
Tarkan konserleri bugün sanatsal bir performans tartışmasından çok kolektif bir nostalji ayini gibi yaşanıyor. İnsanlar sahnede ne olduğuna değil, “bir zamanlar ne hissettiğimize” alkış tutuyor. Bu yüzden de eleştiri neredeyse yasaklı alan gibi…

Tarkan’ın konserleri birkaç haftadır gündemde. Sosyal medyada, köşe yazılarında, televizyon yorumlarında adeta bir “Tarkan’ı övme yarışına” tanıklık ediyoruz. Bana nedense bu performans başından beri fazlasıyla demode geliyor. Artık dikkat çekici ve kalıcı işler üretilemeyen bir dönemin içinde Tarkan’ın yeniden bu kadar kendinden söz ettiriyor olmasının nedeni ise Tarkan’ın bu üretim yokluğunun sunduğu avantajı ustalıkla kullanıyor olması gibi görünüyor.
53 yaş vurgusu neden bu kadar parlatılıyor?
Övgülerin merkezinde ise sürekli aynı vurgu var: “53 yaşında bu kadar çevik olmak.” Yaş, neredeyse performansın önüne geçmiş durumda. Oysa gördüğüm kadarıyla, ortada estetik açıdan çağdaş, yaratıcı ya da risk alan bir dans dili, stili yok. Bu performans, popüler kültürün yıllardır bildiğimiz, güvenli ve artık eskimiş kodlarını tekrar etmekten öteye geçemiyor. Bence hareketli olmak, iyi dans etmek anlamına gelmiyor. Dans; estetik, ritimle kurulan anlam ve beden dilidir. Bugün övülen koreografi, estetik açıdan çağdaş, yaratıcı ya da risk alan bir dil sunmuyor; aksine 90’lar ve 2000’lerin pop star kodlarını güvenli bir biçimde yeniden üretiyor.

Dolayısıyla, niteliğin tartışılmadığı yerlerde devreye sokulan bir savunma mekanizması olarak yaşı bir ölçüt haline getirmek ise başlı başına problemli. Sanki beklenti şu: “Bu yaşta hala sahnede durabiliyor.” Bu bir övgü değil, beklentinin düşürülmesi demektir. Yaşı, performansın önüne koymak zaten başlı başına performansın zayıflığını örtme refleksidir. Dünyada 60-70 yaşında, çok daha radikal ve çağdaş işler üreten sayısız sanatçı varken, yaş vurgusu performansın estetik zayıflığını örtmenin nazik bir yolu haline geliyor.
Üretim yokluğu meselesi
Bugün Tarkan’ın bu denl parlatılmasının arkasında daha yapısal bir mesele var: ana akımda ciddi bir üretim boşluğu. Yeni bir estetik, yeni bir sahne dili, risk alan bir pop figürü uzun süredir yok. Böyle bir boşlukta Tarkan’ın yeniden ortaya çıkışı güvenli liman etkisi yaratıyor. İnsanlar “iyi olduğu için” değil, tanıdık olduğu için sarılıyor. Böyle dönemlerde ne de olsa tanıdık olan güven verir. Risk almayan, geçmişte işe yaradığı kanıtlanmış formlar yeniden dolaşıma sokulur. Tarkan’ın yeniden merkeze yerleşmesi, tam da bu üretim yokluğunun yarattığı boşluğun avantajını kullanıyor gibi görünüyor..
Hem koreografi dili hem sahne estetiği olarak 90!lar-2000’ler pop star kodlarının birebir devamı. Bugünün sahne sanatlarıyla (dans tiyatrosu, çağdaş koreografi, performatif beden kullanımı vs.) yan yana koyduğumuzda fazlasıyla eski duruyor.
“Çevik”, “enerjik” olması elbette iyi ama hareketli olmak her zaman iyi dans ediyor demek değildir. Dans estetik, ritimle kurulan anlam ve beden dili meselesi. Burada ciddi bir yenilik ve yaratıcılık bence ne yazık ki yok.

Herkesin övme yarışına girmesi neyin göstergesi?
Toplumsal olarak eleştiri kasımız çok zayıfladı. Hele ki “milli pop ikonları” söz konusuysa. Bir şey ya efsane ya linçlik olmak zorunda. Aradaki gri alan “eh işte, vasat, demode” deme cesareti kayboldu.
Bu nedenle yaşanan tartışma, sanatsal bir performans değerlendirmesinden çok kolektif bir nostalji ayinine benziyor. Alkışlanan şey sahnede olan biten değil; geçmişe duyulan özlem. İzlenen Tarkan değil, gençlik anıları. Şarkılar kadar “hatıralar”, koreografi kadar “bir zamanlar” alkışlanıyor.
Tarkan’ın kariyerinin belirli bir noktasından sonra müzikal olarak yöneldiği yön de bu tabloyu tamamlıyor. Oryantal ezgilerin ve tonalitenin giderek baskın hale gelmesi, evrensel bir pop dili arayışından çok, daha kolay karşılık bulan, risksiz bir formüle işaret ediyor. Yerel motiflerle evrensel bir dil kurmak başka bir şeydir; bunu tekrarlanan bir formüle dönüştürmek başka. Tarkan’ın müziği bu noktadan sonra yenilik arayan değil, alışkanlığı besleyen bir hatta ilerledi.
Konserlerde sahneye davet edilen Cem Yılmaz, Sibel Can, Ata Demirer, Ajda Pekkan gibi isimler de bu yaklaşımın devamı niteliğinde. Bu tercihler, sanatsal bir bütünlükten çok sembolik bir “yıldızlar geçidi” etkisi yaratıyor. Sahne, bugüne dair yeni bir söz üretmek yerine, geçmişin onaylanmış ikonlarıyla güvenli bir vitrine dönüşüyor.

Bu performanslar kötü olduğu için değil; fazlasıyla risksiz, eski ve kendini tekrar ettiği için rahatsız edici. Ve bugün bu kadar alkışlanmasının nedeni olağanüstülüğü değil, alternatifsizliği.
Belki de bu konserler etrafında böylesine coşkulu bir uzlaşı oluşmasının asıl sebebi, sahnede gördüğümüz şeyin gerçekten iyi olması değil; artık daha iyisini hayal etmekte zorlanıyor olmamız. Tarkan bu anlamda bir neden değil, bir sonuç. Üretimin yerini tekrarın, riskin yerini güvenli formüllerin aldığı bir dönemin aynası. Alkışlanan performans, bugüne yeni bir söz söylediği için değil; geçmişten tanıdık geldiği için karşılık buluyor. Nostalji güçlüdür, evet. Ama sanat, nostaljiyle yetinmeye başladığında ilerlemez; sadece oyalanır.




Bir yanıt yazın