Gramsci’nin hegemonya kavramı, iktidarın yalnızca zorlayıcı aygıtlarla değil, toplumsal rızanın üretimi yoluyla sürdürüldüğünü hatırlatır. Bu çerçevede Amerikan emperyalizminin iç politikaları, dışarıya yönelik müdahaleler kadar belirleyici bir işlev taşır. Trump dönemi, hegemonik dengeyi yeniden kurma çabasının bir “temizlenmiş” formu olarak okunabilir: Karmaşık neoliberal söylemlerin yerini kaba ve doğrudan bir ideolojik kodlama almıştır; “biz ve onlar” ayrımı, sınıfsal tahakkümün görünmezleştirilmesinin güncel aracıdır.
Althusser’in devletin baskı ve ideolojik aygıtları ayırımı burada kritik bir analitik çerçeve sunar. ICE, yalnızca bir baskı aygıtı değil; hukuki söylem ve ulusal güvenlik retoriği ile güçlendirilmiş bir ideolojik aygıt işlevi görür. Göçmenlerin disipline edilmesi, devletin sınıfsal hedeflerini meşrulaştıran ideolojik çerçevenin içinde sunulur: Ne var ki, ideolojik aygıtların öngördüğü rıza, Trump–ICE döneminde giderek kırılgan hâle gelmiştir. Sınıf ve etnik temelli bölünmeler, bu kırılganlığın hem nedeni hem de göstergesidir.
Gramsci’nin tarihsel blok ve organik entelektüel kavramları, Amerikan toplumunun farklı kesimlerinde gözlemlenen direnişi anlamak için işlevseldir. Wall Street ile Bronx’u birbirine bağlayan görünmez zincirler, sadece ekonomik ilişkiler değil, hegemonik yapının meşruiyetine dair farklı algılamalardır. Organik entelektüeller ve yerel dayanışma ağları, devletin ideolojik aygıtlarının dayatmalarına karşı bir tür “karşı-hegemonya” üretir; bu üretim, klasik anlamda bir devrim hazırlığı olmasa da hegemonik yapının çatlaklarını görünür kılar.
Trumpizm, sermaye ile emek arasındaki temel çelişkiyi örtbas etmek için etnik ve kültürel karşıtlıkları araçsallaştırır. Ancak Althusser’in belirttiği gibi, hiçbir ideolojik aygıt tamamen etkili değildir; bireyler, toplumsal pozisyonlarının farkına vardıkça, rıza kırılmaya başlar. ICE’ye karşı protestolar ve sivil dayanışma biçimleri, bu kırılmanın ampirik göstergesidir. Sistem, baskı aygıtını genişleterek hegemonik rızayı sürdürmeye çalışsa da, ideolojik çatlaklar kaçınılmaz olarak görünür hâle gelir.
Sonuç olarak Amerikan emperyalizminin eleştirisi, ulusal bir karşıtlık temelinde değil; hegemonik ilişkiler ve devletin sınıfsal mantığı bağlamında yapılmalıdır. Trump–ICE rejimi, yalnızca bir başkan ya da kurum sorunu değildir; sermayenin, devletin ve ideolojinin kesiştiği bir tarihsel-maddi sürecin güncel tezahürüdür. Amerikan halkının bazı kesimlerinde ortaya çıkan direniş biçimleri, ne romantik ne de tesadüfidir; hegemonya kırılganlıklarının doğal ve kaçınılmaz ürünüdür.
Gramsci’nin ifadesiyle, tarihsel bloklar çözüldüğünde, karşı-hegemonya için zemin oluşur. Althusser’in vurguladığı gibi, devletin ideolojik aygıtları her zaman rıza üretme kapasitesine sahip olsa da, rızanın kırılması da tarihsel bir olgudur. Trump–ICE dönemi, bu olgunun güncel, somut ve çarpıcı bir tezahürüdür.




Bir yanıt yazın