlerin liderlerine ve küresel kamuoyunun vicdanına düşmektedir.
Kronolojik
· SIPRI. (2020). SIPRI Yearbook 2020: Armaments, Disarmament and International Security. Oxford University Press.
· NATO. (2021). NATO 2030: United for a New Era. Brussels: NATO Public Diplomacy Division.
· International Institute for Strategic Studies (IISS). (2022). Armed Conflict Survey 2022. London: IISS.
· Mearsheimer, J. J. (2022). “The Causes and Consequences of the Ukraine War”. Foreign Affairs, 101(4), 28-43.
· Japan Ministry of Defense. (2022). National Security Strategy of Japan. Tokyo: MOD.
· Bundeswehr. (2023). Zeitenwende: Die Verteidigungspolitischen Richtlinien. Berlin: Bundesministerium der Verteidigung.
· SIPRI. (2023). Trends in International Arms Transfers, 2022. Stockholm: SIPRI Fact Sheet.
· Finnish Government. (2023). Finland’s Accession to NATO: Government Report. Helsinki: Prime Minister’s Office.
· The White House. (2023). Interim National Security Strategic Guidance. Washington D.C.: The White House.
· Congressional Research Service (CRS). (2024). Iran’s Nuclear Program: Status and U.S. Policy. CRS Report R43333.
· International Crisis Group (ICG). (2024). The New Face of Deterrence in the Middle East. Brussels: ICG Middle East Report No. 245.
· Stockholm University. (2024). Conscription and Total Defence in the Nordic Countries. Stockholm: Stockholm University Press.
· UNIDIR. (2024). Emerging Military Technologies and Strategic Stability. Geneva: UN Institute for Disarmament Research.
· Council on Foreign Relations (CFR). (2024). The Gaza War and the Future of the Transatlantic Alliance. New York: CFR Special Report No. 98.




Bir yanıt yazın