ABD Mandası ülkeler, onun politika ve hedeflerini izlemek zorundadır

Okuma Süresi:

6–8 dakika
❤️

2, ci dünya savaşından beri ABD Mandası altındaki ülkeler (Almanya, Japonya ve Türkiye) onun politika ve hedeflerini izlemek zorundadır.

Aşğıdaki makale, birkaçgün önce Frankfurter Algemeine gazetesinde yayınlandı. Ekte türkçe tercümesi ve altında da Almanca orijinalini bulacaksınız.

Selam ve saygılarımla. Yavuz Dedegil

Frankfurter Allgemeine Zeitung

Finn Hohenschwert’in makalesi

Uluslararası hukuka veda: Amerikan adaleti

Donald Trump, ikinci görev döneminin başlangıcında, uluslararası hukuka dayalı bir dünya düzeni hakkında ne düşündüğünü açıkça ortaya koydu. Grönland’ı satın alma hayalleri, Meksika Körfezi’nin adını değiştirme, Kanada’yı 51. eyalet olarak ABD’ye katma, Gazze Şeridi’nde bir golf tesisi kurma plânları – bunlar, gösterişçi bir başkanın tuhaf folklorundan daha fazlasıydı. Sözlerinde, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve egemenliğinin bağlayıcı olmayan kavramlar olduğu yönünde bir tutum belirgindir.

Trump artık harita üzerinde mülkiyet fantezileriyle yetinmiyor, yurtdışında tek başına askeri operasyonlar yürütüyor. Eylül ayından bu yana Karayipler ve Doğu Pasifik’te, çalışanlarının uyuşturucu taşıdığını iddia ettiği gemilere saldırılar düzenliyor. Trump, askeri operasyonları savaş hukuku ile meşrulaştırıyor. ABD’yi Lâtin Amerikalı narko-teröristlerle silahlı bir çatışma içinde görüyor.

Suçluluk savaş nedeni değildir

Washington’un hukuki hilesi çok açık. Suça savaş ilan edenler, polis hukukundan savaş hukukuna geçmeye ve şüphelileri savaşçılara dönüştürmeye çalışıyor. Ancak uyuşturucu kaçakçılığı, bir ülkenin halkı için sonuçları ne kadar yıkıcı olursa olsun, böyle bir çatışmayı haklı çıkarmaz. Uyuşturucu kartelleri devlet değildir, sürat tekneleri de zırhlı taburlar değildir. Bu kavramsal bir ayrımcılık değil, uluslararası hukukta şiddet yasağının özüdür. Silâhlı çatışmanın eşiği yüksek olduğunda, ölümcül şiddetin meşrulaştırılması en uç istisna olarak kalır.

Hukuk devletleri suçlarda soruşturma, tutuklama, dava ve mahkeme süreçlerine güvenir. Tekneleri bombalayarak insanları öldürenler, onların adil yargılanma hakkını elinden alırlar. Kendilerini yargıç ilan ederler ve sadece şüpheye dayalı olarak infaz yaparlar. Son petrol tankeri el koyma olaylarında da Washington, savcı, yargıç ve infazcı rolünü tek başına üstlenerek, uluslararası meşruiyet olmaksızın ulusal çıkarlarını dayatmaktadır.

Çıkarlar ve hukuk

Bu uluslararası hukuk nihilizmi elbette Trump’ın ikinci döneminin bir ürünü değildir. Trump, ilk döneminden itibaren uluslararası kuruluşlardan ayrılmış ve çok taraflı anlaşmaları çözümden çok sorun olarak görmüştür. Bunların hiçbiri yeni değildir. Birçok selefi de Amerikan çıkarlarını uluslararası hukukun üstünde tutmuştur.

Ronald Reagan, 1985 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin neredeyse dört on yıl önce Uluslararası Adalet Divanı’nın genel yargı yetkisine tabi olduğunu belirten bir bildiriyi geri çekti. Bundan önce, hükümeti Nikaragua ile bir hukuk davasında yenilgiye uğramıştı. Tam da bu ülke, dünya mahkemesinden çekildi. 

Uyuşturucu kartelleri devlet değildir, sürat tekneleri de zırhlı taburlar değildir. Bu kavramsal bir ayrıntı değil, uluslararası hukukta şiddet yasağının özüdür. Silahlı çatışmanın eşiği yüksek olduğunda, ölümcül şiddetin meşrulaştırılması en uç istisna olarak kalır.

Hukuk devletleri suçlarda soruşturma, tutuklama, dava ve mahkeme süreçlerine güvenir. Tekneleri bombalayarak insanları öldürenler, onlara adil yargılanma hakkını elinden alır. Kendilerini yargıç ilan eder ve sadece şüpheye dayanarak infaz ederler. Son petrol tankeri el koyma olaylarında da Washington, savcı, yargıç ve infazcı rolünü tek başına üstlenerek 

Bunu başka gerilemeler izledi: George W. Bush, yine Lahey’de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tüzüğünden Amerika’nın imzasını geri çekti ve bugün hala devam eden Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin zayıflatılmasına yol açtı. 11 Eylül saldırıları ve terörle savaş, yabancılaşma sürecini hızlandırdı. Uluslararası hukuktan meşruiyet doğması gereken yerlerde, ulusal çıkarlar giderek daha sık ön plana çıktı.

Barack Obama döneminde de iddia ile gerçeklik arasında uçurum vardı: Obama, retorik olarak kurallara dayalı bir düzen fikrine bağlı kaldı. Aynı zamanda, yurtdışında ölümcül insansız hava aracı saldırılarını Amerikan dış politikasının sabit bir aracı haline getirdi.

Uluslararası düzene karşı aktif mücadele

Ancak Donald Trump ile birlikte bu uzaklaşma yeni bir aşamaya ulaştı. Washington artık uluslararası hukuk kurumlarına şüpheyle yaklaşmakla kalmıyor, uluslararası düzene karşı aktif olarak mücadele ediyor. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çalışmalarını zorlaştırmak için mahkeme çalışanlarına uygulanan yaptırımlarda özellikle belirgin olarak görülüyor.

Uluslararası hukuka dayalı bir dünya düzeni fikri, özellikle güçlülerin bu düzene bağlı kalmasıyla ayakta kalır. Bu düzenin mimarlarından biri onu yıkmaya başlarsa, tüm yapı sallanmaya başlar. Diğer devletler, kendi kural ihlallerini haklı çıkarmak için Washington’a atıfta bulunabilirler. Batı demokrasileri, Rusya’nın uluslararası hukuka aykırı saldırı savaşını kınarken, en önemli kurucularından biri kural temelli düzeni baltalarken, şimdiden güvenilirliklerini yitirmiş durumdadır.

Uluslararası hukuk tehlikeli bir yolda ilerlemektedir. Bir dönüşün başarılı olup olmayacağı, diğer devletlerin Amerikan uluslararası hukuk nihilizmine direnip direnmeyeceklerine ve hukukun eylemlerinin temelini oluşturmaya devam edip etmeyeceklerine bağlıdır.

Translated with DeepL.com (free version)

Makalenin Almanca Orijinali:

Frankfurter Allgemeine Zeitung

Artikel von Finn Hohenschwert

Abschied vom Völkerrecht: Amerikanische Selbstjustiz

Schon zu Beginn seiner zweiten Amtszeit ließ Donald Trump durchblicken, was er von der Idee einer auf Völkerrecht gegründeten Weltordnung hält. Phantasien über den Kauf Grönlands, die Umbenennung des Golfs von Mexiko, das Kokettieren mit Kanada als 51. Bundesstaat, Pläne für ein Golfresort im Gazastreifen – das war mehr als schräge Folklore eines prahlerischen Präsidenten. In seinen Worten schimmert eine Einstellung durch, für die das Selbstbestimmungsrecht und die Souveränität der Völker unverbindliche Größen sind.

Inzwischen lässt Trump es nicht bei Besitzphantasien auf der Landkarte bewenden, sondern unternimmt im Ausland militärische Alleingänge. Seit September lässt er Boote in der Karibik und im Ostpazifik angreifen, von denen seine Mitarbeiter behaupten, sie transportierten Rauschgift. Trump rechtfertigt die Militäreinsätze mit dem Kriegsrecht. Er sieht die USA in einem bewaffneten Konflikt mit lateinamerikanischen Narco-Terroristen.

