İznik Konsili’nin Yıldönümü Üzerinden Propaganda ve Siyaset

Okuma Süresi:

4–6 dakika
❤️

İznik Konsili Üzerinden Propaganda ve Siyaset

14 Haziaran 325’te Roma İmparatorunun talimatıyla toplanan İznik Konsili, tarihi bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Hazret-i İsa’dan sonra Havariler yeryüzüne dağılarak hak dini yaymaya çalışmışlar; kısa zamanda yakın coğrafyada farklı etnik gruplardan insanlar bu dine katılmışlardır. Pagan gelenekten gelen Roma İmparatorluğu engellemek için baskı, işkence ve katliamlar yapmış, sonuç alamayınca Hristiyan olduğunu ilan ederek Vatikan’ı bu inancın merkezi yapmıştır.

Vatikan, Hristiyanlığın merkezi olunca Roma İmparatorluğu bünyesinde yer alan Antakya, Kayseri, İznik, İstanbul (Fener) gibi merkezler de bir şekilde Vatikan’a bağlanmak zorunda kalmıştır. Yaklaşık üç asır boyunca başta yaratıcı ve peygamberin mahiyeti olmak üzere İncil metinleri üzerinde ve itikadi mevzularda tartışmalar sürüp gitmiş, yüzlerce incil olduğu iddia edilen metinler ortaya çıkmıştır. Antakyalı Airus ve diğer birçok önde gelenler, tevhit esasını savunurken Roma, Yunan kökenliler tesliste ısrar etmişlerdir. Bu süreçte birçok ara veya uzlaştırmacı görüşler ortaya çıkmıştır.

İmparator Konstantin’in daveti üzerine İznik’te toplanan Konsil, bazı Hristiyan kaynakların iddiasının aksine teslis konusunda ittifak etmemiş, fakat tevhidi savunan başta Airus olmak üzere önde gelen piskoposları aforoz edilmiş, sürgüne gönderilmiştir. Açıkça karşı çıkmayan nice piskopos teslise dayalı Konsil metnini imzaladığı halde daha sonra tevhit esasına yakın görüşlerini savunmaya devam etmişlerdir.

İznik Konsili’nde Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dan menkul olduğu kabul edilen dört metin dışındakiler reddedilmiş, sadece bunlardan oluşan derlemeye Kitab-ı Mukaddes adı verilmiştir. İncil def’aten Hz. İsa’ya indirilip havarilere okunmuş, fakat tebliğ sürecindeki baskılardan dolayı kayıtlarda problem yaşanmış, zamanla unutulmuş, farklı rivayetler ortaya çıkmış veya pagan gelenekten gelenler yahut içten bozmak isteyenler kafalarına göre yüzlerce farklı metinler yazmışlardır. Dolayısıyla İznik Konsili’nde kabul edilenler, Havarilerden yaklaşık üç asır sonra onlara mal edilen metinler olup herbir nakil sürecindeki değişiklikleri söz konusudur. Kitab-ı Mukaddes olarak bilinen dört metin, havarilerden nakledildiği ve aynı esas metne dayandığı iddia edilerek siyasi tarafı ağır bastığından Konsil’de kabul edilenlerdir.

Misyoner ajanlarının Kur’an-ı Kerim’de nasıl 114 sûre varsa İncil olduğunu iddia ettikleri metinde de 4 bölüm olduğunu söylemeleri, tarihi süreç dikkate alındığında ilgisiz bir çelişkidir. Kur’an-ı Kerim 23 senede genellikle bir hadiseye binâen vahyedilmiş, sûre adı ve ayet numarasıyla kayıt altına alınmıştır. Sûrelerin tamamı vahiy katiplerince kayıt altına alınan aynı Kur’ân-ı Kerim’in alt bölümleridir. Fakat belirtilen dört metin, aynı metnin çeşitli şekillerde tahrif edilmiş nüshaları olup İznik Konsili’ndeki temsilcilerin ağırlıklarından dolayı birinde ittifak edilmediğinden üyelerin uzlaşma formülü olarak dördünün de kabul edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Reddedilen yüzlerce metinleri savunanlar siyaseten veya sayısal olarak azınlıkta kaldığından sorun yaşanmamış, Airus gibiler cezalandırılmıştır.

İznik Konsili’ndeki kararları imzalayanların, imzalamak zorunda kalanların kendi aralarında ve diğer aforoz edilenlerle tartışmaları hiçbir zaman bitmedi; Fener, Vatikan’dan ayrıldı. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun Roma’dan ayrılması da aynı süreçte yaşanmış olup bu ayrılıkta Roma’nın siyasi ve askeri bakımdan zayıflaması yanında kiliseler çatışmasının da büyük etkisi bulunmaktadır. Asırlarca süren tartışmalarda karşı görüştekilerin aforoz edildiği birçok hadise vardır. Büyük bölünme ise 1054’de Vatikan ve Fener Patrikhanesi kurumsal olarak birbirlerini aforoz etmesiyle gerçekleşmiş, herbiri diğerini tekfir etmiş, kâfir olduğunu ilan etmiştir. Haçlı seferlerinde, Katoliklerin İstanbul ve Anadolu’da Ortodokslara verdikleri zarar, zulüm, tecavüzler ayyuka çıkmıştır. Öyle ki İstanbul’un fethinde Katoliklerin yardımı reddedilmiş “İstanbul’da Latin (Katolik) mitrası yerine Osmanlı kavuğu görmeyi tercih ederiz” vecizesi meşhur olmuştur.

Hristiyan dünyasında tevhit inancını savunanlar baskılarla bertaraf edilmiştir. Ancak Katolik ve Ortodoks ayrışmasıyla günümüze kadar her dönemde nice farklı kiliselerle aforoz ve çatışmalar devam etmiştir. Birçok kolları olan Anglikanların da dahil olduğu Protestanların farklı bir tarihi vardır. Ukrayna ve Moskova başpiskoposlukları Ortodoks olduğu halde çatışmaların kiliseler savaşı boyutu da bulunmaktadır. ABD ve dünya siyasetine yön veren Siyonizm hâmisi Evanjelist kilisenin çok daha farklı yönleri bulunmaktadır. Bu bağlamda Nietzsche’nin “Eğer yeterince hırsızlık yaparsan, çaldığın paralarla seni aziz ilan edecek bir kilise satın alabilirsin” vecizesinde aynı zamanda yeni kiliselerin kurulmasındaki süreç özetlenmektedir. Belirtmek gerekir ki Müslümanların yaklaşık yüzde 90’ının mensup olduğu dört Sünni mezhep mensupları, tâli konularda farklı usulleri benimsemelerine karşın birbirini tekfir etmezler. İngiliz kumpaslarıyla palazlanan Vehhabilerin mesela türbe ziyaret edenleri tekfir etmeleri, ajan-alim aktörler üzerinden çatışma, fitne projelerinin parçasıdır.

Kiliselerin kendi aralarındaki onulmaz düşmanlığına karşın Müslümanlar veya Türklere karşın her fırsatta işbirliği söz konusudur. Hatta Siyonist-Hristiyan dünyasının ortak stratejileri vardır. Bununla beraber Gazze veya Doğu Türkistan’daki soykırıma karşı en ciddi çıkışların önemli ölçüde bazı Hristiyan devletlerden geldiğini de görüyoruz. Küresel Siyonistlerin kıskacındaki yöneticilerle halkın taleplerinin örtüşmemesi sorunu açıktır. Bu çelişki birçok Hristiyan ülkede de bulunduğu halde, gösteri ve fikir özgürlüğü önemli ölçüde küresel baskı altındaki yönetimleri aşabilmektedir. Müslüman ülkelerde de yönetimler üzerindeki küresel/finansal baskının etkisi önemli olduğu halde bu coğrafyada fikir hürriyeti pek bilinmemektedir.

Konsil’in 1700. Yıldönümünde ülkemiz toprakları, bütün çelişkileriyle Fener ve Vatikan’ın propaganda zeminine dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Kültürel emperyalizm kapsamında birçok tarihi gerçek saptırılırken bilinçaltına bu topraklarda egemenlik iddiasının tohumları ekilmektedir. İki düşman kilise başındakiler bir araya gelerek inançlarına göre merasim yapabilirler. Problem ise birkaç bin mensubu kalan, mevzuata göre faaliyet alanı kiliseyle sınırlı başpiskoposluğun ekümenik iddialarla devlet içinde devlet söylemleri, diplomatik protokolün ilk sıralarında kendisine yer verilmesidir. Bu iddiaların küresel boyutuyla desteklenmesi, Papanın da katılımıyla 1700. yıldönümü törenlerinin siyasi propaganda zemini haline gelmesi, siyaseten olduğu gibi ulusal ve uluslararası hukuk açısından da kabul edilemez. Mesela 1925’teki 1600 yıldönümünde kilise dışı faaliyetlere izin verilmemiş, sadece kilise içindeki ayinlerine müsaade edilmiştir.

Büyükada’daki yetimhanenin, Başpiskopos’un yönetiminde uluslararası papaz mektebi haline gelmesi konusunda ısrar yıllarca sürmüş, mevzuat gereği YÖK veya MEB bünyesindeki alternatifler kabul edilmemiştir. Son olarak bu binanın otel yapılmasına karar verildiğini öğreniyoruz. İlgili bakanlıklar ve belediyeler mevzuatı müsaitse elbette yapılabilir. Ancak her faaliyetin yasalar çerçevesinde, denetimler kapsamında olması şartıyla. Böyle bir mekanda otel işletmeciliği oldukça tartışmalı. Devasa ahşap binanın güvenlik sorunu ayrı bir konu.

Başpapazlar töreninde kilise sınırları aşılmamalı, kin temelli propaganda zemini önlenmelidir. Ayrıcalıklı vatandaş edasıyla barış çağrısı yapılırken Batı Trakya’daki Türklere yapılan baskılar için karşılıklılık esası gündeme gelmelidir.

[email protected]

twitter.com/alaeddinyalcink



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

  1. Anonim avatarı
    Anonim

    Bu yazıyı buraya koyan kişi hayattında, birkez olsun incili okumamiş gözüküyor. Ben incil savunucusu değilim ama burdaki bilğiler %100 doğru değil.

    Her dinde olduğu gibi, insanlar kendi çıkarlarını ön plana atmış.Her dinin bir karanlık sayfası var, bundan en büyük zararı gençler görüyor.

    Hıristiyan dinindekiler , daha organizeli çalışıyor, islama bakarak. İslam dini ni tatbik etmek daha modern denilsede, 21 yüzyılda Hıristiyanlar , islamdan daha modern.

    Belki onlar islam dininin yeniliklerinden yararlanıp ve tatbik ederken , biz halen elimizdeki kitabın nasıl kulanılacağını bilmiyoruz.
    Aramızdaki fark dini düşünce farkı değil, sadece tembelik ve beceriksizlik.

    Birde Hıristiyan dini sakrament üzerine kurulmuştur. Bu dine girildiği zaman ordan çıkmak imkansız.

    İnsanlar dinin kölesi ve uşağı olmamalıdır.

    Bize hediye edilen evrenin kıymetini bilip korumak zorundayız. Buda ancak din ile değil , ilim ve bilim ile gerçekleşir.

    Ölümü bile hak etmek gerekiyor.Her şeyin başı çalışmak.
    Önce çalış, sonra duanı yap, bizimkiler onun tersini yapıyorlar, duadan , namazdan çalışmaya zamanları yok.

    Onun için öbürleri herdaim bizden önce.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar