ÇÖZÜM SÜRECİ VE DEVLET EGEMENLİĞİNİN AŞINMASI: TÜRKİYE’DE ÜÇÜNCÜ KÜRT ÖZERK ALANININ SİYASAL İNŞASI

Okuma Süresi:

3–4 dakika
❤️

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2009–2015 yılları arasında “çözüm süreci” adı altında yürüttüğü politikalarla, silahlı bir örgüt olan PKK’yı fiilen meşru bir siyasal muhatap haline getirmiştir. Bu süreç, yalnızca bir güvenlik meselesi ya da toplumsal barış girişimi değil; devletin egemenlik yetkilerini, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini doğrudan etkileyen yapısal bir kırılma yaratmıştır.

Çözüm süreci boyunca PKK ile yapılan görüşmeler, yalnızca yürütme organı ile sınırlı kalmamış; Türkiye Büyük Millet Meclisi sürece dahil edilerek devletin yasama organı da bu temasların parçası haline getirilmiştir. Bu durum, devletin terörle mücadele konseptinden açık bir kopuşu temsil etmektedir.

Süreç, fiilen PKK’nın Türkiye’nin belirli bölgelerinde alternatif bir otorite kurmasına imkân tanımış; “öz yönetim”, “demokratik özerklik” ve “yerel meclisler” gibi kavramlar, devletin resmi söylemiyle paralel biçimde dolaşıma sokulmuştur. Böylece Türkiye topraklarının bir bölümünde çift başlı bir egemenlik anlayışı ortaya çıkmıştır.

Bu gelişmeler, Irak Kürdistanı ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt federe yapılarla birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin kendi eliyle üçüncü bir özerk Kürt alanının siyasal zeminini hazırladığı görülmektedir. Bu oluşum, dış müdahalelerin ürünü olduğu kadar, iç siyasal tercihlerle de şekillenmiştir.

Dolayısıyla sorumluluğu yalnızca ABD ve İsrail politikalarına yüklemek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bizzat aldığı kararları ve yürüttüğü uygulamaları göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

ÇÖZÜM SÜRECİNİN HUKUKİ VE SİYASAL ÇERÇEVESİ

Çözüm süreci, anayasal ve yasal bir dayanağa sahip olmadan yürütülmüştür. Sürecin temel aktörü olan PKK, silahlı varlığını sürdürmesine rağmen muhatap alınmış; bu durum hukuk devleti ilkesini fiilen askıya almıştır.

Devlet, bir yandan terör örgütü tanımını korurken, diğer yandan aynı örgütle müzakere yürütmüş; bu çelişki devlet otoritesini zayıflatmıştır. Meclis’in sürece dahil edilmesi, bu çelişkinin kurumsallaşmasını sağlamıştır.

Süreç boyunca güvenlik güçlerinin operasyon yapması sınırlandırılmış, örgütün kırsal ve kentsel alanlarda kadrolaşmasına göz yumulmuştur. Bu durum, devletin egemenlik hakkının bilinçli biçimde askıya alınması anlamına gelmektedir.

Örgüt, bu boşluktan yararlanarak paralel yönetim yapıları oluşturmuş; vergi toplama, sözde yargı mekanizmaları kurma ve silahlı denetim faaliyetlerini artırmıştır. Devlet, kendi topraklarında alternatif bir iktidarın oluşmasına izin vermiştir.

Bu tablo, çözüm sürecinin bir barış projesi değil, devlet egemenliğini aşındıran siyasal bir yeniden yapılanma süreci olduğunu göstermektedir.

ÖZ YÖNETİM SÖYLEMİ VE FİİLİ ÖZERK ALANLAR

Çözüm süreciyle birlikte “öz yönetim” kavramı meşrulaştırılmıştır. Bu kavram, üniter devlet yapısına açıkça aykırı olmasına rağmen siyasal alanda normalleştirilmiştir.

Belediyeler, yerel meclisler ve sivil toplum yapıları üzerinden örgütlenen bu model, PKK’nın şehirlerde kalıcı hâkimiyet kurmasını sağlamıştır. Devletin yerel idareler üzerindeki denetimi fiilen ortadan kalkmıştır.

Hendek ve barikat süreci, bu öz yönetim anlayışının askeri boyutunu ortaya koymuştur. Silahlı yapıların şehir merkezlerinde mevzilenmesi, çözüm sürecinin doğrudan sonucudur.

Bu süreç, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda fiili bir özerk alanın ilan edilmesine kadar varmıştır. Devlet, bu alanlarda egemenlik yetkisini kaybetmiştir.

Ortaya çıkan yapı, Irak ve Suriye’deki Kürt federe modelleriyle ideolojik ve örgütsel olarak uyumludur. Türkiye’de üçüncü bir Kürt özerk alanının altyapısı bu dönemde inşa edilmiştir.

ABD–İSRAİL FAKTÖRÜ VE İÇ SORUMLULUK

ABD ve İsrail, bölgesel Kürt siyasal alanını desteklemektedir. Bu gerçek inkâr edilemez. Ancak bu destek, iç aktörlerin rızası ve iş birliği olmadan sonuç üretmez.

Türkiye’de çözüm süreci, dış baskıyla değil, iç siyasal tercihlerin ürünü olarak yürütülmüştür. Devlet, kendi inisiyatifiyle PKK’yı muhatap almıştır.

Bu nedenle ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu bütünüyle dış güçlere yüklemek, analitik ve ahlaki bir kaçıştır. Devlet aklı, kendi kararlarının sonuçlarından sorumludur.

Irak ve Suriye örneklerinde olduğu gibi, Türkiye’de de Kürt özerkliği dışarıdan dayatılmamış; içeriden mümkün kılınmıştır.

Bu durum, bölgesel parçalanmanın yalnızca emperyal bir proje değil, yerel iktidarların yanlış hesaplarının da ürünü olduğunu göstermektedir.

SONUÇ

Çözüm süreci, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısını ve egemenlik anlayışını ciddi biçimde zedelemiştir. PKK ile yürütülen müzakereler, örgütün siyasal ve coğrafi alan kazanmasını sağlamıştır.

Bu süreç, Irak ve Suriye’deki Kürt federe yapıların ardından Türkiye’de üçüncü bir özerk alanın oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu sonuç tesadüfi değildir.

ABD ve İsrail’in bölgesel stratejileri belirleyicidir; ancak Türkiye’nin kendi iç politikaları bu stratejilerin uygulanabilir hale gelmesini sağlamıştır.

Sorumluluğun yalnızca dış aktörlere yüklenmesi, devletin kendi hatalarıyla yüzleşmesini engeller. Bu yaklaşım, gelecekte benzer süreçlerin tekrarına zemin hazırlar.

Sonuç olarak, çözüm süreci Türkiye’nin değil, PKK’nın siyasal hedeflerine hizmet etmiştir. Bu gerçek, tarihsel ve siyasal sorumluluk bağlamında açık biçimde kabul edilmelidir.

KAYNAKÇA
• Barkey, H. J., & Fuller, G. (2013). Turkey’s Kurdish Question. Rowman & Littlefield.
• Gunter, M. (2011). The Kurds Ascending: The Evolving Solution to the Kurdish Problem in Iraq and Turkey. Palgrave Macmillan.
• Çandar, C. (2012). Dağdan İniş: PKK Nasıl Silah Bırakır?. Tesev Yayınları.
• Yeğen, M. (2015). Kürt Sorunu. İletişim Yayınları.
• International Crisis Group. (2016). The PKK’s Fateful Choice in Northern Syria.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar