Sefa Yürükel
Taktiksel Hedef Genişlemesinin Stratejik Mantığı ve Riskleri
Uluslararası güvenlik çalışmalarında, bir çatışmanın seyrini belirleyen en kritik unsurlardan biri, angajman kurallarında ve hedef seçiminde meydana gelen niteliksel değişimlerdir. Askerî tarih, taktik düzeydeki bir yeniliğin veya hedef kümesindeki genişlemenin, çoğu zaman siyasi hedefleri aşan ve kontrol edilemez stratejik sonuçlar doğuran bir tırmanma dinamiğini tetiklediğini göstermektedir. ABD’nin İran’a yönelik askerî harekâtında, ateş gücünün münhasıran askerî tesislerden ve nükleer altyapıdan çıkarak, ülkenin ekonomik ve toplumsal dayanıklılığını ayakta tutan kritik ulaştırma ve lojistik omurgasını hedef almaya başlaması, işte bu türden bir dönüm noktasıdır. 16 Temmuz saldırılarıyla belirginleşen bu yeni evre, klasik bir zorlayıcı diplomasi enstrümanı olmaktan çıkmış, hasmın savaş yapma kapasitesini ve yeniden toparlanma kabiliyetini sistemli biçimde çökertmeyi amaçlayan bir “sistemik yıpratma” stratejisine evrilmiştir.
Bandar Abbas ve Şahbahar limanlarının çevresindeki köprü ve demiryolu bağlantılarının, liman gözetleme altyapısının ve deniz üslerinin eş zamanlı olarak vurulması, bu harekâtın salt bir güç gösterisi olmadığını, İran devletinin jeo-ekonomik sinir uçlarını felç etmeye yönelik hesaplı bir mimariye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu strateji, İran’ı iki temel seçenek arasında bırakmayı hedeflemektedir: ya ABD’nin dayattığı siyasi koşulları kabul ederek masaya oturmak ya da giderek artan bir ekonomik çöküş ve iç istikrarsızlık sarmalına sürüklenmek. Ne var ki, sahadaki ampirik gelişmeler, Tahran’ın bu iki seçenekten hiçbirine razı olmadığını, bunun yerine kendi stratejik kültürüne ve asimetrik kapasitesine uygun, çatışmanın parametrelerini kökten değiştiren bir “üçüncü yol”u tercih ettiğini göstermektedir: çatışmayı yatay düzlemde tırmandırmak. Bu makale, söz konusu stratejik kaymanın çok boyutlu sonuçlarını; askerî doktrin, bölgesel güvenlik mimarisi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve ABD’nin iç politika ile dış strateji arasında sıkışan karar alma süreçleri üzerinden derinlemesine bir analize tabi tutmaktadır.
Hedef Seçiminin Dönüşümü: Askerî Tesislerden Lojistik Omurgaya Stratejik Kayma
Klasik hava gücü teorisi, düşmanın komuta-kontrol merkezleri, hava savunma ağları ve muharip unsurlarının öncelikli hedefler olduğunu varsayar. ABD’nin İran’a yönelik ilk saldırı dalgaları da büyük ölçüde bu çerçeveye sadık kalmış, hava savunma bataryaları, kıyı savunma füze sistemleri ve devriye botları ile deniz üsleri öncelikli hedefler olmuştur. Ancak 16 Temmuz dalgasıyla birlikte hedef kümesine ulaştırma altyapısının dahil edilmesi, savaşın seviyesini taktiksel angajmandan operasyonel ve hatta stratejik düzleme taşıyan bir sıçramadır. Bu saldırıların hedefinde yalnızca İran donanmasının ikmal hatlarını kesmek değil, aynı zamanda ülkenin uluslararası ticarete entegrasyonunu sağlayan ve özellikle Doğu’ya açılan kapısı olan Şahbahar gibi stratejik projeleri baltalamak yatmaktadır.
Bu hedef değişikliğinin İran’ın stratejik hesapları üzerinde iki temel etkisi olmuştur. İlk olarak, askerî tesislerin aksine, sivil-askerî ortak kullanımdaki bu altyapının vurulması, İran rejimine uluslararası hukuk ve savaş suçları çerçevesinde güçlü bir propaganda malzemesi sunmuş ve iç kamuoyundaki “kuşatılmışlık” anlatısını güçlendirmiştir. İkinci ve daha önemlisi, bu saldırılar İran’a, asimetrik karşılık verme konusunda meşruiyet zemini sağlamıştır. Konvansiyonel bir karşılık veremeyeceğinin bilincinde olan İran rejimi için, saldırının maliyetini ve acısını ABD’nin bölgedeki müttefiklerine ve çıkarlarına yaymak, hayatta kalma stratejisinin ana omurgası haline gelmiştir. Bu noktada, İran’ın “cephe genişletme” stratejisi, bir zayıflık itirafı değil, bilinçli bir güç projeksiyonu biçimi olarak okunmalıdır.
Tahran’ın Çok Cepheli Misilleme Mimarisi: Vekil Güçler ve Doğrudan Angajmanın Eş Zamanlılığı
İran’ın yatay tırmanma stratejisi, vekil güçler ağı üzerinden yürütülen asimetrik saldırılar ile Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü unsurlarının doğrudan angajmanlarının karmaşık bir bileşiminden oluşmaktadır. Bu stratejinin en kritik özelliği, eş zamanlı olarak birden fazla coğrafi cephede, farklı yoğunluklarda angajman yaratabilme kapasitesidir. Bu çok katmanlı mimariyi oluşturan temel unsurları ayrı ayrı ele almak, stratejinin bütüncül resmini görmek açısından elzemdir.
Körfez Arap Devletleri, İran’ın yatay tırmanma stratejisinde özel bir konuma sahiptir. Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkeler, doğrudan füze ve insansız hava aracı saldırıları veya yerel hücreler aracılığıyla kritik altyapıları ve ABD üslerinin hedef alındığı bir cephe haline gelmiştir. Buradaki stratejik amaç, ABD’nin Körfez’deki müttefiklerini caydırmak, onları Washington’ın stratejisinden uzaklaştırmaya zorlamak ve özellikle Bahreyn’de konuşlu Beşinci Filo’nun harekât serbestisini kısıtlamaktır. Körfez ülkelerinin ekonomik ve siyasi istikrarını doğrudan tehdit eden bu saldırılar, ABD’nin bölgesel ittifak sisteminin temellerini sarsmayı hedeflemektedir.
Yemen ve Kızıldeniz Cephesi ise İran’ın en güçlü asimetrik kozlarından birini oluşturmaktadır. Husiler aracılığıyla Bab’ül Mendeb Boğazı’nda ticari ve askerî gemilere yönelik saldırıların yoğunlaştırılması, küresel ticaretin en kritik boğum noktalarından birini tehdit ederek ABD ve müttefiklerine çatışmayı sonlandırmaları için muazzam bir küresel ekonomik baskı oluşturmaktadır. Bu hamlenin belki de en stratejik yanı, Hürmüz Boğazı’na alternatif olarak görülen rotaları da aynı ölçüde güvensizleştirmesidir. Böylece İran, Hürmüz’ü bizzat kapatmanın doğuracağı devasa riskleri üstlenmeden, küresel enerji ve ticaret akışını manipüle edebilmektedir.
Levant ve Mezopotamya coğrafyası ise İran’ın hem doğrudan hem de dolaylı angajman araçlarını aynı anda kullandığı karmaşık bir satranç tahtasıdır. Suriye’deki ABD unsurlarına, örneğin Tenef Üssü çevresindeki varlığa yönelik doğrudan saldırılar düzenlenirken, Irak’taki Şii milis gruplar aracılığıyla ABD askerî varlığına ve diplomatik tesislerine yönelik sürekli ve düşük yoğunluklu bir baskı sürdürülmektedir. Buradaki nihai hedef, ABD’yi Levant’taki stratejik varlığından tamamen çıkarmak ve Irak’ta siyasi-askerî maliyeti sürekli kılarak Washington’u yormaktır. Bu üç cephenin eş zamanlı aktivasyonu, İran’ın yalnızca pasif bir misilleme değil, çatışmanın gündemini ve coğrafyasını belirlemeye yönelik proaktif bir strateji izlediğini göstermektedir.
Küresel Enerji ve Lojistik Mimarisi Üzerindeki Basınç: Kademeli Tehditten Sistemik Krize
ABD-İran çatışmasının en yıkıcı potansiyeli, küresel ekonominin üzerine inşa edildiği kırılgan deniz ticareti ve enerji lojistiği ağını felç etme kapasitesinde yatmaktadır. Tehdit, yalnızca Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatının kesintiye uğramasıyla sınırlı değildir. Sorun, artık tehdit vektörlerinin çoğalması ve alternatif güzergâhların da birer birer güvensizleşmesidir.
Saldırılar başlamadan önce dahi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz’e bağımlılığı azaltmak için stratejik boru hatlarına ve alternatif limanlara milyarlarca dolar yatırım yapmıştı. Ancak İran’ın yatay tırmanma stratejisi, bu alternatifleri de doğrudan hedef tahtasına oturtmaktadır. Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı Boru Hattı, ülkenin doğusundaki zengin petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu terminaline bağlayarak Hürmüz’ü by-pass etmek için hayati bir arter olarak inşa edilmiştir. Ne var ki Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları, bu terminalden yapılan ihracatı da aynı derecede riskli hale getirmektedir. Bir tankerin Yanbu’dan ayrılması, artık Bab’ül Mendeb engelini aşmak zorunda olduğu anlamına gelmekte ve bu durum, Hürmüz’e alternatif olarak geliştirilen bu rotanın stratejik değerini büyük ölçüde sıfırlamaktadır.
Benzer bir kırılganlık, Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük alternatif ihracat kapısı olan Fucerat limanı için de geçerlidir. Hürmüz Boğazı’nın hemen dışında, Umman Denizi kıyısında stratejik bir konuma sahip olan bu liman, İran’ın doğrudan askerî menzili içerisindedir ve çatışma durumunda kolayca tehdit edilebilir. Fucerat çıkışlı ihracatta yaşanacak aksaklıklar, BAE’nin ekonomik dayanıklılığını doğrudan vuracak ve küresel piyasalara arz edilen petrol miktarında ciddi bir daralmaya yol açacaktır. Tüm bu senaryoların kesişiminde, küresel piyasaları bekleyen tablo basit bir fiyat artışından ibaret değildir. Dünya ekonomisi; enerji maliyetlerindeki sıçrama, deniz taşımacılığı sigorta primlerindeki astronomik artış, gemilerin Afrika çevresine yönelmesiyle uzayan sefer süreleri ve konteyner navlun fiyatlarındaki patlamanın tetikleyeceği çok başlı bir maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalabilir. Bu şokun, COVID-19 sonrası toparlanmaya çalışan ve Rusya-Ukrayna savaşının etkilerini henüz atlatamamış küresel gıda ve gübre tedarik zincirlerini vurması, özellikle Güney Küresi’nde ciddi gıda güvenliği krizlerine ve siyasi istikrarsızlığa yol açabilir.
Washington’un Stratejik Şizofrenisi: Hint-Pasifik Söylemi ile Ortadoğu Realitesi Arasındaki Makas
Sahadaki bu çok cepheli ve yıpratıcı tırmanış sürerken, Washington’dan yükselen stratejik söylem şaşırtıcı bir uyumsuzluk sergilemektedir. Başkan Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasında Çin’i ve komünizmi büyük stratejik tehditler olarak konumlandırması ve Dışişleri Bakanı Rubio’nun bu söylemi güçlü bir şekilde yinelemesi, ABD ulusal güvenlik bürokrasisinin temel önceliğinin artık tartışmasız biçimde Büyük Güç Rekabeti ve Hint-Pasifik coğrafyası olduğunu teyit etmektedir. Bu yönelim, ABD’nin son yıllarda yayımladığı tüm stratejik belgelerle de tam bir uyum içindedir. Eş zamanlı olarak seçim güvenliği tartışmalarının yeniden alevlenmesi, yönetimin iç politikadaki meşruiyet krizlerini dış tehdit algısı üzerinden yönetmeye çalıştığı izlenimini daha da güçlendirmektedir.
Ancak bu söylem ile Ortadoğu’daki askerî angajmanın yoğunluğu arasındaki derin çelişki, yönetimin karşı karşıya olduğu stratejik açmazın tam da özünü oluşturmaktadır. Washington, bir yandan İran’ı askerî olarak baskılayarak “caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi” amaçlarken, diğer yandan bu çatışmayı sınırlı ve kontrol edilebilir tutarak asıl rakip olarak tanımladığı Çin’e karşı kıt kaynaklarını seferber etmek gibi imkânsız bir denklemi çözmeye çalışmaktadır. Ne var ki, sahada her geçen gün derinleşen ve yeni cephelere yayılan bir çatışma, tam da bu stratejik önceliklendirmeyi uygulanamaz kılmaktadır. ABD donanmasının bazı kritik muharip unsurlarını Pasifik’e kaydırmak zorunda kalırken, Ortadoğu’da bıraktığı sınırlı sayıdaki savaş gemisiyle hem Hürmüz Boğazı’nda İran’a karşı inandırıcı bir caydırıcı duruş sergilemeye, hem Kızıldeniz’de Husilerin tehdidi altındaki seyrüsefer serbestisini korumaya hem de Doğu Akdeniz’de Rusya’nın varlığını dengelemeye çalışması, tarihteki klasik “imparatorlukların aşırı yayılması” vakalarını akla getirmektedir. Bu durum, ABD’nin bölgedeki varlığını, uzun vadeli stratejik planlamanın bir ürünü olmaktan giderek çıkarıp, günübirlik krizlere verilen anlık ve giderek daha maliyetli hale gelen taktiksel tepkiler sarmalına dönüştürmektedir. İç politikada seçim güvenliği tartışmalarıyla boğuşan ve Çin tehdidi üzerinden bir ulusal birlik anlatısı kurmaya çalışan bir yönetimin, dış politikada bizzat kendi yarattığı ve giderek kontrol edemediği bir bölgesel yangınla uğraşmak zorunda kalması, karar alma süreçlerindeki derin rasyonalite sorununu gözler önüne sermektedir.
Sonuç ve İleriye Dönük Değerlendirme: Kontrolsüz Tırmanmanın Jeopolitik ve Ekonomik Maliyeti
ABD’nin İran’a yönelik harekâtında kritik lojistik altyapıyı hedef alma yönündeki stratejik kararı, kısa vadede belirli taktiksel kazanımlar getirse de, stratejik düzlemde son derece maliyetli ve öngörülemez bir tırmanma sarmalının fitilini ateşlemiştir. Tahran’ın bu hamleye verdiği yanıt, yani çatışmayı yatay düzlemde tırmandırarak Körfez’den Kızıldeniz’e, Suriye’den Irak’a uzanan geniş bir coğrafyada vekil güçleri ve doğrudan angajman araçlarını eş zamanlı olarak devreye sokmak, ABD’yi tam da kaçınmak istediği bir noktaya sürüklemiştir: çok cepheli, yıpratıcı ve sonu belirsiz bir bölgesel savaşın eşiğine.
Washington’ın Hint-Pasifik odaklı stratejik söylemi ile Ortadoğu’da her geçen gün derinleşen askerî angajmanı arasındaki devasa uyumsuzluk, ABD’nin küresel güç projeksiyon kabiliyetini ciddi biçimde sorgulatan bir “aşırı yayılma” sinyali olarak okunmalıdır. Bu stratejik açmazın bedelini ise yalnızca çatışmanın doğrudan tarafı olan bölge ülkeleri değil, enerji fiyatlarındaki sıçramadan gıda güvenliğine, deniz sigortacılığının çöküşünden küresel enflasyona kadar zincirleme bir reaksiyonla tüm dünya ekonomisi ödemeye adaydır. Nihai tahlilde, ABD’de uzayan ve başarısız bir kriz yönetimi görüntüsü veren bu savaş, her şeyden önce Amerikan vatandaşlarının ekonomik refahını doğrudan ve somut biçimde tehdit etmektedir. Tarihin defalarca gösterdiği üzere, seçmenin cebine yansıyan bu tür dış politika başarısızlıklarının sandıkta mutlaka bir karşılığı olacaktır. Bu durum, ABD karar alıcıları için en acil ve hayati stratejik meseledir; zira bugün kısa vadeli taktiksel kazanımlar uğruna alınan anlık güç gösterisi kararları, yalnızca bugünün değil, önümüzdeki on yılların jeopolitik ve ekonomik mimarisini geri döndürülemez biçimde şekillendirecek stratejik sonuçlar doğurmaktadır.
Kaynakça
Freedman, Lawrence. Strategy: A History. New York: Oxford University Press, 2013.
Kennedy, Paul. The Rise and Fall of the Great Powers: Economic Change and Military Conflict from 1500 to 2000. New York: Random House, 1987.
Pape, Robert A. Bombing to Win: Air Power and Coercion in War. Ithaca: Cornell University Press, 1996.
Schelling, Thomas C. Arms and Influence. New Haven: Yale University Press, 1966.
The White House. National Security Strategy of the United States of America. Washington, DC, Ekim 2022.
U.S. Department of Defense. Summary of the 2018 National Defense Strategy of the United States of America: Sharpening the American Military’s Competitive Edge. Washington, DC, 2018.
U.S. Energy Information Administration (EIA). “The Strait of Hormuz is the world’s most important oil transit chokepoint.” 21 Haziran 2022.


Bir yanıt yazın