Kriminalität ist kein Kriegsgrund

Der juristische Kunstgriff Washingtons ist durchsichtig. Wer Kriminalität zum Krieg erklärt, versucht, von Polizei- auf Kriegsrecht umzuschalten und aus Verdächtigen Kombattanten zu machen. Doch Rauschgiftschmuggel, so verheerend seine Folgen für die Bevölkerung eines Landes auch sein mögen, begründet keinen solchen Konflikt. Drogenkartelle sind keine Staaten, ihre Schnellboote keine Panzerbataillone. Das ist keine begriffliche Haarspalterei, sondern der Kern des völkerrechtlichen Gewaltverbots. Nur wenn die Schwelle für einen bewaffneten Konflikt hoch ist, bleibt die Legitimierung tödlicher Gewalt die äußerste Ausnahme.

Rechtsstaaten setzen bei Verbrechen auf Ermittlungen, Festnahmen, Anklagen und Gerichtsverfahren. Wer Boote bombardiert und dabei Menschen tötet, entzieht ihnen jedes Recht auf ein faires Verfahren. Er macht sich selbst zum Richter und exekutiert einen bloßen Verdacht. Auch bei den jüngsten Beschlagnahmungen von Öltankern tritt Washington als Ankläger, Richter und Vollstrecker in einer Person auf und setzt nationale Interessen ohne internationale Legitimation durch.

Interessen und Recht

Dieser Völkerrechtsnihilismus ist freilich kein Produkt Trumps zweiter Amtszeit. Schon in seiner ersten Regierungsperiode verließ Trump internationale Organisationen und behandelte multilaterale Absprachen eher als Problem denn als Lösung. Neu ist das alles nicht. Schon viele seiner Vorgänger stellten amerikanische Interessen über internationales Recht.

Ronald Reagan zog 1985 eine Erklärung zurück, mit der sich die Vereinigten Staaten fast vier Jahrzehnte zuvor der allgemeinen Zuständigkeit des Internationalen Gerichtshofs unterworfen hatten. Zuvor hatte seine Regierung in einem Rechtsstreit mit Nicaragua den Kürzeren gezogen. Ausgerechnet jener Staat zog sich damit aus dem Weltgericht zurück, das die regelbasierte Ordnung nach 1945 maßgeblich mitbegründet hatte.

Es folgten weitere Rückschritte: George W. Bush zog die amerikanische Unterschrift unter dem Statut des ebenfalls in Den Haag ansässigen Internationalen Strafgerichtshofs zurück und ebnete den Weg für die bis heute andauernde Unterminierung des Weltstrafgerichts. Die Anschläge vom 11. September und der Krieg gegen den Terrorismus beschleunigten den Entfremdungsprozess. Wo Legitimität aus dem Völkerrecht hätte erwachsen sollen, wurde immer häufiger das nationale Interesse in den Vordergrund geschoben.

Auch unter Barack Obama klafften Anspruch und Wirklichkeit auseinander: Zwar hielt er rhetorisch an der Idee einer regelbasierten Ordnung fest. Gleichzeitig machte er tödliche Drohneneinsätze im Ausland zum festen Instrument amerikanischer Außenpolitik.

Aktiv gegen die internationale Ordnung

Unter Donald Trump hat die Entfremdung jedoch ein neues Stadium erreicht. Washington begegnet völkerrechtlichen Institutionen nicht mehr mit Skepsis, sondern arbeitet aktiv gegen die internationale Ordnung an. Sichtbar wird das insbesondere an den Sanktionen, die gegen Mitarbeiter des Internationalen Strafgerichtshofs verhängt wurden, um dessen Arbeit zu erschweren.

Die Idee einer auf Völkerrecht gegründeten Weltordnung lebt davon, dass gerade die Mächtigen ihr verpflichtet bleiben. Beginnt einer ihrer Architekten, sie zu demontieren, gerät das ganze Gefüge ins Wanken. Andere Staaten können sich auf Washington berufen, um eigene Regelverstöße zu rechtfertigen. Schon jetzt fehlt es den westlichen Demokratien an Glaubwürdigkeit, wenn sie den völkerrechtswidrigen Angriffskrieg Russlands verurteilen, während einer ihrer wichtigsten Mitbegründer die regelbasierte Ordnung untergräbt.

Das Völkerrecht befindet sich auf einem gefährlichen Kurs. Ob eine Kehrtwende gelingt, hängt davon ab, ob andere Staaten dem amerikanischen Völkerrechtsnihilismus widerstehen und das Recht weiterhin zur Grundlage ihres Handelns machen.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar